KAARİLERİMİZLE BİR HASBİHÂL

Dr. Hakkı Açıkalın

Kar…

Orhan Pamuk’un ‘Kar’ isimli romanıyla ilgili yazım üzerine tahminimin üzerinde olumlu/olumsuz e-mail aldım. Fakat beni sükut-u hayale (ya da belki heyecanlandıran) uğratan en önemli şey, zihnimde o ân için beliren ve tartışmaya çok açık ‘kahramanlar’ konusundaki yorumlar oldu. Meselâ;

Ben Sunay Zaim’le Rutkay Aziz arasında bir analoji kurmuştum. Fakat, 50’li yıllarda gerçekten de Anadolu turnelerine çıkan, feleğın tokadını yemiş, defalarca ıslanıp kurumuş, kemalist bir tiyatrocu olduğunu iddia eden bir mail aldım. İsim zikredilmiyor. Bence bu pek de şaşırtıcı değil, inanıyorum ki, bir iki tane değil, onlarcası vardır ve benım analojim muhtemelen yanlıştır ancak o karakterin isminden ziyâde temsil ettiği değerin mühim olduğunu ilkokul çocukları bile tahmın edebilirç Fakat bunun şöyle bir önemi var herhalde; Türkiye toplumu, televole-paparrazzi-Brezilya dizileri üçlüsünün o kadar etkisine girmiş olmalı ki, her alanda isimlerle oynaşmayı sever hâle gelmiş.

Pek katılmamakla birlikte, ‘Laceverd’in, ‘Yeşil’ (Mahmut Yıldırım) olduğunu/olabileceğini savunan bir mail de aldım. Sadece ‘renk’ten yola çıkarsak Laceverd’in altı boş kalır gibime geliyor. Eğer daha da detaylandıracak olursak, Laceverd’in de Yeşil gibi bir Kürt olmasını beklememiz gerekir. Ha, bunun aksini ısbatlayan bir verimiz de yok ama, ona yüklenmek istenen kimlik, meselâ, Sünnî-Türk olmaktan ziyâde Şiî-İranlı gibi ve ‘Laceverd’in de Farsça bir kavram olması bu tezi biraz güçlendiriyor. Biraz daha deşelersek, devletin esas muhatab kuvvet olarak İran’ı öne çıkardığı görülüyor. ‘Hadi ya! Bravo, bu ne zekâ pırıltısı’ nidalarıyla beni ‘ti’ye alanların sesini duyabiliyorum ama kendini umutsuzca da olsa savunmaya çalışan bir yabanî tavşan hassasiyetiyle bir iki ufak ayrıntıya değinmek istiıyorum, malum âlîniz şeytan ayrıntıda gizlidir:

Birkaç hafta önce, burada 5000 tirajlı bir günlük gazetede imzasız bir makâle yayınlandı. Makâlenin başlığı: ETİA. Yani, Ellada (Yunanistan’ın Yunancası), Turkia, İran, Afghanistan. ‘ETİA’ kelimesi Yunanca ‘Altta yatan neden, sebeb’ anlamına geliyor (Etiyoloji-Hastalıkların nedenleri ve Etimoloji-Kavramların menşeleri de buradan mülhem). Yazıda, Afganistan harekatı dahil ABD’nin bölge siyâsetinin odak noktasının İran olduğu ifâde ediliyor. Arada İran’ın PKK’yi tamamen gözden çıkardığı ve bu konuda Türkiye’yle anlaştığı, PKK’nin hem Türkiye’ye hem de Güney Kürdistan’a (Kuzey Irak’a) giriş-çıkışlarının yasaklanacağı, ABD’nin muhtemel bir Kuzey Irak operasyonunda Talebanî’nin her anlamda destekleneceği ama daha da önemlisi PKK’nin yeni ve zinde bir Şiî ve Kürdistânî-Türkiyeli bir güçle ikâme edildiği, muhtemel bir savaş esnasında, içiçe gerilla mücâdelesini çok iyi bilen bir örgütlü dinamiğin harekete hazır hâle geldiği iddia ediliyor.

