HERŞEYİN İÇİÇE GEÇTİĞİ YAZI

Dr. Hakkı Açıkalın

Bir yazıyı yazarken umumîyetle, tarihe veya siyâsete dönük bir perspektife yaslanıyoruz. Belki işimize öyle geliyor, belki hafif, belki de başka türlüsü okuyucunun dikkatini hiç çekmiyor. Ben de aynı duruma düşüyorum sıklıkla. Bu sefer, konumuz ne olursa olsun, birkaç değişik pencere kullanmak istiyorum, önce meramımı anlatmak sonra da, bana göre tâlî olan, mes’eleyi konuşmak.

Biz (İBDA), İslâm’ı ve Beşeriyet’i düşünmek, aramak ve konuşmak için varız. Bunun mânâsı, ‘Mes’uliyet’ taşımak ve kitleyle bütünleşme arzusudur. Bu, büyük fedâkârlıklar gerektiriyor ve en üst düzeyde Mütefekkir bunun bedelini ödüyor. Diğerleri de öyle ve üstelik müdhiş bir kısıtlanma ve kuşatma alında yürütülmeye çalışılıyor bütün bunlar. Yani, herşeye rağmen büyük bir zihnî ve fizikî emekle, iğneyle kuyu kazarcasına.

Bütün bunların mükâfatı, traji-komik olarak, ‘Müslüman’lardan gelen tenkidler! Acı çekmeyi bilmeyen, çilenin mânâsından fersah fersah uzak, kanapeseverler ve en kötüsü de susmuyorlar, konuşuyorlar. Ben, 1, 5 sene kadar evvel ‘Vetire’ başlıklı bir yazı yazmıştım ve bu yazının ‘Birisi’ tarafından ‘Klasik’ olarak tanımlandığını öğrendim. Yazıyı tekrar gözden geçirdiğimde, aslında diğerlerine göre sanki çok sâde ve ağırlıklı olarak ‘Hâlet-i Ruhîyye’ ihtiva eden bir yazı olduğunu düşündüm. Demek, kendi yazdığım şeylerin de tam olarak farkında değilim. Orada, işte bu kanapeseverlere de endirekt veya direkt serzenişlerde bulunduğumu hatırlıyorum.

Ben, aklımdan ne zaman İBDA, Üstad, Mütefekkir ve İslâm’la ilgili birşeyler yazmayı geçirsem kendimi çok güçsüz hissediyorum. Kalemi eline ilk defâ alan bir insan misâli, ne yazacağımı şaşırıyorum. Her defâsında da vazgeçip diğer mevzulara atlıyorum. Şimdi, meselâ, ‘Sefine’ üzerine bir yazı yazılabilir mi? Yazılabilir, değerlendirilebilir. Peki, ne yazabilirim ben? Hiçbir şey. Çünkü, çok orijinal. Meselâ, kesme kristal bir vazonuz var, çok hoşunuza gidiyor ve içine çiçek bile koyamıyorsunuz, vazonun güzelliğini gölgeler mi acaba diye. İslâm da, Mütefekkir de, Üstad da benim için böyle bir şey. Seyrediyorum ve zevk alıyorum; zevken idrâk’ın elementer evrelerinde dolaşmaya çalışıyorum. Bu ‘Zevken İdrâk’ herşeyin sırrı, belki de sırr’ül esrar! Her şey bu iki mefhumun içinde dürülü. Hologramın teknik arkaplanını bilmek ve onu tatbikat sahasına taşımak belki bir zevktir amma, ‘Zevken İdrâk’ten başka. Daha iyisini seçmek zorundayım, mekanizmayı çözmek maddî ve manevî bazı keyfler sunar, lâkin bu ‘mekanizma çözme’ içini ‘Allah’ı ve Kader’i taakkul etme’ haddine vardırırsanız, bu, ‘Zevken İdrâk’ yerine, ‘Zevksiz Pervasızlık’ veya ‘Edebsizce Haddini Aşmak’ ve oradan azgınlık atına binip vehim kırbaçlarıyla süreci derdest etmeye kadar varır. Ben korkuyorum...

