LİBYA’NIN YEŞİL DEVRİMİ

Dr. Hakkı AÇIKALIN

Bu mevzuun gündeme getirilmesinin sebebi son dönemlerde Libya’nın ‘globalleşme’ adına ABD ve AB ile ‘bedelli’ ilişkiler geliştirmesi. Lockerbee kazasında suçlanan 2 Libya vatandaşının iadesi ve çok yakın dönemde Libya’ya giriş yapmak isteyen 3’ü Arap, 1’i Pakistanlı ve 1’i Sudanlı olmak üzere 5 kişinin el-Kaide militanı olmak suçuyla önce tutuklanmaları daha sonra da ABD’nin talebi üzerine ABD’ye iadelerinin kararlaştırılması ve nihâyet Libya’nın ‘tecrit devlet’ler listesinden çıkarılması. Burada Muammar al-Kaddafi’ye kendisinin bazı konuşmalarını kelime kelime hatırlatacağız ve bazı değerlendirmelerimizi sizlerle paylaşacağız.

Britanya Kuvvetleri’nin Libya’dan Çekilmesi İle İlgili Görüşmeler:

Ramadan 28, 1389 (8 Aralık 1969)

Albay Muammar al –Kaddafi’nin açılış konuşması:

"Libya Arap Cumhuriyeti, Birleşik Libya Krallığı değildir ve Birleşik Krallık, üzerinde güneşin asla batmadığı Britanya İmparatorluğu değildir ve Hicrî 1389 yılı, Hicrî 1373 yılından, Milâdî 1969 yılı da 1953 yılından farklıdır.

... Askerî işgâl nefretle karşılandı ve Yaradılış’tan bugüne reddedildi (püskürtüldü) ve tarih bize bütün savaşların işgale ve kanundışı müdâhaleye karşı bir nev’i direniş olduğunu söyler.

... Paktlar, dostluklar ve işbirliği metozori ve harb uçaklarının gürültüleri altında inşa edilemez; bu, beynelmilel kanunların il kanunların ilân ettiği ve bizim de inandığımız bir şeydir.

... Libya’nın hürriyeti, topraklarında tek bir yabancı asker kalmayıncaya kadar tamama ermeyecektir. Hürriyet, 1 Eylül Devrimi’nin birinci önceliğidir. Bu amaç için, Libya halkı çeyrek yüzyıl boyunca, silahsız bir biçimde faşist İtalyan işgâline karşı savaştı.

... Eminim ki, değişik halklardan büyük bir bilgi ve tecrübe edinmiş olan İngiliz halkı hürriyeti yüceltmekte ve kutsamaktadır ve siz, görüşme heyeti halkı temsil ediyorsunuz.

... Eğer Britanyalılar’ın Libya’ya İtalyan emperyalizmine karşı yardım için girdiği doğruysa, kendilerine yardım eden Libya halkı ne zaman isterse onların da çekilmeleri gerektiği de doğrudur. Eğer bu sağlanmazsa, bir emperyalisti diğeriyle ikâme etmiş oluruz. İngilizler şimdi her türlü arzu edilmeyen neticeden sakınma şansına sahibtirler, bundan eminim.”

 

Devrim Anayasası’nın Deklarasyonu:

2 Şevval 1389 (11 Aralık 1969)

Devrim Konseyi, Millî Demokratik Devrim’in bütünleyici merhâleleri süresince rejim rüzgârının temeli olacak Anayasa’yı yayımladı.

- Libya, Arap milletinin bir parçası olan ve gâyesi Arap birliğini tekamül ettirmek olan halkın hükümrânlığında, hür demokratik Arap Cumhuriyetidir. Aynı zamanda Afrika’nın da parçasıdır ve ‘Libya Arap Cumhuriyeti’ olarak tesmiye olunur.

- İslâm, devletin dinidir ve Arapça resmî dilidir. Devlet tatbikî geleneklere nazaran dinî hürriyetini muhafaza eder.

