JUDAİZM (1. Bölüm’den Devam)

Dr. Hakkııkalın

Başa Dön

Hezimetin anısına, Yahudiler tarafından "Ağlama Duvarı” olarak kabul edilecekti. Bu yenilgiyle birlikte Kudüs yerle bir oldu ve yaklaşık bir milyon Yahudi ya öldürüldü ya da köle olarak satıldı. Yahudiler, teslimiyeti kabul etmediler ve bunun bedelini çok ağır bir biçimde ödediler. Roma Ordusu’nu en çok uğraştıranlar onlar oldu. Fakat durmadılar, Kudüs’teki kıyımdan kurtulanlar, isyanın başladığı yerde, Masada kalesinde bir kez daha örgütlendiler ve yeniden Roma’ya karşı silahlı mücadeleye giriştiler. Sonunda, 73 ( veya 77 ) yılında, 1000 kadar Yahudi gerilla, eşleri ve çocukları ile birlikte Masada’da sıkıştırıldılar ve teslim olmaya zorladılar, teslimiyeti reddederek topluca intihar etmeyi seçmişlerdi.

Çatışmalar hiçbir zaman, tamamen ortadan kalkmadı ve yer yer devam etti. M.S. 136 yılında, Haham Akiba ve genç Yahudi öncü-militan Bar-Kokba’nın önderliğinde yeni bir isyan daha başladı. Bar Kokba, Roma birliklerine karşı bazı galibiyetler elde etti ve halkının morali yükseldi. Ancak, bu isyan da, Roma Ordusu tarafından, 138 yılında, çok kanlı bir biçimde bastırıldı. Bar-Kokba ve Akiba hemen infaz edildiler. Bu gelişmelerin ardından Roma Ordusu büyük bir kıyıma girişti. Bu kez katliam, Kudüs’te yaşanandan da büyüktü. Yaklaşık yarım milyon Yahudi öldürüldü ve kalanlar da Filistin den tamamen sürüldüler. Kudüs’e ayak basmaya kalkan her Yahudi’nin idam edileceği duyuruldu ve bu hüküm, Roma’nın çöküşüne kadar devam etti.

 

Haçlı dönemi

1187 yılının yazında kral Guy de Lusingnan’ın komutasındaki Haçlı ordular, Taberiye gölü yakınlarına ulaştılar. Taberiye gölünün etrafında, Müslüman Kürt komutan Selahaddin Eyyubi liderliğindeki İslam ordusu kendilerini bekliyordu. Haçlı ordusu içindeki "ılımlılar"-örneğin Raymond de Tripoli- Taberiye (Tiberius) ye kadar gidip Selahaddin’le savaşmanın, coğrafi ve lojistik koşullar nedniyle kendileri açısından bir felaket olacağını öne sürdü:

"Gerçektan savaş tatbikleri açısından, hele de yaz ortasında, çölde savaş yürütmek oldukça risklidir, üstelik savaşacağınız ordu hem bölgeyi avucunun içi gibi biliyor hem de oldukça üstün bir komutanın öncülüğündeyse bu risk iki katına çıkar." Ancak, Raymond’un teklifi sıcak karşılanmdı. Raynaud de Chatillon ise bu fikre karşı çıktı ve Müslümanlar’ın bu büyük fırsatı kullanılarak yok edilmeleri gerektiğini savundu. Kral Guy de Lusignan da Raynaud’ya ve onun gibi düşen radikallere uydu ve Ortadoğu, hatta dünya tarihinin en önemli savaşlarından birine doğru yola çıkıldı.

Haçlı orduları, Taberiye gölünün yakınına ulaştığında korktuğu şeyle karşılaştı. Selahahddin’in askerleri Haçlı ordularının çevresini kuşattılar. Günün ilk ışıklarıyla birlikte saldırı başladı ve 90 yıl önce Filistin topraklarına büyük bir zaferle girmiş olan Haçlı orduları büyük bir bozguna uğradı. Haçlı askerlerinin, hatta şövalyelerin önemli bir bölümü savaşırken öldü, bir kısmı da teslim oldu.

1095 yılında Avrupa’dan yola çıkan ve 1099 yılında Kudüs’e (Yeruşalim) ulaşarak buradan Antakya’ya kadar uzanan bir coğrafya üzerinde görkemli bir Haçlı Krallığı kuran Batı Emperyalizmi aradan geçen 88 yıldan sonra büyük yenilgiye uğradı.

Haçlılar 88 yıl önce ilk geldiklerinde Kudüs’ü (Yeruşalim) almayı başarmışlardı, çünkü kendilerine karşı koyacak örgütlü bir askeri güç yoktu. Ortaduğu’daki feodal aşiretler ve emirlikler birbirleriyle çatışıyorlardı ve oldukça da geri bir teknikleri vardı. Kısaca militler organizasyon mantığı bu coğrafyada henüz gelişmemişti. Direnme güçleri yoktu. Sellahaddin Eyyubi bu durumu iyi tesbit etti ve çözümün düzenli bir ordudan geçtiğini fark etti. Bu ordunun geliştirilmesi için gereken ekonomik kaynağı besleyecek olan ideoloji ise "Kutsal Savaş / Cihad İdeolojisi" ydi. Gereken propaganda yürütüldü ve "İslam Orduları” oluşturulmaya başlandı. Bu öncülerden biri de S,Şam Emiri Mahmud Nureddin’dir. Selahaddin ise onun halefedir.

Bu savaşta gücünü tamamen yitiren ve telef olan Haçlı Krallığı’nın büyük bölüm Selahaddin Eyyubi tarafından ele geçirildi. Selahaddin’in en önemli hedefi, kuşkusuz Kudüs’tü. Selahaddin Eyyubi, Ekim 1187’de ordusuyla birlikte Kudüs’e girdi. Franklar hariç, Doğu ve Grek Hristiyanları’nın şehre yerleşip ibadetlerine devam etmelerine izin verildi. Kudüs’te, bu kez İslam devleti süreci başladı. Kudüs, bu tarihten sonra 8 asır daha Müslümanlar’ın egemenliği altında yaşadı.

Haçlılar, Selahaddin Eyyubi’nin zaferinden sonra Filistin’de tamamen yok olmadılar. Savaştan sap kurtulan şövalyeler önce Sur (Syr) kentinde toplandılar, sonra Akra kalesini ele geçirdiler ve Haçlı Krallığı, Kudüs’ü alamasa da, bir yüzyıl daha Akra’da ve çevresinde yaşadı. 1291 yılında tüm Haçlılar, bu kez Memlük emiri El-Eşraf Halil tarafından, yenilgiye uğratıldılar.

Bu yenilginin anlamı tüm Filistin topraklarının, Müslümanlar’ın egemenliği altına girmesidir. Şimdi tüm Suriye ve kıyı bölgelerinde siyasi egemenliğin yanı sıra ticari egemenlik de Müslümanlar’ın elindeydi.

Haçlı emperyalizminin 1291’deki bu yenilgisinden sonra- Napoleon’un 1800’lerin başındaki başarısız seferi hariç- Ortadoğu genelde İslam ideolojisinin egemenliği altına kaldı. Büyük bir askeri ve finansal güce dayanark Filistin’i ele geçiren Haçlılar, "Hz. İsa’nın doğum yeri olan Nazareth’i (Nasıra) de içinde barındıran, kendilerine göre kutsal topraklar" bir daha geri dönme fırsatı bulamadılar. Bu, Hıristiyanlar için büyük bir hayal kırıklığı oldu hatta, Batı da çok büyük tarihi çalkantılara ve hareketlere neden oldu. Avrupa’ya geri dönen bir çok Haçlı komutanı Papalığın emriyle tasfiye edildiler ve mal varlıklarına el konuldu.

Ama aynı coğrafyanın başka sakinleri de vardı ve onlar pek dikkat çekmiyorlardı. Adeta varlıkları ile yoklukları bir gibiydi. Belki çok açıkça fark edilmiyordu ama Onlar daFilistin’de varolma iddiasındaydılar. Bu proje, onların dini ve ulusal kültürlerinde yüzyıllardır varlığını koruyan bir "İdea"ydı aslında. Bu idea’yı uygulamaya dönüştürebilecek bir siyasi güce ve ideolojik formasyona da sahipti.

AVRUPA BOYUTU

Yahudiler, hristiyan kimliği de hızlı bir dönüşe uğramaya başladı. Kilise ideolojisi (İdeologie Ecclesiastique) etkisini yitirip yerine seküler (dünyacı-laik) düşünce ve ideolojiler hakim oldukça, Yahudiler’in üzerindeki hukuki kısıtlamaların nedeni de ortadan kalkmayla başladı. Nitekim Fransız Devrimi’nin ardından Avrupa ülkelerinde birbirini izleyen bir "Yahudi özgürleşmesi" (emancipation) süreci işlemeye başladı. Mümkün olduğunca homojen bir millet kurmak amacını taşıyan bu yeni devletler, gibi bir müstakil ulus muydular? Ya da yalnızca bir dini cemaatten mi ibarettiler?

Az bir kısım Yahudi, bir millet değil, yalnızca bir dini grup olduklarında ısrar ettiler ve kendilerine "Musevi Fransız", "Musevi Alman" gibi kimlikler bulmaya çalıştılar. Milli yönden, Avrupa ulusları içince "asimile " olmak istediler.

Oysa kendilerini bir ulus olarak tanımlayan Yahudiler, bu "asimilasyon"a kesinlikle onay vermeyeceklerdi. Bu konuda onlarla aynı şekilde düşünen bir ikinci grup daha mevcuttu: Anti-semitler, yani Yahudi karşıtları. Modernizm’in yan ürünlerinden bir olan ırkçılık tarafından yaratılan anti-semitler, Yahudiler’i içinde yaşadıkları ülkelerin etnik ve ırki homojenliğini bozan zararlı bir unsur olarak görüyorlardı. Asimilasyonist Yahudiler’e karşı Yahudi milliyetçileri ve Avrupa ırkçıları arasında doğan bu ilginç stratejik yakınlık, bir süre sonra gizli bir işbirliğine dönüşecek, Nazi Almanya’sı ile zirveye çıkan bu işbirliği, asimilasyonist Yahudiliğin fiili olarak sona erdirilmesiyle sonuçlanacaktı.

Yahudilik bir ulus olarak kabul edildiğinde ise ister istemez önemli bir soru ile karşılaşılıyordu. Avrupa’daki tüm uluslara az-çok homojen birer devlet bulunduğuna göre, Yahudiler için de bir ulus-devlet oluşturulmalı değil miydi? Ve dahası, bu ulus-devlet nerede olmalıydı?

Theodor Herzl adlı, Budapeşte doğumlu Avusturyalı bir Yahudi gazeteci tarafından örgütlenen "Siyasi Siyonizm hareketi",1897 yılında ilk kongresini gerçekleştirdi. Theodor Herzl, Yahudi devletinin, 1947-52 yılları arasında kurulacağını öngördü. Kuşkusuz bu öngörünün maddi temelleri vardı. Evet, bir Yahudi Devleti mutlaka kurulmalıydı; Yahudi ulusunun- Yahudi ırkının-asimilasyondan ve anti semitizmden kurtularak yaşamını sürdürmesi için, sadece Yahudiler’e ait olan bir ülkeye ve devlete ihtiyaç vardı.

Özellikle Rothschild hanedanının elde ettiği ekonomik güç, 19. yüzyılda efsanevi bir boyuta ulaşmış, Rothschidlar Avrupa’nın ekonomik imparatorları olarak anılır olmuşlardır. 1789-1848 arası dönem genellikle "Devrim dönemi" olarak adlandırılır. Aynı dönem Avrupası’nın en üst düzey "kar devrimi"ni ise Rotschild hanedanı gerçekleştirir. Fransız devrimi, bir anlamda Rotschild ailesinin önlenemez ekonomik yükselişini tetikler.

1789 öncesinde, Yahudiler Ghetto ticareti dışına çıkamıyorlardı zira yasalar bağlayıcıydı. Ne zaman ki, Fransız devrimi Güney Almanya’ya idhal oldu, her şey değişmeye başladı. Özellikle Frankfurt ghettosu çok hareketlendi. Fakat, beklenenin aksine siyasi bir demokratizasyondan ziyade ekonomik bir demokratizasyon gelişti. Çarpıcı oranda bir yahdui burjuvalaşması ve arisrokratlaşması ortaya çıktı. Yahudilik, Ortaçağ’dan bu yana sessizce büyüttüğü portföyünü, sınıf atlamak ve uluslararasılaşmak için kullanmaya başladı. İşte Rotschildlar bu gelişmenin en belirgin ve devasa paradigması haline geldi.

Nathan Rotschild, İngiltere tekstilini tamamen ele geçirdi. Frankfurt ayağı ise ithalat-ihracat faaliyetlerini geliştirirken, uluslar arası bankacılığın modern anlamda ilk adımlarını attı. Aşırı fiyat kırmalar sonucu bir sürü şirketi piyasadan sildiler. Nathan şöyle diyordu. "Kağıt oynamam, tiyatroya gitmem, eğlenmem. Tek zevkim işimdir". Mayer Rotchild ise şöyle söylemektedir. "Üst düzey bir şahsiyet; bir aristokrat, bir iş adamı veya bir banker, bir yahudiyle finans ilişkisine girerse, o kişi kısa zamanda Yahudileşir!". İşte bu Rotschildlar, tarihin en zengin hanedanı olmayı başarmışlardır.

Süreç içinde bu hanedan Kutsal İttifak olarak da anılan, Rusya, Prusya ve Avusturya’ya, bilahare Fransa’da Bourbon hanedanına sızdılar ve onların hem ticari hem de siyasi güçlerinden faydalanmaya başlayıp, inanılmaz bir yükselişin içine girdiler. Bu geniş ilişki ağına İspanya ve Napoli de katıldı. Daha sonra kollar Belçika ve Hollanda’ya uzandı. Bu nedenle birçok çevre tarafından "Ürküntü’nün baş rahibi"olarak tanımlanmaya başladılar.

Doğal olarak, kapital (sermaye) ideolojik-politik gücü de getirmeye başladı. İtalya ve İspanya’da liberalleri desteklemesi monarşistlerin öfkesini çekti ve hanedan lanetlendi, ama önüne geçilemedi. Heinrich Heine şöyle demektir."Para, günümüzüz ilahıdır ve onun peygamberide Rotschildlar’dır"

Diğer Yahudi ailelerin aksine, Rotschidlar Yahudiliklerini hiçbir zaman saklamadılar ve bilakis Yahudiliği ihya etmeye yöneldiler. James Rotschild, "din her şeydir, her şeyi Yahudiliğimize borçluyuz"diyordu. Hristiyan bir erkekle evlenen bir aile bireyi ise derhal aileden reddedildi.

