SANDAL(FON)
Dr. Hakkı Açıkalın
Neden böyle bir başlığa ihtiyaç
duyduk? Şundan; İnternet ortamında ciddî işler yapan forumlar ve
platformlar var. Bu forumlardan bir tânesi de Sandal-Forum.
Gökyüzü müstearlı sancakdarıyla sanal âlem tâbir edilen sahada
faaliyet yürütüyor. Periyodik olarak tâkib edemiyorum,
imkanlarım kâfî olmadığı içun.
Ancak, izlemek istediğim ve izleyemediğimde de hayıflandığım
monitörlerden bir tânesi. İzliyorum ancak, orada yazılıp çizilen
şeylere de her zaman katılmıyorum, hattâ çoğu zaman
katılmıyorum. Bu çok tabiî bir şey zira, ben bir tek ideolojinin
yani kendi ideolojimin en doğru-tek doğru, diğer ideolojilerin ise,
benim ideolojime nazaran-rölatif ve tedricî olarak-yanlış
ve / veya eksik olduğuna kânîyim. Bunun ‘mutlak’ hakikate doğru
yürümede ‘Fırka-ı Nâciyye’ olduğu konusunda zerre kadar şübhem
yok.
Bu tesbitleri böylece yaptıktan
sonra, gelelim Sandal-forum’la alâkalı bazı tesbitlere;
Evvelâ bu ‘Sandal’ kelimesinden huylanıyorum.
Belki de tamâmen bir ‘vehim’dir amma yine de bu vehmimi adlandırarak
rahatlamak istiyorum. Bu kelime yani Sandal, bizim bildiğimiz klasik
Sandal mı acep yoksa başka bir ‘Sandal’la irtibâtı olabilir
mi? Meselâ mı?
Sandalfon!
Sandalfon en mühim Arş Melekleri’nden
(Archanges) biri olarak tanımlanıyor. Öğretmenliğin-Bilgeliğin
timsâli. Sefer Sefirot’un onuncusu ve İlâh’ın ‘dişi-yarısı’
olarak kabul edilen ‘Malkhut’un ruhu (eşdeyişle Şekinah’ın
ruhu). Eğer böyleyse çok rafine bir ‘onoma’. Öğretmenlik ve
bilgelik misyonuna soyunuyor, iddialıca ve aydınlatmak istiyor
toplumu.
Sandale: Frank lisânında
Sandar veya Sandol; 1225 senesinde Lâtince’ye ‘Sandalium’
olarak giriyor. Mânâsı ‘Din Adamı ayakkabısı’. Oradan
Fransızca’ya ‘Sandale’ biçiminde ve ‘meşinden yapılmış
yazlık ayakkabı’ mânâsıyla giriyor. Kelimenin aslı Yunanca ‘Σανδαλιον’
(Sandalion). Modern Yunanca’da ‘Σαντάλι’
(Sandâli) veya ‘Σανδάλι’
(Sandâli) biçiminde ve aynı mânâda
kullanılıyor. Onun da atası ‘Eol’ diyalektinde ‘Σάμβαλον’
(Sâmvalon). Μβ / Νδ
replasmanıyla Sa-nd-al biçimine dönüşüyor.
Σάνδαλον
(Sândalon) kelimesinin Yunanca bir diğer
mânâsı ise ‘Matro’ adı da verilen yassı bir balık türü.
Σανδαλίς
(Sandalîs) kelimesi ise -Plinius’a göre- bir çeşit
hurmayı anlatıyor.
Yunan etimologlar kelimenin Şark kökenli
olduğu noktasında hemfikirler. Fars lisânında aynı mânâya gelen
kelime ‘Şandal’
şeklinde yazılıyor. Yani ‘sigma’ (Σ)
ile ش (Şın) yer değiştirmiş.
Türkçe de dahil birçok dile ‘Sandal’ veya ‘Sandalet’
olarak girmiş ve ‘yazlık açık
meşin-deri ayakkabı’ mânâsıyla yerleşmiş.
Belki-ve muhtemelen-başka
mânâları da var. Araştırmacıların konuyu
zenginleştireceklerini umuyorum.