Miken medeniyetinin mühim merkezlerinden biri olan Santorini (Thira) adasındaki bazı duvar resimlerinde, birbirleriyle çıplak bir biçimde boks yapan genç kızlar var. Bu genç kızların, saçları kazınmış ve başları maviye boyanmış durumda, ellerine taktıkları boks eldivenine benzer şeyler de mavi. Kimse bunun nedenini bilmiyor. Maviye boyanmış, kazınmış kafalar ve mavi boks eldivenleri. Ardkafa bölümünden de bir tutam saç bırakılmış, kesilmemiş. Kollarında (bileklerinde değil, bazularında) ve ayak bileklerinde de, halkalar (ve halhallar) var ve onlar da mavi. Bırakılan saç tutamlarının uç kısımları da mavi. Neden hep mavi? Bilmiyoruz...

Yaşamadan kavramak imkân dahilinde değil. Her yaşamış olanın da, betimlemesi kolay değil. Kuru kuru olabilir belki. San’atsız olur. Bir redoks denklemi kadar bile heyecan verici olmaz. En basit bir mevzuu bile yaşamadan anlatmak veya yazmak zor iken, İslâm’ı, yaşamadan nasıl yazabiliriz, ALLAH’ı nasıl taakkul edebiliriz, Mütefekkir’i nasıl kâlemle tanımlayabiliriz? Kendini fedâ eden bir insanın hissiyatını ve derinliğini nasıl değerlendirebiliriz ve bu ne cür’ettir! Bir tek yol var ve doğru: Zevken idrâk! Yunanca’da Hz. Meryem için kullanılan birçok sıfattan biri de, ‘Mitera tou Theou’dur yani ‘İlâh’ın Anası’! Naifçe, İlâh’ın anası var ise, babası da vardır veya babası yoksa bile en azından anası ilâhtır ve o anayı da (ilâhı da) bir başka ana doğurmuş olmalıdır vs. diye dallanıp giden theolojik geyikler var ama milyonlarca insan ‘Mitera tou Theou’ya inanmış ve ‘zevk’ alıyor. Bizim theologlarımızda böyle bir şey var mı? Oooooh, dolu... Hz. Meryem’in nasıl hâmile kaldığını açıklayandan, Allah’ın varlığına delil arayan istidlalciye, Dabbe-t’ül Arz’ı Stephen Hawking olarak tarif edenden ‘Hz. Muhammed neyi Okudu?’cuya kadar rengâreng bir Çin yelpâzesi... Mes’eleleri böyle konuşuyoruz...

Hâl böyle olunca, dünyaya, insana, varlığa, ideolojiye, siyâsete, san’ata, topluma, devlete vd. Bakışımız da o kadar oluyor. ‘Devlet Baba’ diyoruz, Yunanca ‘O Kratos, Patera mou’ (Devlet, babamdır) diyoruz. ‘Allah Baba’ diye bir ifâde vardır Türkiye’de, Hristiyânî bir kökü olduğu muhakkak. ‘Ali Baba ve Kırk Haramîler’ diyoruz. Velhasıl, bir baba arayışımız var, her konuda bir baba ve onun himmeti aranıyor. Tamâmen Hristiyanî bir tesir. O baba, bizim bütün sorunlarımızı çözmesi gereken babadır. Yaslanırız ona ve eteğinden inmeyiz. Biri çıkıyor ve diyor ki, ‘Baba arayışından vazgeçin, Zevken İdrâk’e sarılın, siyâsetinizi de, aksiyonunuzu da bu çerçevede gerçekleştirin’ diyor. Benim doğru sesim bu, öyleyse doğru ideoloji de bu, doğru siyâset de, doğru ahlâk da, doğru adamlık da bu...