İçinde Yahudilerin bu denli önemli bir yer tuttuğu burjuvazi sınıfının siyasi güce kavuşması bilindiği gibi Fransız Devrimi ve onu izleyen reformlarla gerçekleşti. Fransız Devrimi’nin altyapısını oluşturan Aydınlanma hareketinin önde gelen düşünürleri, dinin toplum hayatında yönetici bir rol oynamasına karşı çıkmışlar, ayrıca monarşi rejimini kötüleyerek demokrasiyi savunmuşlardı. Dinin toplum hayatından çıkarılması, insanların dinlerine bakılmaksızın muamele görmesini gerektiriyorduve buda Yahudiler için Hristiyanlar’la tamamen eşit haklara sahip olmak anlamına geliyordu. Nitekim Fransız Devrimi’ni izleyen dönemde, Yahudiler Avrupa’nın dört bir yanında Hristiyanlar’la eşit haklar elde etmeye başladılar. Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğunda Yahudiler üzerindeki hukuki ve toplumsal kısıtlamalar kaldırıldı. Avrupa artık Hristiyan bir düzenle değil, seküler (dindışı, dünyevi) bir düzenle yönetiliyordu ve Yahudiler de bu düzen içinde Hristiyanlarla eşit haklara sahip olmuşlardı. Artık onlar da devlet kademlerinde yükselebilir, siyasi güce el uzatabilirlerdi. Nitekim öyle de oldu. İlk kez İngiltere’de bir Yahudi, banker Rotschild, Lordlar Kamarası’na girdi. Bir süre sonra bir başka Yahudi, Benjamin Disraeli İngiltere Başkanlığı koltuğuna oturdu. Bu arada Hristiyan kültürünün toplum içindeki etkisi eridikçe, Avrupa toplumlarında Yahudilere karşı eskiden beridir varolan antipatisinin yerine, Yahudilere karşı sempatiyle bakan ve onların "haklarını” savunan bir akım gelişti. Bu Yahudiler Romalılar tarafından Filistin’den sürüldükleri yıllardan sonra, hiçbir zaman bu topraklarla olan ruhi bağlarını yitirmemişlerdi. Avrupai’da yaşadıkları yüzyıllar boyunca, aslında yabancı bir toprak gerektiğini düşünüyorlardı. Ancak Yahudiler asırlar boyunca Filistin’e dönüşün, ancak Mesih adını verdikleri bir kurtarıcı sayesinde mümkün olacağına inanmışlardı. Oysa 19. yüzyılın ortalarında iki haham bu konuya hazır olduğunu gören bu iki haham, Judah Alkalay ve Zevi Hirsch Kalisler, Yahudilerin mesihi beklemelerine gerek olmadığını öne sürdüler. Onlara göre Yahudiler kendi ekonomik ve siyasi güçlerini kullanarak ve büyük Avrupa devletlerinin desteğini alarak Filistin’e döenebilirlerdi. Bu hareket, Mesih’in geliş sürecinin ilk aşaması olurdu. Bu iki hahamın yaptığı yorum, bir süre sonra dindar olmayan ancak ırk bilinci sayesinde kendilerine yeterince Yahudi hisseden genç milliyetçilere etki etti. Bunların en önemlisi kuşkusuz Theodor Herzl adlı Budapeşte doğumlu, Viyanalı genç gazeteciydi. Herzl, iki hahamın yaptığı öneriyi aktif bir siyasi harekete dönüştürerek Siyasi Siyonizm hareketini kurdu. Siyonizm, adını Kudüs’teki kutsal Sion dağından alıyordu ve uzun bir program sonucunda tüm dünya Yahudilerini Filistin’e döndürmeyi amaçlıyordu. Herzl, 1897 yılında İsviçre’nin Basel kentinde, I. Siyonist Kongre’yi topladı. Burada Dünya Siyonist Örgütü hedefi vardı; Filistin’i Yahudi yerleşimi için uygun hale getirmek ve başta Avrupadakiler olmak üzere diasporadaki Yahudileri buraya göç ettirmek. Birinci hedef, 1917 yılında büyük bir aşama kaydetti. İngiliz hükümeti, 2 kasım 1917’de ünlü Balfour Deklarasyonu’nu yayınlayarak I. Dünya savaşı ile Osmanlı’nın elinden almış olduğu Filistin’de bir "Yahudi ülkesi" kurma hedefini desteklediğini açıkladı. Kararın arkasında Britanyalı Siyonist Federasyonu’nun başkanı Lord Rotschild vardır. [Adını 1848-1930 yılları arasında yaşanan Britanyalı muhafazakar siyaset adamı Arthur James Balfour’dan alır. Balfour, 1902-1905 tarihleri arasında başbakanlık, 1916-19 tarihleri arasında da dışişleri bakanlığı yapmıştır. I. Dünya Savaşı sonrasında imzalanan Versailles Anlaşması’nın da katılımcıları arasındadır]. Bu, Siyonistler için büyük bir başarıydı. Dönemin dünyanın en büyük askeri ve politik gücü olan İngiltere açıkça onları desteklediğini ilan etmişti. Deklarasyon, Siyonizm’i kuru bir hayal olarak gören pek çok kişiye –bunların arasında çok sayıda Yahudi de vardı- hareketin gerçekte ne denli güçlü olduğunu gösterdi.

Peki bu devlet nerede kurulmalıydı? Siyonistler, İngiltere tarafından önerilen Uganda gibi opsiyonlara fazla rağbet etmeden, hemen karar verdiler. Filistin’de! Yani Yahudiler’in "Holy Lands / Promised Land " inde (Kutsal Topraklar / vaat edilmiş topraklar) Filistin, 2000 yıl kadar önce Yahudiler’in vatanıydı; İ.S 70 yılında Romalılar tarafından bu "kutsal" coğrafyadan sürülerek diasporaya dağılmışlardı. Ve şimdi, yaklaşık 2000 yıllık bir aradan sonra, buraya dönmeye karar vermişlerdi. Nitekim hareketin ismi de Filistin’i, dahası Kudüs’ü çağrıştırıyordu; "Siyonizm" kelimesi, Kudüs (Yeruşalim) yakınlarındaki kutsal "Sion Dağı”ndan geliyordu.

Siyonistler Filistin’ i bir Yahudi vatanı haline getirebilmek için önce Osmanlı İmparatorlupu nezdinde çeşitli girişimlerde bulundular, ancak özellikle sultan II.Abdülhamid zamanında hiçbir sonuç elde edemediler. Ancak savaşta Filistin, Osmanlı egemenliğinden çıkıp İngiltere’nin mandası haline gelince ve Britanya Hükümeti 1917’de yayınladığı ünlü Balfour Deklarasyonu ile "Filistin’de bir Yahudi Ülkesi "projesine destek verdiğini ilan edince, Siyonist projenin pratiğe dönüşme ihtimali çok arttı. İki dünya savaşı arasındaki dönem, başta Avrupa olmak üzere Yahudi diasporasının farklı bölgelerinden başlatılan Yahudi göçleriyle, Filistin "Yahudileştirmek"için girişilen ısrarlı bir mücadeleye şahit oldu.

Osmanlı egemenliğinin ortadan kalkması, İngiltere’nin Filistin’i manda haline getirmesi, Araplar’ı belirsizliğe itti. Tüm Ortadoğu, Emperyalizm tarafından sömürgeleştirildi ve müstakbel İsrail için birinci yol açılmış oldu. Aynı Britanya’nın yönetiminde ve ordusunda kaç Yahudi’nin bulunduğu ise başka bir tartışma konusudur. Ama şunu hemen belirtelim ki, tahminlerin çok üzerindedir. Siyonistler’in Filistin’e akın akın Yahudi göçmenler getirmesi, Arapları ne kadar rahatsız etti bilinmez ama bazı "Araplar"ın rahatsız olmak şöyle dursun dört gözle o günü bekledikleri rahatlıkla söylenebilir. Bunlardan biri, belki de en önemlisi, bugünkü Ürdün’ün lideri Kral Abdullah’ın dedesi Kral Abdullah ibn-i Huseyn’dir. Kendisi de bir Siyonist-mason olan Kral Abdullah, hem Britonlar’la hem de Yahudi şefleriyle sürekli beraberdi ve gizli anlaşmalar imzalanıyordu. Yahudi göçü, sömürgecilikten farklı olarak, bölgeye yeni bir halk yerleşirse,onu, yerleştiği topraklardan çıkarmak mümkün olmazdı.

Özcesi, Siyonist proje, Ortadoğu gibi bir barut fıçısının içine, yeni bir halk yerleştirmek amacını güdüyordu. Doğal olarak bu iki halk için belirli bir toprak da gerekecek, diğer bir ifadeyle Ortadoğu’nun yerleşik halkından zorla toprak alınacaktı. Hem de bu toprak, "kutsal" bir topraktı; her üç din için de kutsal sayılan Filistin’i, en önemlisi de Kudüs’ü içeriyordu eşdeyişiyle, 1291 yenilgiye uğrayan Haçlılar’dan yüzyıllar sonra, Ortadoğu’ya yeni bir "konuk" daha giriyordu. Bu konuk, Haçlılar kadar kolay pes edeceğe benzemiyordu, üstelik Selahaadin gibi bir lider de ortada yoktu, Araplar siyaseten ve ideolojik olarak hala feodalizmi yaşıyorlardı. 1291’lerden pek büyük farkları yoktu ama Yahudiler Avrupa’dan yani Modernizm bilgisiyle donanmış olarak ve tartışma götürmez ekonomik üstünlükleriyle birlikte geliyorlardı. Araplar’ın ise yalnızca sayısal üstünlüğü vardı aynı Haçlılar’ın, Selahaddin’e karşı sayısal üstünlüğü olduğu gibi, hepsi bu . Ama Haçlılar’ı yakalayan kader bu kez Araplar’ı yakalamaya hazırlanıyordu. Filistin, yeni sahibine hazırlanıyordu. Aslında, bu yalnızca yahudiler’in başarısı değil, Batı emperyalizminin de bir anlamda geçmişin (Haçlı atalarının) intikamını talep etmesiydi. Yani "Judeo-Chetien" bir kuşatma Ortadoğu’da egemen olmuştu. Buna, Yahudi destekli modifiye Haçlı seferi diyenler de var.

Beklenen oldu ve, Araplar’ın cılız isyanlarına ve direnişlerine rağmen, Siyonist proje 1947 yılında gerçeğe dönüştü. Britanya’nın Filistin’den çekilerek ülkenin geleceğini Birleşmiş Milletler’e havale etmesinin ardından, ülkenin Araplar’la Yahudiler arasında yarı yarıya paylaşımı öngören BM planı uygulamaya kondu. Bu "Yahudi Devleti"ni yasallaştırmaktan başka bir anlam taşımıyordu. İslam egemenliği Filistin’de yerini Siyonist egemenliğe bıraktı.

Hem Filistin’deki hem de komşu ülkelerdeki Araplar bu unsuru bünyeden atabilmek için bir kere daha harekete geçtiler ama nafile! İsrailliler, "Bağımsızlık Savaşı”adını verdikleri mücadeleyi kazandılar ve Araplar’ı püskürterek BM’nin kendilerine verdiğinden daha da büyük bir toprağı ele geçirdiler. [İsrail’i çevreleyen yaklaşık 100 milyon kişilik "et yığını”, 1 milyon kişiye karşı, feodal bir diyet ödedi ve hala da ödemeye devam ediyor ve belki de devam edecek ] Filistin, Şeria (Ürdün) nehrinin Batı kısmı-sonradan "Batı Şeria" olarak anılmaya başlandı ve Akdeniz kıyısındaki Gazze (Gaza) kentinin etrafındaki küçük sonradan "Gazze (Gaza) Şeridi" olarak anılmaya başlandı-hariç, tümüyle İsrail’in egemenliği altına girdi.

Modernist Yahudi boş durmadı ve, hem "Bağımsızlık Savaşı” sırasında, hem de sonrasında ciddi bir "etnik arındırma" programı uyguladı. Kurduğu yeni devletin topraklarını homojenleştirmeye başladı: Arap mülkleri düşük fiyatlarla satın alınmaya ve "Yahudileştirme"ye başlandı. Arap nüfusu büyük oranda "erode" oldu (eridi).

48 Savaşı, Araplar için büyük bir yenilgi, İsrail içinse büyük bir zaferdi. Yahudiler, Hristiyanlar’ın gerçekleştiremediğini gerçekleştirmişlerdi. Araplar ise, yeni bir Selahaddin beklemeye başladılar. Ama Selahaddin’ler "gökten" zembille inmiyorlar!

O günden bu yana Araplar’ın beklediği gibi bir Selahaddin çıkmadı. Bu yüzden de İsrail hep orada kaldı. Ve yine bu yüzden, 1948 sonrasında Ortadoğu, büyük ölçüde-özellikle Filistin Araplarıısından-özgürlük ve bağımsızlık mücadelelerinin filizlenmesine ve büyüyüp gelişmesine "yataklık" yaptı.

Yahudilik ideolojisinin tarihi aslında bir "günahlar tarihi" dir. Uygulanan politikalar kan çanaklarında kotarılagelmiştir. Hele son 100 yıllık tarih ölümcül bir salgına dönüşştür. "Siyasi" diye de adlandırılan Siyonizm’in kurucusu Theodore Herzl,, 11 Haziran 1902 tarihinde en vahşi sömürge baronlarından olan Cecil Rhodes’a (Rodezya ismi ona atfedilmiştir) yazdığı mektupta şöyle der: "Rica ederim efendim, programını okuduğunuzu ve benimsediğinizi ifade eden bir mektubu tarafıma gönderiniz. Kendinize, neden size başvurduğum konusunda sorular sorabilirsiniz. Bunun nedeni, benim programımım sömürgeci bir program olmasıdır".

Judaizm’in hedefleri hem siyasi, hem ulusal, hem dinidir. Ve bu durum hep Allah’a bağlanmış İsrailoğulları’nın Allah tarafından ayrıcalıklı bir kavim olarak taltif edildiği bu nedenle Yahudilik için her şeyin mübah olduğu savunulmuştur. Bu mefküre, bütün dünya Yahudilik ideolojisinin tamamen denetimi altına girmeden doymayacaktır.

Judaizm bir "kolektif bencillik" kurumudur. Bu, putlaştırılmış milliyetçiliği bağrında yeşertmiştir. Böylece, Yahudiliğin sesi, kanlı silahların ve katliamları sesi olmuş, bu adeta Torah hükmü gibi olmuştur. Sanıldığı ve iddia edildiği gibi bir "payen (dinsiz) " judaizm yoktur ortada, bilakis tamamen dini ve geleneksel metinlere bağlı bir ideoloji apaçık ortadadır. Sion’da egemen olan, "Hukuk"un adaleti değil ve fakat "hukuksuzluk"un adaletidir. Bu bir evrim falan da değildir, tam tersine geleneğin güçlenmesidir. Atrofiye (gerileme, büzüşme) uğrayan judaizm değil, onunla mücadele etme iddiasındaki güç odaklarıdır. Bu, Makkabizm’in geleneğinden hiç de farklı değildir. O nedenle, Lübnan’a, Filistin’e girerken, İsrail ordu birlikleri, "Bizle ibrahim’in askerleriyiz" diye slogan atmaktadırlar (bazı muhteremler de İbrahmi dinler arası diyalogtan bahsediyor). Süreç, dünya halklarının "nihai sıvılaştırılma (tüketilme)" sürecidir. 1902 yılında, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin "Apartheid" (Irkçı) rejiminin başbakanı Yahudi Vorster, ideolojilerini meşrulaştırma temelinde şöyle diyordu:

"Unutmayalım ki, bizler (beyazlar) belli bir misyon yüklenmiş olan, Allah’ın halkıyız (temsilcileriyiz)". Yahudi profesör Andre Nehar, "Peygamberliğin Özü" isimli kitabında, "İsrail, dünyadaki ilahi tarihin mükemmel bir işaretidir. İsrail dünyanın eksenidir, onun sinir sistemi, yüreği ve merkezidir", demektir.

Bu, megalomanik hezeyanlarla dolu ideolojinin temsilcisi olan Yahudilik’le nasıl bir insani diyalog üretilebilir? Bilen varsa önersin. Bu durum basit aşiret milliyetçiliğinin ve yumuşak modernist milliyetçiliğin çok daha ötesinde, arkasına yüzlerce Yahudi (olduğu varsayılan) peygamberini de alan dini bir kavimciliktir. O nedenle, Kemalizm kolay kolay kırılamıyor. Çünkü, Judaizm’i olduğu gibi benimsemiş ve içselleştirmiştir. Kurumlar ona göre şekillenmiştir. Eğer Kemalizm, faşizm olsaydı, kapitalizm tarafından 50 defa tasfiye edilmiş olması gerekirdi. Halbuki değildir. İllaki adlandırmak gerekirse "Kemalist Judaizm" demek gerekir ki, faşizm bu ideolojinin yanında çok zayıf kalır zira Hitler faşizmi en nihayetinde Germen Arvanizm’ine dayandırılır ki, Judaizm’e göre fakirin fakiri bir ideolojidir. Arka planı yoktur onun, kültürü Teutone kültürüdür, grotesktir, inceliksizdir, sanatsızdır, felsefesizdir, yani ağaç diplerinden fışkıran bir "piç"gibidir, hükümsüzdür. O nedenle Hitlerizm’in arkasında onu kucaklayan bir "baba" ideoloji olmalıdır.

Yahudilik kendisini bütün uluslar arası kanunların üzerinde görür ve bunun ikrar etmekten de kaçınmaz. O, mitolojik verilerle beslenir ve o verilere dayanır. Onun için, filanca Yahudi kabilesinin yasası uluslar arası yasa maddelerinden daha fazla belirleyicidir.

Almanya Siyonistlerinin Nasyonal Sosyalistler’le iç içeliği çoğu insana anlaşılmaz gelir ancak mekanizmayı kavramış olanlar için bundan daha olağan bir şey yoktur. Bunun en önemli amacı Filistin’de bir İsrail devleti kurmaktır. Bir güce angaje olmadan, kendi halkının hareketlendiremezsin, göç etmeye zorlayamazsın. Onları huzursuz etmenin, oradaki yaşam koşullarını ortadan kaldırmanın yolunu bulmalısın. Bunu sadece siyasi propaganda metodlarıyla yürütemezsin, akim kalır. O yüzden, bölgesel güçle entegre olman gerekir hatta bölgesel gücü kuşatıp ona perspektif vermen gerekir. Yahudilik bunu yapmış ve son tahlilde başarılı olmuştur. Naziler’e Yahudileri kamu fonksiyonu içeren işlerden atma objektifini sunmakla başlar ise, Siyonistler. Yani önce bir sürü işsiz, aç Yahudi üretilir. Ondan sonra dönüp, onların arasından göze batanları tasfiye eder ve arkalarından da, oyunun kuralı gereği "Anti-Nazi" propaganda yapar, tek yolun kutsal topraklara dönmek olduğunu empoze eder. Bu meyanda, Naziler’den daha faza Anti-İngiliz’dir.