- Devlet, her türden sömürüyü mahkûm eden sosyal adâletin tatbikî yoluyla sosyalizmin yüceltilmesinin amaçlar. Devlet aynı zamanda, cemiyet içinde sosyalist ilişkileri inşa etmek sûretiyle dağıtımda adâlet ve üretimde kifâyet kazandırmayı da amaçlar. Böylece, sınıf farkları barışçıl bir biçimde ortadan kalkacak ve müreffeh cemiyet yakalanacaktır. (Devlet) Sosyalizm uygulamasında, Arap-İslâm mirasından, insanî kıymetlerinden ve Libya toplumunun şartlarından ilhâm alacaktır.

- Devlet, millî iktisadı yabancı tesirinden kurtarmaya ve onu (millî iktisat), Libya halkının kollektif mülkiyeti ve bireylerinin özel mülkiyeti temeline dayanan üretken bir millî iktisada çevirme müdâhalesinde bulunacaktır.

- Kollektif Mülkiyet her içtimaî gelişimin ve büyümenin hem de istikbalde kifâyetin kazanımının temelidir. Sömürüsüz özel mülkiyet muhafaza/garanti altındadır ve kanunla belirtilmeksizin kamulaştırılamaz. Tevârüs, İslâmî müesseselerce karar altına alınan bir halktır.

- Fikir hürriyeti, halkın menfaatleri ve inkilâbın prensipleri çerçevesinde garanti altındadır.

 

Amerika Kuvvetlerinin Çekilmesiyle İlgili Görüşmeler:

6 Şevval 1389 (15 Aralık 1969) Pazartesi

Muammar Al-Kaddafi’nin konuşmasından:

"Duyuyorum ki, ABD hür dünyanın (halkın) lideri olduğunu iddia ediyor fakat biz, hakikî hür insanın (halkın) heryerde hürriyete saygılı olan bir insan (halk) olduğuna inanırız. Bu nedenle, Amerikalılar insan (kamu) hürriyetine olan inançlarını, hemen ve bilâ kayd-ü şart kuvvetlerini çekerek göstermelidirler.

Britanya kuvvetlerinin Libya’ya girişi zaman için doğrulanabilir (kabul edilebilir) fakat Amerikan üssünün Libya topraklarında tesisi, bir yandan Libya’nın eski idârecilerinin ihânetinin diğer yandan da saflık ve cehâletlerinin dışında kesinlikle hiçbir kabul edilebilirlik taşımaz.

Hatalı argümantal önermeler ve şeytaniyyet üzerine binâ edilen şey hatalı neticelere götürür. Amerikan üssü, tâ en baştan kabul edilebilirliğe sahib değildi. O hâlde onu şimdi nasıl kabul edebiliriz? Libya halkı, hain idârecilerini “Al Fatih” akşamında (1 Eylül) reddetti ve bugün, 7 Şevval 1389 akşamı aynı biçimde üssü reddediyor.

İnanıyoruz ki barış, adâlet üzerine temellenir ve bu yüzden, ülkemizi, harekete hazır bir NATO üssüne çevirmeyi veyâ herhangi bir başka ittifaka sokmayı reddediyoruz.

Libya halkının Amerikan yerleşimleriyle ilgili sevimli hatıraları mevcut değil ve mâsum kız Mu’aytika’nın trajedisini hâlâ hatırlıyorlar. Yerleşimleri, İsraillilerin Arap devletlerine karşı hava saldırılarını örgütleyecek bir eğitim ve ihtiva ettiği atom bombası hâsebiyle Libya halkının emniyetini tehdit alanı olarak idrâk edip mahkûm ediyorlar. Yine halkımız bu yerleşimi bir sabotaj ve illegal giriş-çıkış üssü olarak ve devrim sonrası vetirede Libyalı Yahudilerin saklandığı bir yer olarak mahkûm ediyor.

Büyük Amerikan halkıyla kurmayı amaçladığımız derin ilişkilerin ve Libya ile ABD’nin arasında tesis edilen anlaşmaların, ayrımların ve ilişkilerin Amerikan yerleşiminin (üssünün) gölgesinde kalması gayr-ı meşrû ve kabul edilemezdir. Bu nedenle, üssün hemen ve kayıtsız şartsız tahliyesini taleb ediyoruz. Bu, ülkelerimiz arasında, tehditlere ya da zorlamalara değil müsâvata ve dostluğa dayalı, faideli ilişkilerin tesisine izin verecektir.

