DİNİ DAVRANIŞ TEORİLERİ*
Michael ARGYLE ve Benjamin
Beit-HALLAHMİ (Prof. Dr.)
Çeviren
Yrd.Doç.Dr.Ali Kuşat
Mehmet Korkmaz
İsmail Güllü
Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Araştırma Görevlisi Kitabın bu son bölümünde, daha önceki bölümlerde sunulmuş kanıtlara ters düşen dini davranış teorileriyle ilgili birtakım ampirik hipotezleri test edeceğiz. Konuya başlamadan önce, test etme işlemlerinin yapılacağı hususlarla ilgili bazı sınırlılıklara ve zorluklara işaret etmemiz gerekmektedir. Bu alanda çalışma yapan-ların karşılaştığı problemlerden biri; dini davranışla ilgili bazı kişisel ve mesnetsiz ifadelerin (söylemlerin) gerçekte teorik ve sistematik araştırmalara dayanmaması-dır. Dini davranış hakkında çok az sistematik teori bulunmaktadır. Bunların çoğu da sadece deskriptiftir. Bununla birlikte, bazı ilginç teorik görüşleri de, ampirik olarak test etmek zordur.
Ampirik testin yapısı ayrıntılı bir şekilde tespit edilmediği sürece, teorik i-fadelerden elde edilen ampirik önermeler, kapsayıcı ve sistematik değilse birçok detayın kaybolmasına neden olabilir. Çoğu kez bir hipotez kendi bağlamından çı-karılır ve teorinin başka yönleri dikkate alınmaz, bazen de test edilen şey, düşünce-nin özünden ziyade kelimenin dış yapısı haline dönüşür. Diğerlerinde görmüş ol-duğumuz eksiklikleri tekrarlayarak hatalı duruma düşmemek için, yapmaya çalıştı-ğımız teorik önermelerin sınırlılıklarını ve amaçlarını ayrıntılı bir şekilde göster-meye çalışacağız. Önermelerin önceden seçimi, doğal olarak, bu alandaki görüşle-rimizi, neyin test edilmesi ve öne sürülen önermeyi destekleyecek ne tür delillerin bulunması gerektiği konusundaki hükümlerimizi yansıtır.
Bu teorilerin test edilme metodu, detaylardaki farklılaşmaya rağmen, birbirine benzemektedir. Teori mümkün olduğu ölçüde net bir şekilde ortaya konulur. Dini davranıştaki bireysel farklılıklar ve inanç çeşitleri açısından nelerin beklendiği tümevarım yöntemiyle ifade edilir. Örneğin, eğer din bir engellenmenin sonucunda ortaya çıkıyorsa, ihtiyaç içerisinde olan yoksul insanlar daha dindar olmalıdır. Böyle bir durumda yoksulların inançları onların engellenmelerini telafi etmeye yönelik bir şekil almalıdır. Bu teori, dini davranışı açıklama biçimi olarak öne sürülebilir. Bu örnekte, engellenmeyle dini davranışın şiddeti arasında kesin bir ilişki olmalı-dır, ya da, bütün bu değişkenler arasında var olan ortak bir sürecin varlığı ileri sürülebilir. Böyle bir durumda, din ile mahrumiyet arasında birbirini etkileyen anlam-lı bir ilişkiden söz edilemez. Bu bölümde ele alınacak teorilerin çoğunda, mahru-miyet din ilişkisi, daha önceki yazarların niyeti ne olursa olsun, bütün değişkenler arasında ortak bir sürecin varlığı açısından ele alınacaktır.
Bu tür bir tasnifte bazı zorluklar ortaya çıkacaktır. Bu zorlukları şöyle sıra-layabiliriz:
1. Aynı ampirik sonuçlar bazen birden fazla teoriyle de elde edilebilir. Burada iki temel ihtimal vardır; ya iki ayrı süreç birlikte oluşmaktadır veya daha başarılı ve geniş bir öngörü içerisinde bir teori diğerini de içermektedir. Eğer bir teori, diğer sonuçlarla birlikte bütün fenomenleri kapsayıcı bir özellik arzederse, daha dar olan teori dikkate alınmaz. Ancak eğer sonuç birkaç görüşün birlikte oluş-turduğu bir açıklama içeriyorsa, böyle bir durumda büyük bir ihtimalle iki farklı süreç işlemektedir ve bu nedenle her iki teori de dikkate alınmalıdır. Böyle bir du-rumda sorgulanan sonuç fazlaca belirlenmiş (birden çok etkenin belirlediği bir sonuç) olmaktadır.
2. Tasniflerin bir kısmı başarılı, bir kısmı da başarısız olabilir. Biz bu ko-nuyu teorinin uygulanacağı alanları göstererek de ele alabiliriz. Örneğin, teori, belirli dini grup veya belli yaştaki insanlar için uygun olabilir, ama diğerleri için uygun olmayabilir. Dahası teori, engellenen, çatışan vb. belirli dürtüler açısından daha spesifik hale getirilmelidir.
3. Karşılıklı etkileşimin yönü, öngörü sürecinde spesifik hale getirilebilir. Fakat bu etkileşimin yönü ampirik verilerle bilinemeyebilir. Böyle bir durumda biz basitçe, tasnifi zayıf fakat başarılı kabul ederiz.
Biz, dinin kökenleri ve fonksiyonları ile ilgili birkaç genel teori ve dinin pratikleri, aktiviteleri, kaynakları ve motivasyonları ile ilgili birkaç spesifik önerme seçtik. Dini davranışa psikolojik bakış açıları bizleri sık sık motivasyon ile ilgili şu doğal vurguya götürür: Neden bazı insanlar daha dindardır? ve neden onlar belirli dini pratikleri yaparlar? Şimdiye kadar sunduğumuz bulgulardan hareketle diyebiliriz ki; “her dini aktivite motivasyonel olarak gerçekleşir” şeklindeki bir faraziye önemli hale gelmektedir. Kişisel özgeçmiş, durumsal faktörler, kişisel dinamikler niçin belirli insanların belirli dinsel aktivitelerde bulunduklarını birlikte açıklarlar. İşte bu nedenle bir kişi ya da grubun tamamen anlaşılmasına katkıda bulunan çeşitli mini teoriler de ortaya koymaya karar verdik.
Dini davranış teorileri (teolojik temelli olmayan) birkaç kategoriye ayrıla-bilir;
- Dinin nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışan “ köken teorileri (theories of origins”.
- Belirli kişi ve toplumların neden belli inanç sistemlerine sahip olduğunu açıklamaya çalışan “süreklilik teorileri (theories of maintenance).
- Dini davranışın birey ve grup üzerine etkilerini inceleyen “etki teorileri (theories of consequence)”.
Köken teorilerinin en çok bilineni psikolojik olanlarıdır. Biz bunlar arasın-dan yansıtma, bilişsel ihtiyaç ve engellenmeye karşı reaksiyon teorilerini, dinin kaynaklarını açıklamaları açısından ele alacağız. Sosyolojik teoriler çoğu kez dinin devamlılığı ve fonksiyonu ile ilgilenirler. Biz bunlardan yoksunluk ve entegrasyon (uyum) teorilerini inceleyeceğiz. Psikolojik süreklilik teorileri, suç ve cinsel ihtiyaçlar gibi kısmi motivasyon ve sosyal öğrenmelere vurgu yapar. Dindarlıkla ilgili bireysel farklılıklar ve bu farklılıklar arasındaki ilişki ile ilgili materyaller doğal olarak süreklilik teorileri ile ilişkilidir. Daha sonra göreceğimiz gibi bazı teoriler dikkate değer oranda ilgi gördüler ve bu teorilerle ilgili çok sayıda yazı yazıldı ve araştırma yapıldı.
Bunlar Freud’un (1913) “Baba Yansıtması” olarak gördüğü köken teorisi, Marx ve Engels (1957)’in devamlılık teorilerinden, yoksunluk ve telafi teorileridir. Freud ve Marks’ın her ikisi de bazı ilave dini davranış teorileri ortaya koymuş olmaları nedeniyle biz bunları da değerlendireceğiz.
Bulgular, bu teorilerin kesin geçerliliğine ne kadar katkıda bulunabilir? İ-nanç sistemi olarak dinin kökeni ile ilgili teorilerde olduğu gibi, bazı örneklerde bu tür geçerlilik zordur. Hipotetik anlamda dinin ilk defa ortaya çıkışıyla ilgili, insan davranışlarını açıklayan teoriler bir takım spekülatif açıklamalardır. Bu tür teorile-rin açıklığa kavuşturulması tarihi, arkeolojik ve antropolojik metotlarla yapılmalı-dır. Modern toplumdaki bireysel ve sosyal din psikolojisi ile ilgili bulgular sadece bir öneri olabilir. Bunlar kültürel gelenekler ve günümüz bireyleri arasındaki etki-leşimler konusunda da bir şeyler söyleyebilir. Bununla birlikte bu tür bulgular daha çok dini inanç sitemlerinin devamlılığını açıklamaya çalışan teorilerle ilgilidir.
1- KÖKEN TEORİLERİ
a- Bilişsel İhtiyaç Teorileri
Sosyal psikologların inanç ve tutumlar hakkında yaptıkları araştırmalar, i-nançların çoğu kez bilişsel ihtiyacı tatmin ettiğini göstermektedir. Şöyle ki, inançlar uyumlu, dengeli, anlaşılabilir, kısmen rasyonel bir değerlendirme anlayışı sunar (Smith, Bruner ve White, 1956; Katz ve Scotland 1959). Pek çok araştırma, birbir-leriyle tutarlı inanç ve tecrübeleri benimsemeyi gerektiren, bir bilişsel tutarlılığa yönelmenin önemini göstermektedir (Abelson ve arkadaşları, 1968). Bu konuda dini inançla ilgili bazı temel psikolojik teorilerin temeli şudur: Bu teoriler bazı tecrübeler için tutarlı bir açıklama sunmaları nedeniyle geliştirilmiş ve kabul edil-miştir. Bununla birlikte inanç sistemleri sosyal grup tarafından kabul edilmedikçe diğer bireyler tarafından da kabul edilmez. Bir çok sosyal psikolojik araştırmalar inançların kabul edilmesinde grup normlarının etkisini göstermektedir. Kabul edilen inançlar doğru, yanlış veya bir realiteyi kategorize etmenin ve yorumlamanın indi (keyfi) yolları da olabilir.
Gelişim psikologları özellikle Piaget’i izleyenler, ergenlerin sadece soyut düşünceye sahip olmadıklarını, her şeyin rasyonel bir açıklamasına arzulu oldukla-rını gözlemlemişlerdir; teoloji de böyle bir açıklama sunmaktadır (Elkind 1971). Bu düşünce çizgisi bilişsel gelişim teorilerinin özellikle ergenlere uygulandığını önerir. Bunun başka bir versiyonu da hayatın amacı ve bireysel kimlik problemle-riyle ilgili olarak bu yaş grubundakilere öneriler sunmaktadırlar.
Dinle ilgili temel sosyolojik teoriler benzer görüşler öne sürer. Dinin top-lumsal olarak paylaşılan bir anlamlar seti sunduğuna vurgu yapar. Weber (1922) dinin, hayatın bilim tarafından çözümlenemeyen şeytan, kötülük problemi ve ölüm gibi irrasyonel yönlerini anlamlandırma ile ilgilendiğini öne sürmüştür. Durkheim (1915), toplumu sembolize eden dini sembollerin egosantrik dürtüleri kontrol etmede ve yaşamda bir disiplin temin etme konusunda hizmet ettiğine vurgu yapmaktadır. Bellah (1967) ise dinin bireye ve gruba bir kimlik duygusu, bir benlik ve çevre tanımlaması verdiğini söylemektedir. Bu sosyolojik teorilerin dini, gerçekli-ğin bir yorumu, benliğin bir tanımı ve hayat için bir rehber, toplum tarafından pay-laşılan bir kavrama seti olarak ortaya koyduğu söylenebilir (Berger ve Luckmann, 1967).
Din tarafından karşılığı sunulan bu bilişsel kavrama problemleri çeşitlidir. Bunlar: 1-Bilim ve sağduyu tarafından cevaplanamayan, “Dünyanın başlangıcı nasıl oldu?”, “Yaşamın amacı nedir?” gibi entelektüel problemler, 2-Yaşamın ölüm ve kötülük gibi kabul edilemeyen yönleri, 3-Kıt imkanlar içinde olan gurup ve bireylerde olan eşitsizlik ve engellenme gibi özel durumlar, 4-İlkel kabilelerde ışığın ve güneşin hareketi gibi, yöresel bilim adamları tarafından açıklanamayan bölgesel doğal fenomenler, 5-Mistik tecrübe, estetik duygu, yaratıcılık, bilinç durumu gibi bilim tarafından açıklanamayan doğal fenomenler, 6-Bilişsel olgular olarak tanımlanan hayatın amaçları ve kimlik problemleri.
Thouless, (1935) tarafından ortaya konulan ilginç bulgular bilişsel teoriler için bir destek sunmaktadır. Bu bulgulara göre insanlar dini önermelerin doğruluğuna “Çinin bazı bölgelerinde Kaplanlar bulunmaktadır” şeklindeki önermeden daha çok inanmaktadırlar. Denekler, yapılan bir araştırmada, sorulan sorulara yedi şıklı bir ölçekte katılıp katılmadıklarını ifade etmişlerdir. Dinle ilgili maddelere verilen cevaplar, inanmamanın da inanma kadar dogmatik olduğuna dair iki ekstrem yargıya olan güçlü bir yönelimin bulunduğunu göstermiştir. Bu bulgu daha sonra Brown (1962) tarafından da doğrulanmıştır. Sanai (1952) yetişkin öğrenciler üzerine yaptığı bir araştırmada, dini konularda W şeklinde bir dağılım, “Hindistan’ın bazı bölgelerinde kaplanlar yaşar” örneğinde olduğu gibi gerçeklik dünyası ile ilgili konularda normal bir dağılım ve politika ile ilgili konularda U şeklinde bir dağılım bulmuştur. U şeklindeki politik dağılım muhtemelen iki politik partinin varlığına işaret etmektedir. Dini konularla ilgili dağılım da muhtemelen din hakkında paylaşılan iki ya da üç görüşün bulunduğunu göstermektedir. Böylece elde edilen sonuçların, ne derece “dini inançta kesinliğe olan bir eğilimin” neticesi ol-duğunu söylemek zordur.
Ergenler ve öğrencilerin yaygın bir şekilde tutarlı bir inanç veya inançsız-lık seti arasında gidip geldikleri gözlenmiştir. Adolesans devresinde ergenler dine yönelmekte ve dinden uzaklaşmaktadırlar (s.65). Öğrenciler, başka konuları da dikkate alan modifiye edilmiş bir inanç geliştirmektedirler (s.34). Bu ikinci süreçte öğrencilerde kesinliğe doğru bir eğilimin yerini kişisel bir tanrıya inanmadan ziyade, yüksek bir güce veya ruha inanma gibi tedricen gelişen bir inancın aldığı görülmüştür.