Almanya Siyonist federasyonu, 21 Haziran 1933 tarihinde Nazi Partisi’ne bir mektup gönderir:

"…Irk ilkesini ilan eden yeni Devlet’in kuruluşunda, (Yahudi) topluluğumuzu bu yeni yapıya adapte etmeyi temenni ediyoruz. Yahudi uyruğunu kabul etmemiz bizlere, Alman halkıyla ve onun ırki ve milli gerçekleriyle daha açık ve daha samimi ilişkiler tesis etme izni verecektir. Bizler de, Yahudi safkanlığını destekleme bağlamında karışık evliliklere karşıyız. Kimliklerinin bilincinde olan Yahudiler Alman devlet yapısı çerçevesinde kendi yerlerini alabilirler. Alman devletiyle bilinçli Yahudiler arasında sadakat temelinde ilişkilerin yürüme olasılığının mevcudiyetine inanıyoruz. Pratik objektiflere ulaşılması için, Siyonizm, Yahudilere tamamen düşman olan köktenci bir iktidarla işbirliği yapma konusunda yetenekli olabileceğini umar. Siyonizm’in gerçekleşmesi, mevcut Alman yönlendiriciliğine karşı ancak dışarıdaki Yahudileri rahatsız edebilir. Güncel anlamda, Almanya’ya karşı yürütülecek olan bir boykot, özünde Siyonist olamaz…." . Her şey çok açık, yoruma gerek yok.

Nazi teorisyeni Alfred Rosenberg (traji-komik ama oda yahudidir) şöyle söylemektedir:

"Belli bir Alman yahudisi grubunun Filistin’e nakli babında, yıllık bir kontenjan belirlenmesi amacıyla Siyonizm’in etkin bir biçimde desteklenmesi gerekir"

S.S’in resmi organı Das Schwarze Korps’un şeflerinden Reinhardt Heydrich, "Görünür Düşman" adlı makalesinde şunları yazıyor:

"Yahudiler iki kategoriye ayırmak zorundayız: Siyonistler ve asimilasyon partizanları. Siyonistler kesinlikle ırkçı bir anlayışı benimsiyorlar ve Filistin’e göç etmek ve orada kendi Yahudi devletlerini kurmak istiyorlar. En iyi temennilerimiz ve resmi irademiz onlardan yanadır".

şünün bakalım, örneğin tamamen ırkçıların yönetimi altında bulunan bir ülkede, karşı (düşman) ırktan bir örgütün bu denli kolay ve rahat hareket etmesi olacak şey midir? Daha somut bir kurgu yapalım: Örneğin tamamen MHP tarafından yönetilen bir Türkiye’de PKK’nin böyle bir konumda olmasışünülebilir mi, hatta yine örneğin MHP’nin, "bağımsız Kürdistan"ın kurulması için Türkiye alanındaki Kürtler’i Kürdistan’a taşımak için gönüllü olabileceğine akıl erdirebilir misiniz? Olmaz, velev ki, her iki taraf böyle bir şeyi düşünse bile bunu organize edemezler, o denli güçlü bir kültür ve ideolojiden yoksundurlar. İşte Yahudiliğin farkı buradadır. O yapabiliyor tereyağından kıl çeker gibi….

Bulow-Schwante, Reichın bütün diplomatik misyonlarına gönderdiği sirkülerde şöyle der:

"İdari ölçüler bakımından , Almanya’daki Siyonist eylemliliğe karşı yönelmenin hiçbir mantığı yoktur zira Siyonizm, Nasyonal Sosyalizm’in, Almanya Yahudilerini göç ettirmek konusundaki objektifleri konusundaki programıyla zıtlık içinde değildir"

Burada bir saptama yapmak gerekir. Siyonizm, bazılarının iddia ettiği gibi Yahudiliğe uymayan bir ideoloji değildir. Benzetmek gerekirse, eğer Judaizm, Yunan mitolojisinin baştanrısı Zeus ise, Siyonizm de savaş tanrısı Aris’tir. Aralarında küçük bir anlayış farkından bahsedilse dahi, temel işleyiş aynıdır. Ve en nihayetinde Aris, Zeus’un emrindedir ve ona karşı olamaz çünkü ikisi de ideolojik sistemi temsil ederler. Biri diğerinden ayrışünülemez.

28 Ocak 1935 tarihinde, Bavyera …gestaposu polise bir sürküler geçer:

"Siyonist örgütün üyeleri, eykemliliklerinde Filistin’e göçü özendirdiklerinden, asimilastyonist Yahudi örgütlerinin üyelerine yapılan muameleye tabi tutulmasınlar".

Dünyanın birçok yerinde esen anti-faşist boykot rüzgarları döneminde (1933), Siyonist örgütle Naziler arasında ekonomik işbirliği başlıyordu. Bu temelde 2 şirket oluşturuldu: Tel Aviv’de "Haavara Company" ve Berlin’de "Paltreu". Sistem şöyle işletiliyordu: göç etmek isteyen bir Yahudi, Berlin Wasserman Bank’a veya Hamburg Warburg Bank’a 1000 sterling yatırıyordu. Bu para Alman finans kurumlarını ayakta tutuyordu (Binlerce mudi ). Sıcak para, Alman finansını rahatlıkla ayakta tutuyordu. Filistin’e gidiş için ise, Tel Aviv ‘deki İngiliz- Filistin bankasındaki Haavara şirketi hesabına, Filistin lirası cinsinden bir miktar para yatırılıyordu. Göçmen Filistin’e geldiğinde, Almanya’da yatırdığı parayı Filistin lirası karşılığı olarak büyük oranda geri alıyordu. İsrail’e ileride başbakan olacak bütün kişiler Haavara’nın üyesiydi: Ben Gourion, Mose Saret (Mose Sertok), Golda Meir, Levi Eskol gibi.

Almanlar, ekonomik bloküsü Siyonizm’le aştılar. Siyonistler dünyanın heryerinde Alman mallarını satıyor ve satın alıyordu, İngiltere’de bile. Buna karşılık özellikle varsıl Yahudiler göç etmek suretiyle Filistin’e sermaye akıtmış oluyorlardı. Siyonist sömürgecilik adım adım Filistin’i esir alıyordu.

Weizmann, 3 Ocak 1923 ve 17 Eylül 1926 tarihlerinde Mussolini’yle görüştü ve Siyonizm için büyük tavizler aldı. Mussolini, "Siyonistler’e, Yahudi devletini kurmaları için yardım edeceğim" diyordu.

Avrupa’da Yahudi sorunu kökten bir biçimde çözmek ve yeni Yahudi devletinin kurulmasını gerçekleştirmek işinin proje yüklenicisi ve uygulayıcısı "Lehi" yani İsaril Bağımsızlık Hareketi ve onu askeri kanadı olan İrgun Zevai Leumi’dir. Lehi, Nasyonal Sosyalistler’le eşgüdüm içindeydi ve Almanya’daki anti semit faaliyetler konusund Naziler’e bizzat perspektif veriyordu. Yahudiler’in başta Avrupa olmak üzere tüm Avrupa’dan çıkarılması işi her şeyi çözmüyordu, plan Filistin’deki Yahudi devletinin tamamen tesisine kadar yürüyecekti. Kurulacak olan Yahudi devleti, Reich tarafından güçlendirilecek ve desteklenecek, bu vesileyle Almanya yakın doğuda yeni bir konum kazanacaktı. Buna mukabil Yahudiler Avrupa’da Alman ordusuna destek vereceklerdi. Amaç İngiltere’yi muhasara altında tutmaktı.

Ben Gourion şöyle der: "Menahem Begin, tartışmasız ve su katılmamış bir Hitlerci’dir. Birleşik büyük İsrail’i kurmak için bütün Araplar’ı imha etmek istemektedir. Bu yolda her türlü aracı kullanmayı mübah görür". Ben Gourion de Begin’in arkadaşıdır, buyurun……

Aynı Ben Gourion, Araplar’la en ufak bir uzlaşmaya yaşamıyordu. Onların varlığından adeta tiksiniyordu. İsrail’in etrafında ne kadar az Arap olursa o kadar hayırlıydı. Ben Gourion’u ırkçılıkla suçlamak ve onu mahkum etmek çok kolay bir iştir ama bu durumda bütün judaizmi de beraberinde mahkum etmek gerekecektir. Çünkü fikir judaizm’den köken alır.

1940 yılında, İngiltere’den koruma isteyen asimilasyonist Yahudiler, Hayfa limanına nakledildiler. Ben Gourion şefliğini yaptığı Haganah örgütü gemiyi batırdı ve 250 kişi öldü.

1935 yılının başlarında, Almanya’nın Bremerhaven limanından Filistin’in Hayfa kentine gitmek üzere bir yolcu gemisi denize açıldı. Sancak kısmında İbranice harflerle geminin adı yazıyordu: Tel-Aviv. Ancak geminin direğinde dalgalanan bayrak, ortasında gamalı haç yer alan Nazi bayrağıydı. Benzer bir paradoks geminin sahipleri kullanıcıları içinde geçerliydi. Tel-Aviv gemisinin sahibi Alman topraklarındaki Siyonist hareketin önde gelenleri arasında yer alan bir Alman yahudisiydi. Gemiyi kullanan ise Nasyonal Sosyalist (Nazi) Partisinin bir üyesiydi. Tel-Aviv gemisinde simgeleşen Nazi-Siyonist işbirliği hiçbir şekilde bir çelişki oluşturmuyordu aslında. Aksine, gemi, resmi tarihi yazanların dünya kamuoyundan özenle gizlemeye çalıştıkları bir gerçeğin küçük bir örneğiydi. Nazi bayraklı Tel-Aviv gemisinin bu ilginç yolculuğu, Amerikalı tarihçi Mark Weber’in The Journal of Historical Revire dergisinin Temmuz/Ağustos 1993 tarihli sayısında yazdığı bir makalenin girişinde anlatır. Weber, Zionism and the Third Reich (Siyonizm ve III.Reich) başlıklı makalesinde daha pek çok delil göstererek Naziler ve Siyonistler arasındaki ittifakı gün ışığına çıkarmaktadır.

Adolf Hitler, bir keresinde şöyle demektedir:

"Hiç şüphesiz, dünya finansını elinde tutanlar aynı zamanda uluslar arası komplolarda en çok rolleri olanlardır. Avrupa alanındaki eylemliklerin arkasında da onlar vardı. Bu ölümcül sürecin gerçek provokatörü ve örgütleyicisi de onlardır: Yahudiler! Aryen halkların milyonlarca çoğunun açlıktan, yine yüzbinlerce erişkin bombardımanlarda ölmesine yol açanlar hatalarını kabul etmediler".

Yahudi yazar Clifton Fadiman diyor ki:

"Almanlar’a bir şey anlatmanın yolu onları öldürmekten geçiyor. Ve sanırım ki yine de anlamayacaklardır"

C.W. Wipp neler söylüyor:

"Talimat kelimesi ‘Onları süpürmek’ olmalıdır. Ve bunun için bilimimizi daha yok edici patlayıcılar icad etmeye yoğunlaştırmalıyız. Eğer yapabilseydim Almanya’yı tamamen haritadan silmek isterdim. Bu şeytani ırk, asırlarca Avrupa’nın laneti oldu".

Siyonist-mason Winston Churchill.

"Almanya’yı aç bırakacağız. Şehirlerini yıkacağız. Hasatlarını ve ormanlarını yakacağız".

Siyonist-mason Lord Vansittart:

"En iyi Almanlar ölü Almanlar’dır. Öyleyse bombalar Almanya’nın üzerine yağmalıdır!"

Yine Churchill:

"Asfiksiyan (solunumu bloke eden) gazlar üzerinde ciddi bir biçimde düşünmelisiniz. Bütün dünyanın devreye soktuğu bu gazların kullanımı konusunda ahlaki sıkıntıya düşmek saçmadır. Diğer yandan, günümüzde açık şehirlerin bombalanması yasaklanmıştır. Bu, kadınların etek boyları ile ilgili bir moda hareketi gibidir. Onun değişimiyle bunun değişimi arasında fark yoktur. Soğukkanlı bir biçimde bu işin maliyeti hesaplanmalıdır".

Amerikan yahudisi yazar Theodore Kaufmann.

"İster nazi, ister anti-nazi, ister komünist isterse de yahudisever (filosemit) olsun hiçbir Alman yaşamayı hak etmiyor. Savaştan sonra bütün Almanlar’ı kısırlaştırmak için 20.000 doktor görev almalı ve beher doktor günde 25 Alman’ı kısırlaştırmalıdır. Böylelikle 3 ay içinde üretken tek bir Alman bile kalmayacaktır. 60 yıl içinde Alman ırkına mensup kimseyi bulamazsınız".

Yahudi komünist yazar İlya Ehrenburg :

"Öldürün, hepsini öldürün! Ne yaşayan ne de ileride doğacak Almanlar arasında masum kimse yoktur. Alman kadınlarının kibirini,şiddet yoluyla kırın".

Yahudi entelektüel Raymond AronÇ

"Bütün yoğun araştırmalara rağmen, Hitler’in Yahudi soykırımını emreden bir belgeye rastlanmıştır".

Dr. Kubovy:

"Hitler, Himmler veya Heydrich tarafından imzalanmış, Yahudilerin kıyılmasını içeren en ufak bir imzalı belgeye rastlanmamıştır".

Golda Meir:

"Yahudi ideolojisi basit bir temel üzerine oturur: ‘Genesis’ (Tekvin, Oluş) 15. Bap, 18-21 Ayetler.

Filistin bize Allah tarafından vaat edilmiştir".

Menahem Begin

"Bu topraklar bize vaat edilmiştir ve onların üzerinde tek hak sahibiyiz".

Ben Gourion:

"Statüko’yu takip etmek diye bir şey söz konusu değildir. Yayılmayı hedef alan dinamik bir devleti önümüze koyduk".

M. Begin:

"Eretz İzrael, İsrail halkına aittir. Tamamen ve her zaman ".

Moşe Dayan:

"Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ni alın okuyun. Hiçbir toprak sınırı taahüdü yoktur. Devlet’in sınırlarını tesbit etmeye mecbur değiliz".

Kudüs’teki Argon caddesi ve Tel Aviv’deki Hilton Oteli kasıtlı olarak Müslüman mezarlıkları üzerine inşa edilmiştir.

Kimse şaşırmasın, tüm bunlar Talmud prensiplerine uyar. Onun diliyle konuşuluyor. Aslında hedef sadece Almanlar falan değil başta Müslümanlar olmak üzere bütün dünya, Yahudiler hariç

 

Ali Baba Operasyonu

1948 yılı itibariyla Irak’ta 110.000 yahudi yaşıyordu. Irak büyük rabbisi Khedouri Sason, Irak’ta kalmak istediklerini, bir sorun yaşamadıklarını belirtiyordu. 1950’de Bağdat bombalı eylemlerle sarsılmaya başladı. Şem-Tov sinagosunun bombalanması sonucu 3 kişi öldü 76 kişi yaralandı. Ve "Ali Baba" adı verilen göç ettirme operasyonu başlamış oldu. Eylemlerin arkasında kimin olduğunu sormak abes olur.

İsrail dışındaki Yahudilerin başına dertler açarak onları göç ettirmek, Filistinli Araplar’dan boşalan yerleri işgal ettirmeye ikna etmek ya da hatta zorlamak, İsrail Hükümeti ile Dünyası Siyonist Örgütü’nün hesaplı politikası haline geldi. Ve böylece, goce zorlamak için "başına dert açılmasına " karar verilen ilk Yahudi cemaati, İsrail liderlerince tespit edildi. Irak Yahudileri. Irak Yahudileri, yaklaşık 2000 yıldan beri bu alanda yaşıyorlardı. 47 tane havraya sahiptiler. 1950 yılında çıkartılan 5710 sayılı Göç Kanunu’na (La Loi Retour) karşın, Irak Yahudileri İsrail’e göç etmek istediler. Mossad, onlara "tehlike içinde olduklarını anlatmak" maksadıyla üzerlerine bomba yağdırmayı uygun gördü. Yahudilik, psikolojik bir savaş başlatmış oluyordu…’Müslümanlardan satın almayın’ başlıklı broşürler havralarda dağıtılıyor ve Müslümanların eline geçmesi sağlanarak Yahudi aleyhtarlığı yaratmak isteniyordu…. Gazetelerde, bir havra da dahil olmak üzere, Yahudilerin sık sık gittikleri yerlerin bombalanmasıyla ilgili hikayeler anlatılıyordu. Yapmak istedikleri, Yahudileri korkutmak ve Müslümanların kendilerine karşı harekete geçtiğine Yahudileri inandırmaktı. Bombalamalar Iraklı Yahudiler üzerinde genel olarak etki yaptı. Yahudiler’in evlrinde ve havralarda büyük miktarlarda silahlar ele geçmeye başladı. Silahlar İsrail’den göderiliyordu. Haftalık İsrail gazetesi Ha’olam Hazeh 20 Nisan ve 1 Haziran 1966 tarihli sayılarında; günlük Yedioth Aharonoth ise, 8 Kasım 1977 tarihli sayısında bombalamaların Mossad tarafından gerçekleştirildiğini yazdılar; Yahudi yazar Han Halevi sw "La Question Juive" adlı kitabında konuya değinir.Ali Baba Operasyonu, ayrıca 1972 Ağustosu’nda Kokhavi Şemeş tarafından, İsrail’de yayınlanan "Kara Panterler" gazetesinde de doğrulanmıştır. Ayrıca, 7 Kasım 1977 de, Tel-Aviv Büyük Mahkemesi’nin aracılığıyla, gazeteci Baruch Nadel tarafından Mordehay Ben Porat’a yöneltilen sorulara verilen cevaplarla da açıklık kazanmıştır. Mossad’ın bombaları sonucunda kaygıya düşen Irak Yahudileri, "kurtuluşu"(!) İsrail’e göç etmekte bulacaklardı.