Topyekûn çekilmeyi taleb eden Libya Halkı’nın kendini müdâfaa etme ve kendi topraklarında hürriyete kavuşma hakkı kesinlikle vardır. 15 milyonluk bir direniş ordusu hâline gelme kabiliyetleri de vardır. ABD, halk direnişinin etkinliğini ve düzenli birliklerin ve donanmaların iktidarsızlığı ve güçlerinin (direniş hareketi karşısında) bir hiç mesâbesinde olduğunu, diğerlerinden çok daha iyi bilir.”

 

Muammar al-Kaddafi’nin Trablusgarb Halk Konferansı’nda ‘Son Faşistin Ülkeyi Terketmesi’nin Kutlanması İle İlgili Konuşmasından:

"Bu yeni, kamufle edilmiş emperyalizm (Britanya İdârî Rejimi), ülkeyi; halkı ifsâd etme niyetiyle ve onları bu yeni idâre şeklini kabûle sürüklemek sûretiyle, yönetmeye devâm etti. Fakat, Arabizmleri ve İslâmlarıyla tanınan, asâletlerinden gurur duyan ve emperyalizmin ve gayr-ı meşru müdâhalenin her türünü reddeden bu yumuşak halk, Britanya idâresinin yeni emperyalizmini imhâ etmenin ve zincirleri kırmanın fırsat ânını beklemekten asla vazgeçmedi. Mamafih, kamufle edilmiş emperyalizme karşı devrim muhtevâsı muhafaza edilmeyi çalışılmışsa da , tavında dövülmüş bir istiklâl mitosuyla halkımızı hatalı bir yola sürüklemeye karar verdiler. Bu ‘tavında dövülmüş’ istiklâlin tahtını Britanya’da inşa ettiler ve onu 1952’de Libya’ya ihraç ettiler. Böylelikle, ‘Reactionarism’ (Tepkicilik), bloke edicilik/yavaşlatıcılık ve gericilik bayraktarlığı yaptılar.

Fakat, büyük ve muzaffer halkımız hatalı yola sürüklenmedi, kalblerinde devrim alevleriyle zafer gününü hazırlamaya başladılar. Emperyalizm tarafından desteklenen bu kokuşmuş ve reaksiyoner monarşist rejimi tasfiye etme temelinde birçok büyük ve cesur girişim gerçekleştirildi. Başarısızlıklarına rağmen bu girişimler kurtuluş ve hürriyet yolunda atılmış adımlar oldu. Gençlik kurtuluş yolunu aramaya başladı ve böylece silahlı kuvvetler subaylarının HÜR BİRLİK HAREKETİ’nin doğuşunun yolu yapıldı. Halklarına ve ülkelerine karşı mukaddes vazifelerini yerine getirme temelinde ileri atılmak o dönemde âcil ve zarurî bir talebti silahlı kuvvetler üzerinde. Zirâ düşmanı karşılamak için ihtiyaç duyulan silahlar onların elindeydi. Ülkeyi idâre edenler ve bu halkı onursuzlaştırmaya çalışanları, halkın gâyelerine mugayyir olarak Libya topraklarında inşâ edilmiş olan yabancı askerî üslere bağlıydılar.

 

Yetki ve Devrim:

Bu devrimin lideri, Sabha’daki ilk hücreyi teşkil eden ben, şu ândan itibâren ‘Yetki’yi değil, devrimci gruplarla, devrimci komitelerle ve devrimci güçlerle birlikte “Halkın Yetkisi”ni tatbik edeceğim.

 

Devrimin Rolü:

Halk yetkiyi tatbik ettiğinde, Yetki’nin karşısındaki muhalefet ortadan kalkacak ve devrim, kitlelerin yetkisini gerçekleştirme, kitlelerin yetkiyi uygulamalarını araştırma ve halk yetkisini muhafaza etme rolünü oynayacaktır. Bu, pratikte yetkiye muhalefet konumunda olan kitlelere karşı yetkiyi tatbik eden devrimci azınlık hâdisesine zıddiyet teşkil eden bir durumdur.

 

Yetki Sâdece Kitleler İçindir:

Şu andan itibâren, yetki, tamâmen onu halk komiteleri ve halk konferanslarının faideli ilerleticiliği vasıtasıyla tatbik edecek olan kitlelerin ellerindedir.