Durum bu ve konumuz Güney Irak da olsa, Kürtler de olsa, Türkiye de olsa, Sabbatayistler de olsa, ilkelerimiz değişmez ve sağlam olduktan sonra, kim ne yaparsa yapsın, herşey bize akacaktır. İslâm Yahudîlik’ten üstündür ve onun üzerinde tasarruf eder. İslâm Yahudîlik’ten üstün ise, Müslüman’ın da Yahudî’den üstün olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gel gör ki, ‘Müslüman’ imajı taşıyan ‘Müslümanoid’ adam Sabbatayist’in, Yahudî’nin kulu kölesi ve yalakası olmuş, onu kendine ilâh edinmiş. Sabbatayist’in bir numarası olduğundan değil, Müslümanoid’in onu taklid ederek onun maymunu olmasından. O hâlde korkulması veya çekinilmesi gereken adam Sabbatayist değil, onun gölgesi olan maymun Müslümanoid. ‘Oid’ eki Yunanca ‘Ειδος’ (İdos) kelimesinden mülhem. İdos kelimesi, çeşit, tür, cins mânâlarına geliyor. Meselâ, ‘Android’ dediğimiz zaman, ‘Erkeğe benzer, adama benzeyen, Adamımsı’ anlamı ortaya çıkıyor. ‘Homoid’ dediğimizde, ‘İnsana benzer, insanımsı’ bir varlığı anlıyoruz. ‘Diploid’ dediğimizde ise ‘Çift cins, çift tür’ mânâsını çıkarıyoruz. Aslında, Müsülümanoid diye bir kavram yok literatürde, ben uyduruyorum ve ‘Müslümansı’ veya ‘Müslüman’a benzeyen’ mânâsından ziyâde ‘Müslüman’ın bir türü, cinsi’ fakat her iki mânâyı da haizler.

16 yaşında hayatını yitirmiş bir gerilla kız için birileri şöyle birşeyler yazmıştı:

Şu soğuk namlu yok mu ya,

İşte gözümdeki nemi görünmez kılan o.

Ve,

Şu deli poşu,

kahpesiz gönlümdeki kanı örten,

vişne çürüğü der, geçip giderim,

siyah bir tül örterim aşkın üstüne.

korkma gülüm derim,

tuz buz olan bir kristaldir aslında,

o masum tebessüm değil...

MEVCUD DURUM NE?

ABD’nin Iraq’a müdâhalesi, tarihî bir meydan okuma olarak kabul edilebilir. Fakat kime meydan okuduğu konusunda, bizim dışımızdaki insanlarda bir netsizlik var; Arab milliyetçiliğine mi, Saddam Hüseyin’e mi, Baas rejimlerine mi, anti-emperyalist güçlere mi, PKK’ye mi, Avrupa Birliği’ne mi? Kemalizm’e mi, Rusya’ya mı vs? Cevab, hiçbiridir ve İslâm’a karşıdır. Net ve apaçık olan cevab budur...

Dünya Emperyalist Paylaşım Savaşları’nın 3. versiyonu, kapitalist azgınlığın tabiî bir neticesi olarak, klasik türden bir karşı karşıya geliş ve birbirini doğrama biçiminde değil de, daha inceltilmiş, yüksek teknolojiye ihâle edilmiş, geniş bir alana ve zamana yayılmış, askerî, diplomatik, iktisadî ve kültürel biçimleri ihtiva eden bir büyük senaryonun startını vermiştir ABD, diyebiliriz ve doğrudur da fakat eksik kalır ve tamamlanması için eklenecek birkaç kelime var: ABD çağın en büyük imparatorluğu ve en acımasız egemen gücüdür. Dünyayı kendi hesabı doğrultusunda değiştirmek istiyor, gözü kör, kulağı sağırdır ve aklı ALLAH tarafından kabzedilmiştir. Yani, günümüzün Nemrud’u, Fir’avn’ı, Dehaq’ı, Voyvoda’sı, Callıgula’sı, Hülâgû’sü’dür. O nedenle de, Kızıldeniz’e doğru ilerlemesi gerekiyordu ve geldi. Startı da verdi. Peygamberler düşmanı Ben-i İsrail’i de yanına aldı ve bu makine iş başındadır. ABD, Hristiyanlık’tan korkmaz zira Kilise onun elindedir, Yahudîlik ise zâten onun baş öğretmenidir. ABD, Kemalizm’den hiç korkmaz çünkü onunla kolkoladır. ABD, Budist’ten, Hinduist’ten, Şintoist’ten, Şamanist’ten, Animist’ten, Pagan’dan, Payen’den, İdololatri’den, Atheist’ten hiç korkmaz zira onlar dünyada bir hesabı kitabı, dünyaya nizâm verme iddiası yoktur. Onlar, sâdece göklerde bir yer ararlar kendilerine. ABD’nin belki bir nebze Anarşistler’le çelişkisi olabilir ama bunu aşması için Kızıldeniz’e, kendini helâq etmeye gelmesine gerek yoktur. Günümüz şeraitinde, Kapitalist bir pazar sıkışması da yoktur. ABD, demokrasiden, insanlıktan, güzelliklerden, aynı bir vampirin ışıktan korkması gibi korkar. O hâlde, Nûr’a doğru değil zulmete, zillete ve zifosa doğru gidecektir ve gidiyor. Boğulmaya doğru gidiyor, gitmesi lâzım. Diğerleri gibi ve aklı kabzedildiği için bütün bu söylediklerimizi de anlamamak mecburiyetinde. MedeniyyetLER savaşı değil, MEDENİYYET’le (İSLÂM) Medeniyyetsizliğin savaşı, Haq ile Batıl’ın, İmân’la Tağut’un, İnsan’la Belh’üm Âdal’in, Hakikat’le Deccâliyet’in savaşıdır. Diyalektiğe aykırı değildir ve ABD’nin baş çelişkisi İSLÂM’dır. O hâlde, ABD’nin düşmanı İSLÂM’dır, tabiatıyla ABD’de de İSLÂM’ın düşmanıdır. Demek ki, adı ‘Paylaşım Savaşı’ da olsa, bu kozlar, ABD (Alçak ve Namussuz olan taraf) ile İSLÂM  (En Üstün ve en Şerefli olan) arasında PAYLAŞILACAK, aslında ABD’nin payına ‘İMHÂ’ düşecektir. ABD, İslâm’la oynamaya kalkmanın cezâsını imhâ olup tarihe mâl olarak ödeyecektir. Gerçek bu kadar göz önündedir!..