Operasyon sonucunda 1950-59 yılları arasında toplam 100 bin Irak yahudisi İsrail’e taransfer edildi. Iraklı Yahudilerin İsrail’e getirilişinde rol oynayan bir diğer faktör ise, İsrailliler ile Irak Hükümeti arasında kurulan bir dizi karanlık diplomatik ilişkidir. Aliyah Bet ajanları, Irak hükümeti Başbakanı’na rüşvet vererek Iraklı Yahudileri satın almışlardı: Kendisini, ‘İngiliz işadamı Richard Armstrong olarak tanıtan, Şlomo Hillel isimli göçten sorumlu Aliyah Bet ajanı, Amerika’daki Yakın Dogu Hava Taşımacılığı Şirketi adına Irak Hükümetiy’le konuşmalar yapmaya gitti. 1950 yılının Mart ayında, Richard Armstrong’un etkisiyle Irak parlamentosu, isteyen her yahudinin ülkeyi terk edebileceğine dair kanun çıkardı. Başbakan, aynı zamanda Irak Turları’nın da başkanı idi ve tesadüf eseri olmayarak Yakın Doğu Hava Taşımacılığı İşbirliği’ne vekil olarak seçilmişti. Diğer bir deyişle, Irak Hükümeti’nin başı, İsrail istihbarat teşkilatından rüşvet ve komisyon aldı. Bu karanlık Amerikan hava şirketi, İsrail hükümeti ile olan yakın bağlarını gizlemek için gerçek yüzünü itina ile saklıyordu. 1948-1949’da bu şirket aracılığıyla, 50 bin yemen ve Aden yahudisi israil’e uçuruldu.

1935-1943 yılları arasında, alman-yahudi işbirliğiyle Filistin’e göç ettirilebilen Yahudi oranı bir iddiaya göre %9’dur yani 200.000. Aynı dönemde 182.000 yahudi ABD’ye, 67.000 yahudi Britanya’ya ve geri kalan %75’lik bölümü de Sovyetler’e göç etmiştir.

 

AHUZAT BAYİT

1907 yılında, Jaffa (Yaffa) da ikamet eden Yahudiler Ahuzat Bayit isminde bir cemiyet kurdular. Cemiyet’in amacı şehrin dışında yeni bir yerleşim alanları yaramaktı. Örgüt şehir dışına doğru gelişme temelinde arazi satın almaya ve bu arazilerin üzerinde yerleşimler oluşturmaya başladı. İlk binalar 1909 yılında tamamlandı. (Bu gelişmeler 1897 yılında 1.Siyonist Kongre’de Theodore Herzl’in, "İsrail devleti 1947-1952 yılları arasında kurulacaktır" perspektifine verilen ilk pratik yanıtlardan biridir). Aynı adla anılan bu yerleşim yerinin yanına Nahalat Binyamin ve Geula adında iki yerleşim daha eklendi ve bilahare bu 3 yerleşim birimi birleşerek "Tel-Aviv" ismini aldı. Bu isim, Theodor Herzl’in ütopik romanı, "Alhneuland"a, Nahum Sokolow’un, çevirdikten sonra verdiği isimdi.

 

ALIYA BETH

Şaul (Saoul) Avigur’un liderliğini yaptığı, Haganah’ın bir koludur. Görevi, Yahudiler’in Filistin’e illegal göçünü örgütlemekti. 1939 yılında kurulan örgüt, Avrupa’dan gelen yahudiler’in sorunlarını çözüyordu. Deniz yolları sekteye uğradığında Aliya Beth, Diaspora’dan gelenleri, Arap ülkeleri üzerinden Tel Aviv’e geçiyordu (Bu Arap ülkelerinin başında Ürdün geliyordu, Zionizm’in şefleri 1930’lu yıllarda Ürdün’ün Mason kralı İbn-i Abdullah’la görüşmeler ve bazı basit tavizler karşılığında bu trafiği örgütlemişlerdi. Ürdün’ün kralı olan Hüseyin de uzun yıllar babasının ve dedesinin yolundan gitti. Şimdi oğlu Abdullah da o yolun yolcusu. İsrail’le geliştirdiği ilişkiler itibarıyla babasının yolundan gidiyor). 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın son yılında (1945) en yoğun Yahudi akışı Romanya’dan olmuştur.

1945-1948 yılları arasında Aliyah Beth, 65 seferde 70.000 Yahudi’yi Avrupa ve Kuzey Afrika’dan, kendi "Kutsal Topraklar"ına taşıdı. Örgüt, Amerika, Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu da içine alan geniş bir haberleşme ağını radyo operatörleri vasıtasıyla geliştirdi. Bu haberleşme ağına, Kıbrıs’ta, İngilizler’in gödiği ilişkiler itibarıyla babasının yolundan gidiyor). 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın son yılında (1945) en yoğun Yahudi akışı Romanya’dan olmuştur.

1945-1948 yılları arasında Aliyah Beth, 65 seferde 70.000 Yahudi’yi Avrupa ve Kuzey Afrika’dan, kendi "Kutsal Topraklar"ına taşıdı. Örgüt, Amerika, Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu da içine alan geniş bir haberleşme ağını radyo operatörleri vasıtasıyla geliştirdi. Bu haberleşme ağına, Kıbrıs’ta, İngilizler’in gözetimi altında bulunan Yahudi göçmenlerde dahildi. İsrail devletinin kuruluşundan sonra göçün yeni odak noktası Arap ülkeleri oldu. Arap ülkelerinde yaşayan Yahudiler de akın akın İsrail’e dönmeye başladılar.

 

ALTALENA

Avrupa’da yapılan Etzel adlı örgütün organizesiyle, 900 göçmeni ve bunun yanı sıra zırhlı silahları taşıyan gemiydi. Altalena. 20 Temmuz 1948 tarihinde İsrail sahillerine ulaştı. Geçici hükümetin başbakanı, gelen silahların İsrail Savunma Güçleri’nin emrine verilmesini söyledi. Etzel komandoları bu kabul etmedi çıkan çatışmada 60 kişi öldü, gemi sulara gömüldü ve birçok kişi kayboldu. İsrail tarihinin en "karanlık" olaylarından biridir bu.

 

ASEFAT HANİVHARİM

Asefat Hanivharim, "Seçilmişlerin Meclisi" anlamına gelmektedir. Manda döneminde, Filistin Yahudi Birliği (Yisuv) nin seçilmiş yüksek meclisidir. İlk seçim 19 Nisan 1920 tarihinde yapılmıştır. 1928 yılında, manda Yönetimi, Seçilmiş Meclisi resmen tanıdı, ilk meclis seçiminde toplam 20.000 oy için 20 liste yarıştı. (TC’nin ilk meclis’in açılışının da 23 nisan 1920 tarihine denk düşmesi düşündürücüdür. Meclislerin oluşturulması anlamında TC ile İsrail’in kuruluşu aynı tarihlere rastlamaktadır).

1925 yılında yapılan 2. Meclis seçimlerinde ise 29 liste aralarında yarıştı. Seçimler gizli yapılıyordu. Meclis, "Va’ad Le’umi" (seçilmişler) nin üyeleri arasından belirlenen temsili parlamento işlevi görüyorrduç Yisuv, gitgide kurumlaşıyordu.

Kendisi de bir Yahudi olan Samuel Paul Huntington’ın öngördüğü "Medeniyetler Çatışması " tezinin asıl olarak İsrail lobisinden destek görmesinin ve zaten İsrail kaynaklı olmasının anlamı, Yahudi Devleti’nin, kendisi için en büyük tehdit olarak gördüğü İslam dünyasını, Batı ile çatıştırmak ve dikkatleri başka alanlara çekmek istemesidir. İşte İsrail’in tüm uzun vadeli stratejisinin temeli, bu global denkleme dayanmaktadır.

Bu paranoya ise aşırı önlemciliği ve nihayet "agresiflik" i de braberinde getirmektedir. Yitzhak Rabin suikasti bunun en çarpıcı örneğidir; suikast bir "meczun" un değil, Sin-Bet ve Mossad’ın içinde büyük güce sahip olan aşırı sağcı bir kadronun ürünüdür çünkü, İsrail’deki "derin devlet" i şekillendiren bu düşünceye göre, İsrail’in varlığını koruması, barış yapmasına değil, aksine sürekli bir savaş halinde yaşamasına bağlıdır.

Aynı TC gibi, sürekli paranoyalar, dış mihrak halusinasyonları, herkes Türk düşmanıdır saplantısı vs. Bu da çok doğal çünkü bu devletin kurucusu olan M. Kemal de onlardan biri ve bugün TC idarecilerinin korkusu, Türkiye’nin elden gitmesi değil Siyonizm’in eşdeyişle İsrail’in elden gitmesidir. Yoksa onların Türkiye halkıyla uzaktan yakından bir ilgisi yok. Hiç, bir İsrail’li fanatiğinin Türkiye geleceğiyle ilgili kaydı taşıdığı görülmüş müdür? Hayır. Doğrusu da budur. Onun derdi " Kutsal İeruşalim"in ilelebed Yahudi kalması ve korunmasıdır. Türkiye halkı onun niye umurunda olsun ki, onun bütün değerleri İsrail’de. İşte sorun da burada yatıyor.

TC’yi yönetenlerin asıl problemi de Kudüs’ğn düşmemesi ve sürekli Yahudi kalması. Bunun yanı sıra İsrail’in bir eyaleti ve tarlası, ganimethanesi olarak elde durması. Türkler’i düşünmekle en ufak bir alakası yok!

Osrovsky’e göre, bu yaklaşım, İsrail’i bir "garnizon devlet" olarak algılamaktadır, garnizonu ayakta tutacak en önemli faktör ise, sürekli savaş tehdidi altında yaşamak ve böylece daimi bir "uyanıklık" içinde bulunmaktır (Barış, ancak zaman kazanmak için kullanılacak bir taklittir, Camp David’de olduğu gibi.) Gerçekten barış yapmaya kalmak ise, garnizonun teyakkuz durumunu ortadan kaldırır ve onu sonu yenilgiyle bitecek bir rehavet sürecine sokar. İşte kurulduğu günden bu yana İsrail’i yöneten kadrolara egemen olan düşünce yapısı budur (Aynı TC’ de olduğu gibi). Gerçek İşçi Partisi’nin "laik Siyonistleri", gerekse Likud’un "dinci / milliyetçi Siyonistleri" aynı vizyonu paylaşırlar. Aralarındaki fark, Noam Chomsky’nin vurguladığı gibi, temsil ettikleri sosyal sınıfların ve Batı karşısında elde etmek istedikleri imajların farklılığından kaynaklanmaktadır. Yani hiçbir ciddi fark mevcut değildir, gerçek hakim İsrail resmi ideolojisidir.

Yahudi Devleti, kurulduğu günden bu yana "tehdit" altındadır çünkü bir kan deryasının üzerinde oturmaktadır ve bunu ne savaşla ne de barışla aşamamaktadır. Aşması da mümkün görünmemektedir. HAMAS lideri Şeyh Yasin, "Onların anladığı tek dil savaştır" diyor. Doğrudur zira İsrail, barıştan; katliamı, zulmü, baskı ve şiddeti anlıyor. İsrail de bu gerçeğin çok iyi farkındadır. Bu nedenle Pax Americana’nın (Amerikan Barışı) ağırlığı sayesinde gerçekleşen "Barış Süreci" gibi yapay düzenlemelerin peşinde koşuyor.

İsrail şimdiye dek varlığını sürdürmüştür ve halen sürdürmektedir, çünkü arkasında hemen hemen bütün dünya vardır. "Fütürist" (Gelecekçi) yorumlara bakılırsa, ABD, düşüşün başlangıcındadır. Bu durum İsrail’i etkilemez. İsrail’in tek müttefiki olarak ABD’yi gören zavallılara söyleyecek başka sözümüz olamaz.

Peki, acaba İsrail’in gerçekten de barışçı bir politika izlemesi mümkün değil midir? İçinde yaşadığı yabancı coğrafyayla sürekli savaşmak yerine, o coğrafyadan "özür" dilemesi, o coğrafyadaki insanlara karşı işlediği suçlar nedeniyle kendini affettirmesi ve "normal " bir devlet olarak yaşamını sürdürmesi mümkün olmaz mı?

Böyle bir uzlaşma mümkün olabilir, fakat çok büyük bir "diyet" ve "tazminat" la: İsrail, Doğu Kudüs’ü terk ederse, hatta 1947 yılındaki BM planında öngörülen topraklara dönerse bu mümkün olabilir. Bunun yanı sıra İsrail, çok büyük bir tazminat ödemek zorunda kalacaktır. On yıllardır kanlarını akıttığı Ortadoğu halklarında da resmen "af" dilemeli ve Almanya’nın kuruluş yıllarında İsrail’e ödediği dev tazminata benzer bir "diyet ödemelidir. Yani pratik olarak imkanı olmayan şeyler. Şeytan’ın iman etmesi gibi bir şey. İsrail bu yolu hiçbir zaman izlemeyecektir. Çünkü Yahudi Devleti’nin Ortadoğu stratejisi, yalnızca rasyonel değerlendirmelerin değil, "3000 yılın ağırlığı”nın da etkisi altındadır. Dahası böyle düşünmesini gerektirecek ciddi bir alternatifle de karşılaşmış değildir. Bütün bunları süreçler belirler.

 

İSRAİL KURULDU….

İsrail Devleti, kurulduğu günden itibaren Filistin’deki varlığını sağlamlaştırmaya yönelik bir siyaset izledi. Üzerinde en çok durulan hedef, ülkedeki Yahudi nüfusunun arttırılmasıydı. Bu amaçla, diaspora Yahudiler’ini taşımak için yüzyılın başından beri yürütülen transfer işlemlerine hız verildi. Nazi toplama kamplarındaki, Avrupa’daki, Kıbrıs’taki İngiliz "bekleme kampı”ndaki ve İslam dünyasının farklı yörelerindeki Yahudi toplulukları büyük bir kampanya dahilinde Filistin’e göç ettirildiler. 5 temmuz 1950’de Knesset (İsrail Parlementosu) tarafından çıkarılan Geri Dönüş Kanunun ile, " dünya üzerindeki her yahudi’nin bir oleh (göçmen) olarak İsrail’e yerleşmeye hakkı vardır" hükmü kabul edildi. "Anayurt"a dönüş, azalarak da olsa devam ediyor.

İsrail, 1948 Savaşı sırasında ve sonrasında, bölgedeki Arap halka karşı bilinçli bir "terör" (bastırma, göç ettirme, talan, toplu katliamlar, yargısız infazlar, faili meçhul cinayetler) uyguladı, aynı "dinsiz ve imansız" TC’nin Müslüman Kürt halkına uyguladığı "terör" gibi. TC bu siyaseti onlardan öğrenmişti. Amaç, büyük bir korku ve panik yaratarak (psikolojik savaş) Araplar’ı evlerini terk edip göç ettirmeye zorlamaktı. Kullanılan yöntemler de yeterince "korkutucu"ydu doğrusu. İsrail terörünün sıradan bir örneği, bir görgü şahidi tarafından daha sonraları şöyle anlatılacaktı:

"…80-100 kadar erkek, kadın ve çocuk öldürülmüştü. Çocukları kafalarına sopalarla vurarak öldürdüler. Her evden en az bir kişinin canına kıyıldı. Köylerde erkek ve kadınlar yiyecek ve su verilmeksizin evlere kapatıldılar. Sonra da sobotajcılar gelip evleri havaya uçurdu. Bir kumandan, bir ere emir vererek, havaya uçurmak istediği bir evin içine 2 kadın kapatmasını söyledi. Bu arada bir asker öldürmeden önce bir Arap kadının ırzına geçtiğini anlattı. Yeni doğmuş bir çocuğu olan Arap kadınına birkaç gün süreyle etraf temizlettirildikten sonra kadın ve çocuk öldürüldü."

Bir İsrail’li için en iyi Filistin’li "ölü Filistin’li" idi, aynı bir ABD’li için "ölü bir Kızılderili" gibi. İsrail İşçi Partisi’nin yayın organı olan Davar gazetesinde yayınlanan üstteki satırlar, 1948’de Dueima adlı Filistin köyünün ele geçirilmesi sırasında yapılanlara tanıklık eden İsrailli bir askerin katliam hatıralarıydı.

Bu satırlarda anlatılanlar, istisnai bir terör eylemini değil, İsrail stratejik terörünün bir örneğini tarf ediyordu. Bir diğer örnek, İsrailliler’in devlet kurdukları yılda, 1948’de Deir Yasin köyündeki Arap halka karşı giriştikleri katliamdı. Menahem Begin’in yönettiği İsrail’li teröristler, Kudüs yakınlarındaki Deir Yasin köyüne düzenledikleri baskın sırasında, hamile kadınların ve çocukların da dahil olduğu 280 kadar Arap köylüsünü sokaklarda dolaştırdıktan sonra kurşuna dizmişlerdi. Öldürülen genç kızların çoğunun ırzına geçilmiş, erkeklerin cinsel organları koparılmıştı. Siyonistler bazı kurbanları öldürmek için bıçak kullanmışlardı. Raporlarda "ortadan ikiye biçilen" küçük bir kız çocuklarından da söz ediliyordu.

