|
1905 [1326 H.] yılında
Türkistan'ın -halkının dini duyarlılığı ve tasavvuf ehli oluşu ile tanınan-
Fergana vadisindeki tarihi şehirlerden Mergilan'daki
Demkul köyünde dünyaya gelmiştir. Babasının adı Zekeriya, annesinin adı
Raziye'dir. Ancak Mergilani künyesi ile değil de Arabistan'da Türkistan'dan
gelen bütün müslümanlara verilen ünvan olan "Buhari" nisbeti ile tanınmıştır.
Çocukluk ve gençlik
yıllarından itibaren ilim ve tasavvufi duyarlılığı olan bir çevrede yaşamıştır.
Yirmi yaşına gelene kadar medrese tahsili yapmış, 1928’de Fergana vadisinde
komünist idarenin tamamen hakim olarak medreseleri kapatıp ulemayı hapis, sürgün
ve katletmek suretiyle “görünürdeki dinî hayatı” yok etmesi üzerine öğrenim
hayatı yarıda kalmıştır.
Türkistan
Müslümanlarının Komünizm Döneminde Uğradığı Zulümlerin Canlı Tanığı
1917
Komünist İhtilali sonrasında Rus ordularının istila ettiği Türkistan'da komünist
yönetimin ilk hedefi Türkistan Türkleri'nin dinî inanç ve manevi kurumları oldu.
İşgalin ilk günlerinden itibaren mescidler yıkıldı; medrese ve dini vakıflar
saldırıya uğradı. Ancak Türkistan'da komünistlerin karşılaştığı direniş ve
Muhammed Zekeriya'nın doğduğu topraklar olan Fergana vadisindeki uzun
süreli Basmacılar ayaklanması ve tasavvuf önderlerinin liderliğindeki direniş
Rusları şaşırttı. İslam'a karşı saldırgan, sertlik politikasını kısmen
yumuşatarak 1918-1924 arasında şer’î mahkemelerin çalışmalarına izin
verildi.1922-1925 yıllarında vakıf sistemi de işlerliğini sürdürüyordu. Rus
işgalinin Türkistan'da yerleştiğinden emin olan Komünist Parti 1928-1941
döneminde İslam kurumlara ve doğrudan İslam inancına karşı sistematik bir
taarruza geçti. Ancak Türkistan'da İslam'ın halk arasında yayılmasında en büyük
role sahip olan tasavvufi akımlar ve kurumlar; zahiri İslam'ın dışında gelişen
tarikatlar özellikle de Nakşbendiyye ve Yeseviyye tarikatı Rus işgalcilerinin
saldırılarına karşı halkın dini inançlarını korumasında siper oldular.

Ya Hazret-i Muhammed Bahaüddin Şah-ı
Nakşbend (K.S.) / Hat: Mahmud Celaleddin Efendi.
Bu yıllarda henüz
gençlik döneminde olan Muhammed Zekeriya Efendi ve birkaç arkadaşı kendi
kasabalarına iki saat uzaklıkta bir köyde ikamet eden yaşlı bir Nakşbendiyye
halifesi olan Şeyh İskender Efendi(K.S.)'ye biat edip tasavvuf yoluna girdiler
ve tarikat dersi alarak Hacegân silsilesine intisap ettiler. Muhammed Zekeriya
Efendi tasavvuf yoluna intisab ettiği ilk yıllarda kendi köyünde imamlık ve
müezzinlik vazifesini de deruhte etmişti. Komünist idarenin illegal saydığı bu
dini faaaliyetine rağmen üzerine gelmemesinin zahiri sebebi vücudça yaşını
göstermemesinden kaynaklanmaktaydı ki aynı sebeple askere de alınmamıştır.
Önce
Afganistan'a Hicret ettiler
Türkistan'da komünist
diktatörlüğün olanca şiddetiyle uyguladığı yıllarda Fergana'dan oldukça
uzaktaki Semerkand civarına pamuk toplamak için; kolhozlarda çalışmaya mecburen
gitmek zorunda kalmıştır. Bu yıllarda Muhammed Zekeriya Efendi babasını da
kaybettiğinden, annesi ile tek başına kalmıştır. Ülkesindeki sosyal durumun
giderek bozulması, Ruslara karşı direnişin zaafa uğraması sonrasında artık
İslam'ın neredeyse yaşanılamaz hale gelmesi , özellikle Fergana vadisindeki
dindar halktan önemlice bir kısmının Ceyhun nehri üzerinden Afganistan'a
hicretine neden olmuştur. Hicret edenler arasında özellikle dini duyarlılığı
yüksek ulema ve sufilerin oranındaki yükseklik dikkat çekici idi.