İslâm’ın ABD’ye verdiği birinci ihtar 11 Eylül’dür. Voyvoda’nın kazıklarıyla aynı rolü oynayan kazıklar imhâ edilmiş ve Voyvoda’nın askerî karargâhı etkisizleştirilmiştir. Bu mesajı okuyamayan canavar yönünü kendi ölümüne doğru, Kızıldeniz’e doğru çevirmiş ve meydan okumanın startını vermiştir. Kapitalist sıfatlı emperyalizmden, mutlak emperyalizme sıçramak istiyor ve elinde bulundurduğu yüksek teknolojinin buna kâfî geleceğini zannediyor ve şimdilerde ABD’de 50 milyon kişi mum ışığında oturuyor. Al sana yüksek teknoloji. Kendi ürettiği âleti Lât olarak algılıyor, aklı alınmış bir kere. (Kaybettiği) aklı sıra, tarihe ‘Son Biçim’ini verecek ve dünyanın geri kalan kısmını ABD’nin eyâletleri hâline getirecek. Aslında bunu bir ölçüde başarmış durumda fakat İSLÂM bu oyunu bozuyor. Üstelik ABD, henüz (ve hiçbir zaman) ideolojik-siyâsî bir güç değil ve siyâset yöntemi de tamâmen askerî gücüyle irtibatlı yani o da yok. Ekonomik-Askerî gücün yeterli olduğuna o kadar inanmış ki, hiçbir incelik sunamıyor, herşeyi tüfengle satın alabileceğini düşünüyor.

Dünya’da ve Türkiye’de stratejistler, soğuk savaş sonrası (Post Cold War) dönemde, beyn-el milel aktivitelerin üleşiminde, AB’nin, Rusya’nın ve Japonya’nın ABD karşısında varlık gösteremediği fikrinde birleşiyorlar. Böyle bakanlar, ABD ile diğerlerini ayrı cebhe ve safların muhalif dinamikleri gibi algılıyorlar veya kasdî olarak böyle bir illüzyona başvuruyorlar. Yanlıştır! Onlar ideolojik olarak aynı kamptalar: 1-Emperyalist Kapitalistler, 2-Hepsinde Yahudiler yönetimde egemen yani Judeokrasi var, 3-Halklarının büyük çoğunluğu, mezhebler farklı olsa da Hristiyan yani Chretien bir demografi var, 4-Hepsi (ABD, Kanada, İtalya, Fransa, Almanya, Rusya, Japonya ve Britanya) ortak bir örgütün (G-8) üyeleri yani iş ve eylem birliği içindeler, 5-İkisi hariç hepsi NATO üyesi yani askerî bir müşterek örgütleri de var, 6-Hepsinin İslâm’la tarihî ve büyük çelişkileri var. Yani hem en zenginler, hem en müreffehler, hem en sömürücüler, hem en vicdansızlar, hem en kâtiller, hem en işgâlciler, hem en anti-İslâmlar! Dolayısıyla bunların ‘İç Çelişkileri’nin hiçbir belirleyiciliği yok, eğer olacaksa bu ‘İç Çelişki’yi derinleştirebilecek tek güç de İSLÂM olacaktır ve bu mümkündür. İt ite, yani meselâ ABD Rusya’ya, İtalya Fransa’ya, Almanya Britanya’ya  kırdırılacaktır.

