|
HERŞEYİN İÇİÇE GEÇTİĞİ YAZIDr.
Hakkı Açıkalın Bir
yazıyı yazarken umumîyetle, tarihe veya siyâsete dönük bir
perspektife yaslanıyoruz. Belki işimize öyle geliyor, belki hafif,
belki de başka türlüsü okuyucunun dikkatini hiç çekmiyor. Ben de aynı duruma
düşüyorum sıklıkla. Bu sefer, konumuz ne olursa olsun, birkaç değişik
pencere kullanmak istiyorum, önce meramımı anlatmak sonra da, bana göre
tâlî olan, mes’eleyi konuşmak. Biz
(İBDA), İslâm’ı ve Beşeriyet’i düşünmek, aramak ve konuşmak
için varız. Bunun mânâsı, ‘Mes’uliyet’ taşımak ve kitleyle
bütünleşme arzusudur. Bu, büyük fedâkârlıklar gerektiriyor ve en
üst düzeyde Mütefekkir bunun bedelini ödüyor. Diğerleri de öyle
ve üstelik müdhiş bir kısıtlanma ve kuşatma alında yürütülmeye
çalışılıyor bütün bunlar. Yani, herşeye rağmen büyük bir zihnî
ve fizikî emekle, iğneyle kuyu kazarcasına. Bütün
bunların mükâfatı, traji-komik olarak, ‘Müslüman’lardan gelen
tenkidler! Acı çekmeyi bilmeyen, çilenin mânâsından fersah fersah
uzak, kanapeseverler ve en kötüsü de susmuyorlar, konuşuyorlar. Ben,
1, 5 sene kadar evvel ‘Vetire’ başlıklı bir yazı yazmıştım ve
bu yazının ‘Birisi’ tarafından ‘Klasik’ olarak tanımlandığını
öğrendim. Yazıyı tekrar gözden geçirdiğimde, aslında diğerlerine
göre sanki çok sâde ve ağırlıklı olarak ‘Hâlet-i Ruhîyye’
ihtiva eden bir yazı olduğunu düşündüm. Demek, kendi yazdığım
şeylerin de tam olarak farkında değilim. Orada, işte bu
kanapeseverlere de endirekt veya direkt serzenişlerde bulunduğumu hatırlıyorum.
Ben,
aklımdan ne zaman İBDA, Üstad, Mütefekkir ve İslâm’la ilgili birşeyler
yazmayı geçirsem kendimi çok güçsüz hissediyorum. Kalemi eline ilk
defâ alan bir insan misâli, ne yazacağımı şaşırıyorum. Her defâsında
da vazgeçip diğer mevzulara atlıyorum. Şimdi, meselâ, ‘Sefine’
üzerine bir yazı yazılabilir mi? Yazılabilir, değerlendirilebilir.
Peki, ne yazabilirim ben? Hiçbir şey. Çünkü, çok orijinal. Meselâ,
kesme kristal bir vazonuz var, çok hoşunuza gidiyor ve içine çiçek
bile koyamıyorsunuz, vazonun güzelliğini gölgeler mi acaba diye. İslâm
da, Mütefekkir de, Üstad da benim için böyle bir şey. Seyrediyorum
ve zevk alıyorum; zevken idrâk’ın elementer evrelerinde dolaşmaya
çalışıyorum. Bu ‘Zevken İdrâk’ herşeyin sırrı, belki de sırr’ül
esrar! Her şey bu iki mefhumun içinde dürülü. Hologramın teknik
arkaplanını bilmek ve onu tatbikat sahasına taşımak belki bir
zevktir amma, ‘Zevken İdrâk’ten başka. Daha iyisini seçmek
zorundayım, mekanizmayı çözmek maddî ve manevî bazı keyfler
sunar, lâkin bu ‘mekanizma çözme’ içini ‘Allah’ı ve
Kader’i taakkul etme’ haddine vardırırsanız, bu, ‘Zevken İdrâk’
yerine, ‘Zevksiz Pervasızlık’ veya ‘Edebsizce Haddini Aşmak’
ve oradan azgınlık atına binip vehim kırbaçlarıyla süreci derdest
etmeye kadar varır. Ben korkuyorum... Miken
medeniyetinin mühim merkezlerinden biri olan Santorini (Thira) adasındaki
bazı duvar resimlerinde, birbirleriyle çıplak bir biçimde boks yapan
genç kızlar var. Bu genç kızların, saçları kazınmış ve başları
maviye boyanmış durumda, ellerine taktıkları boks eldivenine benzer
şeyler de mavi. Kimse bunun nedenini bilmiyor. Maviye boyanmış, kazınmış
kafalar ve mavi boks eldivenleri. Ardkafa bölümünden de bir tutam saç
bırakılmış, kesilmemiş. Kollarında (bileklerinde değil, bazularında)
ve ayak bileklerinde de, halkalar (ve halhallar) var ve onlar da mavi. Bırakılan
saç tutamlarının uç kısımları da mavi. Neden hep mavi?