Yukarıda verdiğim misâllerle
Sandal-forum’un ismi arasında bir ilişki var mı yok mu
bilmiyorum, olmayabilir de. Belki sayın Gökyüzü bizi bu konuda aydınlatır.
Son günlerde bu forumda Üstad Necib Fazıl
‘günleri’ yaşanıyor. Necib Fazıl’ın sabbataycılığı,
tutarsızlığı, Amerikancılığı, riyâkârlığı, hayalî İslâmcılığı
vs. herşey ‘iddia’ olarak ortaya atılıyor. Evvelâ bir metod
problemi olduğunu belirtmek lâzım; Sandal-forum ‘ilmî
tahlillerin, metodolojik ve bilim felsefesinin ilkelerine uygun bir
biçimde yapılabileceği ve doğru dürüst mes’ele konuşulup
üzerinde üstez (uzman) seviyesinde münâkaşaların ve münâzaraların
yürütüleceği, derin ve mütekâbil istidlâllerin en ileri
düzeyde kıran kırana birbirine gireceği, hülâsa, hakikî
mânâda ilmî bir forum değil, aynı diğer ‘siyâsî’ olduğu
varsayılan diğer forum ve platformların olmadığı gibi.
Araştırmacılıkla üstadlık arasındaki farkı, (Teşbihte hata
olmaz) Araştırma görevlisi sıfatını / titrini taşıyan adamla
Ordinaryus profesör unvânını taşıyan adam arasında bilgi, görgü,
tecrübe ve kalite farkına benzetebiliriz. Bu bağlamda, Sandal-forum
belki araştırma görevlisi seviyesindedir. Araştırma görevlisinden
ordinaryus profesör mârifeti ve mahâreti beklemek abesle iştigâldir.
Burada kasdettiğimiz bilim adamı,
tahmin edileceği üzere ve meselâ Türkiye’deki ‘devlet memuru’
nev’înden ‘bilim memuru’ değildir. Hele ki, İslâm gibi dev-i
âlâ bir mevzu üzerinde kalem oynatıp da, ‘dır, dir’ ahlâksızlıklarında
boğulan muhtelif ‘bilimsel etiketli’ zevâtın yazıp çizdiğinden
yola çıkıp da, ‘Bak falanca Bilim adamı öyle diyor’ sıpalığının
başını alıp gittiği bir iklimde mes’ele konuşmanın ne kadar
zor olduğunu ifâde etmek mecburiyeti vardır.
İki de bir, badem bıyıklı, genelde miyop, şalvar pantalonlu,
matruş suratlı ‘standart Türkiye Müslümanı’
delikanlıların, hocaefendilerinden bahisle, ‘Şöyle buyurdu,
böyle dedi, dünyaya lekesiz gönderildi, kerâmeti de var vs.’
tarzındaki geyiklerinin ‘bilim’ olduğu bir ortamda biz herkese
tepeden bakma hakkına sahibiz. Sahibiz çünkü, ‘emek’ denen
varlıktan haberimiz var, çünkü ‘anamız bilmemne edilene kadar’
kan ve ter dökerek bu işin kahrını çektik / çekiyoruz, çünkü
bu olup bitenlerin arkasında imzaları olan ‘memur’lar müesses
orospu düzenini daim kılmak adına her türlü alçaklığa tevessül
ediyorlar. ‘Sol’ adı verilen cenahta da durum pek farklı değil.
Orada da ‘bilimsel’ denen şeyin aslında ‘kültür’den gayrı
bir şey olmadığı apaçık. Pozitivizm’in nasslarından bir adım
ileri gidilmiyor ve tıkanılan her yerde sarılacak birkaç beylik
kültürel değer var ve onlara sarılınıyor. ‘Bilimsel Sosyalizm’
naraları atan nice adam Kapital’den, Komünist Manifesto’dan,
Anti-Duhring’den, Gota Programı’ndan bi-hâber. En basit felsefî
bilgilerden yoksun. Hegel’den nefret eden bütün sosyalistler’e
sorun kaç tanesi ‘Tin’in Görüngübilimi’ni okumuştur, kaçı
Hegel’in ‘Ruhçuluk’ anlayışını iki cümleyle tarif
edebilir? Alman İdeolojisi’ne saldıranların kaç tanesi Fıchte’nin
sayfalarını karıştırmıştır? Madde üzerine vaaz veren
ulemâdan kaçının anti-madde’den ve onun felsefî veya fizikî
açılımlarından haberi vardır? Anarşizm’in beğenmeyen
solculardan yüzde kaçı ‘Proudhon’u, Bakhunin’i veya
Zahariadis’in kapağını aralamıştır? Leninistler’den kaç
tanesi ‘Felsefe Defterleri’ne göz atmıştır?