ABD’nin bu azgınlığının nedenlerinden biri olarak, bazı otörler, ABD emperyalizminin tarihî ve içtimaî olarak çözülmeye gebe olmasını gösteriyorlar. ABD’nin tarihi ve kökü yok ki, tarihî bir çözülmeyi yaşasın. Kolaj bir toplumsal yapı ve köksüz bir tarih. 290 milyonluk nüfusun 51 milyonu Afrika kökenli zenci kölelerin torunları, yani kökleri ABD’de de değil Afrika’da. Hâliyle tarihleri de Afrika tarihine gidiyor, ABD’ye değil. 35 milyonu Hispanic yani İspanyol ve Latin Amerika kökenli ve dolayısıyla onların tarihi de, Latin Amerika yerliliğine gidiyor. 8 milyon yahudî ise, ABD’yi hem en üst düzeyde idâre eden tabakayı teşkil ediyor hem de, kökleri yani tarihi Ortadoğu’ya gidiyor. 4 milyon Yunan kökenli, kendi gerçekliklerini Attika’da veya Peloponisos’da (Moria-Mora) buluyorlar. 20 milyon İtalyan’ın tarihi New York veya Cinicinati’den ziyâde Sicilya’da, Sardinya’da, Napoli’de veya Milano’da yatıyor. 150 bin Japon, 100 bin Çinli, 180 bin Türk, 170 bin Arnavut, 1, 5 milyon Amerika Yerlisi, 120 bin Hintli, 80 bin Pakistanlı, 300 bin Arab, 6 milyon Alman, 2 milyon Fransız, 500 bin Rus, 250 bin Polonyalı, 60 bin Macar ve daha birçok ‘Yabancı’nın da tarihleri Amerika’nın dışında. Onlar her ne kadar ve zaman zaman ABD değerlerinden bahsetseler de, asıllarının ne olduğnu biliyorlar. Demek ki, ABD’nin 150 milyonluk bir bölümünün kökleri dışarıda, tarihleri dışarıda. Geri kalan 140 milyonun da tarihleri içeri de değil ve bunların kahhar ekseriyeti İrlanda kökenli. O nedenledir İRA’yı destekilyorlar çoğu ve bu konuda ABD ile İngiltere sık sık kriz yaşıyorlar ancak bu kriz mümkün mertebe dışarıya yansıtılmıyor. Görüldüğü gibi bir ABD ‘tarihi’ yok. Şöyle diyebiliyoruz; heterojen ama rasyonalize edilmiş bir ‘Müşterek Tarih’. Asla ve kat’â köklü bir ABD tarihi değil, gevşek bağlarla çatılmış ve yalanlarla desteklenmiş bir tarih. O hâlde bir ABD tarihinden bahsedemiyoruz ve belki de bu nedenle ABD, kendi tarihiyle her yüzyüze gelişinde, kan, zulüm, işkence, katliam, tenkil ve agresiflikle karşılaşıyor, kendi gerçekliğini görüyor ve bu tiksindirici realiteyi örtmek için dünyanın başka taraflarına gidip oralarda yeniden doğmaya çalışıyor, tohum bırakıyor. Bırakılan bu sperma, şeytanın tohumu, lânetin tohumu, necâsetin tohumudur. Dikkat edilirse ABD’ye en çok destek olan ve en çok yalakalık yapan ülke Avustralya’dır zira ABD’ye her bakımdan çok benziyor. Köksüz, tarihsiz, toplama bir ülkedir. Katliamcıdır, Aborijinleri yok ederek yükselmiştir aynı ABD’nin Yerliler’i imhâ edip, topraklarını ve değerlerini gasb etmesi gibi.