Dinin bireysel kimlik ve hayatın amacı ile ilgili problemlere yardımcı ol-duğu konusu ile ilgili açık bir delil yoktur. Ancak, özellikle entelektüel yönlerden veya kısaca öğrencilik döneminde ve ondan önceki kimlik problemlerinin en üst seviyeye çıktığı çağda dine ilginin en doruk noktaya ulaştığı da bir gerçektir. Erikson (1958), ergenlerde kimlik oluşumu ile ilgili düşüncesini geçmişte yaşamış Martin Luther gibi bazı kişilere uygulamıştır. Erikson dini düşüncenin gelişimi boyunca Luther’in kimlik karmaşasını ve problemlerini nasıl çözdüğünü göstermiştir.
Burada bilim adamlarının ve diğer akademisyenlerin inançları da önemli-dir. En az dindar olanlar psikologlardır. Bunları da sosyal bilimciler takip etmekte-dirler (s.88). Bu kimselerin dini bakış açısından farklı olarak tutarlı bir hayat anlayışları vardır. İlgi alanları dine alternatif herhangi bir izah veya açıklama biçimi sunmayan, fizik bilimleri ve beşeri bilimleri alanında uğraşanlar daha dindardırlar (s.92).
Sosyolojik ve tarihi araştırmalar, belli dini düşünce biçimlerinin toplum ta-rafından paylaşılan anlamlar ve amaçları nasıl sunduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Biz ticari aktiviteleri yasallaştıran ve bu konuda bir takım kurallar koyan Protestan ahlakını tartıştık (s.82). Küçük dini gruplar, üyelerini özel ruhsal elitler olarak tanımlamakta ve onlara bir takım sıkı kurallar koymaktadırlar. Ancak istisnaları olmakla birlikte kiliselerin çoğunun günümüzde davranışları etkileyecek kurallar önerdiği açık değildir. Kiliseler, hala günümüzde ölüm ve kötülük problemlerinin çözümü konusunda bazı öneriler sunmaktadır. Bunun yanında bilişsel ihtiyaç teorisi, ölüm ve kötülük problemlerinin entelektüel yanlarıyla ilgilenirken daha sonra göreceğimiz gibi, bu problemler korku ve engellenme teorileri açısından da test edilebilir.
Schweiker (1969), dinin, “seküler düşüncenin ortaya koyduğu şeylerle daha iyi baş edebilmede daha yüksek entegre bir anlam sitemi sunduğu” hipotezini test etmiştir. Schweiker, kilise üyelerinde, diğer seküler grup üyelerine nazaran daha az anomiye rastlandığını ortaya koymuştur. Festinger ve arkadaşları (1956), dini inançlar gereği kiliseye yapılması gereken fiziki yardımlar sekteye uğradığında, sosyal desteğin önemine işaret ederek kiliseye olan üyelik sayısını artırmak için cemaatin çaba harcadığını bulmuştur.
Çok sayıda detaylı deliller olmamasına rağmen bilişsel ihtiyaç teorilerinin doğruluğu genel kabul görmüştür. Bu teorilerin gençlere daha uygun olduğu gö-zükmektedir. İlave olarak korku ve engellenme üzerine temellenen teorilerle bu bilişsel teoriler arasında bir ilişki de vardır. Çünkü bu teorilerde dine yönelmenin bilişsel bir boyutu vardır. Korku ve engellenme teorileri, ritüel, dua veya kilise üyeliği gibi dini aktiviteler için fazla bir açıklama sunmazlar. Kelimelerin dini dü-şünceleri ve sözlü olmayan ifadeleri aktarmak için uygun olmadığı önerilmekte, ritüel ve müzik gibi söze dökülemeyen şeyler burada daha önemli hale gelmektedir (Langer, 1942). Sübjektif tecrübeler ve bir dini formu içeren davranışın yönü, hazır bir şekilde kelimelere kodlanamaz. Bununla birlikte, sözsüz iletişimin de kapalı olması nedeniyle, ritüeller neredeyse tamamen kelimelerle tamamlanır. Bu sözlü ve bilişsel alanda, tecrübenin sosyal olarak paylaşılan bir yönüne ihtiyaç duyulur. Bu da bazı insanlar için din tarafından karşılanan bir hayat rehberi sunar. Beynin her iki yarım küresinin baskınlığıyla ilgilenen son araştırmalar da burada dikkate alına-bilir. Bu araştırmalara göre sol lob sözel aktivitelerde baskındır ve bilişsel aktivitelere yardımcı olur. Öte yandan sağ lob ise uzamsal, estetik, içsel, analojik, sözde olmayan işlevler konusunda baskındır (Ornstein, 1973). Dini eğilimi güçlü olan insanların sağ lobunun daha baskın olduğunu gösteren deliller de vardır (Bakan, 1971). Bu deliller, dini tutum ve düşüncelerin temelde sözel olmayan sağ ya-rım küre tarafından üretildiği fakat sol yarım kürenin sözel aktiviteleri ile bunları desteklediğini ifade etmektedir.
b- Baba İmajının Yansıtılması Teorisi
Dinin kaynağı ve fonksiyonları ile ilgili Freud’un hipotezlerinden, biyolo-jik baba ile kutsal baba düşüncesi arasında bir ilişkinin bulunduğunu söyleyen teo-risi, en çok test edilebilen ve test edilen teoridir. Freud’un Totem ve Tabu (1913) kitabında ilk defa ifade ettiği bu düşünceye göre, “tanrı her bir durumda baba ima-jının modellendirilmesi ile oluşturulur ve bizim tanrı ile olan kişisel ilişkimiz biyo-lojik babamızla olan ilişkimize bağımlıdır. Baba ile ilgili değişim ve dönüşümler, tanrı ile olan ilişkide de vardır ve sonuçta tanrı yüceltilmiş babadan başka bir şey değildir.” (s. 244). Aynı düşünce Freud’un diğer çalışmalarında da ifade edilmek-tedir (1927, 1939). Bu öneri Jones (1951) tarafından daha geniş bir şekilde ele alınmıştır. O da şöyle demektedir: “Dini hayat, çocuğun babası ile olan ilişkilerinde ortaya çıkan korku ve arzular gibi kozmik duygular dünyasında oluşan bir canlan-dırmayı temsil eder.” (s.195).
Ebeveynin yansıtılması hipotezinin en genel versiyonu, her toplumda ilk çocukluk döneminde sosyalleşme tecrübeleri ile doğa üstü bir varlığa inanç arasında bir ilişkinin olduğunu ifade eder (Spiro ve D’Andrade 1958). Bu hipotez dinin kültürel bir yansıtma olarak görülmesinden kaynaklanmaktadır (Kardiner ve Linton, 1939). Çağdaş Batı toplumlarında dindar bireyler için, tanrı imajları ile anne-baba veya baba imajları arasındaki benzerliğin kültürel temelli olduğu varsa-yılmaktadır. Çünkü bu benzerlikler diğer bir çok dini geleneklerde açık bir şekilde, “Kutsal Baba”, “Kutsal Ana”, “Kutsal Aile”ye dualarda ve seremonilerde çok sık vurgu yapılmaktadır (Warner, 1961). Bizzat bu referansların, başka bir psikolojik bulguya gerek duyulmadan aile yansıtması hipotezini desteklediği düşünülebilir. Tanrının ailesel tanımlanması dini geleneğin bir parçası olması nedeniyle, bir çok bireylerde bu durumun bizzat öğrenildiğini varsayabiliriz. Anne-Baba imajları ile tanrı imajları arasındaki benzerliklerin, kültürel gelenekler ile bireyin, ailenin ev-rensel konumunun bir sonucu olan kişisel tecrübesi arasındaki ilişkilerden kaynak-landığı varsayılabilir. Buna ilave edilebilecek bir faktör de dini geleneklerin bizzat aileden öğrenilmesidir.
Bizim burada ilgilendiğimiz şey kültürel inanç sitemi ile bireysel kişilik sistemi arasındaki ilişkidir. Spiro ve D’Andrade (1958)’e dayanarak şu iki varsa-yımda bulunabiliriz:
1. İnanç sitemleri, her bir bireyin geliştikçe ortaya koyduğu yeni bir şey değildir, aksine kuşaktan kuşağa aktarılan bir şeydir.
2. İnanç sistemleri varlığını devam ettirir. Çünkü bireylerin özel hayal ve imajları bu kültürel geleneklerle uygunluk arz eder.
Bir çok deneysel araştırmada, aile imajları ile tanrı imajları arasındaki ben-zerlik hipotezi test edilmiştir. Bulgular şu şekilde özetlenebilir:
1. Tanrıyla ilgili tutumlar karşı cinsteki ebeveyne olan tutuma yakındır (Godin ve Hallez, 1964; Strunk, 1959). Tanrı ve babaya yönelik tutumlar arasında-ki benzerlikler, sırayla rahibelerde (r= 0,65) sonra evlenmemiş kızlarda, sonra da yaşlı kadınlarda görülmektedir (Godin ve Hallez, 1964).
2. Tanrı ve tanrıya karşı tutumlar daha çok favori görülen ebeveyne ben-zer ve ebeveyn gibi tanımlanır (Nelson 1971; Godin ve Hallez, 1964). Bu iki araş-tırmaya göre, (Nelson 1971; Godin ve Hallez, 1964) ebeveynden birisini favori görmeyen deneklerde, tanrı imajı ile her iki ebeveyn imajı arasındaki korelasyon birbirine çok yakındır. (Bkz Tablo 1)
Tablo 1: Tanrı ve Ebeveyn Algılaması Arasındaki İlişkiler
| Baba-Tanrı | Anne-Tanrı | |
| 0.54* | 0.26 | Favori baba |
| 0.26 | 0.58* | Favori anne |
| 0.64* | 0.64* | Favori yok. |
Belçikalı 30 erkek ve 40 bayan üzerinde yapılmış bir araştırma.*=
İstatistiksel olarak anlamlı p< 0.01(Kaynak Godin ve Hallez,
1964.)
3. Tanrı hem anneye hem de babaya benzer olarak görülmektedir.
Eğer tutumlardan ziyade bir tanımlayıcı (descriptive) ve bilişsel
ölçümler kullanılırsa, tanrı daha çok babaya benzer görülür
(Vergote ve arkadaşları, 1969). Kız ve erkeklerden oluşan 180
Amerikalı öğrenci üzerinde yapılan bir araştırmaya göre
baba-tanrı korelasyonu 0.70, anne-tanrı korelasyonu 0.37 olarak
ortaya çıkmıştır.
4. Katoliklerin tanrıyı Protestanlardan daha çok anneye
benzettikleri ile ilgili bazı bulgular bulunmaktadır (Rees,
1967).
Spesifik bir baba yansıtmasından
ziyade genel bir ebeveynin yansıtılmasını gösteren bu
bulgular bizi orijinal psiko analitik bir formülasyona sevk
etmektedir. Bunlar bulguların ışığında nasıl
kurgulanabilir? Sadece bir araştırma baba imajının yansıtılması
hipotezini doğrularken diğer araştırmalar anne imajının
yansıtılmasına önemli bir destek sunmaktadır. Tanrı imajının
kaynağı olarak anne–babanın göre-celi önemi, farklı
gruplar arasında değişmektedir. Aynı zamanda tanrı ve karşı
cins-teki ebeveyn veya favori ebeveyn arasındaki benzerliğe
olan yönelim yukarıda verilen Jones (1951) formülasyonu ve
Freud’un Ödipal durumun neticesi olarak gördüğü din anlayışı
ile ilişkilendirilebilir. Objektif terimlerden ziyade, tanımlayıcı
terimlerin kullanıldığı Vergote’un (1969) araştırmasında
tanrı ve baba imajları arasında güçlü bir ilişki bulunmuştur.
Bununla birlikte bazı deneklerin, geleneksel baba unsurlarını
içeren tanrı imajına sahip olduğu, fakat bu imajların
deneklerin kendi babalarına benzemediği görülmüştür. Bu
araştırma diğerleri ile karşılaştırıl-dığında, babaya
benzer tanrı imajının kültürle ilişkili olduğu, öte
yandan tanrıya yönelik güçlü tutumun ebeveynle olan ilişkiden
kaynaklandığı söylenebilir.
Psikoanalitik formülasyonu
destekleyen Spiro ve D’Andrade (1958)’in farklı kültürlerden
elde ettiği veriler ve Larsen ve Knapp (1964)’ın ‘anlamsal
fark-lılaşma ölçeği’ kullanarak yapmış oldukları çalışmalar
bunlara örnektir. Larsen ve Knapp, tanrıyı bayanların daha çok
seven, koruyan, gözeten olarak, erkeklerin ise daha çok
cezalandırıcı olarak algıladıklarını bulmuştur. Bu bilim
adamları cinsiyet-ler arasındaki bu farklı algılayışın,
tanrı imajının orijini ile ilgili Odipal teoriyi desteklediğini
öne sürmüşlerdir. Şu ana kadar elde edilen deliller,
ebeveynin yansı-tılmasının batı toplumundaki ergenlerin ve
yetişkinlerin dini düşüncelerinde bir rol oynadığı tezini
desteklemektedir. Bu bize dini imajların içeriği ile ilgili
bazı şeyleri anlatmaktadır. Ancak bunlar, dini imgelerin kaynağı
ve bireydeki gelişimi ile direkt ilgili değildir. Ebeveynin
yansıtılması hipotezi ile ilgili elde edilen sonuçlar, bizi açık
bir şekilde çocuklardaki doğa üstü inançları ve onların
gelişimsel basamakla-rını test etmeye götürmektedir.
Çocuklarda tanrı kavramı ile ilgili bulgular şöyledir: Harms (1944) her hangi bir istatistiksel analiz kullanmaksızın, çocukların tanrıyı babaları gibi görme eğiliminde olduğunu tespit etmiştir. Deconchy (1967) 8-16 yaş arasındaki 4660 Katolik Fransız çocuk üzerine yaptığı araştırmada, erkek çocuklarda tanrıyı baba gibi görmenin ileriki yaşlara doğru değiştiğini gözlemiştir. En düşük oran %7 ile 9 yaşında ve en yüksek oran da % 25 ile 13 yaşında ortaya çıkmıştır. Kızlar arasında da aynı yükseliş trendi gözlenmiş ve kızlar ergenlik döneminde erkeklere göre en üst düzeye ulaşmışlardır. Kızlardaki en düşük oran % 9’la 9 yaşındakiler ve en yüksek oran da %39’la 15 yaşındakilerde gözlenmiştir. Bu araştırmadan elde ettiği verilerden hareketle Deconchy (1968) erkek çocuklardaki tanrı imajının daha çok kutsal Meryem ana imajı ile ilgili, buna karşın İsa imajıyla daha az ilgili, öte yandan kız çocuklarının tersi yönde bir tanrı imajına sahip oldukları sonucuna varmış-tır. Bu sınırlı bulgular yetişkinlerin tanrıyı kutsal Meryem imajında algıladıkları ile ilgili bir destek sunmakta ve ebeveyn yansıtması hipoteziyle de oldukça tutarlı olduğu görülmektedir.