Bilmiyoruz... Yaşamadan
kavramak imkân dahilinde değil. Her yaşamış olanın da, betimlemesi
kolay değil. Kuru kuru olabilir belki. San’atsız olur. Bir redoks
denklemi kadar bile heyecan verici olmaz. En basit bir mevzuu bile yaşamadan
anlatmak veya yazmak zor iken, İslâm’ı, yaşamadan nasıl
yazabiliriz, ALLAH’ı nasıl taakkul edebiliriz, Mütefekkir’i nasıl
kâlemle tanımlayabiliriz? Kendini fedâ eden bir insanın hissiyatını
ve derinliğini nasıl değerlendirebiliriz ve bu ne cür’ettir! Bir
tek yol var ve doğru: Zevken idrâk! Yunanca’da Hz. Meryem için
kullanılan birçok sıfattan biri de, ‘Mitera tou Theou’dur yani
‘İlâh’ın Anası’! Naifçe, İlâh’ın anası var ise, babası
da vardır veya babası yoksa bile en azından anası ilâhtır ve o
anayı da (ilâhı da) bir başka ana doğurmuş olmalıdır vs. diye
dallanıp giden theolojik geyikler var ama milyonlarca insan ‘Mitera
tou Theou’ya inanmış ve ‘zevk’ alıyor. Bizim theologlarımızda
böyle bir şey var mı? Oooooh, dolu... Hz. Meryem’in nasıl hâmile
kaldığını açıklayandan, Allah’ın varlığına delil arayan
istidlalciye, Dabbe-t’ül Arz’ı Stephen Hawking olarak tarif
edenden ‘Hz. Muhammed neyi Okudu?’cuya kadar rengâreng bir Çin
yelpâzesi... Mes’eleleri böyle konuşuyoruz... Hâl
böyle olunca, dünyaya, insana, varlığa, ideolojiye, siyâsete,
san’ata, topluma, devlete vd. Bakışımız da o kadar oluyor.
‘Devlet Baba’ diyoruz, Yunanca ‘O Kratos, Patera mou’ (Devlet,
babamdır) diyoruz. ‘Allah Baba’ diye bir ifâde vardır Türkiye’de,
Hristiyânî bir kökü olduğu muhakkak. ‘Ali Baba ve Kırk Haramîler’
diyoruz. Velhasıl, bir baba arayışımız var, her konuda bir baba ve
onun himmeti aranıyor. Tamâmen Hristiyanî bir tesir. O baba, bizim bütün
sorunlarımızı çözmesi gereken babadır. Yaslanırız ona ve eteğinden
inmeyiz. Biri çıkıyor ve diyor ki, ‘Baba arayışından vazgeçin,
Zevken İdrâk’e sarılın, siyâsetinizi de, aksiyonunuzu da bu çerçevede
gerçekleştirin’ diyor. Benim doğru sesim bu, öyleyse doğru
ideoloji de bu, doğru siyâset de, doğru ahlâk da, doğru adamlık da
bu... Durum
bu ve konumuz Güney Irak da olsa, Kürtler de olsa, Türkiye de olsa,
Sabbatayistler de olsa, ilkelerimiz değişmez ve sağlam olduktan
sonra, kim ne yaparsa yapsın, herşey bize akacaktır. İslâm Yahudîlik’ten
üstündür ve onun üzerinde tasarruf eder. İslâm Yahudîlik’ten üstün
ise, Müslüman’ın da Yahudî’den üstün olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Gel gör ki, ‘Müslüman’ imajı taşıyan ‘Müslümanoid’ adam
Sabbatayist’in, Yahudî’nin kulu kölesi ve yalakası olmuş, onu
kendine ilâh edinmiş. Sabbatayist’in bir numarası olduğundan değil,
Müslümanoid’in onu taklid ederek onun maymunu olmasından. O hâlde
korkulması veya çekinilmesi gereken adam Sabbatayist değil, onun gölgesi
olan maymun Müslümanoid. ‘Oid’ eki Yunanca ‘Ειδος’ (İdos) kelimesinden mülhem. İdos kelimesi, çeşit, tür, cins mânâlarına
geliyor. Meselâ, ‘Android’ dediğimiz zaman, ‘Erkeğe benzer,
adama benzeyen, Adamımsı’ anlamı ortaya çıkıyor. ‘Homoid’
dediğimizde, ‘İnsana benzer, insanımsı’ bir varlığı anlıyoruz.