Muhammed Zekeriya
Efendi yaptığı istişareler sonrasında ve uzun bir süre araştırarak
Özbekistan-Afganistan sınırından annesi ile birlikte Afganistan'ın kuzeyindeki
Güney Türkistan bölgesine hicrete karar vermiştir. Ceyhun nehri üzerinden
Afganistan'a adam kaçırma işini organize edenlerle dört yüz Buhara Lirası
karşılığı anlaşarak ve Ruslara casusluk yapanların takibini aşarak annesi ile
birlikte Ceyhun nehrini şişirilmiş keçi tulumları bağlanarak yüzdürülen bir
salla geçmişlerdir. Bu tehlikeli kaçış sırasında aynı yöntemle neredeyse bir
deniz genişliğindeki Ceyhun nehrini geçmeye çalışan bazı Ferganalı aileler ;
sınırı nehir yoluyla geçmeye çalışanları engellemek üzere tertibat almış olan
Rus sınır muhafızlarının projektör ışıklarına yakalanmış ve açılan ateş sonucu
maalesef nehir sularına gömülmüşler. Muhammed Zekeriya Efendi ve annesi takdir-i
ilahi ve Ceyhun'daki akıntının yardımı ile bu badireden kurtulmuşlar.
“Ey balam, keşke
Hacc’a gidebilseydik”
Ancak Ceyhun'un
Afganistan sınırına yaklaşan kıyıya yakın bir yerinde iğreti salları devrilince
suya battıklarında annesi "Allahım, sana geliyoruz" diye yalvarmış ; kıyıya
yakın bir yerde olduklarından su derinliğinin fazla olmamasından sağ-salim
kıyıya çıkabilmişlerdir. Ceyhun’un kıyısına ulaştıklarında şükür secdelerine
kapanmışlar. Kendileri ile birlikte kıyıya çıkabilen anasını, babasını
kaybetmiş birkaç çocuğu da yanlarına alarak, Afganistan'ın Belh şehrine doğru
yola koyulmuşlardır. Beyduda köyünde ikamet eden Seyyid Sıddık Han'ın
yanına sığınmışlardı. Muhammed Zekeriya Efendi; burada köy camisinde hem
müezzinlik yapmış, aynı zamanda alim bir zat olan Seyyid Sıddık Han'ın
çocuklarını okutmuştur.
Afganistan’ın Kuzey
vilayetlerindeki Türk bölgesinde bir süre annesi ile birlikte yaşarlar.
Annesinin aşırı arzusu sebebiyle kısa bir süre sonra birlikte Hacc'a
gidebilmek için para biriktirmeye başlar.
Muhammed Zekeriya
Efendi, daha sekiz yaşlarında iken yaşadığı ve annesinin Hacc arzusunu dile
getiren bir hatırasını şöyle nakletmişti: "Annem bir gün durmadan ağlıyordu.”
Ben: "-Ey anacağız, niçin ağlıyorsun?", deyince annem "Ey evladım! Ey balam!
Bir zamanlar deden deve ile hacca gitti; O'nunla gidenler geri döndüler. Deden
ise Hacc'dan gelmedi. Neden sonra haberi geldi ki, Hacc'ı ifa ettikten sonra
Medîne-i Münevvere'ye gitmişler. Rasulullah Efendimiz (S.A.V.)'i ziyaret
ettikten sonra deden orada vefat etmiş. Ben bu gece bir rüya gördüm, üç tane
hazırlanmış açık kabir ve iki tane beyazlar giyinmiş, sarıklı zat bana
diyorlardı ki: "Bu babanın, bu da senin kabrin...” Keşke imkân olsa da Hacc’a
gitsek, sonra Rasulullah Efendimiz (S.A.V.)'i ziyaret etsek, o vesile ile de
dedeni de ziyaret ederdik…"
O yıllarda henüz çocuk
olan Muhammed Zekeriya Efendi bu sözleri annesinden dinledikten sonra derin bir
"Ah!" çekerek, "Anneciğim merak etme, ben büyüyeyim; İnşaallah seni hacca
götüreceğim, ziyaretlerini yaptıracağım. Hiç bir şey yapamazsam bir balta alır,
dağdan, ormandan odun getirir, satar, seni Rasulullah Efendimiz (S.A.V.)’e
götürürüm...” dermiş. (Bu samimi arzu ve candan dua icabet saatine denk geliyor
ki, annesi ile birlikte Medîne-i Münevvere'de on beş sene birlikte ikamet
etmeleri nasib oluyor ve validesi babasının da medfun bulunduğu Cennetü'l-Bakî'ye
defnediliyor ve üçüncü kabir ise Şeyh Muhammed Zekeriya Efendi'yi bekliyor.)