Bu konudaki deneysel araştırmaların bulguları şöyle özetlenebilir:
Bu bul-gular dini düşüncenin oluşmasında aile ilişkilerinin
etkisi olduğunu savunan psikoanalitik görüşü kesinlikle
desteklemektedir. Vergote ve arkadaşları “dini tu-tum ile
Odipus yapısı arasında ileri düzeyde bir benzerlik olduğu
sonucuna varmış-tır” (1969, s.87). Freud’un baba imajının
etkisi ile ilgili hipotezi ise çok sınırlı bir destek bulmuştur.
Fakat Joness (1951), Spiro ve D’Andrade (1958)’in hipotezleri
belli ölçüde destek bulmuştur.
Tanrı imajı ile karşı cins ebeveyn veya favori ebeveyn imajı
arasındaki i-lişkileri gösteren bulgular, tanrının sevgi
objesinin bir yansıması olduğu düşüncesi-ni desteklemekte
ve negatif özelliklerden ziyade pozitif özelliklerin yansıtıldığını
göstermektedir. Burada Freud, bir çok çalışmada, deneklerin
tamamen pozitif bir resim çizmiş olduklarını, bunun yanında
bu resmin baba ile mi yoksa tanrı ile mi ilgili olduğu
konusunda bir belirsizlik olduğunu, vurgulamaktadır.
Anne ile ilgili sıfatların yansıtılması hipotezi, orijinal formülasyona karşı başka deliller gerektirmektedir. Freud’un bizzat kendisi “her yerde baba nitelikli tanrıların önüne geçen ana nitelikli tanrıçaların yerini belirtmekte başarısız oldum” itirafında bulunmaktadır (1913, s. 247). Bir çok çalışmada ortaya konan anne imajı ile tanrı imajı arasındaki ilişki Jung’un dinle ilgili yorumunu destekliyor olarak yorumlanabilir. Bulgularda gözüken annenin yansıtılması ayrışmamış ebeveyn yansıtılması ile birlikte kültürel ve tarihi faktörlere atfedilebilir. Birisi burada Ya-hudi ve Protestan geleneğinde bastırılmış büyük ananın yeniden gözükmesi ile ilgili bir varsayım da ileri sürebilir.
Freud’un orijinal hipotezleri ile ilgili bulguların çağrışımları
hakkında bir sonuca varmadan önce, bu teorinin yapısının ve
onu desteklemek için gerekli delil-lerin test edilmesi gerekir.
Freud’un dinle ilgili temel yazılarda sunduğu şey mono-teist
dinin oluşmasına götüren olayları yeniden inşa etme girişimidir.
Dinin kökeni ile ilgili Freud’un teorisinin geçerliliği, günümüz
bireyleri üzerinde yapılan psiko-loji çalışmaları tarafından
desteklenmemektedir. Bu tür çalışmaların bulguları yal-nızca
bir öneri niteliğinde ve da çok kültürel gelenekler ile
bireyler arasındaki etki-leşime dair söylemler sunmaktadır.
Bu bulgular daha çok bireylerin çağdaş dini inançlarını açıklamaya
çalışan teorilerle uygunluk göstermektedir. Bu bulgular kısmen
çağdaş bireylerin gözlenişi üzerine kurulu olan Freud’un
klinik iç görüleri-ni desteklemektedir. Bu bulgular psikolojik
mekanizmaların dinin tarihte ortaya çıkışını içeren şeylere
benzediğini önermektedir ve Kardiner ve Linton (1939)’un “dinin
bir yansıtma sitemi” olduğu şeklindeki teorisini
desteklemektedir.
Sonuç olarak, bu güne kadar yapılan araştırmaların son
derece sınırlı ve bazen de Freud’un düşüncelerinin başarısız
bir yorumundan ibaret olduğunu vurgu-lamak gerekir.
c- Süper Egonun (Üst Benliğin) Yansıtılması Teorisi
Flugel (1945) tarafından öne sürülen bu teori, süper egonun
psikolojik ya-pısının tanrıda yansıtıldığını öne sürer.
Süper ego teorisinin temeli şu şekilde özet-lenebilir: Çocuk
belli davranışları yapması için ailesi tarafından ya
fiziksel olarak ya da sevgiden yoksun bırakılarak cezalandırılırsa,
bu çocuk devamlı cezalandırıla-cağı düşüncesiyle bir
kaygı yaşar. Bu durumda çocuk kendini ebeveyni ile özdeş-leştirir
ve onlar gibi olmak ister ve onların isteklerini onaylar. Bu şekilde
ebeveyn-sel istekler içselleştirilmiş olur ve anne-babanın
yokluğunda çocuk kendini suçlu hisseder. Ailenin isteklerini
temsil eden psikolojik mekanizma süper ego olarak adlandırılır.
Süper ego sert ve irrasyoneldir. Çünkü ebeveyne karşı olan
tepki baskılanarak, tekrar kendi özüne döndürülür. Bu, özellikle
anne-babanın sevecen olduğu durumlarda ortaya çıkar. Çocuklar
fiziki olarak cezalandırıldıklarında engellenmelerini daha
fazla açığa vurma ihtiyacı hissederler.
Süper egonun yansıtılması hipotezinin sonraki bir formülasyonu
ise, “Varlık, Tanrı, dolayısıyla din ve dini kurum, yetişkinlerin
eylem, ahlak ve istekleri arasındaki tipik dengelerini sürdürmelerine
yardım ederek, onların çocukların bi-lincine, ödüllendiren,
cezalandıran ve kutsal bir aile olarak yerleşmesine hizmet
eder.” şeklindedir (Ostow ve Sharfstein, 1954, s. 76).
Süper ego muhtemelen iç güdüsel arzularla özellikle seksüel
ve saldırgan-lık arzularıyla bir çatışma içine girer.
Flugel’in teorisine (1945) göre bu çatışma, süper egonun
tanrı olarak yansıtılmasıyla rahatlar. Yansıtma veya dışa
vurma bir savunma mekanizmasıdır. İçsel süreçler veya bu süreçte
olan şeyler bireyin dışında bir şeymiş gibi görünür. Örneğin
süper ego bir doktora bir öğretmene, lidere ya da bir din adamına
yansıtılabilir. Süper egonun bastırılmış istekleri ve
kendisini bir zorlama içinde, aşağılanmış bir durumda
hisseden sorunlu kişi tarafından, empoze edilen yasaklamalar
olarak düşünülebilir. Başka bir açıdan, içgüdüsel
arzular çok seksi ya da saldırgan olduğu düşünülen Yahudi
veya zenci gibi bir gruba da yansıtılabilir. Bunun birey açısından
kazanımları, bireyin kendisini değiştirmesi yerine bireyin dışsal
aksiyonlar yoluyla çatışmanın üstesinden gelebileceği
duygusuyla içsel çatışmalara son vererek, içsel çatışmaların
azaltılmasıdır (Horney, 1946). Flugel’in formülasyonunda
daha radikal bir formülasyon ortaya konmuştur. Buna göre süper
ego evrene bir tanrı şeklinde yansıtılır ve içgüdüsel
arzular da şeytan olarak yansıtılır (Flugel, 1945; Fenichel,
1945).
Eğer içgüdüler, dindar
insanlarda süper ego tarafından yasaklanırsa bu, ya-saklanan içgüdüsel
aktivitelerin azalmasıyla son bulmalıdır. Cinsel aktiviteler
ister Katolik ister Protestan ister Yahudi (s.152) olsun kendini
dine adamış kimselerde daha azdır. Bu şekildeki dinler cinsel
yasakları ön planda tutar.
Unwin (1934) 80 ilkel toplum üzerinde yapmış olduğu araştırmada
bu ko-nunun başka bir versiyonunu ortaya koymuştur. O, her
toplumu cinsel davranışları yasaklamalarla dini gelişme
derecelerini karşılaştırmıştır. Bu iki değişken arasında
yüksek bir ilişki olduğu ortaya çıkmıştır. Saldırganlık
davranışının dindar insanlar-da daha az olması beklenir. Araştırmalar
düzenli olarak kiliseye gidenlerin daha az suça eğilimli olduğunu
göstermiştir. Buna rağmen bu yalnızca kilise üyeleri veya
Ortodoks inancına bağlı olanlarda böyle değildir (s.148)
Dinin suçluluk duyguları ile de
ilgili olabileceği beklenebilir. Yukarıda gördüğümüz üzere
suç ile Protestan bayanların kilise devamlılığı arasında
bir kore-lasyon vardır. Yine aynı grup kendilerini cezalandırmaya
yönelik bir tutum sergi-lemişlerdir (s.99). Bazı araştırmalar
da Evangelik mezhebini tercih etmiş olanların daha önceki dönemlerde
bir suçluluk duygusundan muzdarip olduklarını ortaya koymuştur
(s.45). Protestan öğretileri ve Evangelik mezhebi günah, suçluluk
ve kurtuluşa vurgu yapmaktadır. Bu veriler tartışılan
teorinin özellikle Protestanlara uygulanabileceğini önermektedir.
Bu sonuçların özellikle kadınlara uygun olması-nın nedeni,
onların daha güçlü suçluluk duygularına sahip olmalarıdır.
Eğer dini davranışın bazı açılardan
süper egodan kaynaklandığı düşünülür-se dinin irrasyonel
süper ego niteliğine sahip olması gerekir. Değişik açılardan
bunun doğru olduğunu kanıtlayan bir takım yollar vardır.
Funk (1956), Öğrencile-rin çoğunluğunun düşünüldüğü
kadar sıkı bir dindar olmadıkları, ancak onların dinin
kesinlikle doğru olduğundan emin olduklarını keşfetmiştir.
İkinci olarak din her zaman ahlaki bir değer de taşır ki bu
da güçlü ahlaki isteklerin ortaya konması ve günahın kınanmasını
gerektirir. Üçüncü olarak tanrı çoğu kez yasaklayıcı ve
cezalandırıcı figür olarak algılanır. Dindar insanlar
dindar olmayanlara göre daha otoriterdirler ve otoriter kişiler
de tanrıyı bu şekilde algılamaktadır.
Süper egonun yansıtılması
teorisinden hareketle, kadınların daha yüksek dindarlık gösterdiklerini
tahmin edebiliriz. Çünkü psikoanalitik teoriye göre, süper
egoyu oluşturan içselleştirme süreci kadınlarda tamamlanmamıştır.
Kadınların daha yüksek dindarlık düzeyine sahip olmaları
yansıtma ile devam eden güçlü içselleş-tirmenin bir sonucu
olarak yorumlanabilir.
Yukarıdaki bulgulardan hareketle süper egonun yansıtılması teorisi ile ö-zellikle de dini düşüncesinin bir çoğunun iç güdülerle süper ego arasındaki müca-deleyi yansıttığı düşüncesi ile ilgili bazı deliller ortaya koyduk.
2- SÜREKLİLİK TEORİLERİ
a- Sosyal Öğrenme Teorisi
Bu teori dini davranış, inanç ve tecrübelerin, kültürün diğer
unsurları gibi bir parçası olduğunu ve kuşaktan kuşağa
aktarıldığını ifade eder. Bu görüş geniş bir kabul görmekte
ve bunu destekleyen pek çok delil bulunmaktadır. Örneğin dünya-nın
değişik bölgelerinde yetişen çocuklar, içinde yetiştikleri
bölgesel dini inanışları benimsemeye eğilimli olmaktadırlar.
Farklı ülkelerin farklı dinleri hakkında konuş-tuğumuzda
bir dereceye kadar bunların değişmediğini zaman içinde kalıcı
olduğu-nu varsayıyoruz. Bu açık bir şekilde diğer inanç ve
tutumlar gibi, dinin de aynı sosyalleşme süreçleri tarafından
öğrenildiğini varsayan bir açıklamadır.
Çocukların, özellikle anne babalarını sever ve onlarla
birlikte yaşarlarsa, ebeveynlerinin sahip oldukları gibi bir
inanca sahip olmak istediklerini gösteren bulgular elde edilmiştir.
Bu durum aynı ölçüde politika ve diğer tutumlar için de geçerlidir.
Dini tutum ve inançlar eğitimsel bir durumdur ve diğer sosyal
grupların üyeliğiyle belli oranda değişikliğe uğrar. Diğer
tutumlar da aynı şekilde etkilenir. Mistik tecrübenin içeriğinin
daha önce sahip olunan inançlara bağlı olduğu ve mis-tik
tecrübenin dışarıya yansıyan, hoş olmayan görünümünün
histerik kişilikteki eğilimlerin bir sonucu olarak ortaya çıktığı
ile ilgili bazı deliller mevcuttur (Thurston, 1951).
Sosyal öğrenme teorisini destekleyen bir çok delille birlikte
bir takım sınır-lılıklara sahip olduğu da açıktır. İlk
planda bu teori kültür içindeki dini aktiviteyi, yaşa bağlı
değişimleri, kişilikte ve özellikle sosyal sınıftaki
dikkate değer bireysel farklılıkları hesaba katmamaktadır.
Bu teori dinin kuşaktan kuşağa nasıl geçtiğini göstermekte,
fakat onun sürekliliğinin sağlanmasındaki motivasyonel güçleri
gös-termemektedir. Çünkü bir davranış bir ihtiyacı karşılamadığı
müddetçe öğrenilmez. Aksi taktirde aynı ihtiyacı karşılayan
başka yollarla öğrenilebilir. Bu teori açık bir şekilde
daha komple bir değerlendirmeyi de hesaba katar. Cinsel farklılıklar
kıs-men şöyle açıklanabilir: bayanlar çocuklukları döneminde
erkeklerden daha iyi sosyalleşirler ve din konusundaki kişilik
farklılıkları gördüğümüz kadar büyük değildir.
Bu teorinin bir diğer önemli sınırlılığı da, bütün dini
hareketlerin zaman i-çinde değişmeyeceğini önermesi,
eskilerin çöküşünü ve yeni dini hareketlerin orta-ya çıkışını
dikkate almamasıdır. Bir ülkedeki kiliselerin durumu, belli açıdan
kıs-men tarihi etkileyen ve tarihi şartlara tepki gösteren
farklı dini liderlerin yönlendir-diği hareketlerin yükselişi
ve çöküşü ve uzun ve kompleks bir tarihin sonucudur. Küçük
dini gruplar bugün büyük bir ilgi konusudur. Çünkü 1901’de
ortaya çıkan Pentacostal gibi yeni dini hareketlerin doğduğuna
ve bunların gelişip kendi kilisele-rini oluşturduklarına şahit
olmaktayız.