Aynı iddiayı farklı ve yerel bir kaynak da teyyid etti. Tam da bunların ortaya çıktığı dönemde ortaya atılan bir kapsamlı pişmanlık yasası teorisi dikkat çekiyor ve devlet bu konuda çok istekli. Yine ‘minik kuş!’lar, hatırı sayılır sayıda şahsın bu teklife müsbet cevab vereceğini söylüyor. İnsan hakikaten huylanıyor; Türkiye Sosyalist hareketin cihetinden dal kıpırdamıyor, HADEP, AP’nun Ermeni jenosidi kararını protesto ediyor, PKK ‘onurlu Barış’ şiarını her geçen gün yükseltiyor, İP parlatılıyor. Kars’ın bir özelliği daha var; PKK’deki ‘İç Ajanlık-İç İhânet’ oranının en yüksek olduğu ‘Serhat Eyâleti’, dolayısıyla Kars ve çevresi olması. Orhan Pamuk’un Kars’ı seçmesinin ‘tesâdüf’ olması çok zor. Roman’daki toplantıda kullanılan şu kavram da ilginç: (Meâlen) İstemeden muhbirlik yapan eski sosyalistler (solcu kemalistler). Laceverd-Kürtler-Sosyalistler-Eski bir kemalist-devlet. ‘İyi ya işte, bu şablona göre Laceverd’in Yeşil olmaması için hiçbir sebeb yok!’ deyip şemadaki Laceverd’in yerine ‘Derin Devlet’ ya da ‘Jitem’ yazarsanız, nazariyye tamamlanır. Bu bir tez olabilir fakat Laceverd ‘değişken’inin kimi temsil ettiği çok kesin değil, örneğin İran’ın ‘zinde mümessili’ olarak da yazabilirsiniz, yine meselâ ‘Kürdistanlı Müslümanlar Hareketi’nin mümessili’ de yazılabilir. Benim aklıma gelmeyen başka bir şey de yazılabilir.

Peki neden bunlar üzerinde bu kadar duruyorum da, alt tarafı bir romandır, neyse ne demiyorum. Çünkü, Orhan Pamuk’un arkasında bir gönüldaşın deyimiyle ‘Dünya Var!’ ve Pamuk bir ‘misyon’ adamı. Durup dururken Necip-Fazıl’a (yani Türkiye’deki tek gerçek alternatif olan İbda’ya) atıflarda bulunması daha da ötesi romanın neredeyse tamamını bu karakter(ler)le örmesi, ortada bir ‘düğün’ ve ‘bayram’ın olduğunu ortaya koyuyor. Necip Fazıl’ın şahsında ‘göz’ünden vurulan İbda’dan başkası değildir. ‘Davadan dönün ve Fazıl olun-fazilete erin-yoksa Necip gibi beyninizi dağıtırız’ mesajını veren Orhan Pamuk, benzeri bir mesaja Kürtler’in (başka bir kavram da koyabilirsiniz, siz bilirsiniz ne koyacağınızı) ve sosyalistler’in ‘doğru’ cevabı verdiğini, mesajı almamakta direnen Laceverd’in tasfiye edildiğini açıkça vurguluyor. Hadi biraz daha zorlayalım, eski (aslında her zaman) kemalist Turgut Yıldız’ın yerine de Yalçın Küçük’ü koyun. Neden özellikle 29 Ekim’de Türkiye’ye geldiğini ve 7 ay yatıp çıktığını kimse merak etmiyor mu? Evet, herkes ‘akıllanmış’. Hattâ Turgut Yıldız’ın yerine ben daha sağlam bir isim önereceğim, bu ismi sadece işin ehli bilir. Millî Birlikçi-27 Mayısçı subay Ahmet Yıldız, sonraları Halkevleri’nin başkanı olan Ahmet Yıldız. Üstelik soyadı benzerliği de var. Akıllanmayanlar’a da haddi bildirilecek diyor Pamuk.

 