Afganistan’ın Kuzey
vilayetlerindeki Türk bölgesinde iki-iki buçuk sene süren bu ikametinde şehirden
gazyağı getirip satarak Hacc parası birktirmeğe başlar. Biriktirdiği miktar
henüz Hacc yolculuğuna kafi olamayacak bir sırada, Hacc'a giderek Hicaz'da
iltica ile daimi kalmayı düşünen bir kafileye rastgelir. Kafilede bulunan
insanlardan maddî durumu müsait olanlara "yola parası yetişmezse daha sonra
ödemek şartıyla" kendisine yardım edilmesini teklif etmiş. Kafiledekiler razı
olunca annesi ile birlikte bu Hacc kervanına katılarak Pakistan'ın Karaçi
limanına gelmişlerdir. Hacc'a yolcu götürecek gemilerin yolcu kapasitesinin
müşterilere göre fazla olması rekabeti kızıştırınca, Hacc seferi ücretleri düşer
ve böylece Şeyh Muhammed Zekeriya Efendi'nin yanındaki parası fazlasıyla yeterli
olduğundan borçlanmasına gerek kalmadan, deniz yoluyla Arabistan'ın Cidde
limanına ulaşırlar.
Medine-i
Münevvere'ye Vuslat
Mekke-i Mükerreme'ye
geçerek Hacc vazifesini tamamlarlar. Şeyh Muhammed Zekeriya Efendi'nin
anlatımına göre annesi Raziye Hanımefendi, ayaklarından rahatsız olduğu için,
çelimsiz bir bünyeye sahip olan Zekeriya Efendi; tavafı annesini sırtına alarak
yaptırmıştır. Beytullah gidip gelirken de annesini sırtında taşımıştır. O yıl
Mekke-i Mükerreme'de kalıp ertesi yıl da Hacc yaparak, akabinde belde-i
Rasulullah'a, Medine-i Münevvere'ye vasıl olurlar.
Cennetü'l-Bakî ile
Mescid-i Nebevi arasında yer alan Şari'-i Rumiye'de bir ev kiralayarak
yerleşirler. Şeyh Muhammed Zekeriya Efendi annesi ile kendisinin maişetini
emeği ile temin etmek için tezgah sergisi açar; makas, tırnak çakısı gibi
ufak-tefek bir takım hediyelik eşyalar satar. Ayrıca kırık porselen, fincan veya
tabak tamir etmektedir. Su'k-ı Ayniyye denilen Osmanlı yapısı bir çarşıda icra-i
sanat ederken, Rasulullah Efendimiz(S.A.V.)’e komşu olarak, zahmetsizce rızkını
kazanması, annesine söz verdiği gibi dağlardan odun taşımadan bu nimetlere
kavuşturulmasına binaen Rabbi'ne sonsuz hamd etmektedir.
Sabah erkenden
dükkanını açıp öğleye kadar çalışıp öğle ile ikindi arası annesi ile istirahat
edip ikindide Mescid-i Nebevi'ye gelmektedir. Memleketinde yarım kalan dini
tahsiline Harem-i Şerif'te devam eder. ( O zamanlar Mescid-i Nebevi'de otuz-kırk
kadar ilim halkası mevcut imiş. Kur'an, tefsir, hadis, fıkıh, siyer, hesap gibi
değişik ilimlerin tahsilini mümkün kılan bu halkalar günümüzde de bir nebze
devam etmektedir.) Medine-i Münevvere'de yarım kalan ilim tahsilini tamamlama
fırsatı bulan Muhammed Zekeriya Efendi, bilhassa Fıkıh ve Hadis dalında
yetkinleşir. Tasavvuf yolunda dahil olduğu Tarikat-ı Aliyye-i Nakşbendiyye'nin
Hacegân silsilesinde Fergana'da başladığı seyr ü sulûkunu da tamamlayarak
velayet derecelerine kavuşur ve mürşid-i kamil olarak vefatına kadar sürecek
olan irşadına başlar.