Dini inançların farklılığı
ile ilgili kültürler arası ve tarihsel kanıtlara rağ-men
dinler şu evrensel özelliklere sahiptir: İyi ve güçlü olan,
bir takım kişisel vasıf-lara sahip, görünmeyen ruhsal güçler
olarak inanılan tanrılar genelde erkek gibi düşünülür.
Modern dünyada bu düşünceye alternatif anlayış ise böyle
bir varlığın olmayacağı şeklindedir. Bu düşünceye sahip
olan pek çok kimse evrende güçlü bir amacın olduğu şeklinde
bir düşünceyi kabul etmektedir (s.13). Bu evrensel özellik-ler
bir kültürel yayılma anlamında sosyal öğrenme ile açıklanabilir.
Alternatif ola-rak, bu evrensel faktörler insan zihninin içsel
özelliklerine (Jung’un düşüncesinde olduğu gibi) veya
insan tecrübesinin yaygın ve geniş bir paylaşımına (Freud’un
düşüncesinde olduğu gibi) bağlanabilir. Şayet bu evrensel
özellikler insan tabiatının içsel yönlerini yansıtırsa
dinde devam eden bazı değerlerden dolayı tabii bir
seleksiyondan bahsedilebilir (Hardy, 1966).
b- Yoksunluk ve Telafi Teorisi
Dini aktiviteyi yoksunluğa (mahrumiyete) bağlayan teoriler
literatürde, ol-dukça geniş yer tutmaktadır. Bu teorinin en
iyi bilinen formülasyonunu Marx şöyle yapmıştır: “Dini
eziyet ve sıkıntılar (insanın kendini bir takım zevklerden
alıkoy-ması) aynı zamanda gerçek eziyet ve sıkıntıların
ifadesi ve bir protestodur. Din bastırılmış şeylerin
ifadesidir, kalpsiz dünyanın kalbi, ruhsuz ortamların ruhu ve
insanların afyonudur” (1964, s. 43-44). Freud (1927)’da dini
inançların hem birey-sel hem de sosyal engellenmelere karşı
bir reaksiyon ve kitleleri kontrol altında tutma yolu olduğu şeklinde
Marx’a benzer bir düşünce ortaya atmıştır.
Dinle ilgili sosyolojik engellenme ve telafi teorisi Davis (1948)
tarafından açık bir şekilde şöyle dile getirilmektedir:
“İnsanın bu dünyadaki hayal kırıklığı ne kadar büyükse
ölümden sonraki hayata olan inancı da o kadar büyük olur. Böylece
bu dünyanın ötesinde bir dünyanın amaçlarının varlığı
sosyal beklentilere ve sosyal değerlere ulaşmadaki çabalarda
kaçınılmaz bir şekilde tecrübe edilen engellenmele-ri telafi
etme hizmeti görmektedir.”(s.532).
Tablo 2: Yoksunluk ve Dini Grubun Oluşumu Arasındaki İlişkiler
| Yoksunluk Tipi | Dini Grup Şekli | Beklenen Sonuçlar |
| Ekonomik | Cemaat | Sönme ya da dönüşüm |
| Sosyal | Kilise | Orijinal şeklini muhafaza etme |
| Organik | Tedavi Hareketi | Kült benzeri bir konuma gelme veya tıbbi buluşlar tarafından yok edilme |
| Ahlaki | Reform Hareketleri | Başarı, karşı gelme ve gereksiz hale gelme nedeniyle erken sönme |
| Ruhsal | Kült | Transformasyon veya aşırı bir karşı gelmeye bağlı başarısızlık yoluyla sönmede sonuçlanan toplam başarı |
Kaynak: Glock 1964.
Glock (1964), dini reaksiyonlara neden olan yoksunlukları beşe
ayırmıştır. Bunlar: ekonomik, sosyal, organik, etik ve ruhsal
engellenmelerdir. Bunlarla dini gruplar arasındaki ilişkiler
tablo 2’de gösterilmiştir. Glock’a göre engellenmelere yönelik
dini reaksiyonlar eğer engellenme nedeni yanlış olarak algılanır
veya ona maruz kalan kişinin kontrolü dışında olursa ortaya
çıkar. Böylece Glock dini aktivitelerin, “engellenme
nedenlerini ortadan kaldırmaktan ziyade engellenme duygusunun
telafi edilmesi işlevi gördüğünü“ vurgular (s.29).
Yoksunluk/telafi hipotezinin geçerliliği aşağıdaki şekilde
test edilebilir. Daha fazla engellenmiş kişileri “bastırılmış
insanlar” olarak tanımlayabilir ve onla-rın daha az
engellenmiş kişilere göre daha dindar olup olmadıklarını görebiliriz.
Engellenme Glock’un tablosunda olduğu gibi farklı şekillerde
tanımlanmıştır ve tanımlanabilir (Glock, 1964). Çeşitli
engellenme faktörlerinin bir kombinasyonu Cambell ve Fukuyama
tarafından ortaya konulmuştur (1970). Onlar sosyal mahru-miyeti
yaş, cinsiyet, eğitim, sosyo-ekonomik statü ve yaşanılan yer
(kırsal veya şehir) temelleri üzerinde tanımlamışlar ve bu
kombinasyon endeksini kullanarak organize kilise aktivitelerine
katılma ile engellenme değil de imtiyazlı olma arasın-da
pozitif bir ilişki bulmuşlardır. Dindarlık geleneksel inançlarla
ve kendini adama ile ölçüldüğünde tersi bir durum ortaya çıkmıştır.
Geleneksel inançlar ve kendini dine adama yönelimi yaşlı
insanlar, kadınlar, az eğitimli, fakir ve kırsal kesimde yaşayan
insanlar arasında daha güçlüdür. Sonuç olarak sosyal
engellenme, gele-neksel inançlar ve kendini dine adamaya vurgu
yapan özel bir dini aktivite çeşidi ile ilişkilidir.
Christopher ve arkadaşları (1971) Amerikalı Roman Katolikler
ile ilgili bir araştırmalarında, cinsiyet, yaş ve eğitimi içeren
benzer bir sosyal yoksunluk indeksi kullanmışlardır. Bu araştırmada
bu değişkenlerle çeşitli dindarlık ölçümleri arasın-da
pozitif bir ilişki bulunmuştur. Campel ve Fukuyama (1970) tarafından
geliştiri-len yoksunluk faktörlerinin etkisi ile ilgili
deliller önceki bölümlerde ortaya kon-muştu. Daha önce
sunulan bulgular, yoksunluk ölçümleriyle bir çok toplumdaki
geleneksel dindarlık arasında bir ilişkinin var olduğunu
ortaya koymaktadır. Dini aktivitenin bir yoksunluk telafisi olduğu
ile ilgili görüşler, hem psikolojik kontekste (dindarlık ve
dini aktivite, bireysel engellenmeye bir reaksiyon olarak), hem
de sosyolojik kontekste (organize adımlar olarak dini grupların
duygusal yok-sunluktan kurtulmak için adımlar atması) destek
bulmaktadır.
Cemaat türü dini organizasyonların çeşitli yoksunluklardan
kurtulmak için bir takım çabalar olduğu şeklindeki görüş
Glock (1964) ve Wilson (1961) tarafın-dan da öne sürülmektedir.
Marx, dindeki yansıtma unsurunu, gerçeğin direkt bir yansıtması
değil, fantezinin gerçek acıları telafi ettiği “tersi bir
dünya” (Inverse World) şeklinde tasvir etmektedir. (Marx ve
Engels, 1957). Bu iddiadan hareketle bunun gibi hazzın
geciktirilmesi fantezisinin mahrumiyet içindeki sosyal grubun
dini inancının bir çeşidi olduğunu ön görebiliriz.
Clark (1965) 200 Amerikan dini cemaatin yaygın karakteristik özelliklerini
özetlemiş ve onların inançlarının, telafi etmeye yönelik
bir özelliğe sahip olduğu sonucuna varmıştır:
1. Onların inancına göre yakın bir zamanda kıyamet kopacak,
yeni bir hayat başlayacak, bu yeni hayatta bu dünyanın
zenginleri aşağı sınıftan bir topluluk haline gelirken, bu dünyanın
alçak gönüllü ve mütevazı olanları daha üst sınıfta yer
alacaktır.
2. Bu cemaatlerin püriten ahlakına göre tutumluluk, alçak gönüllülük
ve çalışkanlık olumlu bir özellik iken lüks içinde yaşamak
ve dünyevi şeylere aşırı istek duymak bir kusurdur.
3. İbadetin sadeliği ve pahalı şeylere karşı duruş önemle
vurgulanmakta kiliseler, pahalı olması nedeniyle misyonerlik
faaliyetlerine karşı gelmektedirler.
4. Nazarane Kilisesi2 kendi
misyonunun fakirlere, diğer kiliselerin de zencilere yönelik
olduğunu ifade etmektedir. Clark’ın da ifade ettiği gibi bu
kilise-lerin hiç birisinin sosyal reformlarla ilgilenmemesi
ilginçtir. Ekonomik ve sosyal yoksunluğa gösterilen tepkide
bir birinden farklı iki tipin olduğu görülmektedir: a. Diğer
bir dünyaya yönelik bir fantezi tepkisi b. Sol politik eylemde
bulunma tepki-si. Küçük cemaat örneğinden hareketle bu
teorinin doğruluğu hakkında bazı delille-rin var olduğunu söyleyebiliriz.
Pek çok insanın kendi ekonomik ve sosyal statülerine uyum sağlama
olası-lığı vardır, bu durum ancak değiştiğinde
engellenmeyi ve tatmini tecrübe etmekte-dirler. Lenski (1953)
anne-babalarıyla karşılaştırıldığında daha aşağı statüye
düşen insanların aynı pozisyonu koruyan insanlara göre daha
dindar olduklarını, ayrıca aynı pozisyonu koruyanların da
daha üst statüye çıkanlara göre daha dindar olduk-larını
tespit etmiştir. İş alanında varlıklı hale gelmenin, dini
aktivite seviyesinde genel bir değişikliğe neden olmaması
nedeniyle Lenski’nin vardığı sonuç muhte-melen varlıksal
bir artıştan ziyade statünün değişmesini yansıtmaktadır.
Ne yazık ki, burada inançların farklılaşmasıyla ilgili bir
analizde bulunulmamıştır. Mevcut hipoteze göre imkanları kıt
olan azınlık grupların daha dindar olması gerekir. Ame-rikan
örneğinde olduğu gibi zenciler dikkate değer bir oranda nüfusun
genelinden daha dindardırlar (s.169). Bunların dinlerinin
cemaatsel ve mistik yönelimli olduğu dikkate alınmalıdır.
Politik grupların engellenmeye karşı tepki geliştirdikleri
yay-gın bir durumdur. Bizim buradaki problemimiz bu durumun, ulaşmak
istedikleri sonuçlara dua, inanç ve dini seremoni yoluyla ulaşmaya
çalışan dini hareketler için doğru olup olmadığıdır.
Nottingham (1954), Hindu kast sistemi inancının stresleri
azaltmak için ge-liştirilmiş bir din olduğunu savunmaktadır.
Buna göre bu sistem içindeki kişinin konumu, onun daha önceki
enkarnasyonunda gösterdiği performansıyla belirlenir. Bu inançlar
sosyal memnuniyetsizliği gidermektedir. İnançların, sosyal ve
politik isteklerin engellemesini hafifletmesi ile ilgili bu teori
bazı bulgularla desteklen-mektedir. Nottingham bununla ilgili başka
örnekler vermektedir. Kardiner ve arka-daşları (1945) Yahudi Hıristiyan
inancının gelişmesinde bu teorinin izlerini bul-maktadır.
Benzer bir mülahaza Yahudi Hıristiyan topluluğunun stres dönemlerinde
daha ritüelistik şekil aldığıyla ilgili Pfister’in ilginç
sunumuna da uygun düşmekte-dir (1948).
Gerek Amerika’da gerekse Büyük Britanya’da yüksek
sosyo-ekonomik statüye sahip olanlar arasında kilise üyeliği
ve kiliseye devamın yüksek olması, dinle ilgili yoksunluk
teorisinin geçerliliğine karşı bir argüman olarak kullanılmaktadır.
Bu argüman iki düzeyde ele alınmaktadır: 1. Orta sınıfın
dini aktivitelerinin doğası, 2. Hala herhangi bir yoksunluğa
karşı dini aktivitenin bir cevap niteliği taşıma
ihtimalidir. Amerika’daki orta sınıfın dindarlığı daha çok
formel ve seküler bir özellik arz etmektedir. Goode (1966)
dindarlıktaki sınıf farklılıkları alanında yaptığı çalışmasından
sonra, kiliseye devamın dini davranışın ölçümünde kullanılamayacağını
öne sürmektedir. Çünkü kiliseye devam sadece orta sınıfın
gönüllü kuruluşlarda aktif rol alma eğilimini yansıtarak
seküler bir aktivite haline gelmek-tedir. Gerçekten de bir çok
gözlemcinin önerdiği gibi, eğer orta sınıfın kiliseye
devamı gönüllü sosyal bir aktivite ise, o zaman bu durum
Glock (1964)’un kilise-nin sosyal yoksunluğa karşı bir cevap
olduğu şeklindeki görüşüne uygun düşmek-tedir (Bkz.Tablo
2). Carlos (1970) dini aktivite ile ilgili çalışmalarında, büyük
şe-hirlerin banliyölerinde yüksek orandaki kilise devamlılığının,
sosyal ihtiyaçları tatmin edici bir rol oynadığını
belirtmektedir.
Bireysel örneklerde sosyal yoksunluğun etkileri gayet açıktır.
Zayıf aile bağlarının olduğu ortamlardaki kişiler dine daha
çok eğilim göstermektedirler. Dul kadınlar, bekarlar, çocuksuz
evli kadınlar, kilise konusunda diğerlerinden daha aktiftirler.
Dini aktivitelerin sosyal yoksunluktan kaynaklandığını öne süren
açık-lamalar bir gruba bağlanma davranışları konusunda yapılan
araştırmalarla da des-teklenmiştir (Schachter, 1959). Bu
bulgular göstermektedir ki stres, kaygıyı azaltan bir gruba bağlanma
davranışlarına yol açmaktadır. Çünkü dini aktivitelerin
çoğu grup aktiviteleridir. Stres ortamları içinde olan
insanların grupsal aktivitelere yö-neldiklerini tahmin
etmekteyiz.
Dini aktivitelerde bedensel yoksunluğun rolü ile ilgili bir örnek
sunum Hı-ristiyan Bilimi örneğinde (Christian Science)3
sunulmaktadır. Wilson (1970) Ame-rika’daki bir çok orta sınıf
dini cemaat mensubunun dini, bir takım spesifik prob-lemlerden
kurtuluş aracı olarak kullandıklarını belirtmektedir. Çünkü
Hıristiyan Biliminin ilgilendiği problem hastalıklardır.
Cemaat üyelerinin bir takım sağlık sorunlarında ve diğer
yoksunluklardan dolayı sıkıntı çektiklerini düşünmekteyiz.
