|
MGK Sitesindeki Yazı Dr. Hakkı Açıkalın MGK’nın resmi bir internet sitesi var, Mayıs 2003’te faaliyete geçmiş. Orada, bir-iki gün evvel bir yazı çıkmış, ‘Türkiye’yi idare edenlerin ‘Türk’lüğünü, Atatürkçülük’ün ne olduğunu vs. sorgulamış. İmzasız, sitenin prensibi gereği imza kullanılmıyor. Fakat, bir yandan şayan-ı dikkat diğer yandan da ‘traji-komik’ veya ‘ post-modern’ diye tanımlanabilecek olan bu yazıyı yabana atmamak gerekiyor, ‘adresi’nin ağırlığı itibarıyla... Eğer bu yazıyı naif ve/veya cahil, hadi diyelim ‘yarı-aydın’ biri ‘halis niyetlerle’ kaleme alıp da, bir güvenilir ‘adres’e sual etmek dilemişse üstünde durulacak birşey değil. Ancak, pek öyle değil; MGK gibi bir kurumun bu tür bir ‘sual’ metnini kendi sitesinde yayınlamasını hiç beklemem. Öyle bile olsa, ‘vasıta’ olarak seçilmiş olsa dahi, derd MGK’nın şahsi derdi olsa gerektir. Mustafa Saka değinmişti bu konuya, ‘Türkiye Türkler’e bırakılamaz’ başlığıyla. Yalnız, MGK’na kadar ulaşan bu ‘daraltı’nın, bir süredir ve ağırlıklı olarak da internet üzerinde, muhtelif dünya görüşünden Türkiyeliler arasında münakaşa mevzuu edilen ‘mes’eleler’le alakası mutlaka var. Bu tartıştırıcı ve fikir serdedici ‘elit’, ‘sessiz’ (sesli) Türkiye’yi tahlil ediyor ve şimdiye kadar pek de üzerinde durulamayan ‘karanlıktaki’ mevzulara ışık tutmaya çalışıyor. Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün ifadesiyle, ‘ çok kısa süreli bir şimşeğin olgular ormanını çok kısa bir süre aydınlatması’ gibi Türkiye’nin ‘olgular ormanı’na gücü oranında bir projektor tutup, geçmişte ve an’da neler olup bittiğini anlamaya/anlatmaya çalışıyor. Bunu yaparken de, bence ‘iyi yerler’e parmak basıyor, neşter vuruyor. Tıbbi terminonolojiyle ifade etmek gerekirse, enspeksiyon-palpasyon-perkusyon-oskultasyon prosedürünü yerine getirerek, ‘sesler’i, ‘titreşimler’i, ‘üfürümler’i, ‘şişlikler’i, ‘kızarıklıklar’ı, ‘anestetik’/’hiperestetik’ toposları teşhis etmeye çalışıyor. Şimdiye kadar bir bedahet noktasına ulaşılabilmiş değildi, yani net reaksiyonlar alınamıyordu. Yani, ‘resmi’ sayılabilecek tepkiler yoktu. İşte, bu MGK yazısı, ‘vücud’un, bana göre ilk ciddi tepkisi.Tabii, başta da söyledik, bu tepkiyi, ciddi ve traji-komik olarak değerlendirmemizin sebebi var: Eğer, bir elitin enformasyon gücü devletinkinden daha fazla ise, bu hem ciddidir, hem patolojiktir, hem de traji-komik. Bu tez, ilmi ve doğru olamaz. Eğer ki, doğrusu da budur, devlet kendisiyle ilgili ve kendi dahilinde/haricinde olup bitenlerden haberdar ise, yine traji-komik ve ciddi bir tabloyla karşı karşıyayız, zira, atı alan Üsküdar’I geçmemişse bile, kıyılarına çoktan ulaşmıştır ve hala daha ciddi bir tartışma yoktur/görünmemektedir. Eger, ‘Prof. Dr. Yalçın Küçük’den daha iyi ‘enformatör’ mü arıyorsun’ diye sorulacak olursa, bunun ‘bir şey’ olduğunu ancak ‘kafi’ olmadığını söylemek zorundayım. Yalçın Küçük’e cevab Akademya yazarları tarafından verildi, hususiyetle de, ‘bilimsel mevzu’ diye bir müessese ihdas edip onun arkasında ‘kakara-kikiri’ yapmanın bir ‘gaye’ ve ‘hedefe koşturucu bir mes’ele mutalaası’ olmadığı usta yazarlar tarafından kamuoyuna aktarıldı. Bunu tekrar etmeye gerek yok. Demek ki, Küçük’ün ‘bilimsel araştırma’ amacı tatmin edici bir retorik olmaktan çok uzak kalıyor. Demek ki, PKK’lilerin ifadesiyle, ‘Devlet’in adamı’ (veya Devlet’in bir kliğinin adamı) olan Bay Küçük’ün, evvela Türkiye Sosyalist hareketi, sonra da Kürt Ulusal Hareketi tarafından dışlanmasından sonra, [Her iki kuruma da zarar verdiği ‘tartışmasız’ olarak kabul edilmektedir] ‘İslamcılar’ın ‘elma şekeri’ olması/oldurulması, onu bu misyonla donatan devleti tam olarak tatmin etmemiş olmalı ki, yeni arayışlara girilmiştir. Ama, iyi bir tarafı da var bu işin, o da, ‘Sabbataycılık’ mevzuunun ilk defa ‘mühim’ ve ‘yarı-resmi’ bir isim tarafından platforma taşınması ve ‘ampirik’ bir metodla araştırılmasıdır. Ampirik araştırma metodu, eylemini ‘kötü’ ve ‘iyi’ önermelerden yola çıkarak gerçekleştirmez. ‘Kötü Sabbatay’, ‘İyi Sabbatay’ ayırımı ‘bilimsel’ değildir ve Yalçın Küçük bunu yapıyor. Demek ki, derdi ‘bilimsel’ olmak falan değil, ‘bilimsel görünümlü’ olmak. Allah’tan Küçük’ün ‘falsikisyonları’nı düzelten ‘orthograflar’ var ve zaman zaman onu ‘korrije edebiliyorlar’. MGK(deki yazar) sual ediyor: Memleket’in başındakiler Türk mü? Bu sualin ‘Kahhar ekseriyeti değil!’ biçiminde kısa bir cevabı var tabii ki... Misal mi isteniyor? Onbinlerce misal verilebilir ancak buraya sığmaz. Mesela: Hikmet Çetin, İsmet Sezgin, Turgut Özal, İsmet İnönü, Erdal İnönü, Abdülkadir Aksu, Uluç Gürkan, Haşim Haşimi, Sebgetullah Seydaoğlu, Abdülmelik Fırat, Mir Dengir Fırat ve daha binlercesi Kürt’tür. Saadettin Tantan (Tanto) Gürcü’dür, Mesut Yılmaz Laz’dır vs. Bunun yanısıra, Çerkes, Abaza, Arab, Pomak vs, unsurlar da vardır TC bürokrasisinde. Amma velakin, MGK yazısındaki soruyu, ‘ Türkiye’yi idare edenler (sadece burokrasi değil, endüstrialistler, bilim alemi, san’at, spor, kültür vs. gibi devletin beyin ve omuriliğini teşkil eden varlık) Yahudi-Sabbatay mı?’ şeklinde okursak bu sual ciddiye alınabilir. Yoksa, yukarıda mevzu-u bahs olan soyların, Türk soyuyla hiçbir problemi olmamak lazım gelir. Keşke, onlar ve Türkler bu ülkenin gerçek sahibleri olabilse. Sual böyle sorulunca, cevab haliyle trajiktir: ‘Evet, bu ülkeyi (devleti) yönetenler-maalesef ve mateessüf-Yahudi-Sabbataylar’dır. Eskiden üzerlerinde simsiyah bir örtü vardı ve ‘dokunulmaz’dılar. Şimdi o örtü yavaş yavaş indiriliyor fakat ‘dokunulmazlıklar’ ‘şimdilik’ de olsa devam ediyor. Bazı ‘Türkler’ uzun süre, sebebi her neyse, bu ‘mazlum’ Sabbataylar’la sarmaşdolaş oldular ve böyle bir ‘günah’ı islediler. Bu yasak aşkın sonunda, ‘zani’ olduklarının farkına vardılar ve seviştikleri Sabbatay onların ‘saçlarını kesti!’