Bu şekilde altı ay içinde Arap köylerine düzenlenen sayısız baskınlarla 400 bine yakın Arap, yurdunu terk etmek zorunda bırakıldı. Deir Yasin Katliamı bu baskınların sadece birisiydi. İsrailliler’in yıllar içinde terör yoluyla boşalttıkları köy sayısı, İsrail’in "muhalif" entelektüellerinden biri olan İsrael Shahak’ın tespit ettiği rakama göre, 385’ti. Bu köylerin arasında, korkutma yöntemiyle boşaltılanların yanında, Deir Yassin’le aynı kadere uğrayanlar da vardı. (TC’nin yakıp yıktığı ve boşalttığı köy sayısı ise, devletin resmi verilerine göre 3500, gerçekte ise 5.000 dolayındadır) Kemalizm, ağa babası Siyonizm’in yolundan hiçbir zaman şaşmadı ve asla da şaşmayacaktır.

Yahudi Devleti, savaş alanında da bu tür abartılı vahşetler uygulamıştı. Emekli Albay ve tarihçi Moşe Givati’nin, 1995’de yayınladığı "Çöl ve Alevlerin İçinde" adlı kitabında yazdığına göre, 1948, 1956 ve 1967’deki Arap-İsrail savaşlarında İsrail ordusu savaş esirlerine inanılmaz işkenceler yapmış; esir alınan Mısırlı askerlerin gözleri sigara ile dağlanmış, cinsel organları kesilerek ağızlarına koyulmuştu.

Tüm bu vahşet, stratejik bir amaç taşıyordu: Düşmana karşı üstün gelebilmek ve kendi varlıklarını korumak. Uyguladıkları abartılı vahşet, bunu sağlamak içindi.

 

Radikalizasyon ve Savaş

Arap rejimlerinin 1948 Savaşı’nı kaybetmeleri ve İsrail’in uyguladığı "etnik temizlik" harekatına seyirci kalmaları, yurtsever ve özgürlükçü Arap halkı arasında ciddi siyasi tepkiler doğurdu. 1950’lere dek, Ortadoğu’da İngiltere ya da Fransa tarafından sömürgecilik döneminde yaratılmış olan monarşiler vardı. Bu monarşilerin hemen hepsi, Batı’yla iyi ilişkiler içinde olan muhafazakar krallar tarafından yönetiliyordu. Ancak İsrail karşısında gösterilen sözkonusu zafiyet, Arap toplumu içinde kırallığın güvenirliliğini ciddi bir biçimde sarstı. Bunun sonucunda da Arap dünyası, 1950’lerin başından itibaren, İsrail’e ve onun en büyük destekçisi olan Batı’ya karşı sert bir söylem geliştiren sosyalist akımların gelişimine şahit oldu. Bu mücadele ve mücahede dalgası bir domino etkisi içinde tüm Ortadoğu’yu sardı. 1950 yılında, Ürdün Kralı Abdullah İbn-i Hüseyin bir suikastte cezalandırıldı. İki yıl sonra, Mısır’da Britanya tarafından tahta oturtulmuş olan ve hala "İngilizler’in ajanı” sıfatını koruyan Kral Faruk, ordu içindeki milliyetçi bir cunta tarafından devrildi. İlerleyen yıllarda, önce Suriye, sonra da Irak’ta, mevcut krallıklar devrildi ve yönetim, Arap milliyetçiliği ideolojisini benimseyen "Baas" (Yeniden Doğuş) hareketinin eline geçti. Mısır’da iktidarı ele geçiren Cemal Abdunnasır. "Arap sosyalizmi" söylemiyle tüm Arap dünyasını etkilemeye çalıştı. Hatta Suriye ile Mısır arasında siyasi bir birlik sağlanarak "Birleşik Arap Cumhuriyeti" kuruldu.

Nasırizm, Ortadoğu’nun "Arabisation"unu öngörüyordu. Bu şiarın tutması için ise önemli bir engelin ortadan kalkması gerekiyordu: İsrail! Bunun için de, tahminlerine göre, İsrail’in en büyük destekçileri olan "Batılı emperyalistler"den (önceleri Fransa ve İngiltere’den, 1956’dan sonra ise ABD’den) tamamen uzaklaşmaya karar vermeleri gerektiğini düşündüler. Buldukları çözüm Sovyetler Birliği’ydi. Sanki diğer emperyalistlerle, "Sosyal emperyalist" SSCB arasında bir fark varmış gibi. Üstelik SSB’nin harcında hatırı sayılırdan da öte bir "Yahudi alınteri" mevcuttu hatta SSCB bir Yahudi Bolşevizmi’nin ürünüydü. Kaldı ki, SSCB, İsrail’in kurluşu sırasında hemen hemen hiçbir ciddi reaksiyon vermedi zaten beklenen de buydu daha da ötesi veremezdi de. Araplar, Onun müttefikleriyle ("İkinci Dünya"yla) ve bağımsızlıklarını yeni kazanmaya başlayan Üçüncü Dünya ülkeleriyle bir araya getiren Bağlantısızlar hareketinin liderliğini üstlendi.

Nitekim 1950’lerde başlayan radikalizasyon dalgası, İsrail’le silahlı bir çatışmaya girmekte gecikmedi. İlk olarak İsrail’e karşı gerilla hareketleri başladı. 1951 ile 1956 yılları arasında, İsrailliler’in verdiği rakamlara göre, Yahudi Devleti sınırlarına yönelik 3000 silahlı çatışma ve 6000 sabotaj girişimi gerçekleşti. İlk büyük karşılaşma ise, Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini açıklaması üzerine 1956 yılında yaşandı. Nasır’ın bu hareketi, İsrail için olduğu kadar Ortadoğu’ya sömürge coğrafyası olarak bakmakta ısrar eden Fransa ve İngiltere için de bir tehdit sayılırdı. Bu nedenle bu üş ülke, Süveyş’i işgal etmek için anlaştılar. İsrail ordusu, 26 Temmuz günü Sina Yarımadası’na girerek Süveyş’e kadar ilerledi, Fransız ve İngiliz paraşütçüleri ise doğrudan Kanal bölgesine indiler. Fakat ABD, kendi insiyatifi dışında gelişen bu harekatı onaylamayınca, İsrail-Fransa- İngiltere ittifakı Süveyş’ten geri çekilmek durumunda kaldı. (Bu savaş, Ortadoğu’daki Fransız ve İngiliz etkisinin azaldığını ABD’nin bölgeye ağırlığını koyduğunun da göstergesiydi).

Nasır, Süveyş Savaşı’ndan güçlenmiş olarak çıktı. İlerleyen yıllarda ise Suriye ile ittifak haline askeri gücünü genişletmeye ve İsrail’e karşı büyük bir saldırı için fırsat kollamaya başladı. Nasır’ın bu yükselişi, İsrail’i ne kadar rahatsız etti bilinmez ama daha sonraki pratik gelişmeler bize fikir veriyor:

 

Mısır ve Nasır tükeniyor:1967

Mossad öyle iyi çalışmıştı ki, Arap ordularının komutasındaki büyük yanlışlıkların da etkisiyle, İsrail’in ezici bir biçimde kazanacağını işi bilen ustalar çoktan fark ediyorlardı. Mısır, Suriye ve Ürdün, uzun süredir İsrail’e karşı büyük bir saldırı başlatmaya hazırlanıyorlardı ki, İsrail ani bir karşı-saldırı ile 5 Haziran sabahı saat 07:45’te savaşı başlattı. Mısır jetlerinin günlük rutin uçuşlarını saat 07:30 itibarıyla tamamlamalarından sonra, üslerinden havalanıp önce uzun bir süre Akdeniz üzerinde Batı’ya doğru uçan İsrail jetleri, daha sonra ani bir dönüşle Mısır hava üslerine yöneldiler. İsrail’den gelecek bir hava saldırısını kuzeyden değil, doğudan beklemekte olan taktik zeka yoksunu Mısır hava kuvvetleri "gafil" avlandı ve Nasır’ın anlı-şanlı hava kuvvetlerinin hepsi henüz havalanmadan yerde yok edildi. Toplam uçak sayısı 600 olan Mısır hava kuvvetlerinin 490 uçağı imha edildi ve 1 saat öncesine kadar Kudüs hayalleri kuran Nasır olayın vehametini ancak 6 saat sonra öğrenebildi. İsrail ordusu, ilerleyen 5 gün içinde de kendisine saldırmak için hazır bekleyen Arap ordularını birbiri ardına bozguna uğrattı. Yahudi Devleti, modern tarihte eşine az rastlanır bir askeri başarı göstererek, 6 gün içinde topraklarını yaklaşık üç katına çıkardı. İşgal ettiği topraklar; Batı Şeria ve Gazze’yi yani Filistin’in 1948’deki işgal sırasında "eksik kalan" son iki parçasını, Suriye’ye ait olan Golan Tepeleri’ni, ve Mısır’a ait olan koca Sina Yarımadası’nı içeriyordu. Golan tepelerinin kolayca işgal edilmesinde, 1965 yılında Suriye tarafından deşifre edilerek asılan ve yıllarca Suriye genelkurmayında ekini kolunu sallayarak dolaşan "David" kod Mossad ajanının rolü çok büyüktü David milli kahraman olmuştu.

Bu arada, Batı Şeria ile birlikte Doğu Kudüs de Yahudi Devleti tarafından işgal edildi. Kutsal şehir, 1948 savaşından beri Doğu ve Batı olmak üzere ikiye bölünmüş durumdaydı. Batı Kudüs, şehrin modern kısmıydı ve İsrail’in elindeydi. Kadım dini mabedleri içeren Doğu Kudüs, yani bir anlamda "gerçek Kudüs" ise Arap tarafında kalmıştı. İsrail, 1967 Savaşıile işte kentin bu Doğu kısmını da ele geçirdi, Yahudi ulusunun sembolü haline gelmiş olan Ağlama Duvarı, 1897 yıl sonra yeniden Yahudiler’in egemenliği altına girdi. Bu durum, Siyonizm’in zaferini, Araplar’ın ise, uzun sürecek olan sessizliğini haber veriyordu.

Altı gün Savaşı’ndaki bu başarı, İsrail devletinin moralini çok yükseltti. Yahudi Devleti, çok büyük- ve hatta bazı hahamlara göre "ilahi"-bir zafer kazanmıştı. 67 sonrasındaki dönemde İsrail’de yaşanan büyük ekonomik gelişme ve artan refah da bu rehaveti güçlendirdi. İsrailli genelkurmayı, Arap ordularının kendirli için bundan sonra hiçbir sorun oluşturmayacağını övüne övüne deklare ettiler. Ariel (Arik) Şaron, 1973’de Yom Kippur Savaşı’ndan aylar önce- verdiği bir demeçte; "İsrail süper bir askeri kuvvettir. Avrupa’nın bütün kuvvetleri bir araya gelse, bize ulaşamazlar. İsrail bir hafta içinde Hartum’dan Bağdat’a ve Cezayir’e uzanan bölgeyi ele geçirebilir" diyordu. Eski Genel Kurmay Başkanı Yisael Yadin ise, "bizim jenerasyonumuzun bir daha 1948 ya da 67’deki gibi büyük bir savaş yaşayacağını sanmıyorum" demişti.

 

73 YOM KİPPUR (RAMAZAN) SAVAŞI VE KIBRIS, YUNANİSTAN VE TÜRKİYE’YE ÇOK KISA BİR BAKIŞ

Ekim 1973: Türkiye ve Yunanistan, petrol çıkarları nedeniyle Yom Kippur Savaşı sırasında İsrail’i desteklemekten kaçındı ve söylem boyutuyla da olsa, ülkelerindeki NATO üslerini Ameriken kullanımına açmayacağını deklare ettiler.

Kasım 1973: Süleyman Demirel iktidardan düştü ve yerine Ecevit iktidara geldi (getirildi). Aynı gelişmeler aynı tarihlerde Yunanistan’da ortaya çıktı. Papadopoulos hükümeti devrildi ve yerine Ioannidis iktidara geldi. (Küçük birkaç ayrıntı: Ioannides’in bacanağı yahudi’ydi ve Ioannides’in İsrail’e oldukça yakın olduğu biliniyordu).

Kasım 1973: Ulusal Güvenlik Konseyi’nin çağrısı üzerine Roma’da, Kıbrıs’la ilgili gizli bir toplantı. Katılımcılar: Glafkos Klerides, Rauf Denktaş, Cyrus Wanca (Yahudi), L.Battle, P.Talbot (yahudi’dir), M.Stewart, Evangelos Averof, D.Bitsios, Aydın Yalçın, Y.Macleen, Denison Rusinof (Yahudi). Bu toplantının finansörü ise ilginç bir isim: Şah Rıza Pehlevi (İran şahı).

Mayıs 1974: Henry Kissinger, Andrei Gromiko ve Makarios Kıbrıs’ta bir araya geliyorlar. Konu, TC’nin Kıbrıs’a müdahalesi.

Temmuz 1974: ABD’nin Atina büyükelçisi H.Taska, Ioannidis’e, Makarios düşğü taktirde, bir tepkileri olmayacağı konusunda güvence veriyor. Aynı dönemde ABD, Makarios’a eğer Cunta işbaşına gelirse kendisinin güvence altında olduğunu söylüyorlar. İkili oyun.

Temmuz 1974: TC, Kıbrıs’ı işgal ediyor. İşgal sonrası Ioannidis, ABD’den yardım istiyor. Cevap yok. Evangelos Averof, Karamanlis’i Paris’ten telefonla arıyor.

Ağustos 1974: "Attila-2" harekatından bir gün önce, Kissenger, "Türkler’in, Kıbrıs’ta korumaya muhtaç olduğunu ve müdahalenin bu amaçla gerçekleştirildiğini" belirtiyor. TC, ABD’nin istediği yerlere kadar ulaştıktan sonra ABD savunma bakanı Slessinger (Yahudi), TC ordusunu durduruyor.

Bu gelişmeler hakkında hiçbir yorum yapmıyoruz. Yalnız, veriler harekat sırasında, İsrail’in Bülent Ecevit’e siyasi ve ekonomik destek gönderdiği yönünde, öyle ya Rahşan Ecevit’de bir Yahudi. Kim bilir?

67 Savaşı’ndaki işgal, hiçbir ülke tarafından tanınmadı, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, 242 sayılı ünlü kararı ile, İsrail’i işgal ettiği topraklardan çakilmeye çağırdı. Dahası, İsrail’in her zaman dost kabul ettiği Avrupa ülkeleri bile Tel Aviv’e tavır koydular. Ama İsrail’in dostlarıda vardı. İsrail bu dostlukları en üst düzeyde –sözde bazı Müslüman!!! ülkelerle-yürütüyordu. Örneğin Mossad, Ürdün bürokrasisini âdeta parsellemişti. Suudi Arabistan ve İran için de aynı şeyler söz konusuydu. TC’nin İsrail ile arasının iyi olmadığı iddia edilen bir dönemde Adnan Menderes, hem de İstanbul’da "gizlice" İsrail başbakanıyla görüşştü. Nasıl görüşmesindi zira TC bir anlamda İsrail demekti. Onlar 1940’lardan beri Anadolu’nun ve Rumeli’nin "gürültüsüz ama hatırlı" sakinleriydi. Varlık vergisi onları bağlamıyordu, göç ettirilme gibi bir sorunları yoktu, işkence ve zulüm kavramları onların sözlüğünde yer almıyordu, 500. Yıl Vakfı’nın sözcüleri de bunu aynen dile getiriyorlar, azınlık gibi değil çoğunluk gibi yaşıyorlardı ve onlar Türkiye’nin pratikte gerçek sahipleriydi. TC’nin kuruluşundaki "Milli Sermaye"nin %80 ’i "Yahudi Sermayesi" ydi. Doğal olarakl bu sermayenin bir "yaptırım gücü" de olacaktı.