Cuma hatimleri
Medine-i
Münevvere'deki Buharî cemaatinden "himmet sahibi" bir Zat'ın Muhammed Zekeriya
Efendi'ye Babu'l-Mescid'in önünde bir ev vermesinden sonra, annesi ile oraya
taşınırlar. (Ebu Talha (R.A.) bahçesinin bulunduğu yerdeki bu ev aynı zamanda,
Rasulullah'ın her ikindiden sonra su içtiği Bi'ri Ha kuyusunun da yanında idi.)
Evin bakımını, tamirini yapıp eve iki küçük oda ilave eder. Ortada yer alan üstü
açık avlunun üzerini açılıp kapanabilen bir tarzda branda bezi ile örter.
(İçerisinde duvara yerleştirilmiş bir su kuyusu varmış. Duvarları oldukça
kalın olan evin içinde oluşturulan dehlizlerle hava sirkülasyonu sağlanıyormuş.
Klimanın bulunmadığı eski devirde evlerin içi bu suretle serinletilirmiş.)
Bu evde Muhammed
Zekeriya Efendi kırk altı sene ikamet etmiştir. Bu evde yaşadıkları müddetçe her
cuma günü Cum'a namazı sonrasında Kur'an-ı Kerim hatimi indirip gelen
misafirlere Buhara usulü pilav ikram etmeğe başlarlar ve bu ikrama annesi
vefat edene kadar devam ederler. ( Daha sonraki ikematgahlarında da aynı
geleneği sürdürecektir.)
Bir süre sonra annesi
vefat edince, mücerred yaşadığı için, yalnızlığı sebebi ile sıkılır. Mescide
daha yakın olan Bab-u Rahme'nin önünde yer alan Osmanlı Vakfı Sakızlı
Medresesi'nden bir oda kiralayıp yaşamağa başlar. Burada kendisi gibi
Türkistan'ın Andican şehrinden Medine-i Münevvere'ye yaya olarak hicret eden
alim bir zat olan Şeyh Seyyid Muhtar Andicani ile birlikte kalmışlardır.
Yetmişbeş yaşında vefat eden Seyyid Muhtar Andicani, yaşadıkları sürece Muhammed
Zekeriya Efendi'nin en yakın arkadaşı ve sırdaşı olur. İki dost Perşembe günü
pazara çıkarlar, birlikte Cum'a hatmi için alışveriş edip ertesi günü pilavı
birlikte hazırlarlardı. İlk önceleri on kişilik yapılan bu hazırlık zaman içinde
elli-altmış kişiyi bulur; bu "üzerine hatim okunan Buhara Pilavı" geleneği
Muhammed Zekeriya Efendi'nin vefatına kadar aralıksız devam ettirilmişti ve son
zamanlarda dünyanın her tarafından müslümanların buluştuğu sofrada ikram olunan
konuk sayısı bazen iki yüz kişiyi aşardı.
"Üzerine hatim okunan
Buhara Pilavı" ile ilgili olarak, Muhammed Zekeriya Efendi'den naklen şu
bilgileri vermemiz gereklidir: Muhammed Zekeriya Efendi, annesinin vefatını
takip eden günlerden birisinde bir sabah namazından sonra Mescid-i Nebevi'de,
Ashab-ı suffada otururken üzerine uyku hali gelmiş. Yakazada annesi kendisine
gelerek: "Ey Balacığım, ben Şeyh Hasan Sair'i davet ettim mevlid okuyacak…" der.
"Ey anne! Sen yürüyemiyorsun nasıl gördün?"diye cevap verir. Bana dedi ki: "O
kadınlar tarafından geçerken gördüm.
O zaman rica
ettim; derhal eve git mevlide hazırlık yap…" Muhammed Zekeriya Efendi, gözlerini
açınca bir rüya gördüğünü anlar. O günden sonra vefatına kadar kırk altı sene
aralıksız devam edegelen bu Cum'a hatimleri başlar.