England (1954), kiliseye gönderilen mektuplarla ilgili Hıristiyan
Bilimi araştırma-sında mektupların çoğunun bir takım
fiziksel, zihinsel, psiko-somatik veya histerik problemleri olan
yaşlı bayanlardan geldiğini görmüştür (bkz. tablo 3). Bu
tablo Hıristiyan Bilimi üyeliğinin kadın olma ve sağlıklı
olma durumuyla ilgili iki yönü-nü göstermektedir.
Tablo 3: Hıristiyan Bilimine İlginin Cinsiyet ve Probleme Göre Dağılımı
| Problem | Erkek | Bayan |
| Sağlık | 75 (79.8%) | 392 (96.5%) |
| Diğerleri | 19 (20.2%) | 14 (3.5%) |
| Toplam | 94 | 406 |
X²=33.85 p=0.05 seviyesinde anlamlı kaynak: England 1954
Kadınların dini aktiviteye olan ilgilerinin yüksekliği, onların
engellenmele-ri nedeniyledir. Kadınlar, grup olarak daha az eğitimli,
ekonomik ve politik gücü daha az kullanmaktadırlar. Bundan
dolayı onlar kişisel ihtiyaç ve arzuları karşıla-mada
yetersiz kalmaktadırlar. Bourgue ve Back (1968) bu dini tecrübeleri
“yalnız-lık ve engellenme duygularının üstesinden gelmek için
oluşturulan grup çabaları” olarak değerlendirmektedir (s.
38). Amerika’daki dini tecrübeler üzerine yapılan bir araştırmada
Back ve Bourgue (1970), üyeleri daha çok kadın ve zencilerden
oluşan ve saygınlığı az olan grup üyelerinin daha çok dini
tecrübe yaşadıklarını bulmuşlardır.
c- Suçluluk Duygusundan Kurtulma Teorisi
Psikoanalitik yazarların bir kısmı, dinin suçluluk
duygusundan kurtardığı ile ilgili fonksiyonundan
bahsetmektedirler (Pfister, 1948). Suçluluk duygusu çoğu kez
öze karşı bir saldırı olarak yorumlanmakta ve bu duygunun
ideal benlik veya bilinçle öz benlik arasındaki bir içsel çatışma
ile ilgili olduğu hakkında deliller bulunmaktadır (Flugel
1945; Rosenzweig, 1945). Suçluluk duyguları katı disiplin
uygulayan ailelerde yetişmiş olanlarda ve erkeklere oranla kadınlarda
daha baskın-dır (Wright, 1971). Ostow ve Sharfstein (1954)
kiliselerin suçluluk duygusunu, insanları din ve sosyal kontrol
yararına bir kontrol aracı olarak kullandıklarını söy-lemektedir.
Bu teoriden ortaya çıkan ön görü, suçluluk duygusu içinde
olan insanların bağışlanma doktrininden dolayı Hıristiyanlığa
karşı ilgi duymaları gerekir şeklin-dedir. Starbuck (1899)
ihtida eden gençlerle ilgili yaptığı bir araştırmasında bu
gençlerin ihtidadan önce güçlü bir suçluluk duygusu yaşadıklarını
tespit etmiştir. Clark (1929) da ani ihtida edenlerin % 55’nin
günahkarlık duygusuyla muzdarip olduklarını bulmuştur ki bu
da ihtida edenlerin toplamının % 8.5’ni oluşturmakta-dır.
İhtida edenlerin %57’si ihtidadan sonra bir gönül hoşnutluğu
hissettiklerini söylemişlerdir. Bu da toplam deneklerin % 14’ünü
oluşturmaktadır. Eğer din, suçluluk duygusundan kurtulmada başarı
sağlıyorsa, dindarlar ve diğerleri arasında bir farklılığın
olmaması gerekir. Gerçekten de görüldüğü gibi gençlerle
ilgili yapılan araştırmalarda dindar kimseler güçlü bir suçluluk
duygusuna sahiptir (s.99). Ayrıca suçluluk duygusu içinde olan
kimseler daha güçlü bir ideal benlik çatışması içinde-dirler.
Bu teorinin ön görüsü, Protestanların Katoliklerden daha güçlü suçluluk duygusuna sahip olacakları şeklindedir. Bu iki grup arasında kendi kiliselerinin etkisine bağlı olarak suçluluk duygularında farklılık bulunmaktadır. Gördüğümüz gibi genç Protestanlar daha güçlü bir suçluluk duygusu yaşamaktadırlar. En azın-dan bayanlarda içsel bir cezalandırmaya yönelik bazı kanıtlar bulunmaktadır (s.99). Keza Protestanlarda intihar oranı daha yüksektir ancak günümüz için bu sonuç geçerli değildir (s.142). Bu bulgularla ilgili başka bir yorum da, Protestan ritüellerinin günah ve suç üzerine kurulduğu, bunun da suçluluk duygusunu artırıcı rol oynadığı, şeklindedir. Katolik dini pratikler ise itirafları içerir, bu da suçluluk duygusunu azaltabilir. Bu ihtimalleri test etmek için henüz elimizde veriler bulunmamaktadır.
Gördüğümüz gibi bu teori eğer doğruysa Katoliklerden
ziyade Protestanla-ra uygun düşer. Bu teorinin özellikle
cemaatler gibi ekstrem Protestan gruplara uygun düştüğünü
bekleyebiliriz. Çünkü Protestanlar günah ve kurtuluş üzerine
daha fazla vurgu yapmaktadırlar. Bunu doğrudan test etmek için
henüz elimizde veriler bulunmamaktadır. Fakat bu hipotezin çıkarımlarından
birisi cinsiyet farklı-lıkları ile ilişkili olarak test
edilecektir.
Kadınların daha güçlü suçluluk duygularına ve erkeklerden
daha güçlü iç-sel cezalandırmaya sahip oldukları konusunda
oldukça çok veri bulunmaktadır (Wright, 1971; Bernard, 1949).
Bu, kadınların daha çok dini aktivite içinde olduk-larına
bir açıklama getirebilir. Daha önceki noktayı göz önünde
bulundurursak, bu bizi Katolik ve Protestanlığın kadın üyelerinin
gittikçe artması gerektiği sonucuna götürmektedir. Durumun böyle
olduğu da görülmektedir (s.75). Biz aynı zamanda kadınların
toplu ibadetlere nazaran tek başına yapılan bireysel
ibadetlerde daha aktif olduklarını görmekteyiz (s.73). Buradan
anlaşılmaktadır ki, eğer durum böyle devam ediyorsa suçluluktan
kurtulma isteği toplu ibadetlerden ziyade tek başına yapılan
ibadetlerde ortaya çıkmaktadır.
Bu mekanizmanın yaşlılardan ziyade gençler için işlediği görülmektedir.
Burada suçluluk duygusunun temel kaynaklarından birisinin
cinsiyet faktörü oldu-ğu söylenebilir. Bunun diğer bir kaynağı
da öğrencilik çağında etkili olan kariyer yapma ve diğergamlık
değerleri arasındaki çatışmadır. Evangelik toplantılarında
oluşan ihtidalar büyük ölçüde suçluluk duygusunun kabarmasıyla
oluşmaktadır. Bunların neredeyse tamamı gençlerden oluşmaktadır
(s.61).
Bu konuyla ilgili yapılan araştırmalardan elde edilen
delillerin büyük bir bölümü suçtan kurtulma teorisinin gençlere,
bayanlara özellikle de günah ve kurtu-luşa vurguda bulunan
Protestan grup üyelerine uygun düştüğünü göstermektedir.
d- Ölüm Korkusu Teorisi
Antropologlar örneğin Malinowski (1925) dinin, ölümü yakından
tecrübe edenlerin ve ölü yakınlarının karşı karşıya
kaldıkları durumla baş edebilmelerinde-ki fonksiyonuna vurguda
bulunmaktadırlar. Hayatın sunduğu bütün hoşnutlukların
sona ermesi nedeniyle bu durum beklenen bir engellenme olarak değerlendirilebi-lir.
Çoğu kez gerçekte ne olacağı ile ilgili bir kaygı ortaya çıkmaktadır.
Bu bilişsel bir problem olarak da tecrübe edilebilir. Hayatın
aniden sona ermesi bir anlamsızlık olarak hissedilir. Bu konu
ile ilgili öngörüler ve bulgular şu şekilde özetlenebilir:
1. İnsanların yaşlandıkça daha dindar oldukları umulmaktadır.
60’ından sonra dini ilginin gittikçe arttığı gözlenmiştir
(s.68). Aynı zamanda bu dönemde ahret inancında bir artış
olmaktadır. Yapılan bir araştırmada 90 yaşı üzerindekilerin
% 100’nün öldükten sonra yeniden dirilme konusunda emin ve
ayrıca bireysel ibadetlerinde bir artış olduğu görülmüştür.
Bu yaşlarda kiliseye gitmede bir azalma olsa da bunun yerini kısmen
radyo ve T.V ‘de verilen dini programların aldığı gö-rülmüştür.
Ölümsüz olmak için kiliseye gittiğini söyleyenlerin sayısı
yaşla doğru orantılı olarak artmaktadır.
2. Büyük tehlikelerle karşı karşıya kalan insanların daha
dindar olacakları beklenmektedir. II. Dünya savaşına katılan
askerler üzerinde yapılan bir araştırma-da ateş altında
kalanların 3/4’nün dua etmeleri nedeniyle büyük yardım gördükleri-ni
söyledikleri görülmüştür. Bu araştırmada terhis olmuş
askerlerin, eğer bir çatış-maya katılmışlarsa, önceki yaşamlarına
göre daha dindar oldukları görülmüştür. Bu kişilerde tanrıya
inanma ve dini sorunlarla ilgilenmede bir artışın olduğu
ancak kiliseye gitmelerinin etkilenmediği ortaya çıkmıştır
(s. 52).
3. Dindar yaşlıların daha mutlu ve mutmain olduklarını görmekteyiz.
On-lar ölümle ilgili daha az kaygılı, daha az korkuludur ve
hatta ölümü istemektedirler (s. 55).
4. Ölüm ötesi hayatın, bu hayatı bekleyenlere göre hoş ve
güzel olacağı beklenmektedir. Günümüzde ölüm ötesi
hayata inananların çoğu, ölüm sonrası hayatın ya bu dünyadakine
benzediği veya daha hoş olduğunu düşünmektedirler (s. 13).
Öte yandan, bu teori ile ilgili beklenmeyen bir sonuç olması yanında, İngil-tere’de %20 Amerika’da %65 oranında insan cehenneme de inanmaktadır. Ancak onlara göre cehennem başkaları için vardır. Cehennemin varlığına inanç, daha ileri bir açıklamayı gerektirmektedir. Bu açıklamalardan biri, adaletin yerine gelmesine yönelik yaygın bir arzu, çocuk oyunlarıyla ilgili çalışmalarda yada endüstri işçile-rinde görüldüğü gibi kaynakların eşit bir şekilde dağılımına olan istek olarak gö-rülmektedir. Yaşamda belirgin bir şekilde haksızlıklar görünmektedir. Bu nedenle cezalandırma ve ödüllendirmeye ölüm sonrası yaşamda ihtiyaç vardır. Cehennemle ilgili 2. açıklama ise bazı insanlar güçlü bir suçluluk duygusuna sahiptirler ve bu nedenle cezalandırılmaya ihtiyaç duymaktadır şeklindedir. Katolikler cehennemin varlığına Protestanlardan daha az inanmaktadırlar (%15’e karşı % 19 ; Gorer 1955), fakat aralarındaki farklılık azdır. Bu da eğitimdeki farklılıkla açıklanabilir. Eğer böyle bir mekanizma işlemselse bile ancak bu az sayıda insana uygun düşer
Cehenneme inançla ilgili olarak sunulan bu karmaşıklıklar bir
yana, bu tür çalışmalar ölüm korkusunun dini inancın bir
temeli olduğu şeklindeki teori için çok güçlü bir destek
sunmaktadır.
e- Cinsel Güdülenme Teorisi
Dinin kökeni ile ilgili cinsel içgüdündün bastırılması
teorisi, dini aktivitelerin cinsel dürtülerin yüceltilmesi
olduğunu öne sürmektedir. Bu görüşü destekleyen Leuba
(1925) dinde neredeyse evrensel gibi gözüken açık cinsel
sem-bolizme, dini taşkınlığın erotik yapısına işaret
etmektedir. Mol (1970) Tylor (1959) cinsellik ve dinin bireyin
kendini ifade etme ve tatmin etmede karşılıklı iki
alterna-tif yol olduğunu ortaya koymaktadır. Cinsel tutumlar ve
dindarlığın karşılaştırılma-sı temelinde Mol (1970) din
ve cinsiyetin alternatif bağlanma (commitment) form-ları ve
cinsel düşkünlüğün de dini aktivitelerle bir rekabet içerisinde
olan bireysel uyumun (self entegrasyonun) bir şekli olduğunu düşünmektedir.
Wallin (1957) evlilikte, dini aktivitenin erkeklerden ziyade kadınlar
için cinsel tatminin yerini aldığıyla ilgili kanıtlar ortaya
koymuştur (s.154).
Çeşitli dini ritüeller ve tecrübe formlarında rol oynayan cinsel dürtüler ile ilgili örnek çalışma ve gözlemlerden elde edilen çok sayıda kanıt bulunmaktadır. Örneklerin bir çoğundaki analizler klinik çıkarımlardan elde edilmiştir (Schroeder, 1932; Wedemeyer, 1949). Bu aynı zamanda bizzat dini gelenekler tarafından da desteklenmektedir. Dini ritüeller esnasındaki cinsel heyecanı yansıtan sahneler bu gün nadir olarak görülmektedir. Ancak bu, onların olmadığı anlamına gelmez. La Barre (1962) yılanları eğiten bir kültün kadın üyelerinin, görevleri esnasında cinsel tepkiler gösterdiğini rapor etmektedir. Cinsel ifadenin daha yüceltilmiş şekilleri kendisini daha fazla dine vermiş gruplar üzerinde gözlenebilmektedir. Tarih bo-yunca dini literatür, insanın içten bağlanma tecrübesi ile ilgili olarak ele alınması gereken aşk tanımlarıyla, kendisini adama ve arzulama ile doludur. Yalnızca ünlü mistikler değil, her yaştaki sıradan inananlar da ibadetler esnasında erotik görü-nümler ortaya koymuşlardır.