Halk konferansı lafzıyla örgütlenen kitleler böylece Libya Sosyalist Arap Halk Cemahiriyyesi’nin tek kaynağını teşkil ederler. Sâdece kitleler karar verme ve kanun yapma yetkisine sahiptir. Sâdece onlar, yerel komitelerden, Genel Halk Komitesi’ne kadar bütün halk komitelerinin oluşturulması yetkisine sahibtirler. Yalnızca onlar, temel sekreterlerden Genel Sekreter’e kadar konferans sekreterlerini seçme hakkına sahibtirler. Ve yalnızca kitleler, bu konferansları dağıtma ve üyelerini askıya alma hakkına sahibtir.

Halk otoritesi, Halk konferansları’nı temellendirir. İcrâ vasıtaları Halk Komiteleri’dir.

Yetki, kendilerine ait olana kadar kitlelerin nefret ettiği birşeydir ve kitlelerin ellerine geçene kadar kendisiyle savaşılır.”

Bu günlerde Libya’nın dış politikalarında ciddi değişikliklere şahid oluyoruz. Evvelâ Lockerbee hâdisesinde ABD-İngiltere çetesinin talebine paralel olarak 2 Libyalı’nın emperyalizmin eline teslim edilmesi daha sonraları da ‘terörist devlet’ listesinden çıkabilmek için taviz üzerine taviz vermesi, takla üzerine takla atması.

Peki ne oldu Halk Konferansları’na, Halk Komiteleri’ne, Anti-emperyalizme, Anti-faşizm’e, Halk iktidarına, Halk’ın yetkileri’ne. Hani o Libya halkının ¼’ünün şehid düştüğü efsânevî direniş, Ömer Muhtar’ın kahraman evlâtları?

Çok eski değil, daha 1986’da Kaddafi’nin ‘otağı’nı başına yıkan ABD, dün büyük şeytan olan ABD bugün büyük dost oldu. Öyle dost oldu ki, Libya’daki AL-Kaide mensuplarının ABD’ye ihbar veya teslim edilmesi. Bütün bu olup bitenlerin müsebbibi herhâlde ki, Müslüman Libya halkı değildir.

Evet, 69’da Libya, 79 devriminde İran’da “Büyük Şeytan’ olarak ilân edilen ABD, ne hikmetse bugün ‘Kadîm Dost’ oluvermiştir. Niçin?

Ali Şeriati’den, Cemalettin Afgânî’ye, Hameney’den Natık Nuri’ye kadar İslâm âlemine enjekte ve empoze edilen “Kızıl İslâm” veya “Yeşil Sosyalizm” teorilerinin neticeleridir bunlar. Benzeri bir “acı” hakikati PKK/KADEK yaşıyor; ne sosyalist, ne kapitalist, ne Hristiyan ne Müslüman, ne sınıflı ne sınıfsız, tam bir bi-namaz! İşte bu nedenle ABD başkanına yani kendi cellâdına mektup yazıyor ve aman diliyor, “demokrasi” dileniyor, İsrail’in, “Yahudi soylu olmayı kabul edin, birşeyler düşünürüz” şeklindeki teklifine sıcak yaklaşıyor, Mella Mustafa Barzanî’nin 30 sene evvel yaşadığı pratikleri yaşıyor, mâkus talih tekerrür ediyor. Bugün KADEK, reddettiği ütopizmi bizzat benimsiyor: 4 parçada demokratik Kürt ve Ortadoğu Birliği, Arap-İsrail Birliği vs. gibi. Bu teklifler altı boş temennilerden ibârettir. Bu teklifin tek nedeni var, o da ideolojisizlik veyâ Apo’nun sıkça kullandığı bir terimle “hırsızlama” teoriler. “Hırsızlama” kelimesi bile uyduruk yani türedi bir kelime, doğrusu “çalıntı” kelimesidir. Aynı, ideolojinin toplama ve “yapıştırma” (sentetik) olması gibi önermeler de iri, hesapsız, hayâlî-ütopik ve ayağı yere basmayan nev’inden: Birleşik Kürdistan, Ortadoğu Birliği, Arap-İsrail Birliği vs. Hâdiseleri hatırlayanlar Kaddafi’nin de aynı önerilerde bulunduğunu hattâ kısmen ve kısa süreli olarak bu pratiği gerçekleştirdiğini bilirler: Libya-Suriye Arap Cumhuriyeti, Libya-Mısır Birliği, Libya-Sudan Birliği, Libya-Çad Birliği gibi. İdeolojisizlik illetini Kaddafi de yaşadığı için bu birliklerin hiçbiri yürümedi çünkü “ilke” yoktu. Biraz Müslüman, biraz Arabist, biraz demokrat, biraz sosyalist, biraz liberal ve nihâyet “potburi”. Hâlbukî ‘potburi’ kelimesinin Fransızca karşılığı “Pot pourri” (Potpuri) diye de söylenebilir ve bu kez “Çürümüş çanak” veya “Çürük lâzımlık” mânâsına da gelir. Lâtince bir kelime olan “Putrefacıo” yani “Çürüme” kelimesi ile “Purificatıo” ve “Purgatio” yani “temizleme” kelimelerinin birbirlerine “akustik” olarak yakınlığı zaman zaman “ideolojik-siyâsî” platformlara ve pratiklere de yansıyor, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi.