Stratejistler, Iraq’daki Şiîler’in ‘iyi siyâset’ yürüttüklerinden dem uruyorlar. Savaşmayıp, İran’a dayalı manevralar yürütüp, bekleyerek nihaî bir başarı elde etmek vs. Yanlıştır!!! Şiîler iyi siyâset yapmamaktadırlar, yapmak isteseler de bu siyâseti onlara yaptırmazlar. ABD’nin gözünden kaçsa, Britanya farkındadır, İzrael farkındadır. Önlerinde silahlı mücâdeleden başka hiç bir seçenek yoktur. Aksi hâlde, ‘siyâset’ yapmaya devâm ederlerse, en iyi ihtimalle ‘Pasif bir Ekseriyet’ olarak kalacak ve neticede uzlaşacaktır. Buna ‘usta siyâset’ diyorsanız, buyurunuz devâm ediniz.

Stratejistler, ABD’nin Iraq’a karşı gerçekleştirdiği fizikî işgâl hareketinin en önemli sebebi olarak ‘Petrol’ü görüyorlar ve yanlıştır! Mes’ele petrol olsaydı, ABD, iki dakikada Iraq’la anlaşabilirdi. Kurna sahasında, Rus Lukoil’in, Fransız Total’in, İtalyan Agip’in, İspanyollar’ın ve Çin’in büyük yatırımları var ve bu yatırımlar 100 milyar doları geçiyor. ABD, bu yatırımları iptâl mi edecek, üstüne mi oturacak, üstüne bir bardak soğuk su için mi diyecek? Olmaz çünkü, Çin’i saymazsak, hepsinini müttefiki, İtalya da, Fransa da, İspanya da, Rusya da ABD’nin ortakları, NATO da, G-8’de berâber siyâset yapıyorlar. Öyle olduğuna göre, ABD’nin petrolün başını tutmaktan fazla bir kazancı yok üstelik o petrolün başını tutmak için Iraq’da 160.000 askeri beslemek, her gün bir sabotaj yemek, varil fiyatlarını arttırmaktan başka bir işe yaramıyor. ABD, kazanayım derken kaybediyor. Kapitalizm böyle yürümez, ABD de olsa, babasının oğlu da olsa yürüttürmezler.

Peki niye geldi? Başta da söyledik, İSLÂM’a ve ALLAH’a meydan okumaya geldi! İzrael’in ve Judaizm’in tahkim edilmesi ve bütün bölgeye hâkim olması için, 12 kabilenin birleştirilip şahlandırılması, Müslümanlar’ın boğulması için geldi. O nedenle, Kürtler’le Yaudîler’in aynı kökten geldiği tezi devreye sokuldu. Hz. İbrahim, İzrael’in kurucu peygamberi olarak lanse edildi ve İbrahimî soylar, İbrahimî Dinler ve İbrahimî diyalog siyâsetiyle Kürtler’e yahudîlikleri farkettirilip hissetirilmeye çalışıldı. Niye böyle? Çünkü Müslüman Kürt, İslâm’a çok bağlı, Şâfî Kürt, Hanefî Kürt İslâm’a çok büyük hizmetler yapmış / yapıyor. Önünün kesilmesi lâzım. Bunun için Mossad tâ 1956’da Güney Kürdistan’a geldi ve örgütlemeye girişti. Meyveler bugün ABD eliyle toplatılıyor. Suriye’yi, Iraq’ı, Ürdün’ü, Filistin’i, Suudî Arabistan’ı yukarıdan kontrol eden, İzrael uç beyliği, ileri karakolu; Barzanî-Talabanî Cumhuriyeti.