Cinsiyet farklılıkları ile cinsiyet ve evlilik konularında
sunulan bazı kanıt-lar, dini davranışta cinsiyet motivasyonu
sorunuyla ilgilidir. Dindarlığın bütün derecelerinde kadınlar
erkeklerden daha yüksektir. Kadınlar cinsiyet dürtülerini
ifade etmede daha çekingen davranmaktadırlar. Tarih boyunca kadınların,
enerjile-rinin çoğunu kendilerini dine adama yolunda harcadıkları
ve bunun onları bazen histerik bir duruma götürdüğü ile
ilgili kanıtlar bulunmaktadır. Muhtemelen kadın-lardaki dine
adanmışlık kısmen başka türlü ifade edilemeyen bir yöne
kanalize olmuş enerji tarafından güdülenmektedir. Bazı
bulgular, yüksek derecedeki dindar-lığın düşük derecedeki
cinsel aktivite ile ilgili olduğunu göstermektedir. Bu sonuç,
dinsel ve cinsel aktivitelerin benzer ihtiyaçları tatmin
etmenin alternatif yolları olabileceği tezini desteklemektedir.
Eğer cinsel yoksunluk dini aktivite için bir faktör ise, evlenmemiş insanla-rın evli olanlardan daha dindar olmaları gerekir. Çünkü bekarların genelde cinsel aktivite imkanlarının az olduğu farz edilebilir. Sosyal araştırmalar bekarların evli-lerden bir miktar daha dindar olduğunu göstermektedir (s.51). Bu sonuç, yukarıdaki hipotezle uygunluk arz etmektedir. Fakat başka yollardan da açıklanabilir. Şu da hatırlanmalı ki yaşlılık, cinsel içgüdünün büyük oranda zayıfladığı ve insanın haya-tında en çok dindar olduğu dönemdir. Ergenlik dönemindeki ani ihtidaların bu dönemde zirveye ulaşan cinsel suçluluk duyguları nedeniyle olma ihtimali vardır.
Dini aktivite ile ilgili cinsel içeriklerin en açık örneği,
bazı klasik dönem azizler ve mistikler tarafından sunulmuştur.
Leuba (1925) Thouless (1923) tarafın-dan da gösterildiği üzere
bir çok yazılar, cinsel sembollerle giydirilmiş şeylerle
doludur. Eğer bu insanların hiçbir cinsel tatminleri yoksa, o
zaman bu iç güdünün engellenmesi veya içsel nedenlerle
yasaklanması kısmen bunların dini aktivitelerini etkilemesi
gerekir. Thouless (1924) dinin cinsel temelinin bir kanıtı
olarak iffete önemle vurguda bulunmaktadır.
Sonuç olarak cinsel motivasyon hipotezi üzerine temellenen bu bölümde
mistiklerde engellenme ve içsel yasaklamaların işlemsel olduğuyla
ilgili örnekler bulunmaktadır. Bekarların ve az cinsi
aktivitede bulunanların daha yüksek dindar-lıkları bu teoriyi
destelediği sonucuna varılabilir. Kolay bir şekilde gözlemlenen
en önemli delil, dini literatürde yer alan sevgi, ilgi ve bağlılık
kavramlarının kullanımı ve insanların her yerde dini sembol
ve pratiklere duygusal bağlılıklarıdır. Bu örnek-lerde
sadece cinsel motivasyonla ilgili konuşmamız yanlış yorumlara
da götürebilir çünkü biz burada daha yüceltilmiş
formlardaki erotik ifadeler ve bağlanmalar ile ilgilenmekteyiz.
f- Obsesif (Saplantısal) Davranış Teorisi
Freud (1907) saplantısal nevrozlarla dini ritüeller arasında
bir takım deskriptif benzerlikler olduğuna işaret etmiştir.
Reik (1951) ise bu görüşün detayı-na inmiştir. Philp (1956)
bu iki fenomen arasındaki farklılıklara işaret ederek bu
teoriye karşı çıkmıştır. Buna rağmen ritüeller ile
saplantılar arasındaki benzerlik ve farklılıklarla ilgili bu
yazarlar arasında bir takım ortak noktaların da bulunduğu görülmektedir.
Bu teoriyi açıklığa kavuşturmak için bunları kısaca özetleyeceğiz.
1. Saplantısal nevrozla ilgili psikoanalitik teoriye göre,
saplantılar ya sü-per ego tarafından yasaklanan içgüdüsel
arzuların bozulmuş sembolik versiyonları, ya da bizzat süper
egonun yasaklarının kendileridir. Saplantı ve zorlantılar ani
bir şekilde hem arzuların hem de bunların yasaklanmasının
yerine geçen yüceltilmiş şekillerine müsaade eder. Fenichel
haz vermeyen zorlantısal mastürbasyonun bu çeşit bir tatmin
örneği olduğunu öne sürer (1945). Reik (1951) teslis inancı
ile ilgili olan düşüncelerin gelişmesini ailesel baş kaldırı
düşüncesi ile babaya saygı arasın-daki bir uzlaşı olarak görmektedir.
2. Nevrotik ritüeller zorlantısal bir karakter taşırlar. Bu
durumdaki kişi bu ritüelleri bilinçli bir şekilde yerine
getirmek zorundadır ve bunu yerine getirmediği zaman bir suçluluk
duygusu yaşar. Bu, belli ölçüde dini ritüeller için de böyledir.
3. Dinde tabular vardır: Pazar günleri çalışmama, komünyondan
önce yemek vb. şeyler gibi saplantısal nevrotiklerin de bir şeye
dokunma veya onu dü-şünmekten kaçınma zorunlulukları vardır.
Flugel (1945) ilkel dinlerdeki kral tabu-sunun, kralın yerine
getirmek zorunda olduğu diğer ritüellerle birlikte kralı
onur-landırma ve koruma fonksiyonu gördüğünü aynı zamanda
onun gücünü kısıtlayan ve hayatını sıkıntıya sokan bir
uzlaşı olduğunu öne sürmektedir. Reik (1951) dini dogmaları
çevreleyen tabuların septisizme karşı bir savunma geliştirdiğine
ve aynı zamanda dogmanın karmaşık detaylarda ortaya çıktığına
işaret etmektedir.
4. Nevrotiklerdeki gerçek çatışmalar birtakım önemsiz detay
ve sözel ko-nularda kendini gösterir, bu durum din için de böyledir.
Dinde de dogmalar ve ritüeller çok ayrıntılı detayları ile
ele alınmakta ve bunun en küçük ayrıntıları ay-rışmaların,
hizipçiliğin kabalıkların temeli durumuna gelmektedir.
Buraya kadar ortaya konan benzerliklerin yanında şimdi de farklılıklara
değinelim.
1- İki durum arasındaki en önemli fark, bu nevrotik saplantıların
bireysel, öte yandan dini ritüellerin ise toplum içinde yerine
getirilen kolektif aksiyonlar oluşudur.
2- Freud (1907) saplantısal nevrozların cinsel içgüdünün
yasaklanmasıyla, dini ritüellerin ise bencil ve anti-sosyal
ihtiyaçların bastırılması ile oluştuğunu sa-vunmaktadır.
Fenichel (1945) saplantıların çoğu kez anal-sadistik gelişim
dönemi-ne dönüşün bir sonucu, bir şeye bağlanma ile isyan,
zorbalık ve kabalıkla ilgili bir çatışmayı içerdiğinden
bahsetmektedir.
Freud’un dini fiillerle saplantısal davranışlar arasındaki
benzerliklerle ilgili gözlemleri, dini davranışla ilgili güzel
bir mini teori örneğidir. Bu bazı dini eylem-lerin psikolojik
motivasyonunu açıklamada bir değere sahiptir ve nevrozlarla
u-yuşmayan dinin kültürel yapısına da ışık tutmaktadır.
Freud’un söylediklerinin birçoğu dini literatürde yer
alanlarla paralellik arz etmektedir. Saplantısal duygu ve
kavramlar, dini inancına güçlü bir şekilde bağlanan kişilere
kesinlikle yabancı de-ğildir. Buna rağmen daha önceki bölümlerde
ortaya konan sosyal psikolojik verileri kullanmak suretiyle
birtakım teorik formülasyonlar ortaya koymak zordur. Bu teo-rik
formülasyonlar kültür ve din tarihçileri için daha faydalı
olabilir. Çünkü onlar çoğunlukla dini pratiklerin orijini
ile ilgilenirler. Reik (1951)’in çalışmaları aslında
psiko-tarihidir. Bu çeşit bazı dönemsel çalışmalar zamanla
nicelik düzeyine ulaşa-cak, böylece bizim daha kesin yargılar
ortay koymamız mümkün olacaktır.
3- ETKİ TEORİLERİ
a- Bireysel Uyum Teorisi
Dinin, bireyin daha iyi bir kişisel entegrasyon ve uyumuna yardımcı
oldu-ğu anlayışı eski dini geleneğin bir yansımasıdır.
Aynı zamanda bu modern psikoloji terimleriyle de ifade
edilmektedir (Allport 1950). Hartman (1958) dinin bireydeki temel
entegratif fonksiyonunun, bireydeki içsel, zihinsel süreçlerin
sosyal uyumla sentezi doğrultusunda ortaya çıktığını öne
sürmektedir. Dinin uyumsal fonksiyo-nuyla ilgili bir başka görüş
de Draper (1969) tarafından ileri sürülmüştür. Draper, saldırganlık
ve cinsel dürtülerin din yoluyla yüceltildiğine vurguda
bulunmaktadır. Pek çok yazar dinin bireysel uyumdaki olumlu rolüne
vurgu yaparken bazıları da bir şeylerin üstesinden gelme gibi
bir işlevi olduğunu görerek, dini inancın daha az düzeyde
bir bireysel entegrasyona neden olduğunu ileri sürmektedir. Eğer
dini inanç, Freud’un (1927) iddia ettiği gibi gerçekle yüz
yüze gelmekten bir kaçınma ise, bizim dindar kimselerin daha
bağımlı ve kendilerini ifade etmede daha zayıf olduklarını
varsaymamız gerekir. Aynı zamanda dindarlar suçluluk ve kaygıdan
daha fazla muzdarip olmalılar. Marx (Marx ve Engels 1957) yukarıdakine
benzer bir görüş ileri sürer ve kendini dine adamayı bireyin
kendisine yönelik özsaygısını azalttığını ve daha az bir
bağımsızlık duygusuna ve entegrasyona götürdüğünü söylemektedir.
Kitabın daha önceki bölümlerinde
ortaya konan bireysel entegrasyonla ilgi-li verileri öncelikle gözden
geçirelim. Dinin kişisel entegrasyona katkı sağladığı ile
ilgili olumlu yönde tutarlı birtakım bulgular bulunmaktadır.
ABD’deki kilise üyele-ri ve müdavimlerinin, psikiyatrik
rahatsızlık ölçümünde daha iyi durumda oldukları ve yaşlılık
döneminde dini aktivite ile uyum arasında pozitif bir ilişki
olduğu ortaya konulmuştur. Düzenli kiliseye gidenlerin
bedensel sağlıkları daha iyidir ve daha az intihara teşebbüs
etmektedirler. Dindar bireyler özellikle de ölüm gibi yaşamdaki
bazı krizlerle daha iyi baş edebilmektedirler. Onlar dinden
uzak olanlara nazaran alkolün zararına karşı daha duyarlı ve
evlilikleri daha uyumludur. Buna ilave ola-rak dini grup üyeleri
manevi elitlerden oluşan bir grubun üyesi olmakla bir kimlik
kazanmakta ve bu durum onları içinde bulunduğu sınırlı
olanakları kabule yönelik bilişsel bir dengelemeye de yardımcı
olmaktadır. ABD’de kilise üyeleri bireysel kimlik ve sosyal
bir grubun üyesi olmanın verdiği bir duygu kazanmaktadırlar.
Olumsuz açıdan ise (dinin kişisel
entegrasyonunun bozulmasındaki rolü ile ilgili olarak) aşağıdaki
bulgular söz konusudur: Dindarlığın, otoriteryanizm ve
dogmatizm ölçümlerinde görünen dar görüşlülük ile
ilgili olduğu görülmüştür. Dindar insanların daha kolay yönlendirilebilir
ve daha bağımlı olduğu bulunmuş-tur. Tutucu bir dindarlığın
bilimsel gelişmelere engel olma ihtimali olduğu ve bu-nun da
bazı cinsel sorunlara neden olduğu üzerinde durulmaktadır.
Psikolojik test-lerden elde edilen bulgulara göre dindar öğrencilerin
daha çok kişisel yetersizlik ve kaygı yaşadıkları görülmüştür.
Dinin hem olumlu hem de olumsuz etkileri, kısmen dinin sosyal entegrasyonundaki olumlu etkisinden kaynaklanmaktadır. Her yönüyle düzgün işleyen bir toplum belli tür kişiliklere ihtiyaç duyar. İnsanlar uzun vadeli amaçlara yönelik ve başkalarının ihtiyacına da yeterli oranda karşılık veren bir kişilik yapısı oluşturma-da başarılı olmak zorundadır. Çocuklar büyüdükçe onların geçici hevesler tarafın-dan yönlendirilmesi, etki altında kalması yerine uzun vadeli amaçlar peşinde olma-ları konusunda ısrarlı ve sabırlı olmaları beklenebilir. Bu husus çoğu zaman din tarafından desteklenir. Mesela Protestan düşüncesinde başkalarına yardım etmenin gerekliliği duygusu ve hayatında yaptığı bütün işlerden hesaba çekileceği anlayışı, bu uzun süreli plan yapmanın önemine vurguda bulunmaktadır.
Çocuklardaki egosantrik ve antisosyal dürtüler, ebeveynleri ve
diğer yakınları tarafından disipline edilmektedir. Bu
engelleyici güçler çocuk tarafından farklı derecelerde içselleştirilmektedir.
Dini düşünceler kısmen Freud’a göre anne-baba imajı üzerine
veya Durkheim’e göre büyük ölçüde toplum üzerine
temellen-dirilmekte ve din de bu engeller arasında yer almaktadır.
Kişilik uyumu, aşağı seviyeden daha temel ihtiyaçların, yüksek
seviyede ve uzun vadede yapılacak planlar tarafından kontrol
edilmesiyle gerçekleşir. Bu vadeli planlar belirli hayat tarzına
ve belli amaç ve değerlere adanmış bir kimliğin gelişi-miyle
sağlanabilir. Toplum belli sayıda kimlikler sunmakta ve din de
buna dengeli kimlik modelleri ve hayat tarzı sunarak katkıda
bulunmaktadır. Bunun etkisi dini cemaatlerde en üst düzeydedir.
Çünkü cemaatler üyelerinden daha ileri düzeyde taleplerde
bulunur hatta onlar daha olumlu bir din anlayışı ile üyelerine
daha üst düzeyde kişilik imgesi sunarlar. Buna ilaveten kilise
üyeleri eğer isterlerse bu o-lumlu dini öz imgeyi
kimliklerinin merkezine getirebilirler.