Evet %90’ından fazlası bu anlamda
malûldür. Amma, hoş okumaya yeltense de bunun altından çıkacağı
şübhelidir zira bunun için altyapıları yoktur, dilleri fakirdir,
tahsilleri de kötüdür. Hâl böyle olunca, bağlı olduğun
ideolojiyi veya felsefeyi yalap şap anlatmaktan ileri gidemezsin ve
kendi kendini dahi iknâ edemezsin.
Müslümanlar açısından durum daha
da vahimdir. Marks’ı anlamayan adam İmam-ı Âzam’ı nasıl
anlasın, Fıqh’ı nasıl anlasın. Anlamadığı vechile şeyh
efendi’ye, Ofli Hoca’ya, Menzil’e, oraya buraya koşuyor. Sözde,
bu ‘mürtecî’lere karşı olan ‘Bilim Memurları!’ da (meselâ
YNÖ, meselâ modern Ofli Hoca Bayraktar, meselâ İsmail Nacar, meselâ
Beyaz Zekeriyya) kimi zaman ‘çok bilimsel!’ tezlerle dolu
tefsirler yazıp meselâ Hz. Meryem’in Hz. İsa’yı dünyaya
getirmesini Tabâbet biliminin verileriyle izâha kalkışıyor, kimi
zaman ise ‘kaynaktancılığı!’ teşvik ediyor; Kimsenin Kur’an’ı
anlamak için mürşide ihtiyacı yokmuş, ‘al oku’ tamam, herşey
halloldu. Şimdi şöyle mi diyelim: ‘Ulan sığır, iyi o zaman al
anatomi, fizyoloji, histoloji, cerrahî, dahiliye kitablarını oku,
yarın hekim ol! Tıbbiye’ye hiç lüzûm yok. Aç oku Zemin Mekaniği’ni
İnşaat Mühendisi ol, oku hukuk kitablarını evde avukat, savcı, hâkim
ol!’...Oh ne âlâ. ‘En iyi Arabça’yı
ben bilirim, İslâm’ı en iyi ben bilirim, iyi İngilizce bilirim,
Dabbet-ul Arz şudur, Mehdî budur, Deccal filancadır, ben çıplak
uyarıcıyım vs.’ diye heryerde ahkâm kesen Abdurrahman
Çelebîler’in, bilim adamlığıyla ne alâkası olabilir.
Üstad’ı ve Mütefekkir’i ayrıcalıklı
çok üstün kılan hususiyetler nelerdir?
50 senedir ‘Üst Dil’ den bahsediyor bu iki
insan. ‘Üst Dil’ çok mühim, mes’ele konuşabilmenin
‘platin âleti’ bu ‘Üst Dil’. Ef’âl Âlemi’nin yani
içinde yaşadığımız ‘Maddî-Kaskatı’ âlemin yani ‘Fiiller
Âlemi’nin fevkinde bir mes’eleyi ele alacaksak ki, İslâm’ı
konuşurken bu şarttır, bir ‘Üst Dil’imiz olacak. ‘Ben
anlamam, ağdalı, zor geliyor, işin içinden çıkamıyorum’ diyen
adam sahtekârın ve riyâkârın tâ kendisidir. Bunu diyen ‘rudimanter
mahlûq’ bulvar gazetesini bile okuyamayacak, okusa da oradan anlam
çıkaramayacak kadar lümpendir aslında. Tek bildiği şey 51
oynamak, kârhânelerde sermâye seyretmek ve avantacılıktır, lüpçülüktür.
‘Bu dilinizi yumuşatın’ diyen yumuşaklara, ‘Sen biraz
sertleşebilsen nasıl olur’ demek tabiî ki pek anlamlı olmuyor.