Bu cumhuriyette PKK’ye yer yok. Ne ABD, ne Türkiye, ne İzrael, ne İran ne de Suriye PKK’yi kaldırabilecek durumda değiller. Barzanî ve Talabanî ise zâten ezelî düşman. PKK’nin örgütsel karakteri, Abdullah Öcalan’ın bütün esnemelerine rağmen, Mezopotamya’nın ve Sümer Rahib Devleti’inin modifiye ilkelerine uymuyor. Neolitik ütopyasına geri dönüş görünmüyor ufukta. PKK tekrar Kuzey’e yani aslına dönmek durumunda kalacak. Güney’de ise legal-pasif siyâset arayışını geliştirmeye çalışacak. Bunun anlamı, Kuzey’de ve Türkiye metropollerinde savaşın yükseltilmesidir. ABD’nin de, Türkiye’nin de, KDP ve KYB’nin de, Suriye’nin de, İran’ın da ve tabiî ki, İzrael’in de arzusu bu yöndedir. Bu yükü ‘Acemî Rodeocu’ya ihâle ettiler, sırtını sıvazlıyorlar, para veriyorlar, pohpohluyorlar. Güney’de ise PKK’ye aşırı baskı yapmadan, tatlı sert itip kakmalarla yavaş yavaş Kuzey yönüne doğru bir istikâmet tesbiti gözleniyor. ABD’nin de, KDP ve KYB’nin de Kandil’de icraat gösterecek tecrübesi ve cesâreti yok. Ayrıca, ABD’nin yeni bir cebhe (yeni bir belâ) açmaya niyeti yok. İstediği tek şey, Yahudî-Kürt Cumhuriyeti’nde PKK varlığının bulunmaması. İğne deliği kadar bile yer bırakmamaya çalışıyor. PKK ilelebed Kandil’de beklemeyecektir ve akabileceği iki yer var; İran veya Türkiye. İran’a akması, onu amacından çok uzaklaştıracaktır ve üstelik de o alana fazla hâkim değil. Geriye tek bir yol kalıyor: Kuzey yani Türkiye alanı. O alanı iyi tanıyor yani sahaya hâkim. Dönüp dolaşıp oraya dönmesi mukadder. Fakat bu defâ sâdece dağlarda kalmayacağını biliyoruz zâten dağda kalarak tükenir. O nedenle, metropole gelecek, eyleme gelecek.

Kürt entelijansiyası çok zayıftır. Arab’ın, Fars’ın ve Türk’ün fikir memuru konumunu aşamamaktadır kezâ legal Kürt siyâset kurumu da, Türkiye devlet geleneğini aşıp yırtabilecek seviyeden çok uzaktadır. Hâl böyle olunca, Kürt aydını ve Kürt siyâsetçisi, Kürt’ün savaşan örgütüne perspektif vermekten âcizdir. Bu iş, cılız kültürel ve san’atsal faaliyetlerle yürüyemez. Onun için, savaşan örgüt siyâseti de, kültür ve san’at kurumunu da, diplomatik faaliyeti de-mecburen-monopolize etmekte, bütün bu faaliyetleri de ‘Kürt genelkurmayı’na bağlamaktadır.  MKM’den de, Arya’dan da, DEHAP’tan da, KNK’den de, Hünerkom’dan da ne Türkiye, ne de PKK pek fazla bir şey beklememektedir. Pekâla, ne bekleniyor? PKK istemese de, özgün koşullar onu savaşa taşıyor. Savaş, siyâsetin en müşahhas biçimidir ve böyle yapılacağa benziyor. Benziyordan da öte, başka yol görünmüyor.

PKK, 8. Kongre’yi tâkiben, ‘Mazlum Doğan Kadro Okulu’nu organize etti. Bu okul, 70’lerdeki ‘Ev mektebleri’, 80’lerdeki ‘Mahsum Korkmaz Akademisi’ ve 90’lardaki ‘Parti Merkez Okulu’nun 2000’lerdeki versiyonudur.

Mazlum Doğan, 1982’de Diyarbakır Zindanı’nda yaşanan ve vahşet düzeyine vardırılan baskıları ve işkenceleri sona erdirmek ve fiziken çökmüş olan PKK zindan kadro yapısına moral ve direnç kazandırmak ve dışarıya perspektif vermek için kendini ateşe verdi ve PKK’nin, çökme noktasına varan moral seviyesini restore ve rehabilite etti. Onun bu fedâ aksiyonu, PKK için bir dönüm noktası, bir ölüm-kalım ve varoluş mücâdelesinin nirengi noktası oldu. O nedenle Mazlum Doğan PKK tarihindeki en mühim şahsiyetlerden biridir. PKK’nin lafzıyla değerlendirilecek olursak, ‘Mazlum Doğan, Çağdaş Kawa’dır. Propaganda ve Eğitim faaliyetinde öncü bir rol üstlenmişti. Fedâkârlık ve cesâret ruhunu oluşturan bir direnişin başlatıcısıdır. Abdullah Öcalan’ın deyimiyle; Teslimiyyetten ve Ölü Duruş’tan hayata geçiş için köprü oldular, bizim için Ölüm’ü kolaylaştırdılar’.