Bu "Buhara pilavlı
hatim"ler Medine-i Münevvere'de meşhur olmuştu. Cuma günleri Hatm-i Kur'an
yapılan dergahta dünyanın dört bir yanından gelen insanlara Buhara pilavı ikram
edilirdi. Yurt dışından gelen gıda maddelerinin İslam ülkelerden gelmiş olmasına
titizlik gösterirdi. Zeytinyağını Türkiye’den getirttirir, yedi-sekiz yıl
öncesine kadar cemaat için hazırlanan Buhara pilavını bizzat kendisi pişirirdi.
Dünyanın dört bir
köşesinden gelen Rasulullah'ın ziyaretçileri eğer cumaya denk gelmişler ise
Muhammed Zekeriya Efendi'nin ikamet ettikleri mekana gittiklerinde yüzlerce
insanın orada bir araya gelip ellerine aldıkları Kur'an-ı Hakîm cüzlerini
okuduklarını, topluca salat-u selam getirildiğini, dualar edildiğini ve
arkasından bizzat Muhammed Zekeriya Efendi'nin ikramıyla ortaya getirilen pilavı
şifa niyetine afiyetle yenildiğini görürdü. En güzeli ise bu Medine-i Münevvere
geleneğinin kırkaltı yıl aralıksız devam etmesiydi.
Ziyaretçilerinin
kimisi duasını almak, kimisi zikrine katılmak, kimisi fıkıh ve hadis derslerine
iştirak etmek, kimisi de dünyevi-uhrevi konularda danışmak için dergahına,
Muhammed Zekeriya Efendi’nin huzuruna gelirdi.
Annesinin
Uyarısı
Muhammed Zekeriya
Efendi'nin annesi vefat ettikten sonra kendisi çalıştığı işi terk ederek sattığı
ticarethane karşılığında aldığı yirmi beş altını ihtiyaç için bir kenara koyup
bir de kefen bezini alıp hazırlıyor. Bu halet-i ruhiyede hayatını devam
ettirirken rüyasında annesini görür. Annesi "Balacığım dünyadan nefsini hafif
tut" diye üç kere tekrarlar. Rüyasının tabirini Buharî alimlerden birisine
yaptırır. Elinin emeği ile geçinen bu velî Zat : "- Hak bir rüyadır, dünyanın
ağırlığında mal için ezilenler helak oldular." diye tabir edince elindeki
ihtiyat altınlarını da Allah rızası için dağıtır. Üç altını vasiyyet ederek
Hafız Abdulşekûr'e cenaze masrafı ve hatim masrafı için emanet eder, bir daha da
para biriktirmemeye niyet eder. Son yıllarında üzerindeki zaruri eşyaları hariç
uhdesinde bulunan ve dünyanın dört bir yanından sevenlerince armağan edilen
herşeyi üzerinden ikinci bir Cum’a geçirmeden tasadduk ettiği bilinmektedir.
80 yıla yakın bir süre
Medine’de ikamet eden Şeyh Muhammed Zekeriya Efendi'nin dergahı Mescid-i
Nebevi’nin genişlemesinden önce kıble tarafında Eba Eyyub el-Ensari’nin evine
yakın bir yerde idi. Mescid-i Nebevi’nin genişlemesi esnasında dergahı Bilalî
Habeşi Camii’nin haziresindeki hurmalıklı bahçeye nakledildi.

"Şahid - Mübeşşir
- Nezir" / Hat: Sultan II.Mahmud/p>
İmam-ı
Buhari'nin Sorusuna Binaen…
Sahih-i Buhari'nin
müellifi hemşehrisi İmam-ı Buhari'yi rüyasında gördüğünde, İmam kendisine "-Edeb-i
Müfred var mı?" diye sorunca "-Evet var Efendim" diye cevap verdiği günden
itibaren her gün sistemli olarak, dört-beş Buharî hadisi okumayı adet edinmişti.
Bazen de gelen ziyaretçilerinden Arabçası olanlardan yanındaki raftan aldığı
kitabı vererek birkaç Buhari Hadisi okumalarını rica ederdi.
Şeyh Muhammed
Zekeriya Efendi yanında Rasulullah Efendimiz (S.A.V.) ve mübarek Zatlar
zikredilince birden cezbeye gelip, kalbi duracak hale gelecek derecede kalbi
rikkat sahibi bir Zat idi.