. Şimdi, tepesine çıkacak minare ve yıkanacak zemzem arıyorlar. Ama, minareye çıkıp da Zemzem’le yıkanırsa ‘Müslüman’ olmakla suçlanacaklar! Gizli gizli, zifiri karanlıkta, kimsenin haberi olmadan, alemine tırmanacağı bir minare arayışı var. Sabbatay’ın ağabeyi İzrael de, tehdit ediyor: ‘Benim yatağımdan kaçarsan, koynuma Kürt alırım, Arab alırım, Reihan’lı, Kfar-Kama’lı Çerkes alırım, Laz alırım...ülkeni bölerim, 2’ye 3’e falan değil 10’a bölerim, paramparça yaparım’ diyor.Allah M……. aşkına; Ey MGK, Ey devlet! Sen, Haldun Dormen’in, Kenan Işık’ın, Yıldız-Müşfik Kenter’in, Ayşe Kulin’in, Orhan Pamuk’un, Sertab Erener’in, Uzay Hepari’nin, İzel’in, Nedim Saban’ın, Erkan Özerman’ın, Naim Dikmener’in, Talat Halman’ın, Ali Sirmen’in, Ayşe Arman’ın, Nükhet Duru’nun, Ayten Alpman’ın, İzzet Keribar’ın ve daha yüzlercesinin Türkiye ‘San’at-Kültür’ünü ellerinde tuttuklarını bilmez misin? İsmail Cem İpekçi, Abdi İpekçi, Ali Koçman, Simavi, Koç, Doğan, Dinç, Zorlu, Ar aileleri, Rahşan Ecevit, Emin Kalafat, Güngör-Ruhat Mengi, Kemal Derviş, Zekeriya Sertel, Yıldız Sertel, Nuri Conker, Tuncay Özilhan, Cem Duna, Uğur Ziyal, Egemen Bağış vs. gibi binlerce bürokrat-gazeteci-yazar vs.nin Türkiye siyasetini, endüstrisini, gazeteciliğini idare ettiğini bilmez misin? Hepsini çok iyi bilirsin. Türk denildiğinde de, tüm dünyada, ‘Müslüman-Türk’ün anlaşıldığını da bilirsin. ‘Müslüman’ sıfatının önünden kaldırıldığında ise, ‘Orthodoks Gagavuz Türk’ü’, ‘Papaeftim Kilisesi’nin Türk’ü’, Karaim Yahudi Türk’ü’, ‘Şaman bilmemne Türk’ü’ gibi bir sürü garaib’in kaldığını da iyi bilirsin. Şimdi önünde iki yol var; birincisi aslına rücu edip Müslüman Türk olacaksın ki, doğrusu da budur. Ve bunu olabilmen içun, gece karanlıklarında Yahudi’den, Sabbatay’dan kaçıp, minare aramana gerek yok. Tarih’ine dönüp bakacaksın ve ecdadının neler yapabildiğini göreceksin ve ‘dava’nın ne olduğunu bulacaksın. Orada, Kürt te, Laz da, Arab da, Çerkes de, Pomak da seninledir. Eğer, yok ben ‘Türk’üm amma ‘Müslüman’lıktan gocunuyorum’ dersen, seni ‘Türk’ olarak tanıyan kimse çıkmaz; Papaeftim, Karaim, Gagavuz, Şaman, Mazdeist, Maniheist, Zerdüşt vs. diye tanırlar ki, bu seni tarih sahnesinde sadece bir ‘mevta’ yapar, hiçbir iddian kalmaz. Koca yazının tek bir suali ve tek bir cevabı işte bunlardır. Ya, ‘Müslüman Türk’ ve ‘Ila-i Kelimetullah’ davasının ulu sancakdarı ya ‘Çıfıt’ın Sion Kardeşliği’nde ‘taş amelesi’ ve ‘köle’. Üçüncü yol yok sayın devlet, üçüncü yol yok ve ‘yol ayrımı’nın çok yakın olduğunu ikimiz de görüyoruz, biliyoruz. Anadolu’yu haberdar etmezsen, çok geç olur. Zaman, hicabların kalktığı, ‘Soyun’ emrinin geldiği zamandır. Sen, bizim daha iyi gördüğümüzü biliyorsun. Seçim senin... |