‘Diploid’ dediğimizde ise ‘Çift cins, çift tür’ mânâsını
çıkarıyoruz. Aslında, Müsülümanoid diye bir kavram yok literatürde,
ben uyduruyorum ve ‘Müslümansı’ veya ‘Müslüman’a
benzeyen’ mânâsından ziyâde ‘Müslüman’ın bir türü,
cinsi’ fakat her iki mânâyı da haizler. 16
yaşında hayatını yitirmiş bir gerilla kız için
birileri şöyle birşeyler yazmıştı: Şu soğuk namlu yok mu ya, İşte gözümdeki nemi görünmez kılan o. Ve, Şu deli poşu, kahpesiz gönlümdeki kanı örten, vişne çürüğü der, geçip giderim, siyah bir tül örterim aşkın üstüne. korkma gülüm derim, tuz buz olan bir kristaldir aslında, o masum tebessüm değil... MEVCUD DURUM NE? ABD’nin Iraq’a müdâhalesi, tarihî bir meydan okuma
olarak kabul edilebilir. Fakat kime meydan okuduğu konusunda, bizim dışımızdaki
insanlarda bir netsizlik var; Arab milliyetçiliğine mi, Saddam Hüseyin’e
mi, Baas rejimlerine mi, anti-emperyalist güçlere mi, PKK’ye mi,
Avrupa Birliği’ne mi? Kemalizm’e mi, Rusya’ya mı vs? Cevab, hiçbiridir
ve İslâm’a karşıdır. Net ve apaçık olan cevab budur... Dünya Emperyalist Paylaşım Savaşları’nın 3.
versiyonu, kapitalist azgınlığın tabiî bir neticesi olarak, klasik
türden bir karşı karşıya geliş ve birbirini doğrama biçiminde değil
de, daha inceltilmiş, yüksek teknolojiye ihâle edilmiş, geniş bir
alana ve zamana yayılmış, askerî, diplomatik, iktisadî ve kültürel
biçimleri ihtiva eden bir büyük senaryonun startını vermiştir ABD,
diyebiliriz ve doğrudur da fakat eksik kalır ve tamamlanması için
eklenecek birkaç kelime var: ABD çağın en büyük imparatorluğu ve
en acımasız egemen gücüdür. Dünyayı kendi hesabı doğrultusunda
değiştirmek istiyor, gözü kör, kulağı sağırdır ve aklı ALLAH
tarafından kabzedilmiştir. Yani, günümüzün Nemrud’u,
Fir’avn’ı, Dehaq’ı, Voyvoda’sı, Callıgula’sı, Hülâgû’sü’dür.
O nedenle de, Kızıldeniz’e doğru ilerlemesi gerekiyordu ve geldi.
Startı da verdi. Peygamberler düşmanı Ben-i İsrail’i de yanına
aldı ve bu makine iş başındadır. ABD, Hristiyanlık’tan korkmaz
zira Kilise onun elindedir, Yahudîlik ise zâten onun baş öğretmenidir.