Bu politika halihazırda da devam etmektedir. Mezopotamya’nın "kutsal" kimliği Siyonizm’i birinci derecede ilgilendirir zira bu coğrafya, Torah’ta bahsi geçen dört mukaddes nehrin sınırları arasında kalmaktadır yani "Arz-ı Mev’ud" (Va’edilmiş Topraklar) dur Mezopotamya. Pishon, Guishon, Euphrates (Fırat) ve Tigris (Dicle) bu dünyanın ve hatta "Cennet"in merkezi topraklarını kuşatmıştır. Bu noktada TC sanıldığı gibi İsrail’in yeni partneri değil hayli "kadim" bir dostudur. Bu dostluk Türkler’in Ortadoğu’ya yönelişleri sırasında yolları üzerinde karşılaştıkları ve kaynaştıkları "Karahitai Devleti"ne kadar iner. Karahitai’ler bir Türk-Yahudi devletidir. Bu devleti de onlar kurmuştur. Nihai hedef Ortadoğu’nun Siyoniz’e entegrasyonudur. Bunun adı "Siyonist Süpremasizm"dir. Önümüzdeki süreçte burada yaşayan halklar açısından, Siyonist psikolojik bariyer ağırlaşacaktır. Globalizm’in örgütlenmesinin eksen nedenlerinden biriside budur. Bunun farkında olmamak, büyük bir "Siyasi Günah" işlemek demektir. 1980’lerde, daha ortada GAP Projesi yokken, Harran Ovası’ndaki topraklar Siyonist Kapital tarafından çok ucuz fiyatlarla kapatılmaya başlandı. Türkiyeli ve Uluslar arası Siyonist sermaye ovayı talan etmeye başladı. GAP’ın toplam toprak değeri 285.000 hektardır. Bu değerin 30.000 hektara yakın bölümü Siyonist Kapital tarafından satın alınmış durumdadır ve bu talan artarak sürecektir. GAP komplexlerinin açılışından kısa bir süre önce TC ile İsrail, kapsamlı bir zirai teknoloji antlaşması yapmıştır. Bilindiği gibi İsrail şu anda dünyanın en gelişmiş zirai teknolojilerine sahip buluınmaktadır. Bu antlaşmanın hemen sonrasında da TC’den 20 ziraat mühendisi ve teknisyen İsrail’e teknik eğitim amacıyla gönderilmiştir. Yine İsrail, TC’nin aracılığıyla Kırgızistan üzerinden İsviçre’ye altın kaçakçılığını yürütmektedir. İsrail firması Plastro Gvat, sulama yüksek teknolojisi konusunda büyük bir ticari yatırım yaptı. Üzeyir Garih, dev bir uydukent için beş milyar doları GAP’a yatırdı. İsrail’in TC’ye karşı "Cam-Elyaf" ürünlerinde uyguladığı anti-damping uygulaması da kaldırıldı. Hz. İsa’nın 2000. doğum yıldönümü bahânesiyle yürütülen Turizm-2000 projesi de İsrail tarafından finanse edildi. Bu temelde İsrail diplomatik bir atak başlatarak, Vatikan’la bir görüşme yaptı ve olumlu sonuçlar elde etti. Yine TC, Yahudi kökenli bir Amerikan firması olan Davis Engineering ile Helikopterler’in "kızılötesi sistemleri" ile ilgili bir ticari natlaşma imzaladı. Bir diğer Türk Siyonist Fethullah Gülen, Yahudiler’le ilgili sürekli dostluk mesajları veriyor. İbrahimi Dinler Konferansları’nın ardında da İsrail’i görüyoruz. TC, F-16 savaş uçaklarını onartmak ve diğer savaş sistemlerini idhal etmek için İsrail ile 150 milyar dolarlık askeri antlaşma yaptı. 20 Popeye füzesi Türkiye’ye teslim edildi. Türk savaş pilotları İsrail’de eğitiliyor ve TC, İsrail’e Kürdistan’da bir askeri üs açıyor yine Güney Kürdistan’da da İsrail-TC ortak askeri üs kuruyor ve muhtemelen nükleer amaçlı bir üs olacak bu, Konya ovası İsrail Ordusu’nun emrine verildi. Türk tankları da 400 milyon dolar karşılığında İsrail tarafından onarılıyor. Bütün bunlar, yukarıda değindiğimiz, Bunlar, Ortadoğu ve Mezopotamya’nın Siyonist entegrasyonuna doğru giden yoldaki bazı kilometre taşlarıdır.

 

BAZI ŞAHSİYETLER

KAHİNA DAHİYA BİNT THABBİTA İBN TİFAN

Araplar’ın Kuzey Afrika’ya akınlarından önce Kuzey Afrika’da Yahudilik bayağı yaygındı. Güneydoğu Cezayir bölgesinde Jerawa adında güçlü bir Berberi kabilesi vardı. Bu Yahudi bir kabileydi. Başlarında da Kahina adlı bir prenses bulunuyordu. Kahina, Hasan ibn Al Nu’man komutanlığındaki İslam Ordusu’nu önce yendi. Ancak 700 yıllarında, İslam Orduları’yla yapılan bir diğer savaşta öldü. Bir Yahudi prensesin, savaşçı olması sık görülen bir şey değildir. Bu nedenle Yahudi Tarihi’nde efsâneleşti. Bunu, bazı Arap tarihçileri de belirtirler. Hatta, onun,yenilmemesi hâlinde İslam’ın İspanya’ya geçişinin çok zor olabileceğini söylerler, ona mistik bir yol yükleyenlerde olmuştur.

SAADİA GAON (882-892)

635’te Arap kabileleri Sasani İmparatorluğu’nu yıktılar. Aynı dönemlerde Babil Talmud’u tamamlanmıştı. Talmud, Sura ve Pumbedita akademilerinde okutuluyordu. Sasaniler gibi bu iki akademi de Fırat kıyısındaydı. Bu iki zıt akademinin başına, 930 yılında "Gaon" adında bir baş öğretmen getirildi. Bu özerk kurumların başında, Res Galuta (Tehcir Başkanı) adında bir başkan vardı. Kendisinin Hz. Davud’un soyundan geldiğini iddia ediyor ve Yahudiler’le Halife arasındaki ilişkileri yürütüyordu. Gaon’un ismi Yemen’den Kuzey Afrika’ya kadar bütün Araplar ve Yahudiler arasında bilinir oldu. O, her soruya cevap verebilen adam olarak tanındı. Yazıları, elden ele dolaştı. Yazıları kutsal olarak nitelendirildi. Buna Gneezah adı verilmektedir.

Saadia ben Yosef (Goan), Fayyum’da Dilaz kasabasında doğdu. Bu nedenle El-Fayyumi olarak da anılır. Fayyum, yukarı Mısır’da bulunmaktadır. Gaon, 928 yılında Sura akademisine kabul edildi. Felsefeci, eğitimci ve din adamı olarak eğitmenlik yaptı.

Büyük felsefe klasiği sayılan, Doktrinler ve inançların Kitabı adlı eseri yazdı. Yolsuzluklara karşı çıktığı için, Res Galuta tarafından tutuklandı ve hapsedildi. Gaon, İslâm Kelâmı ve Aristotales felsefesini de iyi biliyordu. Aklın yüceliğini öne çıkarmasıyla bilinir. Torah’ın da bir akıl kitabı olduğunu savundu. Rabbi geleneğini reddeden Karaizm tarikatını da mahkum etti. Genelde Arapça yazdı.

RASHİ (1045-1105)

Bir Talmud uzmanı ve yorumcusudur. Esas ismi, Rabbi Shlomo İtzchaki’dir. Peshat (yorum) konusunda çok büyük bir ustadır. Özellikle de, yorumları başta Martin Luther tarafından olmak üzere bütün Hristiyan reformistleri çok etkiledi. 1072’de Askenaz Torah Akademisi’ni kurdu. Şiirleri Selihot adı altında toplandı. Hz. Davud’un soyundan geldiği savunuldu.

BARAHAM İBN EZRA (1089-1164)

Toledo’da doğdu. Felsefeci, dil bilimci, şair, Talmud uzmanı ve astrolog. Kendisi de bir Yahudi olan ünlü filozof Baruh Spinoza’yı çok etkiledi. Şaheserini Londra’da tamamladı. Allah korkusunun oluşumu. Bu, Neo-Platonik felsefeyi ele alan bir eserdi. Reform hareketini de ciddi manada etkilediği biliniyor.

Doğduğumda,

Küre-i Arz ve sabit yıldızlar

Yolları üzreydiler;

Mum işi yapıyor olsaydım

Güneş, benim ölümüme kadar

Kara yüzünü bana çevirmezdi…

Kefen ticareti yapsaydım

Ben yaşadığım sürece kimse ölmeyecekti!..

 

ABRAHAM ABULAFİA (1240-1300)

Aldığını söylediği bir ilham üzerine 1280’de, Papa 3. Nicholası dininden döndürmek ve Yahudileştirmek amacıyla Roma’ya gitti. Papa’nın cevabı sert oldu: "Yakın onu!". Fakat Papa, Abulafia için ölüm tâlimatını verdiği günün akşamı, 22 Ağustos’da âniden öldü. Bunun üzerine Abulafia hapse atıldı ve 1 ay yattı. Daha sonra serbest bırakıldı.

13. yy.’da bir Yahudi’nin Roma’ya gelerek, böyle bir konuşma yapması, kuzunun kendi isteğiyle kurt yuvasına girmesi gibi bir şeydi. Kimileri bu girişimi peygamberâne bir çıkış, kimileride bir mucize olarak niteledi.

İspanya’nın Saragossa şehrinde doğan Abulafia, tabiata dönük bir yaşam sergiliyordu. Evi, barkı yoktu. Sokaklarda, tarlalarda yatıyordu. 18 yaşındayken Filistin’e, Akra kentine gitti. Amacı, efsânevi Sambatyon nehrini aramaktı, fakat, bu girişiminde başarılı olamadı. Önce Maymonides felsefesini daha sonra da ezoterik Kabbala’yı tahsil etti. 30 yaşında tekrar İspanya’ya döndü. Gizli ilimler konusunda yetkinleşmeye devam etti ve bunu peygamber yolu olarak tanımladı. 1279’da Yunanistan’ın Patra şehrine geldi ve ilk önemli eserini yazdı. Bu kitap, peygambersel anlamda Kabbala’nın izahını içeriyordu. Sicilya’daMesih olarak göründüğü iddia edildi. Bu gelişmeler üzerine, Barselonalı rabbi Solomon ben Adret, Palermo halkına bir mektup yazarak, ona inanılmamasını istedi. İspanya Müslümanları özellikle de Sufiler arasında da ilgi gördü.

Abulafia, temel birliğin gizem yolunda gerçekleşmesi gerektiğini, doktrinal ayrılıkların aşılması gerektiğini, İlahi Işık’a ancak böyle ulaşılabileciğini belirtiyordu. Kendi aynı zamanda "Ekstatik Kabala"nın da teorisyenidir.

GRAÇİA NAŞİ (1510-1569)

1391 Yılında Hristyanlar, Yahudiler’e yönelik büyük bir saldırı gerçekleştirdi. Birçok Sevilla Yahudisi öldürüldü. Geri kalanlar hristyanlaştırıldı. Bunlar arasından bazıları kardinal veya piskopos seviyelerine kadar yükseldiler. Ancak bunlar Yahudiliklerinden asla vazgeçmediler ve gizli âyinlerle inançlarını sürdürdüler. Bu dönmelere, Kastilya dilinde "marranos" (domuz) adı veriliyordu. [Örneğin, Türkiye’de Banker Kastelli adı verilen Cevher Özden de bir Kastilyan dönmesidir.]

Kendisi de bir Yahudi olan Christoph Columbus’un yolculuğunun temel nedeni de keşif falan değildi. Kral Ferdinand ve kraliçe İzabel, bir Yahudi olan danışmanları Don İsaac Abranavel’in tavsiyesi ile Yahudileri İspanya’dan uzaklaştırmak için uygun bir yer aramak üzere Columbus’u sefere gönderdiler. Columbus, ne Amerika’yı ne Hindistan’ı ne de başka bir yeri keşfetmek amacıyla yola çıktı amaç bir grup önemli yahudinin İspanya’dan sağ salim çıkarılmasıydı. Tarihi siyonizm’in önemli ayaklarından biridir bu. Yahudinin yahudiyi anavatana doğru, dolaylı yöntemlerle yönlendirmesi. Aynı 20 yy.’lın ilk yarısında olduğu gibi.Aynı İsaac Abranavel, bir grup yahudinin Antwerp’e, bir grubunun Britanya’ya, bir diğer grubunun da Osmanlı İmparatorluğu’na gönderilmesini kral ve kraliçeye önermiştir.

Bu süreçte bir asilzade konumunda olan Beatriz de Luna (Graçia Naşi) de Venedik’e doğru yola çıktı (1544). 1550’de Ferrara’da Dük Ercole’nin himayesine girdi ve Graçia Hannah Naşi adını kullanmaya başladı. Hayatının son birkaç yılı, İstanbul’da Galata semtinde bir malikanede geçti. Graçia’nın ideali, İberya Yahudilerini ihya etmekti. Bu nedenle, gazetelere, eğitim kurumlarına, ibadethanelere büyük destek verdi. Ferrara İncili’nin İspanyolca ve İbranice’de basılması için uğraştı. Özellikle İspanyol ve Portekiz Yahudileri arasında çok sevildi, hatta azize olarak kabul edildi.

BAAL ŞEM TOV (1703-1761)

Onları gördüğünüzde hemen diğerlerinden ayırt edersiniz. Kudüs’te, New York’da, Paris’te, Atina’da,Budapeşte’de, Roma’da hep aynı kılıktadırlar. Kara cübbeli adamlardır bunlar. Bunlar gelenekçi bir tarikat olan Hasidizm’in bağlılarıdırlar. Baal Şem, İbranice, "İsmin Sahibi" anlamına gelir. Tov kelimesi de "iyi" anlamındadır. Kısaca BEST de denir.

Gerçek ismi İzrael Ben Eliezer’dir. Ukrayna’nın Podolia kentinde doğdu. Yoksul bir ailenin çocuğuydu.karizmatik bir kişiliği olduğu için çok kişiyi kolayca etkiledi ve Yahudi şeriatına uymaya çağırdı. Hareket Polonya ve Ukrayna’da yayıldı. Radikal sayılmazdılar, zira havralarda içip şarkı söyleyebiliyor, rabbiliğe sıcak bakmıyorlardı. Başlarında "Rebbe" ve "Çaddık" adı verilen öğretmenler vardı. Birçok eleştiri aldı. Eleştirilerin başında, Kabbala öğretisinin sıradan halka açıklanması ve aşırı vülgarize (bayağılaştırılması) edilmesi geliyordu. Mesih idealini de reddediyorlardı. Hristiyan ideallerine yakın olmakla da ciddi biçimde eleştirildiler.

 

MOSES MENDELSSOHN (1729-1786)

Bal Şem Tov’un çağdaşı ve muhalifidir. Dassau’da doğdu. Berlin’de, matematik, felsefe ve dil eğitimi aldı. O dönemde Yahudiler üniversitelere genelde kabul edilmiyorlardı. 1764 yılında Berlin Akademisi ödülünü aldı. Sebep ise, metafizikle bilimsel metod arasında en iyi ilişkiyi kurabilmiş olmasıydı. Rakibi ise İmmanuel Kant’dı. Ölümsüzlük üzerine yazdığı "Phadon" adlı eseri onun "Alman Sokrates" olarak anılmasına neden oldu.

Yahudi sosyal hakları ve anti-semitizm için mücadele etti. 1781’de Berlin’de bir Yahudi okulu açtı. Dönmeliğe karşı çıktı. Hasidizm’le çatıştı. "Jerusalem" adlı eserinde, dinin devletten tamamen ayrılmasını savundu. Pantheism’i eleştirdi. Judaizm ruhunu, Doktrin’de özgürlük ve etlemde birlik olarak tanımladı. Söyledikleri şef rabbileri rahatsız etti. Mendelssohn, modernizm ve laisizm ideologlarındandır.

 

ALBERT EİNSTEİN

Einstein, Quantum (Zerre) teoremiyle, sanılanın aksine aslında Determinist ideolojinin etkisi altında kalmıştır. Einstein, İndeterminizm (Kesinsizlik)e karşıdır. Büyük Birleşik Alanlar Teorisi ve Gizli Değişkenler teorisi, "Materyalist Fizik"in karşısındadır.

Fakat İzafiyet formüllerinde ise, Einstein tamamen materyalist ideolojinin yanında yeralmıştır. Onun biyografisine göz attığımızda bazı ipuçlarına rastlıyoruz:

Paranold düzeyde Alman ve Alman ideolojisi düşmanı (özellikle anti- Hegelian). Reformist. Bu düşüncelerinin Yahudi kırmı ile ilgisi de yok zira, olaylardan çok daha öncelere dayanıyor. Yine üstelik, Almanlar tarafından çok seviliyor.

Kozirev ise Einstein’ı direkt olarak karşısına alır:

"Einstein, almanlar’ın (Alman Aryen ideolojisinin ) bütün bilim ve fiziği tek başlarına temsil etmelerine çok kızıyordu. Dünya Yahudi örgütlerinin Einstein’ı sıkıştırdığı ve bir Yahudi fiziğinden kasıt, Siyonist ideolojinin bilim alanlarındaki tahakküm istemidir. Bu baskıların sonucu Einstein, Uzay’ın saf vakum (boşluk) olduğunu, sırf Esir’e yer vermemek için zoraki olarak belirtti. Oysa orthodox bir Musevi’ydi! Ya da öyle bir imaj veriyordu. Yanı Einstein inançlarını zorluyordu. Bunun nedeni ideolojik yetmezliğiydi. Olaylara tam olarak anlam veremiyor, yahudiler’in kendini neden baskı altında tuttuğunu bir anlayamıyordu. Einstein, Esir’e inanıyordu. Taktiğe göre, yalnızca Madde vardı; Uzay ise "HİÇ BİR ŞEY" den ibaretti! Einstein gibi bir ustanın böyle bir saçmalığa inanması rasyonel değildir. Üstelik tam da o sırada, Uzay’ın tıkabasa enerji alanları ve elektromanyetik dalgalardan oluştuğu netleşmişken. Einstein, bu gerçekliğe de anlaşılmayan bir biçimde direndi ve Yahudi tezini dayatmaya devam etti. Oyunun kuralı gereği, bir diğer Yahudi fizikçi devreye girdi ve sözde Einstein’ı yalanladı ve Uzay’ın vakum (boşluk) değil, enerjik alanlardan oluştuğunu, yeni bir buluş gibi sunarak, güya bir rekabet yarattı. İki taraf ta Yahudi olduğu için başarı Yahudi ideolojisinmiş gibi göründü".