Kendisini ziyarete
gelenler bazen gaflete düşüp kendi aralarında dünya kelamı konuşmağa
başladığında hemen kendilerine bir tesbih uzatıp ya 100 tane kelime-i tevhid ya
100 tane Lahavle... çekmelerini, ya da bir miktar Sure-i İhlas okumalarını rica
ederdi. Zikir ile yaptığı bu ikaz sonrasında hemen daima malayani konuşanların
kendi kendilerine sohbetini terkettikleri görülürdü. Ziyaretinden hoşnud
olmayanlar denk gelmişse sessizleşerek başını öne eğerek murakabeye dalarlardı
ki bu halini görenler o anda sanki bu alem ile irtibatı kalmadığını
hissederlerdi. Elini öpmek isteyenlere el öptürmek istemezler; ancak çok ısrar
eden olursa da gönlünü kırmamak için el verirlerdi.
Fiziki bedeni
ruhani varlığı ile tezad oluşturacak derecede nahifti. Tamamen sakalsız olan
yüzü cemal nurları ile yıkanmış gibi pırıl pırıldı. Göz çukurlarında batmış gibi
derinden bakan gözlerini muhatabına yönelttiğinde bakışları ile karşısındakinin
manevi kimliğini müşahade eden bir nazarı vardı. Elinden tesbihini düşürmez;
dilin sürekli zikri ile meşgul olduğundan dudakları, sessiz-sözsüz kıpır kıpır
görülürdü. "Sözsüz konuşur gözsüz bakar" diye tarif olunan Ricalullah
taifesinden bir Zat olduğu şüphesizdir. Tasavvuf tarihinde benzer bir örneği
olarak Küçük Hüseyin Efendi'de müşahade edilen manevi azamet ile na-mütenasib
bedenini görenler manevi tasarruf ile bedeni gücün ilgisizliğini hal diliyle
açıklıkla anlayabilirlerdi.
Her hafta Kur'an-ı
Kerim'i hatmedip her gece teheccüde kalktığında Ümmet-i Muhammed'e dua ederdi.
Bütün ehl-i Medine'den muhibleri mevcut olup alem-i İslam'dan gelen
ziyaretçileri hiç eksik olmazdı. Mücerred olarak yaşamış, dünya zevkini
tatmamıştır. Kadınlara hariçten dua ederdi. Ömrünü İslam’a vakfetmiş ve bu
uğurda nefsi arzularını kenara bırakarak hiç evlenmemiştir.
Haftalık Hatm-i
Kur'an törenleri ve sohbetleri ile tüm Ümmet-i Muhammed'e hizmetkar olmuştu.
Gece namazlarında özellikle Türkistanlı olması hasebiyle; Türkiye sevdasıyla,
Türkiye’nin huzuru ve ümmetin kurtuluşu için duaya kalkardı. Dualarında
gözyaşlarına gark olduğu ve bu duruma yüzlerce kez şahid olunduğu malumdur.
Türklerin yeniden Osmanlı gibi İslam bayraktarlığına naib olarak tekrar cihana
hakim olabilmesi için yakarırdı. Türkiye’deki sıkıntıları takip eder ; izalesi
için özel tazarruda bulunurdu. İleri yaşlarında bile hafızası gayet
kuvvetliydi. Bilhassa Hacc ve Ramazan umresi günlerinde başta Türkiye olmak
üzere dünyanın dört bir yanından gelen ziyaretçiler ile dergahı dolup taşardı.
Kendisini ziyarete gelen Türk hacılarından öğrendiği Türkiye Türkçesi ile ana
dili olan Özbek Türkçesi karışımı tatlı bir dille konuşurlardı.
"Bütün ehl-i
Medine’nin sevgilisi idi"
Türkistan'dan
Medine-i Münevvere’ye hicret eden Allah dostu bu mübarek insan, bütün ehl-i
Medine’nin sevgilisi olmuş; hallerine hakim olan Rasûlullah aşkı ile temayüz
etmişti. Kutlu beldelere gelen her gönül insanının bizzat yakından tanıdığı ve
sohbetine katılarak feyzinden yararlandığı bu mübarek insan ömrünü, Din-i Mübin-i
İslam’a vakfetmiş bir ehlullah idi..