ABD, Kemalizm’den hiç korkmaz çünkü onunla kolkoladır. ABD,
Budist’ten, Hinduist’ten, Şintoist’ten, Şamanist’ten,
Animist’ten, Pagan’dan, Payen’den, İdololatri’den,
Atheist’ten hiç korkmaz zira onlar dünyada bir hesabı kitabı, dünyaya
nizâm verme iddiası yoktur. Onlar, sâdece göklerde bir yer ararlar
kendilerine. ABD’nin belki bir nebze Anarşistler’le çelişkisi
olabilir ama bunu aşması için Kızıldeniz’e, kendini helâq etmeye
gelmesine gerek yoktur. Günümüz şeraitinde, Kapitalist bir pazar sıkışması
da yoktur. ABD, demokrasiden, insanlıktan, güzelliklerden, aynı bir
vampirin ışıktan korkması gibi korkar. O hâlde, Nûr’a doğru değil
zulmete, zillete ve zifosa doğru gidecektir ve gidiyor. Boğulmaya doğru
gidiyor, gitmesi lâzım. Diğerleri gibi ve aklı kabzedildiği için bütün
bu söylediklerimizi de anlamamak mecburiyetinde. MedeniyyetLER savaşı
değil, MEDENİYYET’le (İSLÂM) Medeniyyetsizliğin savaşı, Haq ile
Batıl’ın, İmân’la Tağut’un, İnsan’la Belh’üm Âdal’in,
Hakikat’le Deccâliyet’in savaşıdır. Diyalektiğe aykırı değildir
ve ABD’nin baş çelişkisi İSLÂM’dır. O hâlde, ABD’nin düşmanı
İSLÂM’dır, tabiatıyla ABD’de de İSLÂM’ın düşmanıdır.
Demek ki, adı ‘Paylaşım Savaşı’ da olsa, bu kozlar, ABD (Alçak
ve Namussuz olan taraf) ile İSLÂM (En Üstün ve en Şerefli olan) arasında PAYLAŞILACAK, aslında
ABD’nin payına ‘İMHÂ’ düşecektir. ABD, İslâm’la oynamaya
kalkmanın cezâsını imhâ olup tarihe mâl olarak ödeyecektir. Gerçek
bu kadar göz önündedir!.. İslâm’ın ABD’ye verdiği birinci ihtar 11 Eylül’dür.
Voyvoda’nın kazıklarıyla aynı rolü oynayan kazıklar imhâ edilmiş
ve Voyvoda’nın askerî karargâhı etkisizleştirilmiştir. Bu mesajı
okuyamayan canavar yönünü kendi ölümüne doğru, Kızıldeniz’e
doğru çevirmiş ve meydan okumanın startını vermiştir. Kapitalist
sıfatlı emperyalizmden, mutlak emperyalizme sıçramak istiyor ve
elinde bulundurduğu yüksek teknolojinin buna kâfî geleceğini
zannediyor ve şimdilerde ABD’de 50 milyon kişi mum ışığında
oturuyor. Al sana yüksek teknoloji. Kendi ürettiği âleti Lât olarak
algılıyor, aklı alınmış bir kere. (Kaybettiği) aklı sıra,
tarihe ‘Son Biçim’ini verecek ve dünyanın geri kalan kısmını
ABD’nin eyâletleri hâline getirecek. Aslında bunu bir ölçüde başarmış
durumda fakat İSLÂM bu oyunu bozuyor. Üstelik ABD, henüz (ve hiçbir
zaman) ideolojik-siyâsî bir güç değil ve siyâset yöntemi de tamâmen
askerî gücüyle irtibatlı yani o da yok. Ekonomik-Askerî gücün
yeterli olduğuna o kadar inanmış ki, hiçbir incelik sunamıyor, herşeyi
tüfengle satın alabileceğini düşünüyor. Dünya’da ve Türkiye’de stratejistler, soğuk savaş
sonrası (Post Cold War) dönemde, beyn-el milel aktivitelerin üleşiminde,
AB’nin, Rusya’nın ve Japonya’nın ABD karşısında varlık gösteremediği
fikrinde birleşiyorlar. Böyle bakanlar, ABD ile diğerlerini ayrı
cebhe ve safların muhalif dinamikleri gibi algılıyorlar veya kasdî
olarak böyle bir illüzyona başvuruyorlar. Yanlıştır! Onlar
ideolojik olarak aynı kamptalar: 1-Emperyalist Kapitalistler,
2-Hepsinde Yahudiler yönetimde egemen yani Judeokrasi var, 3-Halklarının