Bilmiyor ki, dilini değiştirdiğin zaman kişiliğini de
değiştiriyorsun, dilini yumuşattığın zaman değerlerin de
yumuşuyor, ideolojin ve inançların aşınıyor,
karaktersizleşiyorsun ve nihâyet yabancılaşıp hiçleşiyorsun, için
boşalıyor. Sistemin de istediği bu zâten, içini boşaltalım!
Ecevit’e, Baykal’a, Perinçek’e solcu diyen medya sonunda halka
kendi dilini dayatmış ve öğretmiş oluyor. Sokaktaki adam da,
üniversitedeki ortalama öğrenci de, ‘Bilim memuru’ da, bürokrat
da artık yukarıda mezkûr şahısları ‘solcu’ diye biliyor. İçini
boşalttığı veya zehirlediği mefhumu kendi ‘dil’iyle yani
ideolojisinin ‘kötü ve fakir’ diliyle ikâme ediyor.
Dili (Mes’ele konuşabilecek dili)
olmayan adam, beyinciği olmayan güvercinle aynı, hattâ daha beter
bir durumdadır. Sağa sola yalpalanıp durur, doğru bir hat
üzerinde yürüyemez, ceset olarak yaşar ama büyük ideallerin adamı
olma planında ölüdür, bitiktir. O nedenle, Müslüman yığınlara
‘Üst Dil’in hayatî ehemmiyetini anlatmak için 50 senedir yırtınan,
ömrünü çürüten iki adam var Türkiye’de; biri Üstad Necib Fazıl
(RA), diğeri Mütefekkir Salih Mirzâbeyoğlu.
Bir başka mevzu ise, ‘Jargon’.
Jargon’un mânâları şunlar: 1-Böcek
vızıldaması (gazouillement ve ‘gosier’) ve onomatopedir
(tabiî seslerden devşirme), 2-Deforme
olmuş (edilmiş) lisân ki, buna ‘Babelizm’ adı da verilir
(Babel’den mülhem olub, farklı lisânlara aid kelimelerden oluşmuş
bir diskurun karakterini ifâde eder, Fransız lisânına 1866
senesinde dahil olmuştur), 3-Anlaşılmaz lisân (bu mânâdaki
jargonun fransızca’daki sinonimleri; baragouin, charabia,
galimatias ve sabir’dir), 4-Belli başlı kelimelerin etkisi ve
hasebiyle, komplike olmakla karakterize ve bir gruba mahsus lisân,
meselâ ‘Skolastik Jargon’ veya ‘Mistik Jargon’, 5-Bir mesleğe,
bir aktiviteye özgü, sıradan adamın anlamakta zorlandığı, ifâde
biçimi, örn. Tabâbet jargonu, protest tiyatro jargonu, 6-Eski Argo’da,
‘Argo’ (dil) mânâsına, örn. Françoıs Villon’un
baladlarındaki ‘Argo’ nitelikli jargon, 7-Yakut’a benzer küçük
kırmızı bir taş ki, Lâtince ‘Yakut’ mânâsına gelen ‘Hyacinthus’
kelimesinin bozunarak, evvelâ ‘Jacunce’ (Jaküns), bilâhare ‘Jargunce’
(Jargüns) ve nihâyet ‘Jargon’ olarak ortaya çıkmıştır,
8-Sarımtırak bir Zirkon çeşidi.
Kimi zaman şuurlu olarak fakat umumîyyetle
cehâletten mütevellid, Jargon’la ‘Üst Dil’ karıştırılagelmiştir.
Bu hataya, bizzat ilgili ideolojinin içinde bulunanlar da sıklıkla
düşmekte ve ‘Bizim jargonumuz...’ diyebilmektedirler. Üstad’ın
ve Mütefekkir’in üzerinde önemle durduğu ‘Üst Dil’, Batılı’nın
tanımladığı / tanımlayabildiği ‘Jargon’ değildir. ‘Üst
Dil’ ne ‘charabia’dır, ne ‘Babelizm’ ne de ‘Neolojizm’.