Kişiliğin uyum ve kontrolü kısmen bireyin beni ve onun dünyadaki yeri ile ilgili düşünce ve inançlarını oluşturan bilişsel yapısının gelişmesi ile şekillenmek-tedir. Bu çerçevede din anlam, amaç ve kimlik sunabilmektedir (s.180). Bu anlam, amaç ve kimlik oluşumu ve gelişimi, bilim ve din arasındaki çatışmada olduğu gibi, çatışma ve karmaşaların çözümüne katkıda bulunabilir.
b- Sosyal Uyum Teorisi
Durkheim (1915)’den beri din sosyologları dinin fonksiyonunu,
sosyal dü-zenleme veya gerçekliğin sosyal yapısını meşrulaştırma
açısından ortaya koyduğu kabiliyeti yönüyle açıklamışlardır
(Berger ve Luckman 1967). Dinin, birleşmiş veya birleştirici
değerler sistemi sunarak bütün toplumun entegrasyonuna ve diğer
sosyal kurumların fonksiyon görmesine bir katkıda bulunduğu
varsayılmaktadır. Din, “bir anlam uğrunda entegrasyon ve
eylem sistemlerindeki motivasyonda en genel mekanizma” olarak
tanımlanmaktadır (Bellah 1970, s. 12). Böylece din sos-yal
istikrara ve bütün sosyal sistemin daha iyi bir uyumuna katkıda
bulunmaktadır.
Parsons (1960) sosyal sistem içinde dinin en temel fonksiyonunu;
“bireyin kendi toplumsal değerlerini yaşama konusunda
motivasyonel dengeyi sağlama ve bu değerler doğrultusunda
kendi rolünü belirleme” olarak tanımlamaktadır (s.302).
Yinger (1957) dinin politik istikrarı yaratıcı rolüne vurguda
bulunarak, daha sınırlı bir uyum teorisi ortaya koymaktadır.
Benzer şekilde, Ostow ve Sharfstein (1954) kontrol teorisine
paralel olarak uyum/entegrasyonun psikolojik bir versiyonunu
ileri sürmektedir. Bu bilim adamları istikrarlı bir toplumun
üyelerinin birçoğunun itaatkar ve yönlendirilebilir olmaları
nedeniyle dinin bu amacı gerçekleştirmek için kullanıldığını
ileri sürmektedirler.
Herberg (1955) ve Bellah (1967) seküler Amerikan dinini, ortak
manalara vurgu yaparak toplumsal entegrasyonu sağlayan bir din
olarak tanımlamaktadırlar. Bu bağlamda ABD’de dini bir
birliktelikten bahsedilebilir. Bu “sivil din”i, toplu-mun çoğunluğunun
desteklediğine dair deliller bulunmaktadır. Bu sivil dine
destek vermemek, Amerikanın diğer merkezi değerlerinin reddi
anlamına gelmektedir. Glock ve Stark (1966) bu “sivil din”e
karşılık gelen Amerikan “plüralizminin” sınırlarını
çizmiştir. Ateist ve agnostikler gibi Amerikan plüralizminin dışında
o-lanların düşmanlık duygusu besledikleri ve her şeye karşı
geldikleri görülmüştür (Glock ve Stark 1965, 1966). Bu
bulgular, din nosyonunun Amerikan toplumunda uyum sağlayıcı
bir güç olduğunu desteklerken, sivil dine bağlılık
derecesini ve pratik sonuçlarını ölçecek belli bir ölçüt
de tespit edilmemiştir (Wilson, 1966).
ABD’dekine benzer sivil bir
dinin İngiltere ve diğer modern toplumlarda da varlığından
bahsedilebilir. Şu sorular hala devam etmektedir: Dînî olan
nasıl uyum sağlayıcı bir düşünce olabilir? Pratik sonuçları
nelerdir? Eister (1957), dinin bütün toplum için uyum sağlayıcı
ve destekleyici fonksiyonu ile ilgili genel teorile-rin, karmaşık
ve seküler bir toplumda uyumu kolaylaştırmada yeterli görmemekte
ve kanıtların çoğu da bu teorilerin tersini ortaya koyduğunu
düşünmektedir.
ABD ve Büyük Britanya’daki sekülerleşme,
modern toplumların merkezi bir dini değerler sistemi etrafında
bütünleşme düşüncesini zayıflatmaktadır. Fenn (1972)
modern toplumun genel değerler sistemi etrafında toplanmadığı
ve böyle bir değerler sistemi mevcut ise bile bunun da din
olmadığı argümanı ile ilgili güvenilir araştırmalar yapmıştır.
Seküler toplumlarda sosyal kontrolün oldukça etkili görül-mesiyle
birlikte kitle iletişim araçları gibi diğer mekanizmalar,
toplumu kontrol edici ve bütünleştirici olarak dinin yerini
almaktadır (Marcuse, 1964). Toplumun bütünleşmesinde dinin
rolünün azalmasına karşılık, sosyal bir güç olarak dinin
bütünleştirici etkisi ile ilgili kanıtlar da ortaya konulmuştur.
Eğer biz bireysel, sos-yal denge ve muhafazakarlığı, sosyal
entegrasyon ve istikrara katkı sağlayan bir faktör olarak ele
alırsak, ki biz böyle görüyoruz, dindarlığın bunlarla ilişkili
oldu-ğunu gösteren çok sayıda kanıt bulabiliriz. Dindar
insanlar muhafazakar politikala-ra ve yeni organizasyonlardan
ziyade var olan sosyal düzenlemeleri desteklemeye daha eğilimlidirler.
Dindarlık ve muhafazakarlık, sosyal tutumlarla ilişkili kanıtlar,
etnosentrizim, sosyal konular ve politik tutumlar alanlarını
birbirine bağlayan, on-ları kapsayan bir konumda yer alır.
Daha dindar olan azınlık grupları
ve alt sınıf üyeleri kendi sosyo-ekonomik şartlarını daha
kolay kabullenmeye yatkındır. Dezavantajlı durumda olan
insanların dini aktiviteleri daha çok kendini adamaya
dayanmakta ve psikolojik bir içeriğe sahip olduğu görülmektedir.
Burada aşırı bir duygusallık söz konusudur. Bu konu-da
Wilson (1966) “dini bir kontekste duygusallığın ifadesi için
oluşan bu fırsatın, sosyal eşitsizlikten kaynaklanıyor gibi
göründüğünü” (s.105) öne sürmektedir. Ahrete yönelik
dindarlık, aşağı sosyo ekonomik seviyedeki insanlar arasında
daha sık görülebilmektedir.
Pope (1942) farklı tipteki dini
organizasyonların radikal sosyal değişimi nasıl engellediğini
ve statükonun korunmasına nasıl katkıda bulunduğunu göster-mektedir.
Kiliselerin açık ve direkt olarak endüstri sahipleri ile yardımlaştığı,
öte yandan küçük dini grup ve cemaatlerin ise endüstri işçileri
ile ilgilendikleri ve öbür dünyaya yönelttikleri görülmektedir.
Dinin güçlü bir kontrol edici fonksiyonu ol-duğunun farkındalığı,
19. ve 20. yüzyılda Amerikalı “Robber Baronz” tarafından
kiliselere verilen halk ve finansal desteğinde de açık bir şekilde
görülmektedir (Josephson, 1962).
Bulguların çoğu din ile iç içe olmanın, bireyin bu dünyada
kendi durumunu geliştirmeye yönelik eylemlerden alıkoymaya eğilimli
olduğuna işaret etmekle birlikte, bu dînî iç içelik,
kurallara uyma ve daha iyi bir intibak geliştirmeye de götürebilmektedir.
Örneğin Schwartz (1970), bazı örneklerde mahrumiyete karşı
dini tepkinin bu durumdaki kişilerin kendi gerçek durumlarını
geliştirmeye bir araç olabileceğini göstermektedir. Hatta
birtakım araştırmalar bazı dini cemaatlerin üyelerini
toplumun merkezi formları doğrultusunda sosyalleştirdikleri
veya yeni-den sosyalleştirdiklerini ve böylelikle de üyelerin
daha iyi bir intibak sağlamalarına katkıda bulunduğunu ortaya
koymaktadır (Robbins 1968).
Johnson (1961) bazı cemaatlerin,
asketizm ve temiz bir yaşama (Alland, 1962) vurgu yapmak
suretiyle, üyelerinin orta sınıfın değerlerine göre yeniden
sosyalleşmelerine yardım ettiğini ortaya koymaktadır. Bu
durum karşılıklı olarak cemaat üyelerine günlük yaşamlarında
yardımcı olmakta, ekonomik durumlarını iyileştirmektedir.
Holt (1940) benzer şekilde cemaatleri, sosyal çevreye uyumda
yardım edici olarak tanımlamaktadır. Aynı zamanda merkezi değerlere
bu tür bir bağlılık, herhangi bir köklü sosyal değişmeyi
engelleyebilir ve toplumda var olan güçlü ilişkilerin sürdürülmesine
katkıda bulunabilir (Yinger 1957).
Herhangi bir cemaat aktivitesi içinde
yer almayan yoksun ve güçsüz olma-yan toplum üyeleri hakkında
ne diyebiliriz? Bunların topluma entegrasyonunda dinin etkisi
nedir? Yukarıda gösterildiği gibi dine karşı daha eğilimli
olanlar, top-lum içerisinde diğerleriyle karşılaştırıldığında
daha uyumlu ve daha az ayırımcıdır-lar. Daha az dindar
olanlarla karşılaştırıldığında bunların daha uyumlu ve
kendile-rini daha az yalnız hissediyor olmalarını
bekleyebiliriz.
Eğer dinin sosyal entegrasyona
katkıda bulunduğunu varsayıyorsak o halde toplumla daha uyumlu
olanların daha yüksek dindarlık derecesi göstermelerini
bekleyebiliriz. Bu durum Swanson (1971) tarafından ele alınmıştır.
O, bir ölçüye kadar toplumla daha fazla iç içe olan bu
insanların bazı dini inançları daha fazla kabul etme
ihtimallerinin olduğunu belirtmiştir.
Uyumu sağlayıcı bir güç olarak dinin etkileri, küçük grup veya küçük top-lumlardaki dini birlik veya çoğulculuk örneklerinde görülebilmektedir. Bu çeşit küçük topluluklar, büyük toplumların çevresinde bulunan Ütopik toplulukların ayrılmasıyla ortaya çıkmaktadır. ABD’de 1776-1900 yılları arasında ütopik toplu-luklar üzerine yapılan bir araştırmada tek bir dini inanışa sahip olanların değişik dini inanışa sahip veya hiçbir dini yönelime sahip olmayanlara göre, daha uzun süre yaşamlarını devam ettirdikleri bulunmuştur (Stephan ve Stephan 1973). Bu bulgu, diğer küçük gruplara da uygulanabilir olup grup, dinamikleri hakkındaki bilgimiz temelinde bunun böyle olduğu öngörülmekle birlikte, bu durum geniş ve büyük toplumlar için sınırlı bir uygulama alanına sahiptir. Bir kimse herhangi bir toplumdaki dini birlikteliğin bir uyum faktörü olduğunu –bu kesinlikle doğrudur- söyleyebilir ama böyle bir birlikteliğin olası olduğu toplumlar gittikçe azalmakta-dır. Tarih dini farklılıkların bölünmelere ve çatışmalara neden olduğu pek çok örnek de sunmaktadır. Dinin bölücü bir faktör olarak potansiyeli etnosentrizim ala-nında gözlenmektedir.
Özet olarak, modern toplumlarda yaygın bir inanç sistemi ve
entegrasyon için anlamlı bir mekanizma olması açısından
dinin öneminin azalmasına rağmen, uyum sağlayıcı
(entegratif) bir güç olarak onun sosyal etkileri varlığını
hala devam ettirmektedir. Dindarlıkla uyumluluk ve genel
muhafazakarlık bunun bir örneğidir. Burada karşılıklı
olarak din, bütün sosyal sistemin daha da istikrara kavuşmasına
öncülük etmektedir. Din, yoksun gruplar üzerinde politik
eylemlerin potansiyelini ya bu grupların ilgisini olumsuz sosyal
şartlardan kurtarıp başka alana yönlendire-rek veya sosyal
sisteme uyumlarında yardımcı olarak, azaltmaktadır. Bütün
bunlar-la birlikte dinin bu etkileri gözlemlense de dinin
etkisinin azaldığı da dikkate alın-malıdır.
4- PSİKOLOJİ ÖTESİ
Bu bölümde şimdiye kadar dini fenomeni psikolojik veya sosyal
süreçler bağlamında açıklamaya çalışan “indirgemeci”
teorileri konu edindik. Bu değerlen-dirmelerin bir kısmı
tarihi dini geleneğin önemini kabul eder ve her zaman da
bun-ları açıklayama çalışmaz. Genellikle şu kabul
edilmektedir ki, dini bir inancın psi-kolojik bir açıklaması
olsa da bu durum dini inancın yanlış olması gerektiğini gös-termez.
Bu konuyla ilgilenen bazı önemli
psikologlar, dinin psikolojik temelli açık-lanabileceğini düşünmemektedirler.
Örneğin William James (1902), dinin insan ötesi bir olgu olduğunu
ve dini tecrübenin psikoloji ile açıklanamayacağını düşün-mektedir.
Jung’un (1933) din ile ilgili görüşlerini yorumlamak güçtür.
Fakat O’nun üzerinde durduğu arketipler, psikolojik yansıtmadan
daha öte bir şeydir (Bertocci, 1971). Nuttin (1962) ise dini
mutlak varlık düzeni ile bir uyum ve ruhsal bir dünya ile ilişkiye
geçme olarak görmektedir. Burada şimdiye kadar bu teorileri
dikkate almayışımızın nedeni, bu teorilerin bizi
psikolojinin ötesine götürmesi ve bu nedenle ampirik
metotlarla açıklanamamasıdır. Bizim ele aldığımız “indirgemeci”
teorilerin bazıları için önemli miktarda ampirik destekler
olduğunu görmekteyiz. Fakat bütün hikayenin bundan da ibaret
olmadığını belirtmek gerekir. Psikolojinin diğer alanlarıyla
ilgili araştırma ve düşünceler, birçok psikologun,
psikolojinin belli sınırlar ötesine geçemediğini fark
etmelerine neden olmuştur. Örneğin, psikoloji matematiği içermez,
çünkü o düşünce süreçleri ile ilgili bir şeyler söyler
ve sadece matematik kabiliyetini ölçebilir. Matematik kendine
has metot ve ilkeleri olan ba-ğımsız bir bilgi alanıdır. Aynı
şey fizik ve pozitif bilimlerin diğer dalları için de geçerlidir.
Beşeri bilimlerde psikolojinin alanı daha da sınırlıdır. Örneğin,
psikolo-ji, müzik, sanat ve edebiyata yalnızca çok küçük
oranda ve dolaylı bir katkıda bu-lunabilir. Sanatsal eserler
psikolojinin yalnızca çok az anlayabildiği yaşamın bazı
boyutlarıyla ilgili estetik tecrübeleri ve yorumları ortaya
koyar. Dini tecrübe, este-tik tecrübe ile bazı ortak noktalara
sahiptir. Her iki alan da psikolojik kategoriler içerisinde anlaşılamayan
ve açıklanamayan tecrübelere sahiptir.