büyük çoğunluğu, mezhebler farklı olsa da Hristiyan yani Chretien
bir demografi var, 4-Hepsi (ABD, Kanada, İtalya, Fransa, Almanya,
Rusya, Japonya ve Britanya) ortak bir örgütün (G-8) üyeleri yani iş
ve eylem birliği içindeler, 5-İkisi hariç hepsi NATO üyesi yani
askerî bir müşterek örgütleri de var, 6-Hepsinin İslâm’la tarihî
ve büyük çelişkileri var. Yani hem en zenginler, hem en müreffehler,
hem en sömürücüler, hem en vicdansızlar, hem en kâtiller, hem en işgâlciler,
hem en anti-İslâmlar! Dolayısıyla bunların ‘İç Çelişkileri’nin
hiçbir belirleyiciliği yok, eğer olacaksa bu ‘İç Çelişki’yi
derinleştirebilecek tek güç de İSLÂM olacaktır ve bu mümkündür.
İt ite, yani meselâ ABD Rusya’ya, İtalya Fransa’ya, Almanya
Britanya’ya kırdırılacaktır.
ABD’nin bu azgınlığının nedenlerinden biri olarak,
bazı otörler, ABD emperyalizminin tarihî ve içtimaî olarak çözülmeye
gebe olmasını gösteriyorlar. ABD’nin tarihi ve kökü yok ki, tarihî
bir çözülmeyi yaşasın. Kolaj bir toplumsal yapı ve köksüz bir
tarih. 290 milyonluk nüfusun 51 milyonu Afrika kökenli zenci kölelerin
torunları, yani kökleri ABD’de de değil Afrika’da. Hâliyle
tarihleri de Afrika tarihine gidiyor, ABD’ye değil. 35 milyonu
Hispanic yani İspanyol ve Latin Amerika kökenli ve dolayısıyla onların
tarihi de, Latin Amerika yerliliğine gidiyor. 8 milyon yahudî ise,
ABD’yi hem en üst düzeyde idâre eden tabakayı teşkil ediyor hem
de, kökleri yani tarihi Ortadoğu’ya gidiyor. 4 milyon Yunan kökenli,
kendi gerçekliklerini Attika’da veya Peloponisos’da (Moria-Mora)
buluyorlar. 20 milyon İtalyan’ın tarihi New York veya
Cinicinati’den ziyâde Sicilya’da, Sardinya’da, Napoli’de veya
Milano’da yatıyor. 150 bin Japon, 100 bin Çinli, 180 bin Türk, 170
bin Arnavut, 1, 5 milyon Amerika Yerlisi, 120 bin Hintli, 80 bin
Pakistanlı, 300 bin Arab, 6 milyon Alman, 2 milyon Fransız, 500 bin
Rus, 250 bin Polonyalı, 60 bin Macar ve daha birçok ‘Yabancı’nın
da tarihleri Amerika’nın dışında. Onlar her ne kadar ve zaman
zaman ABD değerlerinden bahsetseler de, asıllarının ne olduğnu
biliyorlar. Demek ki, ABD’nin 150 milyonluk bir bölümünün kökleri
dışarıda, tarihleri dışarıda. Geri kalan 140 milyonun da tarihleri
içeri de değil ve bunların kahhar ekseriyeti İrlanda kökenli. O
nedenledir İRA’yı destekilyorlar çoğu ve bu konuda ABD ile İngiltere
sık sık kriz yaşıyorlar ancak bu kriz mümkün mertebe dışarıya
yansıtılmıyor. Görüldüğü gibi bir ABD ‘tarihi’ yok. Şöyle
diyebiliyoruz; heterojen ama rasyonalize edilmiş bir ‘Müşterek
Tarih’. Asla ve kat’â köklü bir ABD tarihi değil, gevşek bağlarla
çatılmış ve yalanlarla desteklenmiş bir tarih. O hâlde bir ABD
tarihinden bahsedemiyoruz ve belki de bu nedenle ABD, kendi tarihiyle
her yüzyüze gelişinde, kan, zulüm, işkence, katliam, tenkil ve
agresiflikle karşılaşıyor, kendi gerçekliğini görüyor ve bu
tiksindirici realiteyi örtmek için dünyanın başka taraflarına
gidip oralarda yeniden doğmaya çalışıyor, tohum bırakıyor. Bırakılan
bu sperma, şeytanın tohumu, lânetin tohumu, necâsetin tohumudur.