Aslında, Einstein Uzay’ın genişlediğini bizzat saptamış, fakat bu ölü (statik) uzayın canlanmasından Yahudi ideolojisi ürktü. Bu ürküntü sebepsiz değildi zira, durağan (statik) be evren yerine dinamik bir evren, başlangıç- Son ya da Yaradılış-Kıyamet gibi kavramların gündemleşmesine yol açacak düzeyde dini postulat’ları hatırlıyordu. Bu, dev maddi (kapitalist) dünya yatırımlarını boşa düşürmek anlamını taşıyordu ve materyalist ideolojiyi, kendi soyunun dışında bütün dünyaya yayma politikası güden Yahudi ideolojisinin hem prestiji hem de protokolleri sarsılacaktı. Einstein talimat almakta gecikmedi ve bir kozmolojik sabit üretip bunu formüllerine ekledi ve Uzay’ı durdurmaya kalkıştı ve bundan dolayı da hayli acı çekti. Kozirev ve Friedmann-ki, her ikisi de Alman’dır ve Einstein’ın arkadaşlarıdır. Einstein’ın foyasını ortaya çıkardılar ve Uzay’ın genişlediğini bildirdiler. Bu, " K sabiri" ne karşı bir manifesto niteliğindeydi. Einstein hatasını kabul etti ve özür diledi ama bu olan bitenleri kimse duymadı, duyamadı. Kol kırıldı yen içinde! Evren genişliyordu. Öyle ki, uzak galaksiler ışıktan da hızlı olarak bizden kaçıyordu! Einsteinistler, hala " Hiçbirşey ışıktan daha hızlı olamaz" diye galaksi hızlarında da, Einstein’ın kendisinin reddettiği "K sabiti"ni kullanıyorlar…

Einstein, E=M.c2 formülünü nasıl yalnızca madde-enerji eşdeğerliliği üzerinekurarak, boşluktaki enerji alanlarının da bir kütlesi olduğunu be bunların da formüle eklenmesini es geçmişse, birçok şeyi de maksatlı olarak yarım bırakmıştır. Zaman’ın ve Çekim’in tensörünü (gercisini) ölçme güçlüklerini bildiğinden kurnazlıklara kalkıştı. Einstein, tekzip edilene kadar "Efsane" olmayı planladı.

İdeoloji uyarında Esir inancına saklaması gerekiyordu. Esir’e karşı çıkışını, "Michelson-Morley deneyi" (Michelson da yahudi’dir) ne dayandırdı. Bu ikilinin, ışığın hızını bir masada aynalarla ölçmeleri, ışık hızının bulunması için harikaydı ama, Esir adına tam bir skandaldı. Çünkü, ışık gibi süper bir hız, bir deney masasında değil; uzaya çıkıp uzayda dağılmayan bir ışık huzmesiyle çok geniş, en azından 186.000. millik bir mesafe içinde ölçümlenmelidir. O zaman, iki ışık deneti arasında, FAZ farkının interferansı olup olmadığı anlaşılır. Einstein hep, denenmesi ileri teknikleri gerektirenleri ortaya atmış ve namının yürümesi için zaman kazanır.

Einstein, Fitzgerald ve Lorenz dönüşüm formüllerini İzafiyet için istismar ederek kendine mal etmeye kalkıştı. Nasıl ki, Gauss ve Riemann’ın matematik uzayını, Minkowsky’nin Zaman boyutunu birleştirip uzay zamanını ileri sürüp Lorenz’in omuzlarına bastı. Başaramayınca da evreni kısıtlamaya çalıştı. Işık hızıyla giden bir cetvelin boyunu sıfırladı, zamanını ebediyen durdurdu, kütlesini sonsuzlaştırdı ve denklemlerinin sonucu hep sonsuz çıktığı için, matematik tekilliğin(singularity) çözümsüzlüğüne bıraktı.

BARUH BEDEİCT SPİNOZA (1632-1677)

Ünlü filozof. Spinosizm’in kurucusu. Hollanda yahudisidir. Allah’la tabiatı özdeşleştirmeye çalıştı. Akliye yöntemini izledi. İrade ile isteğin özdeş olduğunu ve ahlakın zihni olduğunu savunur. Felsefe’de geometrik yöntemin kullanımını önemsemiştir. Ona göre evren maddi bir birliktelikten başka bir şey değildir. Doğa’nın ilksiz ve sonsuz olduğunu iddia eder. Ona göre, insanlar bilgiye kavuştukça özgürleşirler.

DAVİD HUMME

Britanya yahudisi. Filozof. 18. yy. İngiliz andınlanmacılığının temsilcilerindendir. Automatisation Mentale (Zihni Çağrışım) konusunda çalıştı. Aklın eleştirilmesini ve yetilerinin gereği gibi belirtilmesini öğütler. Ona göre, deney nedenselliği asla gösteremez. Felsefe’de eleştiri çağının (Age Crituque) en önemli isimlerinden biridir.

İSAAC NEWTON

Britanyalı Yahudi fizikçi. Çekim yasalarının kaşifi. Newton’a göre, çekim, bazı yasalara uyarak sürekli etki yapan bir etkenin ürünüdür. Bu etkinin maddi ya da gayri maddi olduğunu bilemez. Bu gücü açklayamadığı için Alman Leibniz tarafından ağır biçimde eleştirilir. Bunun üzerine, Newton, "Hypotheses non fingo" (Faraziye kurmuyorum) yanıtını verir.

JOSEB (JOSİF) VİSSARİONOVİCH TSUGASHVİLİ (İGNATASHVİLİ) STALİN (21/12/1979-5/3/1953)

1922-1953 yılları arasında SSCB Genel Sekreteri, 1941-53 arasında SSCB Başkanı. Stalinizm ideolojisinin de kurucusudur. Lider yetksine dayalı bir ideolojidir, lider kutsanır. Tek bir ülkede sosyaliz fikrini Stalin ortaya attı. Bu öğreti, Sovyet orta kademe bürokrasisi tarafından benimsendi. Stalin döneminde SSCB, Nazizm’e karşı ikircikli bir politika izledi. Geçirdiği beyin kanaması sonucu 1953’te öldü. 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikalılar, Stalin’e "Uncle Joe " (Joe Amca) adını taktı. Bu ismi veren de, Stalin’e hayranlık duyan ABD başkanı Roosevelt’dir.

KARL MARKS (Marksizm ideolojisinin kurucusu.)

M. ROSENTHAL (Felsefe Tarihçisi.)

ARNOLD TOYNBEE (Metafizikçi Tarihçi, Tarihin bir tekerrür olduğunu savunmuştur.)

SİGMUND FREUD (Psiko-Analiz’in kurucusu.)

ERİCK FROMM (Psiko-Analiz’in en büyük teorisyenlerinden biri.)

EMİLE MAYERSON (Düşünce-Dil ilişkisinin en önemli kuramcılarından biri.)

VLADEMİR ULYANOVİTCH (İLYİCH) LENİN (Ukrayna yahudisi, Leninizm felsefesinin kurucusu.)

BUKHARİN (Anarşizm’in kurucusu.)

LOUİSE ALTUSSER (Filozof)

WALTER BENJAMİN (Filozof)

MİCHEAL HENRY LEVY (Filozof-yazar)

RAYMOND ARON (Filizof)

LEVİ STRAUSS (Antropolog-yazar)

LEOPOLD BERNSTEİN TROTSKY (Trotskyzm’in kurucusu, Lenin’in öğretmenlerinden)

DANNY KEY (Aktör)

YEHUDİ MENUHİN (Kompozitör)

DAVİD COOPERFİELD (Showman)

DERYL HANNAH (Aktris)

HELENA RUBENSTEİN (Kozmetik Devi)

AARON COPLAND (Yazar)

PACO RABENNE (Moda Devi)

GERRY KASPAROV (Dünya satranç şampiyonu, Yahudi kökenli Ermeni)

DANİEL KOHN-BENDİT (68 Hareketinin Liderlerinden)

KİRK DOUGLAS

MİCHEAL DOUGLAS

ELİZABETH TAYLOR

NOAM CHOMSKY

NATHAN LEVİ (Sabatay Sevi’nin akıl hocalarından, Gazeli Talmud Uzmanı.)

VLADEMİR JİRİNOWSKY

Rusya’da ki 1993 seçimlerinde partisinin aldığı yüksek oyla dikkat çeken Vlademir Jirinowsky çok kısa zamanda son yılların en büyük sansasyonel politikacılarından biri haline geldi. Jirinowsky’i bu kadar kısa sürede ünlü yapan kuşkusuz öne sürdüğü faşizan teoriler ve iddialı tehditlerdi. Ona deli rolü biçilmiş aslında ve oynatılıyordu.

Bu Rus Faşisti, günümüzün Hitler’i olarak lanse edildi. Düşünce, tavır ve eylemleri aynen Alman "fikirdaş”ına benziyordu. Jirinowsky bu benzetmelerden hiç rahatsız olmadı, hatta hoşlandı. Hitler’e benzemek için ne gerekiyorsa yaptı. Tabii ki, konu Hitler olunca, gündeme Naziler’in "Alamet-i Farika"sı da geliyordu: Anti-semitizm, yani Yahudi aleyhtarlığı. Yahudiler aleyhine verdi veriştirdi Vlademir. Yahudi örgütleri de elbette sessiz kalmadılar, O’nu "şiddetle!" protesto ettiler. Avrupa’lı Yahudi örgütleri, hükümetlerine baş vurarak, bu "gözü dönmüş faşist!"in ülkelerine sokulmamasını istediler.

Ama Jirinowsky’nin çizdiği "gözü dönmüş Anti-Semith" görüntüsünde garip bir şeyler vardı. Özellikle konuyu Yahudi yayın organlarında takip edince bazı ilginç bilgiler ortaya çıkıyordu. Çünkü, ateşli Yahudi aleyhtarı Jirinowsky’nin kendisi de bir yahudiydi. Hem de oldukça "bilinçli" bir yahudiydi. 1989 ‘ da Rusya’da faaliyet gösteren "Şalom" adlı Yahudi organizasyonunda "aktif" görev almıştı. Daha da ötesi "Siyonist"ti: 10 yıl önce İsrail’e göç etmek için vize almak istemişti. Ülkesine göçmen olarak yalnızca "tescilli" Yahudileri kabul eden İsrail de bu isteğine olumlu cevap vermiş, ancak Jirinowsky, nedendir bilinmez, sonradan Rusya’da kalmaya kara vermişti… Jewish Chronichl, konuyla ilgili olarak şu bilgileri veriyordu:

"Rusya’nın ilk demokratik seçimlerinde beklenmeyen bir başarı gösteren vladimir Volfovich Jirinovsky, kuşkusuz çelişkilerle dolu bir insan. Yahudi kökenli bir politikacı olan Jirinovsky, Rus milliyetçiliğine kaymadan önce, Rusya’daki Yahudi cemaatiyle çok ilişkiler içindeydi… 1946’da Yahudi Yahudi bir babanın oğlu olarak Kazakistan’da doğan Jirinovsky, bir zamanlar bir Yahudi örgütünün aktif bir üyesiydi. 1989 yılında, Jirinovsky, yeni kurulmuş olan Şalom adlı kültürel Yahudi organizasyonuna üye oldu. Şalom, tüm Sovyetler Yahudilerini tek bir çatı altında toplamayı amaçlayan bir örgüttü. Şalom’un yöneticilerinden Dr. Mikhail Şlenov, Jewish Chronicle’a konuyla ilgili olarak şunları söyledi: ‘Bay Jirinovsky, Şalom’un Yönetim Kurulu’nda görev almıştı. Ayrıca örgütün legal danışmanıydı. Doğrusu üstüne aldığı görevleri ciddiyetle yerine getirirdi.’Jirinovsky, Aralık 1991’de Şalom’dan ayrılarak kendi Liberal Demokratik Partisini kurdu."

Aynı gazete, Jirinovsky’nin İsrail’e yerleşme izni alma öyküsünü de bir sonraki öyküsünde şöyle anlatır:

"Rusya’daki yeni aşırı milliyetçi lider Vladimir Jirinovsky, İsrail’e göç için on yıl önce girişimde bulundu.

Jewish Chronicle, Bay Jirinovsky’nin 1983 yılında İsrail’e yerleşmek için izin talebinde bulunduğunu ve bu izni elde ettiğini öğrendi. O zaman Rusya’da İsrail elçiliği bulunmadığından, Jirinovsky, yerleşme izni için Hollanda Büyükelçiliği içinde faaliyet gösteren İsrail konsolosluk birimine başvurmuş. İsrail hükümetinin eski bir üyesi, ‘Bay Jirinovsk, İsrail’e yerleşme izni için baş vurmuş, bu izni almış, fakat hiç kullanmamış’ diyerek bilgiyi doğruladı. Moskovalı Yahudi kaynakları, Jriniovksy’nin İsrail’e göç imkanlarının kesilmesi tehlikesine karşılık vize almış olabileceğini bildiriyorlar. Bu arada, geçen hafta Jewish Chronicle’da yayınlanan Bay Jirinovsky’nin Şalom üyeliği olduğunu söylüyorlar. Şalom’un kurucularından biri, ‘Bay Jrinovsky bize çok yakındı’diyor".

Eski aktif Siyonsti, birden bire antisemit kesilivermişti… Jirinovsky, nasıl olmuştu da birden bire böyle büyük bir dönüşüm yaşamıştı? Ya da gerçekten yaşamış mıydı? Jewish Chronicle, Rus Yahudilerinin Jriinovsky nedeniyle İsrail’e göçü hızlandırdıklarını ve "görünüşe bakılırsa" daha da hızlandıracaklarını detaylarıyla anlatıyor, çoğu yahudinin çoktan "eşyalarını toplamaya başladığı”nı bildiriyordu. Jirinovsky’nin başlattığı antisemitizm nedeniyle Rus Yahudilerinin İsrail’e göçe yönelmesi, dünya medyasında da konu oldu. Bizdeki haftalık Pazar Postası’nda bile konuyla ilgili bilgiler verildi. Pazar Postası’nın verdiği haberde ilginç olan, İsrail’in "bu göç dalgaso nedeniyle endişe duyduğu" şeklindeki açıklamasıydı:"…İsrail de bu konudaki kaygısını dile getiriyordu! Fasist gelişmelerin, özellikle Rusya’da kalmış Yahudilerin vaat edilmiş Topraklar’a doğru bir toplu göç hareketi başlatmaları olasılığı, İsrail yöneticileri rahatsız ediyordu!" Ama ortada garip bir şeyler vardı: İsrail’in "Sovyet Yahudilerinin topraklarımıza göç etmesinden endişeliyiz" şeklindeki bu açıklaması, çok ilginç bir çelişki oluyordu. Çünkü, İsrail, az önce de değindiğimiz gibi, zaten yıllardır bu göçün oluşması için çalışıyordu. Göç, İsrail’in "endişe" etmesi değil, sevinçle karşılaması gereken bir gelişmeydi. Yahudi Devleti, Mesih’in gelişinin alametlerinden biri olduğu için, yıllardır diasporadaki ve özellikle de Rusya’daki Yahudileri İsrail’e getirebilmek için uğraşıyordu. Hatta bu ülkeden göçen Yahudilerin "kazara" başka bir ülkeye değil de, mutlaka ve mutlaka İsrail’e gelmesine çalışıyordu. Kısacası İsrail için Yahudileri " Kuzey Ülkesi" Rusya’dan çıkarıp İsrail’e getirmek, "olmazsa olmaz" bir zorunluluktu. Ama yine önceden değindiğimiz gibi Sovyet Yahudileri, Siyonist liderlerin daha önce de karşılaştıklarının benzeri bir "sorun" yaratıyorlar, durduk yere evlerini-barklarını bırakıp İsrail’e gitmek istemiyorlardı. İşte Jrininovsky tam bu anda İsrail’in imdadına yetişti. Bir zamanlar kendisinin de yerleşmek istediği anavatanına, Rusyalı soydaşlarını yollamaya başladı. İsrail’in aslında arayıp da bulamadığı göç hakkında "endişeli" olduğu şeklindeki açıklamarı da, anlaşılan görüntüyü kurtarmak içindi. Yeremya’nın kehaneti, zorla da olsa gerçekleştirilecekti…. Görünen o ki, Jirinovsky, "Siyonist olmaktan hiç vazgeçmemiş, ama taktik icabı görüntü değiştirmişti. O bir "sayan"dı (sayan, çoğulu sayanim: gönüllü olarak Mossad’a hizmet veren diaspora Yahudileri). Uyguladığı taktik ise, yeni bir yöntem değildi, yüzyılın başından beri Siyonizm’in önderleri tarafından ustalıkla kullanılıyordu. Jirinovsky’nin yükselişinde önemli rolü olduğu hemen herkesçe kabul edilen KGB’nin başında bir başka Rus yahudisinin, Primakov’un bulunması da, perde arkasındaki gerçekler hakkında fikir veren bir başka işaretti. Evet, Jirinovsky Kudüs’lü sahiplerinin sesidir.