Freud’un düşündüğü gibi din, bir illüzyon olarak ele alınsın
veya alınma-sın, psikolojik terimlere indirgenemeyecek özel
tecrübelerdir. Bazı insanlarda din belli nitelik ve türde
hayat tecrübesi üretmektedir. Yalnız daha önce de gördüğü-müz
gibi dinin davranış üzerindeki bu etkileri yavaş yavaş
azalmaktadır.
Bugün birçok psikolog, psikolojinin bugünkü gelişmişlik düzeyi
ile insan doğasının bütün yönleri hakkında hüküm
verebilecek bir düzeye henüz gelmediği kanısındadır.
Psikoloji erken dönem davranışçılık ve labirentlerde yapılan
fare deneylerinden bu yana çok büyük mesafeler kat etmiştir.
Örneğin, bugünkü psiko-loji ile ilgili araştırmalar bilinç
deneyleri, yaratıcılık ve dini inanç alanlarına taşın-mıştır.
Buna rağmen hümanistik, varoluşçu ve diğer psikologlar
psikolojinin felsefi alt yapısının daha da geliştirilmesi
gerektiğini düşünmektedirler. Böylece, insanın özgür,
yaratıcı, anlaşılamaz olduğu, bilincin tamamen nörolojik
olaylara indirgen-memesi gerektiği ve davranışın başka
nedenlerinin de olabileceği daha ciddi şekil-de ele alınmış
olacaktır (Maslow 1962). Bu düşünceler geleneksel
psikolojiden ziyade daha tatmin edici bir insan modeli sunmakla
birlikte, şimdiye kadar deney-sel araştırmalara yönelmemiştir.
Eğer psikologlar, insan doğası ile ilgili daha geniş bir bakış
açısı ve araştırma metotları geliştirebilirlerse,
psikoloji ve din arasındaki ilişki çok daha farklı bir boyuta
ulaşabilir.
KAYNAKÇA
ABELSON, R.P. et a,.(1968), Theories of Cognitive Consistency: a Sourcebook. Chicago.
ALLAND, A., JR. (1962), “Possesion in Revivalistic Negro Church” Journal for Scientific Study of Religion.
ALLPORT, G. W. (1950), The Indivıdual and His Religion. New York: Macmillan.
BACK, C. W. And BOURGE L. B. (1970) “Can feelings be enumerated?”, Behavioral Science, 15, pp.487-96. [74,163,170,171,195]
BAKAN, P. (1971), “The eyes have It”, Psyhology Today, pp. 64-7
BELLAH, R. N. (1970), Beyond Belief, New York..
BELLLAH, R.N. (1967) “Civil religion in America”, Daedalus, 96,pp. 1-21. [27,181,203].
BERGER, P.L. and LUCKMANN, T. (1967), The Social Construction of Reality, New York.
BERNARD, j. (1949), “The Rosenzweig picture frustration- study: I. Norms, reliability, and statistical evaluation”, Jurnal of Psyhology
BERTOCCI, P. A. (1971), Psychological Interperations of Religious Experience, in Strommen.
BOURQUE and BACK(1968), “Values and Transcendental Experiences”, Social Forces, 47, pp. 34-8.
BROWN, L. B.(1962), “A Study of Religious Belief”, British Journal of Psychology, 53. pp. 259-72.
CAMPELL, T. C. and FUKUYAMA, Y. (1970), The Fragmented Layman, Philadelphia.
CARLOS, S. (1970), “Religious Participation and Urban-Sub Urban Continuum”, American Journal of Sociology.
CHRISTOPHER, S. FEARON, J., MCCOY, J., and NOBBE, C., (1971), “Social deprivation and religiosity”, Jurnal of Scientific Study of Religion, 10, pp. 385-92. [192]
CLARK, E. T. (1965), The Small Sects in America, New York: Abingdon Press. [193]
CLARK, E.T. (1929), The Psychology of Religious Awakening, New York.
DAVIS, K. (1948), Human Society. New York.
DECONCHY, J. P. (1967), Structure genetique de l’idee de Dieu.Brussels: Lumen Vitae.
DECONCHY, J. P. (1968), “God and Parental Images: the Masculine and Feminine in Religious Free Associations”, in A. Godin(ed.), From Cry to Word, Brussels: Lumen Vitae.
DECONCHY, J.P. (1967), Structure the genetique de l’idee Dieu. Brusels: Lumen Vitae [186]
DRAPER, E. (1969), “Religion as an intrapsychic experience”, Clinical Jurnal of Medicine, 19, pp. 547-52. [107]
DURKHEIM, E. (1915), The Elementary Forms of Religious Life, London.
EISTER, A. W. (1957), Religious Institutions in Complex Societies, 22, pp. 387-91.
ELKIND, D. (1971), “The Origins of Religion in the Child”, Review of Religious Research, 6, pp. 36-40.
ENGLAND, R. W. (1954), “Some aspects of Christian reflected in letters of testimony” American Jurnal of Sociology, 59, pp. 448-53. [194,195]
ERIKSON, E. H. (1958), Young Man Luther:A Study in Psychoanalysis and History. New York.
FENICHEL, O. (1945), The Psychoanaliytic Theory of Neurosis. New York: norton. [188, 200 ]
FENN, R. K. (1942), “Toward a new Sociology of Religion”, Journal for the Scientific Study of Religion, 11, pp.16-32.
FENN, R. K. (1972), “Toward a new sociology of religion”, Jurnal for the Scientific Study of Religion, 11, pp16-32. [204]
FESTINGER et al. (1956), When Prophecy Fails, Minneapolis.
FLUGEL, J. C. (1945), Man, Morals and Society, London:Duckworth.
FREUD, S. (1907), “Obsesivve acts and religious practices”, Collected Papers, 2, pp. 25-35. [199,200]
FREUD, S. (1939), Civilization and Its Discontents. London: Hogarth Press. [184]
FREUD, S. (1913), Totem and Taboo, London.
FREUD, S. (1927), The future of An Illusion, London.
FUNK, R.A. (1956), Religious Attitudes and Manifest Anxiety in a College Population, American Psychologist.
GLOCK, C. (1964), “The role of Deprivation in the Origin and Evolution of Religious Groups”, in R. Lee and M. E. Marty (eds), Religion and social conflict, New York: Oxford University Press.
GLOCK, C. and R. STARK (1966), Christian Belifs and Anti-Semitizm, New York.
GLOCK, C. Y., and STARK, R. (1966), Christian Beliefs and Anti Semitism.
GODIN, A. and HALLEZ, M. (1964) “Prantial images and divine paternity”, in A. Godin (ed), From Religios Experience to a Religious Attiude. Bruselss: Lumen Vitae. [184- 185]
GOODE, E. (1966), “Social Class and Church Participation”, Amerikan Journal of Sociology.
GORER, G. (1955), Expoloring English Character. London Cresset. [4,9, 12, 13, 33, 40, 51, 52, 55, 56, 65, 66, 67, 68, 69, 72, 73, 122, 164, 171, 172, 198]
HARDY, A. (1966), The Divine Flame, London:Collins.
HARMS, E. (1944), “The Development of Religious Experience in Children” American Journal of Sociology.
HARTMAN, h. (1958) Ego Psychology and the Problem of Adaptation. New York : International Universities Press, pp. 74-9. [201]
HOLT, J. B. (1940), “Holiness Religion: Cultural Shock and Social Reorganization”, Amerikan Sociological Rewiew.
HORNEY, K. (1946), Our Inner Conflicts, London: Lund Humphires.
JAMES, W. (1902), The Varieties of Religious Experience, New York:Longman.
JOHNSON, B. (1961), “Do Holiness Sects Socialize in Dominant Values?”, Social Forces.
JONES, E. (1951), “The Psychology of Religion”, in E. Jones(ed), Essays in Psychoanalysis. London.
JOSEPHSON, M. (1962), The Robber Barons, New York..
JUNG, C. G. (1933) Modern Man in Search of a Soul. London :Kegan Paul. [206]
KARDINER, A. And Linton, R.(1939), The Individual and his Society, New York: Columbia University Press.
KARDINER, A. et al. (1945), The Psychological Frontiers of Society, New York:Colombia University Press.
KATZ, D and STOTLAND, E. (1959) “A preliminary statemant to theory of attitude structure and change” , in S. Koch (ed.) Psychology: A Study of a Science, vol. 3. New York: McGraw Hill. [180]
LA BARRE, W. The shall take up Serpents. Minneapolis: University of Minnesota Press [164-198]
LANGER, S, K.(1942), Philisophy in a New Key, Cambridge.
LARSEN, L. and KNAPP, R.H.(1964), “Sex Differences in Sembolic Conceptions of Deity”, Journal of Projective Techniques and Personality, 28, pp, 303-6.
LENSKI, G. E. (1953), “Social Correlates of Religious Interest”, American Sociological Review.
LEUBA, J. H. The Psychology of Religious Mysticism. New York: Harcourt, Brace. [198-199]
MALINOWSKI, B. (1925), Science, Religion and Realty. New York: Macmillan. [197]
MARCUSE, H. (1964), One Dimensional Man. London: Routledge & Kegan Paul. [204]
MARX, C. and ENGELS, F. (1957), K. Marx and F. Engels on Religion, Moscow: Foreign Languages Publishing House.
MARX, K. (1964), Early Writings. New York: McGraw Hill. [191]
MASLOW, A. H. (1962), Toward a Psychology of Being, Princeton:Van Nostrand.
MOL, H. (1970) “Religion and sex in Australia”, Australian jornal of Psychiatry, pp. 105- 14 [198]
NELSON, M. O. (1971), “The
Concept of God and Feelings Toward Parents”, Journal of
Individual Psychology, 27, pp. 46-9.
New York: Harper &Row. [5, 21, 116, 171, 203]
NOTTINGHAM, E. K. (1954), Religion and Society, NY:Doubleday.
NUTTIN, J. (1962), Psychoanalysis and Personality, New York:Sheed&Ward.
ORNSTEIN, R.E.(1973), The Psychology of Consciousness, San Francisco.
OSTOW, M. and SHARFSTEIN, B.(1954), The need to Belive. New York: International Universities Pres.
PARSONS, T. (1960), Structure and Process in Modern Society, Chicago.
PFISTER, O. (1948), Christianity and Fear, New York.
PHILP, H. L. (1956), Freud and Religious Belief, London: Rocliff. [199]
POPE, L. (1942), Millhands and Preachers. New Haven: Yale Universty Press. [204]
POPE, L. (1948), Millhands and Preachers, New Haven.
REES, D. G. (1967), Denominational Concepts of God, M.A. thesis, University of Liverpool.
REIK, T. (1951), Dogma and Compulsion. New York: International Universites Press. [199, 200, 201]
ROBBINS, T. (1968), “Eastern mystcism and the resocialization of drug users: the Meher Baba Kult” Jurnal for Study of Religion, 8, pp. 308- 17. [205]
ROSENZWEIG, S. (1945) “The picture- association method and its application in a study of reaction to frustration” Jurnal of Personalty, 14, pp. 3-23. [195]
SANAI, M. (1952), “An Empirical Study of Political Religious and Social Attitudes”, British Journal of Psychology, Statistical Section, 5, pp. 81-92.
SCHACHTER, S. (1959), The Psychology of Affiliation, Stanford, California: Standford University Press.
SCHRODER, T. A. (1932), “Living God” Incarnete, Psychoanalitic Review, 19, pp. 36-46. [198].
SCHWARTZ, G. (1970), Sect Ideologies and Social Status, University of Chica-go Pres.
SCHWEIKER, W. F. (1969), “Religion as a superordinate meaning system and socio-psychological internation”, Jurnal for the Scientific Study of Religion, 8, pp. 300-7. [197]
SMITH, M. B. BRUNER, J. D. S. and WHITE, R. W. (1956) Opinions an Personalty. New York: Wiley [39-180]
SPIRO, M. E. And D’ANDRADE, R. G. (1958), “A Cross-cultural Study of Some Supernatural Beliefs”, American Anthropologist.
STARBUCK , E. D. (1899), The Psychology of Religion, London : Walter Scott. [38, 43, 62, 99, 195]
STEPHAN, K. H. and STEPHAN, G. E. (1973), “Religion and Survival of Utopian Communities”, Journal for Scientific Study of Religion.
STRUNK, O. R. (1959), “Perceived relationships between parental and deity concepts” Psychological Newsletter. 10, pp. 222-6. [184]
SWANSON, G. E. (1971),”Life with God: Some Variation of Religious Experience in Modern City”, Journal for Scientific Study of Religion.
TAYLOR, G. R. (1959), Sex in History, London.
THOULES R. H. (1923), An Introduction to the Psychology of Religion. Cambridge Universty Pres. [67-199]
THOULESS, R. H. (1935), “The Tendency to Certainty in Religious Beliefs”, British Journal of Psychology, 26, pp.16-31.
THURSTON, H. (1951), The Physical Phenomena of Mysticism, London: Burns.
UNWIN, J. D. (1934), Sex and Culture, London: Oxford University Press.
VERGOTE and et al.(1969), “Concept of God and Paternal Images”, Journal for the Scientific Study of Religion, 8, pp.79-87.
WALLIN, P. (1957), “Religiostiy, sexual gratification, and marital satistification”, American Sociological Review, 22, pp. 1751-4 [50]
WARNER, .W. (1961), The Family of God, New Haven.
WEBER, M. (1922), The Sociology of Religion, Boston.
WEDEMEYER, B. (1949) “Sexual factors in religious mysticism” Jurnal for the Scientific Study of Religion, 1, pp. 10-12. [198]
WILSON, B. R. (1961) Sects and Society. London: Heinemann. [125, 164, 176, 192]
WILSON, B. R. (1970), Religious
Sects, London.
WILSON, B. R..,1966), Religion in Secular Society, London.
WRIGHT,D.(1971), The Psychology of Moral Behaviour, Harmonsworth.
YINGER, J. M. (1957), Religion,
Society and Individual, New York: Macmillan.
DİPNOTLAR
1 Bu yazı, Michael Argyle ve Benjamin Beit Hallahmi, The Social Psychology of Religion, London 1975, adlı kitabın 178-207 sayfaları arısında yer alan 11. bölümün çevirisidir.
2 Nazarene Kilisesi, daha çok ruhsal ve ezoterik özellikli ve
dinde çoğulculuğu savunun bir Hıristiyan mezhebi.
3 Hıristiyan Bilimi dini bir
harekettir. Hz. İsa tarafından kullanılan kutsal tedavi yöntem-leriyle
insanları tedavi etmeye çalışan, resmi olarak Hz. İsa’nın
Öğretilerini Benimse-yen Kilise (The Church of Christ,
Scientist (CCS) olarak bilinir. 1879’de birçok defa evlenmek
zorunda kalan Mary Baker Glover Patterson Eddy (1821-1910) tarafından
kurulmuştur (Mütercim).
Web Kaynak : Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sayı: 16 Yıl: 2004/1 (281-295)