Dikkat edilirse ABD’ye en çok destek olan ve en çok yalakalık yapan
ülke Avustralya’dır zira ABD’ye her bakımdan çok benziyor. Köksüz,
tarihsiz, toplama bir ülkedir. Katliamcıdır, Aborijinleri yok ederek
yükselmiştir aynı ABD’nin Yerliler’i imhâ edip, topraklarını
ve değerlerini gasb etmesi gibi. Stratejistler, Iraq’daki Şiîler’in ‘iyi siyâset’
yürüttüklerinden dem uruyorlar. Savaşmayıp, İran’a dayalı
manevralar yürütüp, bekleyerek nihaî bir başarı elde etmek vs.
Yanlıştır!!! Şiîler iyi siyâset yapmamaktadırlar, yapmak
isteseler de bu siyâseti onlara yaptırmazlar. ABD’nin gözünden kaçsa,
Britanya farkındadır, İzrael farkındadır. Önlerinde silahlı mücâdeleden
başka hiç bir seçenek yoktur. Aksi hâlde, ‘siyâset’ yapmaya devâm
ederlerse, en iyi ihtimalle ‘Pasif bir Ekseriyet’ olarak kalacak ve
neticede uzlaşacaktır. Buna ‘usta siyâset’ diyorsanız, buyurunuz
devâm ediniz. Stratejistler, ABD’nin Iraq’a karşı gerçekleştirdiği
fizikî işgâl hareketinin en önemli sebebi olarak ‘Petrol’ü görüyorlar
ve yanlıştır! Mes’ele petrol olsaydı, ABD, iki dakikada Iraq’la
anlaşabilirdi. Kurna sahasında, Rus Lukoil’in, Fransız Total’in,
İtalyan Agip’in, İspanyollar’ın ve Çin’in büyük yatırımları
var ve bu yatırımlar 100 milyar doları geçiyor. ABD, bu yatırımları
iptâl mi edecek, üstüne mi oturacak, üstüne bir bardak soğuk su için
mi diyecek? Olmaz çünkü, Çin’i saymazsak, hepsinini müttefiki, İtalya
da, Fransa da, İspanya da, Rusya da ABD’nin ortakları, NATO da,
G-8’de berâber siyâset yapıyorlar. Öyle olduğuna göre, ABD’nin
petrolün başını tutmaktan fazla bir kazancı yok üstelik o petrolün
başını tutmak için Iraq’da 160.000 askeri beslemek, her gün bir
sabotaj yemek, varil fiyatlarını arttırmaktan başka bir işe yaramıyor.
ABD, kazanayım derken kaybediyor. Kapitalizm böyle yürümez, ABD de
olsa, babasının oğlu da olsa yürüttürmezler. Peki niye geldi? Başta da söyledik, İSLÂM’a ve
ALLAH’a meydan okumaya geldi! İzrael’in ve Judaizm’in tahkim
edilmesi ve bütün bölgeye hâkim olması için, 12 kabilenin birleştirilip
şahlandırılması, Müslümanlar’ın boğulması için geldi. O
nedenle, Kürtler’le Yaudîler’in aynı kökten geldiği tezi
devreye sokuldu. Hz. İbrahim, İzrael’in kurucu peygamberi olarak
lanse edildi ve İbrahimî soylar, İbrahimî Dinler ve İbrahimî
diyalog siyâsetiyle Kürtler’e yahudîlikleri farkettirilip
hissetirilmeye çalışıldı. Niye böyle? Çünkü Müslüman Kürt,
İslâm’a çok bağlı, Şâfî Kürt, Hanefî Kürt İslâm’a çok
büyük hizmetler yapmış / yapıyor. Önünün kesilmesi lâzım.