İşte, referansımız sâdece ve mutlak bir biçimde Batı olduğunda
içine yuvarlanılması muhtemel hendekler bizi ‘Üst Dil’den
uzaklaştırıyor. Batı’nın hafsalası o kadar, sen de ona
öykündüğün müddetçe en fazla onun taklidi olabilirsin ki, ‘Üst
Dil’ bunun panzehiridir. ‘Üst Dil’ o kadar mühimdir ki,
Mütefekkir bunu bir kitabla izâh etmiştir ve diyalektik olarak da
daimdir. Ben, bu nedenle kendimi ‘sair’ Müslümanlar’dan daha
şanslı görme ve bununla iftihar etme hakkını kendimde bulurum. İçimin
boşalmasına mânî olan derman bu ‘Üst Dil’. Ancak ve ne yazık
ki, hasta ‘Müslüman’ şifâyı reddediyor-çünkü acıdır-ve
ruhunun ısdırabını dindirmek adına ‘kaynaktan’ zehirlere
sarılıyor. Yalnızca Müslüman’ı kasdetmeksizin, herkese teşmil
ederek bir teşhis ve tesbit yapmanın zamanı geldi; evet, ‘Üst
Dil’i geçtim ‘Jargon’u da eline yüzüne bulaştıran yurdum
insanının koşa koşa ulaştığı hâl’in adını verelim: ‘Jargonafazi’
(Jargonaphasie). ‘Αφασία’
(Âfasîa) Yunanca ‘Söz Yitimi’ mânâsına.
‘Jargonafazi’ bir hastalık, bir ‘Sensoriyel Afazi’ türü.
Parafaziler (hecelerin veya fonemlerin yerini değiştirmek veya
birbirine yakın kelimeleri yanlış yerde kullanmak-konjonktür
yerine konjektür gibi) ve Neolojizmler’le (yeni, uydurma ve mânâsız
kelimeler üretme) karakterize bir hastalık.
Sözü de gitmiş, jargonu da uçmuş,
parafazik, Neolojist yani Jargonafazik bir toplum. Buyurun! Batı’nın
bile kabul edemeyeceği düşüklükte ve düşkünlükte bir toplum
ki, nerede kaldı ‘Üst Dil’e sıçrayacak. Müslüman’ıyla,
sosyalistiyle, Kürt’üyle, Türk’üyle, kadınıyla erkeğiyle,
genciyle yaşlısıyla ‘Dil’siz (Üst Dil’siz) bir cemiyet.
Böyle bir cemiyetin çürük meyveleri olarak (hepimiz dahil) sen
kalk Necib Fazıl üzerine ‘monoliz’ yap. Tabiî, isteyen, İBDA’cı
arkadaşlar da dahil, Necib Fazıl’ı tenkid edebilirler! Ama, evvelâ
buna mezun olsunlar, ‘Üst Dil’e vâkıf olsunlar, ben de onların
ayaklarını yıkayayım. ‘Bir mısraının ağırlığı’nın, TC
devleti tarafından bile, takdiri meydandayken parafaziklerin ve (mes’ele)
konuşma özürlülerin Necib Fazıl hakkında bitevviye daha ileriye
doğru işeme çabalarının ‘olimpik’ bir kıymeti olabilir lâkin
benim rektal bir kahkaha atabilirim bu tenkidlere!
İkinci bir mevzu, ‘Üst Dil’le direkt alâkalı ve onun bir
tacı olan ‘
Üst Mânâ’ mevzuudur ki, bu da,
‘Ef’al’den’ mânâya yani esmâ’ya yani bir üst buuda sıçramayı
ifâde eder. YNÖ’ye bakarsak bütün bu mefhum ve mahluq varlıkları
‘kaynaktan’ ve mürşidsiz öğrenebilir ve tatbik sahasına geçirebiliriz.
Tabiî, kolaydır; alırsın bir Arabça veyâ Osmanlıca lugât, açıp
karşılığına bakarsın ve öğrenirsin. Tamam, oldu. ‘Üst
Mânâ’ ehli olub çıktın. Daha Batılı kanadın
palazlanmamışken sen şimdi Şark’ı da yalayıp yuttun. Daha da
ötesi, İslâm’ı, Sünnet’i, Rasûl’ü, Evliya’yı, Enbiya’yı,
İnsan’ı, Allah’ı velhâsıl ‘kaynaktan’ öğrendin. Ama,
mes’ele konuşamıyorsun veya ‘leksikoncu mâlûmatfuruş’ olub
tutî kuşuna benziyorsun.