Yazmak-Çizmek ve Roman

Bir halkın, bir ideolojinin, bir siyâsî görüşün, bir felsefenin, bir öğretinin, bir kültürün ‘ebedî’ olabılmesi için en önemli kriterin ‘Roman’ veya ‘Destan’ olduğuna inananlardanım. Apo 20 yıl boyunca ‘Kürt Romanı’nı yazın diye bağırdı ve ‘Kürt Romanı’nın bir türlü yazılamamasına hayıflandı. Buna ‘PKK’nın Romanı’ da denebilir. Malesef ‘Kürt Romanı’ yazılamadı. Abartmadan vurgulayalım: PKK’nin ‘ebedileşememesinin’ en mühim nedenlerinden biri ‘Kürt Romanı’nın yazılamayışıdır. Burada herhangi-sıradan bir edebî eserden bahsetmiyorum ve bir teşbihle meramımı anlatmaya çalışacağım ama teşbihte hata olabilir, affola. Yahudî imanında Kuds (Jerusalem) çok mühüm bir yere sahibtir, onun için Yahudi dünyayı karşısına alabiliyor. Yahudiler iki Kuds’ün varlığına inanırlar, birincisi yerdeki-dünyadaki Kuds, ikincisi Arş’taki ilâhî makam olarak Kuds. Bu ikisi arasında karşılıklı manevî-ruhanî bir alışveriş olduğu varsayılır. İşte Roman da, bir ideolojinin, bir halkın, bir toplumun, bir kültürün, bir inancın tâ Arş’a kadar yükselen ve sürekli Tenezzül-Huruç helezonunu meydana getiren yüksek bir kıymet-varlık’tır. Arş’la köprü kuramayan roman güdüktür, dardır, yetmezdir. Bu mânâda meselâ, Tilki Günlüğü Arş-ı Âlâ’ya uzanmış bir eser (roman) olarak İbda fikriyatını ebedileştirmiştir, artık İbda fikriyatı bu rezonansı kurabilmiş olması hasebiyle ebediyyen yaşayacaktır, hiç ölmeyecektir.

O nedenle, dünya şaheserleri (özellikle romanlar) büyük bir sancı ve ısdırabın semereleridir. Dünyada yazılmış onbinlerce romandan sadece onlarcası şaheser mevkiine oturabilmektedirler. Onlar, Romanlar Âlemi’nin ‘Zat Makamı’ndadırlar. O nedenle, ne terminoloji, ne etimoloji, ne dil, ne siyâset, ne ilim ne de kültür ‘Roman’ yazmaya yetmez, malumatfuruşluk olur, hepsi bu! Roman-bana göre-ilâhî bir yetenek gerektirir. Hippokrat, ‘Hekim, Allah’ın yeryüzündeki eli olmadığı müddetçe doğru hekim değildir!’ der. ‘Romancı’ da ‘Allah’ın kalemi-eli’ olmadan şaheser veremez. Bence dünyanın en zor işi roman yazmaktır, kaleme almak değil! Ölçüm budur, eğer roman yazabiliyorsam kendimi kaydadeğer bir adam sayma ukalalığını üstlenirim, hiç gocunmam. Ama ben bir prolog (mukaddime) bile yazacak istidad ve kabiliyete sahib değilim. O nedenledir ki, benim makâlelerimde sayısız maddî hata olabilir. Bu bağlamda, bütün kritiklere şapkamı çıkarıyorum ve eleştirileri de önemsiyorum fakat kafa göz yara yara da olsa yazmaya çalışıyorum. Telifler yapmış olabilirim fakat bunu Said Aykut’un konferansında Hegel-Kumandan misalinde açıkladığı üzere (beşinci kaliteden de olsa) yapmaya çalıştığımı belirtmem gerekiyor. Yazılarımda sıklıkla yahudiliğe ve Hristiyan ilâhiyatına değinmemin sebebi, çocukluğumun, ergenliğimin ve gençlik-ön orta yaş dönemimin yahudiler’in kucağında, orta-lise eğitimimin lazarist papazlar’ın rahle-i tedrisi’nde şekillenmesi ve onları bir nebze daha iyi tanımam ama daha önemlisi İslâm’ı sıfırdan değil de, en üst noktalardan seyretmeye kalkmamdır ki, bunun ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu farkettiğimde İslamî mevzularda mümkün olduğunca kalem oynatmamaya ve konuşmamaya karar verdim. Ben geçmişinde bir elinde Fin votkası, bir elinde Davidoff puroyla Vahdaniyyet ile Ahadiyyet arasındaki farkı, Nefs-i Zekiyye (Safiye) mertebesinde Hz. Davud’un yer alıp almadığını tartışmış, İsâ Aleyhisselam’ın dünya hayatı boyunca sadece 14 kez hakikî mânâda Allah diyebildiğini küçükmseyerek kendimin-meselâ-15 kere söyleyebilerek onu aşacağıma inanmış, nübüvvet-i teşriniyye’den kendisine pay çıkaracak gözü dönmüş, haddini bilmez biriydim. O nedenle İslâmî mevzularda-en temellerinde dahi-söz söyleyebilecek, kaleme davranabilecek en son kişiyim. Hâl böyleyken, benim büyük bir esere imza atmam nasıl beklenebilir? Ve eğer büyük bir esere imza atmak şöyle dursun küçük bir dibâce bile yazacak edebe sahib değilsem, benim makâlelerimin hatasız, dosdoğru, çelişkisiz ve tertemiz olması nasıl beklenebilir? Aslolan bu yazılardaki hataları tesbit etmekten öte o hataları doğrularıyla replase etmek olsa gerekir zira belli bir fikriyata gönül vermiş insanlar, gönüldaşlık ilkesi gereği birbirlerine yabancı bir yazar gibi değil bir gönül adamı gibi yaklaşmak durumundadır. Yoksa, çok bildiğimizi sandığımız ve olur olmaz kullandığımız bazı mefhumları bile yanlış yerlerde kullandığımızı (bunun bir mahsuru olduğunu söylemiyorum çünkü artık öylece benimsenmiştir) örneğin, ‘Karizma’ kelimesinin aslında ‘Hârisma’ biçiminde telaffuz edilmesi gerektiğini, günümüzde kullanılan anlamının ötesinde ‘Allah’ın Hediyesi’, ‘Allah’ın Lütfu’ anlamına geldiğini ve Yeni Ahid’in bazı yerlerınde-meselâ Korinthliler-kullanıldığını ve Hz. İsâ’ya atfen söylendiğini bir not olarak düşelim. Bazı mail’lerde mâlesef ‘Kahvehâne ağzı’ kullanılıyor. Bu ağza genel mânâda bir itirazım olmamakla birlikte en azından ciddî mevzularda bu jargondan uzak durulmasında yarar olduğunu da belirtmem de faide mülahaza ediyorum. Kullanılan termınolojiyi (etimolojiyi) ‘entel-dantel’ lafzı biçiminde eleştirmek mümkündür ama Lemanlaşmak’tan öteye de bir anlam taşımaz. Günahkâr’ın günahkârı bir adam olarak yıkanmak için İbda zemzemini bulmuşken, insanları Cem Yılmaz misali yeniden dinden imandan çıkarıp ya, herşeyden makara malzemesi çıkararak dejenere olmaya veyahut-tersinden-‘Sahte değerler verandası’na çıkıp temiz havayla mutlu olup, yellenerek teori yazmaya itmek çok ahlâksızca ve hiç de İslâmî olmayan yanılgılı bir tutumdur diye düşünüyorum.