Bunun için Mossad tâ 1956’da Güney Kürdistan’a geldi ve örgütlemeye
girişti. Meyveler bugün ABD eliyle toplatılıyor. Suriye’yi,
Iraq’ı, Ürdün’ü, Filistin’i, Suudî Arabistan’ı yukarıdan
kontrol eden, İzrael uç beyliği, ileri karakolu; Barzanî-Talabanî
Cumhuriyeti.
Kürt entelijansiyası çok zayıftır. Arab’ın,
Fars’ın ve Türk’ün fikir memuru konumunu aşamamaktadır kezâ
legal Kürt siyâset kurumu da, Türkiye devlet geleneğini aşıp yırtabilecek
seviyeden çok uzaktadır. Hâl böyle olunca, Kürt aydını ve Kürt
siyâsetçisi, Kürt’ün savaşan örgütüne perspektif vermekten âcizdir.
Bu iş, cılız kültürel ve san’atsal faaliyetlerle yürüyemez.
Onun için, savaşan örgüt siyâseti de, kültür ve san’at kurumunu
da, diplomatik faaliyeti de-mecburen-monopolize etmekte, bütün bu
faaliyetleri de ‘Kürt genelkurmayı’na bağlamaktadır.
MKM’den de, Arya’dan da, DEHAP’tan da, KNK’den de, Hünerkom’dan
da ne Türkiye, ne de PKK pek fazla bir şey beklememektedir. Pekâla,
ne bekleniyor? PKK istemese de, özgün koşullar onu savaşa taşıyor.
Savaş, siyâsetin en müşahhas biçimidir ve böyle yapılacağa
benziyor. Benziyordan da öte, başka yol görünmüyor. PKK, 8. Kongre’yi tâkiben, ‘Mazlum Doğan Kadro
Okulu’nu organize etti. Bu okul, 70’lerdeki ‘Ev mektebleri’,
80’lerdeki ‘Mahsum Korkmaz Akademisi’ ve 90’lardaki ‘Parti
Merkez Okulu’nun 2000’lerdeki versiyonudur. Mazlum Doğan, 1982’de Diyarbakır Zindanı’nda yaşanan
ve vahşet düzeyine vardırılan baskıları ve işkenceleri sona
erdirmek ve fiziken çökmüş olan PKK zindan kadro yapısına moral ve
direnç kazandırmak ve dışarıya perspektif vermek için kendini ateşe
verdi ve PKK’nin, çökme noktasına varan moral seviyesini restore ve
rehabilite etti. Onun bu fedâ aksiyonu, PKK için bir dönüm noktası,
bir ölüm-kalım ve varoluş mücâdelesinin nirengi noktası oldu. O
nedenle Mazlum Doğan PKK tarihindeki en mühim şahsiyetlerden biridir.
PKK’nin lafzıyla değerlendirilecek olursak, ‘Mazlum Doğan, Çağdaş
Kawa’dır. Propaganda ve Eğitim faaliyetinde öncü bir rol üstlenmişti.
Fedâkârlık ve cesâret ruhunu oluşturan bir direnişin başlatıcısıdır.
Abdullah Öcalan’ın deyimiyle; Teslimiyyetten ve Ölü Duruş’tan
hayata geçiş için köprü oldular, bizim için Ölüm’ü kolaylaştırdılar’.
İşte bu nedenle, Mazlum Doğan Kadro Okulu, ismiyle müsemmâ
bir sürecin yeniden başlatılmasını öngörmektedir. Bu okul, Mazlum
Doğan kişiliğini reorganize etmeyi önüne koymuştur. PKK’nin yeni
siyâseti bu şekilde ete kemiğe bürünecek gibi görünüyor. Bunun
bir ileri aşaması ise, Zilan ve Sema Yüce fedâ çizgisi olarak görünmektedir.