Üçüncüsü, diğer ikisiyle kopmaz
bir rabıtaya sahib olan ‘Üst Şuur’
buududur ki bu, ‘bacakları toprakta
olan adamın beyninin Arş-ı Âlâ’da olması hâlidir.
Bu sacayağı beyinlerde ve ruhlarda
saplı bir biçimde ve dimdik ayakta durmadıkça, Necib Fazıl’ın
da Mütefekkir’in de değerlendirilmesi muhaldir. Zâten, o seviyeye
uluaşıldığında kazanılacak ‘Edeb’, böyle birşeye müsâade
etmez. ‘Sükût’ ve ‘Hürmet’in üzerindeki örtü kalkar, aşikâr
olurlar. Bu planın haricindeki her türlü objektif veya sübjektif
‘tenkid’, bizim açımızdan mahalle karısı can-can’ı
kategorisine girer ki, her kim yapıyorsa cehenneme direk olsun.
Eğer aksi olsaydı; meselâ bu nev’î
dedikodular, şahsî nefretler, kıskançlıklar, edebsizlikler, ‘geyikler’,
anhedonik muhabbetler, lümpenlikler, basmakalıp lafazanlıklar,
yatak odası teorileri gerçekten ‘bilimsel tezler’ olsaydı,
şimdiye dek Türkiye’de ya sosyalist, ya İslâmî ya da en azından
burjuva demokratik 1000! tâne inqilab olması gerekirdi. Ama olmadı,
bu toplum ‘Üst Dil’siz, ‘Üst Mânâsız’ ve ‘Üst Şuur’suz
olduğu için ve dahi kendisini bu hayatî hasletlere dâvet
edenleri-en yakınındakiler de dahil olmak kaydiyle-ya zindana
tıktırdı, ya işkenceden geçirtti, ya da TENKİD ETTİ! Tenkid
ettiklerinizden biri Haqq’a yürümüş cennetmekân, diğeri idamla
şereflenmiş bir Dev Adam! Evet, dışarıda kalıp da ‘bilimsel
tezler’ yazan, ‘kaynaktan’ okuyan, ‘çok bilen’, ‘Afazik’
entellektüeller, bilim memurları, RTE’lar, teorisyenler, mühim
adamlar, şimdi mârifetinizi gösterip başınıza geçirilen
çuvalları çıkarın! Her gün bir yenisi geçirilecek çuvallardan
kurtulmanın tezlerini yazın. Oluşturun ortak jagonunuzu!
Son tecridde; İBDA fikriyatına
sempati duyan, gönülden bağlanan veya bizzat merkezinde yer alan gönüldaşları
ve gönüldaş adaylarını da ikâz ediyorum: Necib Fazıl (RA) da, Mütefekkir
de bizim idealize ettiğimiz en yüce değerlerden ikisidir. Onlar
hakkında, dahilde veya hariçte-hâlis niyetle bile olsa-tenkid
adı altında, kelâm etmek ve hele haddi
aşmak, bırakın hata olmayı, ‘SUÇ’ pratiği teşkil eder.
Necib Fazıl’ı veya Mütefekkir’i tenkid bizlerin haddi değildir.
Bizler, onların izinin tozu durumundayız, hayata bağlanma sebebimiz
onlar. Bize düşen tek şey onlara lâyık olmak ve hazinelerine
sahib çıkmaktır, başka bir şey değil. Hz. İsâ (AS)’a
atfedilen bir kelâm vardır: ‘Dil, Gönül’ün taşmasından
söyler’. Unutmayınız
ki, Dilinizden çıkanlar gönlünüzden taşanlardır. Dilinizi
değil ‘Üst Dil’inizi geliştiriniz ve ölçüyü ‘Üst Dil’
seviyesinde tesbit ediniz. Dikkat ediniz ki, o dil, iki cihanda ateş
olub gırtlağınızı yakmasın. Bu tür eleştirileri Ouranos’a
bırakın, nasıl olsa Hronos annesiyle bir olub onun icabına bakar.
Biz, nisyânla malûl olmamaya çalışıyoruz, er ya da geç hesab
döner ve defterler bir bir açılır. Bunu aklınızdan hiç çıkarmayınız...
www.drhakkiacikalin.up.to