İşte o zaman “hoş koku yayan kurutulmuş çiçekler veya bitkiler çanağı/tabağı” anlamını yüklediğimiz “potpuri” ile içinde “çürümüş et ve üzerinde koloni oluşturan bakterilerin” bulunduğu potpuri/çanak birbirine kolaylılıkla karışıyor.

Filistin’den Afganistan’a, Çeçenya’dan Filipinler’e, Moritanya’dan Mısır’a, Sudan’a, İslâm’ın şahlanışa geçtiği bir dönemde, “Yeşil sosyalistler” (Kızıl Müslümanlar) saf olarak İslâm’ı değil, Siyonizmi, emperyalizmi, Kemalizm’i belirliyorlar. İşte bu “Karma ton”dan (Melez-mutant soylar) ne Müslüman ne sosyalist çıkıyor, olsa olsa “Filosemit” (Yahudisever) soylar çıkıyor.

Bakalım Sosyalizm’in kurucuları “Feodal Sosyalizm” (Hristiyan Sosyalizmi) için ne diyorlar:

"Sempati uyandırmak için, Aristokrasi, görünüşte kendi çıkarlarını unutmak ve burjuvaziye karşı yalnızca sömürülen işçi sınıfının menfaatine olan iddianâmeler hazırlamak zorunda kaldı. Böylece aristokrasi, intikamını, yeni efendisine (burjuvazi) hicivler düzerek ve kulağına da, yaklaşmak olan felâket konusunda uğursuz kehânetler fısıldayarak aldı. Feodal sosyalizm işte böyle ortaya çıktı; yarı yakınma, yarı hiciv, yarı geçmişin inikâsı, yarı istikbâlin tehdidi, bâzen acı nükteli ve keskin tenkidiyle burjuvaziyi tam kalbinden vurarak. Ama modern tarihin gidişini kavramakta tam bir beceriksizlik arzettiğinden, tesiri bakımından hem gülünç kalmıştır (düşmüştür). Aristokrasi, halkı kendi ardına toplayabilmek için bayrak niyetine, önde proletar sadaka torbasını dalgalandırdı ancak halkı, onun peşine her takılışında kıçındaki eski feodal hânedan armasını görüp yüksek perdeden aşağılayıcı kahkahalarla onu terketti. Fransız Meşrutiyetçiler’in ve Genç İngiltere’nin bir kesimi bu sahneleri pek güzel oynadılar. Kendi sömürü şekillerini burjuvazininkinden farklı olduğuna işâret ederken, feodalleri çok farklı ve artık eskimiş durum ve şartlar altında sömürüde bulunduklarını unutuyorlar. Kendi iktidarları döneminde modern proletarya’nın hiçbir zaman varolmadığını gösterirken, modern burjuvazinin kendi toplum biçimlerinin zorunlu ürünü olduğunu unuturlar. Kaldı ki, tenkitlerinin gerici niteliğini o kadar az gizliyorlar ki, burjuvaziye karşı yönettikleri başlıca suçlama, burjuva rejim altında eski cemiyet nizâmını yerle bir edecek bir sınıfın gelişmekte olduğundan ibâret kalıyor. Burjuvaziyi, bir proletarya yaratmakla suçluyorlar. Dolasıyla, siyasî uygulamada, işçi sınıfına karşı alınan bütün zor önlemlerine katılıyorlar ve günlük hayatta da, bütün tumturaklı laflarına karşın, sanayi ağacından düşen altın elmaları toplamak ve doğruluğu, sevgiyi ve haysiyeti, yün, şeker pancarı ve içki ticâreti ile trampa etmek için herşeye boyun eğiyorlar. Papaz nasıl toprak ağası ile elele olmuşsa, kilise sosyalizmi de feodal sosyalizm ile hep elele olmuştur. Hristiyan zahidliğine sosyalist bir veche vermekten daha kolay şey yoktur. Hristiyanlık özel mülkiyette karşı, evliliğe karşı, devlete karşı çıkmamış mıdır? Bunların yerine yardımseverliği ve fukaralığı, evlenmemeyi ve nefse ezâ etmeyi, manastır hayatını ve kiliseyi vâzetmemiş midir? Hristiyan sosyalizmi, rahibin, aristokratın kin dolu hasetini takdis ettiği mukaddes sudan başka bir şey değildir.” (Komünist Parti Manifestosu’ndan)