Bu gelişmelerden de anlaşılacağı üzere önümüzdeki 1 senelik süreç,
Mazlum Doğan Kadro Okulu’nda geliştirilen eğitimin ürünlerinin görülmesi
ve başarı düzeyinin tartılmasını gündemleştirecek. PKK’nin ve Kürt Ulusal Hareketi’nin taleblerinin Türkiye’de
ve dünyada mâkes bulmasını beklemiyorum. Kürt kitlesinin bu yönlü
faaliyetleri de akîm kalacaktır. Oligarşiyi zorlayamıyor. Öncülüğü
zayıftır. Bütün bunlar, tıkanmayı getirecektir. Tıkanmanın gerçekleştiği
yerde ise şiddet devreye girecektir. Belki, yeni ve daha kapsamlı bir
serhıldan süreci ve gerilla öncülüğü yeniden örgütlenecek ve
91-92’den daha yaygın ve belki de daha kanlı pratikler yaşanacak.
ABD, çok zorlarsa ki, zannetmiyorum, serhıldanlar Güney’i de etkisi
altına alabilir ve bu ABD’nin de yerel güçlerin de işine gelmez. Iraq içinde Sünnî Güç, mücâdeleyi yükseltiyor ve
başarı var. Ürdün’ün ajan faaliyetleri büyük ölçüde püskürtüldü.
Ürdün artık Iraq üzerinde etkili değil. Suud’da yaşanan büyük
problem, dışarıya yansıtılmıyor ve oradaki bazı gelişmeler de,
Iraq’daki Sünnî Güç’ü besliyor. Hezbullah, Lübnan sahasında
İzrael’i engelliyor ve ABD’de de bu süreçte, İzrael’in kontra
bir çıkışının kendisini çok zorlayacağını biliyor, bu da Sünnî
Güç için artı bir puan. Afganistan, Çeçenya, Endonezya ve
Filipinler’deki müdhiş müsbet gelişmeler, Iraq’daki Muharrip Güç’ü
morallendiriyor. El Ensar, Zahmetkeşan Partisi gibi Kürdistanî güçler,
Lübnan Komünist Partisi, FPLP gibi Lübnanî sosyalist güçler de,
Iraq Muharip Gücü’ne maddî destek verme kararı aldılar. Şiî Güç,
zamana ve ikili oynamaya çalışıyor, ‘siyâset’ yapıyor ve yakında
yanlış yaptığını anlayacak. Bertaraf olmaması için saf tutması
gerekiyor ve yapacak. ABD, işin içinden çıkamayacağını çoktan farketti
ve Atina’daki Lübnanlılar Mescidi’nin imâmının Lübnanî
kaynaklara dayandırarak verdiği bilgiye göre, Bağdad ve Nasıriyye’de
toplam 23 ABD askeri İslâm’la müşerref olup saf değiştirdiler ve
şu ânda Sünnî Güç’ün saflarında mücâdele ediyorlar. Bu gelişmeler olurken, ABD, iktidara taşıdığı
Amerikano-judeofil liberal Müslümanoid hükümete baskı yapmaya devâm
ediyor ve en az 10.000 asker istiyor. Sığır tüccarı ve Acemî At
cambazı can atıyor. Texaslı başbakanın atacağı yanlış bir adım,
bir taraftan Türkiye’yi Dünya Müslümanları nezdinde utanç
listesinin başına yazdıracak ve yalnızlaştıracaktır. Öte yandan,
Sabbataist-Yahudî egemen güç’e karşı tiksintiyi bir kez daha arttıracak
ve Anadolu Müslüman Gücü’nün (İBDA) önünü biraz daha açacaktır.
Artık Salih Mirzabeyoğlu Mektebi’nin perspektifleri geçerlidir. Son
tecridde; ABD-İzrael şer bloğuna karşı, İslâmî Güç her geçen
gün örgütlülüğünü biraz daha arttırıyor. Mütefekkir’in işâret
ettiği âyetin ihtarı yolumuzu aydınlatıyor: “Seyuh Zemul
Cem’u ve Yuvelleuned Dübür” (Kamer-45). DEFOLUP GİDECEKLER,
Texaslı dahil! |