Bu durumu fark edenlerden biri, Washingtonlı gazeteci Yahudi Leon Hadar, şöyle diyor:"İronik bir durum; Saddam Hüseyin’in yakın dostu olan Jirinovsky, İsrail liderlerinin ve onların ABD’deki destekçilerinin ‘İslami fundamentalizm tehlikesi’ hakkındaki sözlerine aynen katılıyor. ‘Yeşil Tehlike’nin Rusya ve dünya güvenliği için en büyük tehlike olduğunu söylüyor ve tüm Avrupa ve ABD dahil olmak üzere tüm ‘beyaz ırk’ın bu tehlikeye karşı birleşmesi gerektiğini iddia ediyor. Jirinovsky’nin bu sözleri, Amerikalı siyaset bilimci Samuel Huntington’un Foreign Affairs’de yayınlanan ve Batı’yı İslam dünyası ile yakında çıkacak olan çatışmaya karşı hazırlıklı olmaya çağıran makalesine şaşırtıcı bir benzerlik gösteriyor".

Jirinovsky’nin yaptığı, "sahipleri"nin stratejilerini seslendirmekten başka bir şey değildir. Çünkü o "sahipler" hedeflerini "maşa" ve "taşeron" lar aracılığıyla gerçekleştirmeyi yeğlemekte, kendilerine ise "barış havarisi rollerini daha uygun görmektedirler. İsrail’in Ortadoğu’da uygulamaya koyduğu sözde barış süreci de bu bakışısından değerlendirilmelidir.

 

YAHUDİ AYLARI

Ay: Nisan = Mart 15 Nisan 15

Ay: İyar = Nisan 15-Mayıs 15

Ay: Sivan = Mayıs 15-Haz.15

Ay: Tammuz = Haz. 15-Temmuz 15

Ay: Ab = Tem.15 Ağustos 15

Ay: Elıl = Ağ. 15 Eylül 15

Ay: Tirsi = Eylül 15 Ekim 15

Ay: Hesvan = Ekim 15-Kasım 15

Ay: Kislev = Kasım 15 Aralık 15

Ay: Tebet = Aralık 15 Ocak 15

Ay: Sevat = Ocak 15-Şubat 15

Ay: Adar = Şubat 15 Mart 15

 

TALMUD

Talmud kelimesi, "düşünmek" anlamına gelen "Lamud" kökünden gelir ve "Öğrenme" anlamı taşır. Bu kitap, yahudiler’in bilmeleri gereken her şeyi kapsar. İlk yazar olarak da Hz. Musa kabul edilir. İnanışa göre, Hz. Musa’ya, Sina tepesinde taş tabletlere kazılmış olarak (yazılı olarak) gönderilen 10 emir (Torah Sebikitab) dışında sözlü yasaların da bildirildiğine inanılmaktadır. Bu sözlü yasalara da Sebil Peh adı verilmektedir. Bu nedenle Hz. Musa’nın dağda çok uzun süre kaldığı sanılmaktadır. Hz. Musa bu sözlü yasayı Joshua’ya verir, Joshua 70 ihtiyara, ihtiyarlar peygamberlere, peygamberler de Büyük Havra’ya ulaştırırlar. Bilahare bazı rabbilere de ulaşır bu sözlü yasalar. Daha sonra bu sözlü yasaların Filistin’deki okullarda kutsal edebiyat dersleri olarak öğretildiği söylenmektedir. Yahudi Uleması’nın yorunları o süreçte yavaş yavaş belirmeye başlar.

İ.S. 2. Yüzyıl’da rabbi Jehuda, Yahudi halkının okuma düzeylerinin gerilediğini ve bu nedenle sözlü yasaların tedricen kaybolup unutulduğunu, Yahudilerin sağa sola dağıldığını, bu temelde sözlü yasaların testore ve muhafaza edilmesi gerektiğini söyler. Bütün listeleri ve şartları bir yerde toplar ve onlardan bir kitap oluşturur. Bu kitaba Sefer Misnayoth ya da Nisnaha Defterosis (İkincil Yasa ) adı verilir. Bu kitabı 6 ana bölümde toplar. Bu Talmud, halen kabul gören Talmud’dur.

Misnah, bütün Talmud’un en temel bölümüdür. Bu kitap bütün Yahudiler tarafından ve heryerde kabul görür. Sura’daki Babil Akademisinde, Şumbathida’da ve Neharea’da, Tiberias’taki Filistin Akeademisi’nde, İamnia’da ve Lydda’da bu böyledir.

Zaman içinde Talmud uzmanlarının münakaşaları ve kararları aşağıda verilecektir. Bu münakaşalara ve kararlara Gemarah adı verilir. Gemarah, Misnah’tan sonraki en önemli referans kaynaktır. Süleyman Mabedi’nin yıkılmasıyla birlikte bu münakaşalar da ciddi oranda gerilemeye başlamıştır. Elyeşa peygaberin ve nihayet Mesih’in gelişine kadar izahat, tartışmalara ara verilmiştir.

Rabbi Jehuda’nın Misnah’ını değerlendirmek için, Filistin ve Babil okulları kendi özgün metodlarını takip etmişlerdir. Bu farklı metod takibi, Gemarah’a yol verir. Yani, Kudüs ve Babil versiyonlarına. Kudüs versiyonunun yazarı rabbi Jochanan’dır. Bu rabbi, 80 yıl boyunca Kudüs havrasının başında kalmış ve Misnah üzerine 39 başlıktan oluşan bir yorum-değerlendirme yapmış ve bunu İ.S. 230 yılında tamamlamıştır.

Buna mukabil, Babil Gemarah’ı tek bir kişi tarafından ve kesin bir zaman diliminde yazılmamıştır. Rabbi Asi, İ.S. 327 yılında onu yazmaya başlamış ve 60 yıl onun üzerinde çalışmıştır. Rabbi Maremar bu çalışmayı 427 yılına kadar devam ettirmiş ve rabbi ağabeyna 500 yılında bu çalışmayı tamamlamıştır. Babil Gemarah’ı toplam 36 bölümden oluşur.

Misnah’a eklenen bu iki Gemarah, aynı zamanda iki Talmud olarak gelişmiştir. Kudüs Talmudu kısa ve karanlıktır (anlaşılmaz) ve pek kullanılmamaktadır. Babil Talmud’u daha çok tercih edilmektedir.

Gemarah da, eklemere tabi olmuştur ve bu eklere Tosefoth adı verilir. Misnah üzerinde, okuldışı (halk eğitsel) ilk müdahale, rabbi Shaya tarafından yapılmıştır ve buna Barayetoth adı verilirç bu yorumlar, Pikse Tosefoth adı verilen kararlarla tamamlanır. Bunlar sade ve anlaşılabilir prensiplerdir.

Babil Talmudu tamamlandıktan yaklaşık 500 yıl sonra edebiyat eğitimi yine bir gerileme dönemine girdi. Fakat 11. Yüzyıldan itibaren, Talmud’a yeni eklemeler yapılmaya başlandı. Bunlar arasında en önemlisi Rabbi Aşer’in Tosefoth’uydu. Bunun dışında, Rabbi Musa bin Maymun’un Perus’u-ki bu eser Yahudiler tarafından kısaca Rambam olarak anılır- ortaya çıktı. İşte bütün bu eserlerin hepsi bir kitapta toplanır ve bu kitap Talmud adını alır.

 

Talmud, 6 temel bölümden oluşur:

1-ZERAİM: Tohumları içerir. Tohumlar, meyveler, otlar ve ağaçlar; muhtelif tohumların, meyvelerin halk tarafından kullanımı gibi.

2-MOED: Festivalleri, bayramları, yortuları, kutlamaları içerir. Sabat (Sabbath) ve benzeri kutlama günleri gösterir.

3-NASİM: Kadını anlatır. Evlilik, sorumluluklar, hastalıklar, ilişkiler vs.

4-NEZİKİN: Zarar ve ziyanları içerir. İnsanların ve hayvanların çektikleri sıkıntıları ve bunların telafilerini ele alır.

5-KODASİM: Kutsallığı içerir. Muhtelif kutsama ayinleri vs.

6-TOHOROTH:Arınmaları içerir. Damarların, yatak elbiselerinin ve diğer şeylerin arınmalarını ele alır.

Bunlara Sisah Sedarim ( 6 emir ) adı verilir ve her biri kendi içlerinde risalelere ayrılılar ve bu risalelere Massiktoth adı verilir. Risaleler de, başlılara ayrılır ki, bu başlılara Perakim adı verilir.

ZERAİM 11 risale içerir:

1-BERAKTOTH: İnayetler ve ibadetler. Dini ibadetleri ele alır.

2-PEAH: Tarlaların köşelerini ele alır. Zeytinler be Üzümler yoksullara bırakılmalıdır.

3-DEMAİ: Şüpheli şeyler.

4-KİLAİM: Karışımlar. Tohum ıslahını ele alır.

5-SEBİT: 7’ler. Sabbath yılını ele alır.

6-TERUMOTH: Takdimler. Rahiplere cennetle ilgili takdimler.

7-MAASEROTH: Levililer’e verilen Muaşeret.

8-MAASER SENİ : İkinci Muaşeret (Muaşeret-i Sani)

9-SALLAH: Pasta ve ekmek.

10-ORLAH : Sünnetsizler. Dikiminden itibaren ilk 3 yıl boyunca ağacın meyvelerini ele alır.

11-BİKKURİM: Mabede getirilmesi gereken ilk meyveler.

 

MOED 12 risale içerir:

SABAT: Sabbath. Bugün yasak olan işleri ele alır.

ERUBHİN: Kombinezonlar. Sabbath için gıdaları ele alır.

SEKALİM: Ötegeçiş. Paskal (Peşete) Kuzusu ve Ötegeçiş Bayramı’nı ele alır.

SEKALİM: Şekel. Şekel’in ölçüleri ve ağırlığını ele alır.

İOMA: Badem günü.

SUKKAH : İlahi kürsü günü.

BETSAH: Yumurta günü.

ROS HASANAH: Yeni yıl bayramı.

TAANİTH: Sür’atlerle ilgili

MEGİLLAH: Tomarlar. Esther kitabının okunması. Purim bayramı.

MOED KATON : Küçük bayram

SAGİGAH : Pesah, Sukoth ve Kutsal Kürsü (Tabernacle) bayramlarının ayinlerinin karşılaştırılması.

 

NASİM 7 risale içerir:

JEBBAMOTH: Evlilik ahlakını düzenler.

KETHUBOTH: Evlilik organizasyonu üzerine

KİDDUSİN: Nişan

GİTTİN: Boşanmaları düzenler

NEDARİM: Mezarlar

NAZİR: Nasıralıları anlatır.

SOTAH : Erişkinliği kuşkulu olan kadını ele alır.

 

NEZİKİN 10 risale içerir:

 

BAB’A KAMA: İlk kapı. Zararlar, hasarlar ve onların çözümleri ele alınır.

BAB’A METSİYA: Orta kapı. Mülkiyet, satın alma, satma, kiralama mevzularını ele alır.

BAB’A BATHRA: Son kapı. Emlak, ticaret, miras konularını ele alır.

SANHEDRİN: Mahkemeler, suçlar, cezalar

MAKKOTH: Örtüyü kaldırma, soyunma

SEBUOTH: Söz vermeler

EDEOTH: Ahdlar, yeminler

HOREOTH: Kararlar. Yargıçların kararlarına ilişkin ilkeler

ABHODAH ZARAH: İdolatri

ABHOTH: Babalık üzerine. (PİRKE ABHOTH)

 

KODASİM 11 risale içerir:

 

ZEBBASİM: Adaklar

SULİN: Hayvan yetiştirme

MENASOTH: Et ve içecek sunumu

BEKHOROTH: İlk doğuş

ERAKHİN: İnsanın Allah’a adanması

TEMURAH: Değişim

MEİLAH: Günahlar ve cezaları

KERİTHUTH: Cezai kısaslar

TAMİD: Mabed’deki günlük adaklar ve onların sunumları

MİDDOTH: Ölçüler. Mabed’in tasviri ve ölçüleri

KİNNİM: Kuş yuvaları. Yoksulların adakları

 

TOHOROTH 12 risale içerir:

 

KELLİM: Ayin’in doğru yapılması

OHOLOTH: Çadırlar ve evler, onların temizliği

NEGAİM : Sıkıntılar, huzursuzluklar, öldürücü salgınlar.

PARAH: Davarlar, buzağılar.

TOHOROTH: Günlük temizlik

MİKVAOTH: Depolar ve kuyular. Ayinle ilgili temizlik için

NİDDAH: Adet görme. Bu süreçteki temizlik

MAKSİRİN: Hazırlıklar. Tohum ve meyvelerin belli sıvılarla yıkanması

ZABHİM: Geceye ait hava kirliliği ve bel soğukluğu. Bazı sıvıların kirliliği

TEBHUL YOM: Günlük yıkanma

YADAİM: Eller. Ellerin ayine uygun olarak temizlenmesi

OKETSİN: Ayin için meyvelerin temizlenmesi

 

Talmud toplam olarak 63 risale ve 524 başlıktan meydana gelir. Bunlara 4 kısa risale daha eklenir:

MASSEKHETH SOFERİM: Kanun kitaplarını yazma. 21 başlıktan oluşur.

EBHEL RABBETİ: Isdırab, elem, acı hissi. 14 başlıktan oluşur.

KALLAH: Gelin üzerine. Gelinliğin kazanımı üzerine. 1 başlık

MASSEKETH DEREKH ERETS: Gözlem. İki bölümü vardır: RABBAH: Büyük bölüm ve ZUTA: Küçük bölüm.

PEREK SALOM: Barış üzerine.

1032 yılında, rabbi İsaac ben İacob Alphassi bütün bölümleri bir araya toplayıp bir compendium (Yoğunlaştırılmış, kısaltılmış eser) oluştururdu. Buna "Halakoth" adını verdi. Halakoth "Anayasa" anlamına gelir.

1180’de Moses Maimonides (Musa bin Meymun) ünlü eseri Misnah Torah’ı (Kanun’un Tekrarı) vücuda getirdi. Bu kitap "Yad Sazakah" (Güçlü El) diye de adlandırılır. 4 cilt ve 14 kitaptan oluşur ve tam Talmud’dur. Maimonides birçol felsefi tartışmaya da yer verir. Kendiliğinden de bazı kanunlar eklediği için ölüme mahkum edilmiştir. Bu yüzden Mısır’a kaçtı ve 1205’te orada öldü. Zaman içinde eseri Yahudiler arasında benimsendi ve en tutarlı eser olarak kabul edildi. 1340’ta Jacob ben Ascher "Arbaa Turim" (Dört Emir) adlı bir eser kaleme aldı:

Eser;

ORAS HAYİM: Hayatın tohumları, ev ve sinagogta günlük hayat

YORE DEAH: Yiyecekler, onların temizliği hakkında bilgi talimi

SOSEN HAMMİSPAT: Sivil yasalara ve ceza yasalarına ilişkin özel hükümler

EBHEN HAEZER: (Yardım Kayası): Evlilik yasaları bölümlerinden oluşur.

1488-1577 yılları arasında yaşayan Filistin rabbisi Yasif Karo, "Sulsan Arukh" (Hazır Masa) adlı bir eser yazdı ve 4 emiri yorunladı. Bu eser genellikle doğu Yahudilerine hitap ediyordu. Bu nedenle, rabbi Mose İsserles, Sulsan Arukh’un yorumunu yazdı: "Darkhe Mose" (Tarik-i Musa / Musa’nın Yolu). Bu, batı Yahudileri arasında kabul gördü.

533 yılında imparator Justinianus, Talmud kitabının Roma imparatorluğu sınırlarından dışarı çıkarılmasını emretti. 13. Yüzyılda, Papa 9. Gregoire ve 4. İnnocent Talmud kitaplarının, Hristiyan inancına karşı bir küfür ve hakaret niteliği içerdiğini belirterek Talmud’u mahkum ettiler ve yakılmasına karar verdiler. Daha sonraları, Papa Julius 4, Paul 4, Pius 4, Pius 5, Gregoire 13, Clement 8, Alexander 7, Benedict 14 ve diğer birçoğu tarafından defalarca mahkum edildi ve yasaklandı.

1520 yılında, Polonya’nın Synod şehrinde, Almanya’nın ve diğer ülkelerin rabbileri hiçbir yayının Hristiyanlığı rahatsız edemeyeceğini ve İsrailoğullarını taciz etmemesi gerektiğini açıkladılar. Bu nedenle bazı bölümler Talmud’dan çıkarıldı. Ama, diğer taraftan Hollanda’da, eksiksiz Talmud’lar basılmaya devam etti. 1644 Hollanda baskısı, 1520 Venedik baskısıyla aynıydı. Yani Polonya’da telkin veren rabbiler aynı sıralarda Hollanda’da salkımı yutmaya devam ediyorlardı. Bu karakter bidayetten beri böyleydi ve böyle olmaya devam edecek.

Başa Dön

www.drhakkiacikalin.up.to

Hosted by www.Geocities.ws

1