Evet, Sosyalistlerin ve Komünistler’in din-sosyalizm ilişkisi konusundaki görüşleri bunlar, çok açık, çok net, tefsir gerektirmiyor.

Özellikle Latin Amerika’da tatbikatını bulan ve devrimci örgütlerle kilisenin yer yer işbirliğine varan sempatik ilişkileri modern dönemlerde bir Hristiyan-Sosyalist romantizmi ortaya çıkarmışsa da bunu ideolojik temeli yoktur, tamâmen hissiyata mebnîdir. Bunun en somut misâli, Bolivya köylülerinin Che Guevara’yı Hz. İsâ gibi algılamalarıdır, oysa Che, sosyalizmin ve komünizmin bir gereği olarak, ateist biriydi, en azından zâhiren böyleydi, böyle olmak zorundaydı.

İslâmla sosyalizm arasında bu nev’i bir irtibat tesis etmeye kalkmak (zorlamak), teşbih mâzur görülsün, iki erkeği birleştirip bir de çocuk sahibi olmalarını beklemek kadar abestir. İslâm Sosyalizmi’nin teorisini yazmaya kalkışanların yeğâne müştereği “Reformizm” ve “Revizyonizm”dir. Biri Allah’a ve onun hükümlerine dayanır diğeri pozitif fenomenlere, fizikî deneye, materyalizme, maddenin diyalektiğine dayanır. İslâm’ın tek referansı Kur’an’dır, Sosyalizmin referansı ‘Modern Bilim’dir; İslâm’ın hükümleri âyetlerdir, Sosyalizm’in hükümleri ‘Modern Hukuk Normları’dır. Misâller çoğaltılabilir.

En somut turnusol eylem 11 Eylül. Bu eylem karşısında her renkten ve türden ‘reformist’in verdiği reaksiyon: Oh Mon Cher, ne büyük vahşet; impossible (imkânsız)! Çok üzüldük tekerlemesi. Yeşil Devrimci Libya’dan. Kırmızı Müslüman İran’a, laik-Kemalist TC’den, Katolik Vatikan’a, Ali Bulamaç’a, Pornocu Zekeriya Beyaz’a, Fettoş’a, Hahambaşlığa, feministlere kadar herkesten bol bol “tâziye”!

Müslüman tavır bu mu?

Sosyalist tavır bu mu?

Devrimci tavır bu mu?

Asla!!!

Eğer (haydi diyelim) hakikâten hem Müslüman hem sosyalistsen bir değil iki kere devrimcisin demektir. Öyle mi Mu’ammar? Müslümanları ABD’ye gammazlayıp teslim eden, ABD’den özür dileyen adamın ne İslâm’la, ne sosyalizmle, ne devrimcilikle, ne feodal gururla, ne hümanizmle, ne de mertlikle bir ilişkisi vardır. Bu tavır kahbe tavırdır. Herkes böyle bilsin.

www.drhakkiacikalin.up.to

 

Hosted by www.Geocities.ws

1