 

Mültecilik

Yakın bir akrabam, ‘Hariçten gazel okumak kolay, büzüğün yetiyorsa gel boruyu burada öttür!’ diye bir eleştiri de bulundu bir-iki sene evvel. Haklı olabilir. Yine de mültecilikle ilgili bir iki laf etmek gerekir. Toplumda, siyâsî mültecilerin zevk-ü sefâ içinde yaşadıklarını, yaşadıkları ülkelerin idâresi tarafından korunup kollandıklarında, onlara ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ penceresinden baktıklarına ilişkin bir inanç mevcut. Bu ınanç küllen yanlıştır. Siyâsî mültecilerin kahhar bir çoğunluğu inanılmaz zor şartlar altında yaşamaktadırlar, üstelik de birçok devlet adamının geçmişlerinde mültecilik dönemleri varken. Örneğin, Yunanistan dışişleri ve kültür eski bakanı Theodoros Pangalos, Paris’te 9 yıl mülteci olarak bulunduğunu, mülteciliğin ne kadar zor bir şey olduğunu defalarca basın önünde ifâde etmiştir. Ama şimdi, mültecîlere bakışı-ne hikmetse-değişmiştir. Yine yıllarca Paris’te mültecî olarak bulunan, Antonio Negri’nin de öğrencisi, Yunanistan’ın en büyük entellektüellerinde yazar Yorgos Karabelias’ın fikirlerinde de kaymalar olduğunu yakinen biliyorum. Mültecî onulmaz bir yalnızdır, bir ‘yabancı’dır, ‘tehlikeli’dir, dünyanın heryerinde bu böyedir, mülteciliğin insana kazandırdığı tek ve en mühim şey ise, ‘Bazı insanları özellikle de eş-dostu’ miyara vurması, maddî hakikati insanın yüzüne vurmasıdır. Bu yönüyle mültecilik çok öğreticidir.

 

Hasbihâli John Donne’dan bir şiirle bitirelim:

Ve yeni felsefe herşeyi şübheye çağırıyor;

Ateş unsuru dışlandı

Güneş yitip gitti ve dünya…

Ve açıkça (hürce) beşeriyyet

günah çıkardı ki…

 www.drhakkiacikalin.up.to

Hosted by www.Geocities.ws

1