İşte bu nedenle, Mazlum Doğan Kadro Okulu, ismiyle müsemmâ bir sürecin yeniden başlatılmasını öngörmektedir. Bu okul, Mazlum Doğan kişiliğini reorganize etmeyi önüne koymuştur. PKK’nin yeni siyâseti bu şekilde ete kemiğe bürünecek gibi görünüyor. Bunun bir ileri aşaması ise, Zilan ve Sema Yüce fedâ çizgisi olarak görünmektedir. Bu gelişmelerden de anlaşılacağı üzere önümüzdeki 1 senelik süreç, Mazlum Doğan Kadro Okulu’nda geliştirilen eğitimin ürünlerinin görülmesi ve başarı düzeyinin tartılmasını gündemleştirecek.

PKK’nin ve Kürt Ulusal Hareketi’nin taleblerinin Türkiye’de ve dünyada mâkes bulmasını beklemiyorum. Kürt kitlesinin bu yönlü faaliyetleri de akîm kalacaktır. Oligarşiyi zorlayamıyor. Öncülüğü zayıftır. Bütün bunlar, tıkanmayı getirecektir. Tıkanmanın gerçekleştiği yerde ise şiddet devreye girecektir. Belki, yeni ve daha kapsamlı bir serhıldan süreci ve gerilla öncülüğü yeniden örgütlenecek ve 91-92’den daha yaygın ve belki de daha kanlı pratikler yaşanacak. ABD, çok zorlarsa ki, zannetmiyorum, serhıldanlar Güney’i de etkisi altına alabilir ve bu ABD’nin de yerel güçlerin de işine gelmez.

Iraq içinde Sünnî Güç, mücâdeleyi yükseltiyor ve başarı var. Ürdün’ün ajan faaliyetleri büyük ölçüde püskürtüldü. Ürdün artık Iraq üzerinde etkili değil. Suud’da yaşanan büyük problem, dışarıya yansıtılmıyor ve oradaki bazı gelişmeler de, Iraq’daki Sünnî Güç’ü besliyor. Hezbullah, Lübnan sahasında İzrael’i engelliyor ve ABD’de de bu süreçte, İzrael’in kontra bir çıkışının kendisini çok zorlayacağını biliyor, bu da Sünnî Güç için artı bir puan. Afganistan, Çeçenya, Endonezya ve Filipinler’deki müdhiş müsbet gelişmeler, Iraq’daki Muharrip Güç’ü morallendiriyor. El Ensar, Zahmetkeşan Partisi gibi Kürdistanî güçler, Lübnan Komünist Partisi, FPLP gibi Lübnanî sosyalist güçler de, Iraq Muharip Gücü’ne maddî destek verme kararı aldılar. Şiî Güç, zamana ve ikili oynamaya çalışıyor, ‘siyâset’ yapıyor ve yakında yanlış yaptığını anlayacak. Bertaraf olmaması için saf tutması gerekiyor ve yapacak.

ABD, işin içinden çıkamayacağını çoktan farketti ve Atina’daki Lübnanlılar Mescidi’nin imâmının Lübnanî kaynaklara dayandırarak verdiği bilgiye göre, Bağdad ve Nasıriyye’de toplam 23 ABD askeri İslâm’la müşerref olup saf değiştirdiler ve şu ânda Sünnî Güç’ün saflarında mücâdele ediyorlar.

Bu gelişmeler olurken, ABD, iktidara taşıdığı Amerikano-judeofil liberal Müslümanoid hükümete baskı yapmaya devâm ediyor ve en az 10.000 asker istiyor. Sığır tüccarı ve Acemî At cambazı can atıyor. Texaslı başbakanın atacağı yanlış bir adım, bir taraftan Türkiye’yi Dünya Müslümanları nezdinde utanç listesinin başına yazdıracak ve yalnızlaştıracaktır. Öte yandan, Sabbataist-Yahudî egemen güç’e karşı tiksintiyi bir kez daha arttıracak ve Anadolu Müslüman Gücü’nün (İBDA) önünü biraz daha açacaktır. Artık Salih Mirzabeyoğlu Mektebi’nin perspektifleri geçerlidir.

Son tecridde; ABD-İzrael şer bloğuna karşı, İslâmî Güç her geçen gün örgütlülüğünü biraz daha arttırıyor. Mütefekkir’in işâret ettiği âyetin ihtarı yolumuzu aydınlatıyor: “Seyuh Zemul Cem’u ve Yuvelleuned Dübür” (Kamer-45). DEFOLUP GİDECEKLER, Texaslı dahil!

   www.drhakkiacikalin.up.to

Hosted by www.Geocities.ws

1