Şeyh Muhammed
Zekeriya Mergilani uzun ve maceralı hayat seyri, ibret alınacak birçok hususu
barındırmaktadır. Manevi zenginliğine kıyasen son derece sade ve mütevazı bir
hayat yaşıyordu. Şeyh Muhammed Zekeriya Mergilani örnek alınası bir hayat
düzenine sahip, sevenleri dünyanın birçok memleketinde mevcut, duası istenilen
bir şahsiyetti.
Şeyh Muhammed
Zekeriya Mergilani Dergahı Medine-i Münevvere'de İslam beldelerinden
zengin-fakir herkesin uğrak yeriydi. Kapısını her çalan ; dergahına her uğrayan
maddi ve manevi ikramlarla karşılaşırdı. Şeyh Muhammed Zekeriya Efendi’nin
ikamet ettiği mesken, hem misafirhanesi; hem dershanesi; hem de yatak odasıydı.
Oturduğu şiltesi aynı zamanda yatağıydı ve ders minderiydi. Kitapları hemen
yanıbaşındaydı. Ziyaret edenler ya hadis dersine ya dua meclisine denk gelirdi.
2004 yılı Ramazan
ayında 99 yaşında olmasına rağmen hâlâ tekerlekli sandalyeyle Mescid-i Nebevî’ye
getiriliyor ve sabah namazlarını Mescid-i Nebevi’de Rasulullah Efendimiz
(S.A.V.)’in huzurunda edâ ediyordu.
Hastalığının
gittikçe ağırlaştığı son devrede bile ikametgahına bir kilometre kadar
mesafede bulunan Mescid-i Nebevi’de cemaatle namaza katılarak cemaati
terketmemiştir. Hizmetinde bulunan ve adeta dergaha kendisini vakfetmiş olan
Afganistanlı Abdurrahman Efendi, tekerlekli sandalye ile O'nu Mescid-i Nebevi’ye
götürüp getirmekte idi..
Gönlü
Rasulullah sevgisiyle dolu, dergâhı herkese açıktı
Medine-i
Münevvere'deki Bilal-i Habeşi camii müezzin’i Mihr Ali Süleyman da Muhammed
Zekeriya Efendi'nin sürekli hizmetinde bulunanlardandı. O'nun aracılığı ile veya
birbirlerinden öğrenerek Hacc veya umre için Medine-i Münevvere'ye gelenler
Şeyh Muhammed Zekeriya Efendi'yi ziyaretine gelirler; duasını almadan Medine-i
Münevvere'den ayrılmak istemezlerdi. Dünyanın her yerinden gelen evliyaullah
yanında Türkiye'den birçok evliyaullah, meşayih ve ulema da Şeyh Muhammed
Zekeriya Efendi'yi ziyareti bir vazife bilirlerdi. Kendileri de ziyaretçilerine
Türkiye'deki Allah dostları ve alimlerin durumunu sorar; tanıdıklarına selam
gönderirdi.
Son anları…
Şeyh Muhammed b.
Zekeriya Mergilanî (K.S.) Medine-i Münevvere'de yüz yıllık hayatının seksen
yılını yaşayıp geçmiş bir büyük Rasulullah aşığı olarak son nefesini verdi. Son
birkaç gününde helalleştiği doktorlarına birçok kez “Beni bırakın!.. Ben kabrin
kapısındayım… Rabb’imin huzurundayım” demiştir. Nakledildiğine göre, Şeyh
Muhammed Zekeriyya Buhari [K.S.] son nefesinde şuurunu kaybetmeden, yüzünde
tebessüm ve anlatılamayacak bir güzellikte nurla "Rabbî", "Rabbî" diyerek
emanetini teslim etti ve son nefesini aldı.
Rahmetullahi
aleyh…

Şeyh Muhammed
Zekeriya [K.S.]'un aşığı olduğu Rasulullah'ı Vasfeden bir Hilye-i Şerif
Hat: Mahmud Celaleddin Efendi.
***********************
Bu
Rasûlullah (S.A.V.) aşığı Allah dostu velînin bazı özelliklerini; ölümüne kadar
25 yıl boyunca O'nun hizmetinde bulunmuş ve yıllarca birçok manevi haline şahid
olmuş olan Türkiyeli bir seveninin kaleminden:
Şeyh
Muhammed b. Zekeriya Buhari (K.S.)’nin Ahvali Üzerine...
"Allah'a has bir kul olan Şeyh Muhammed b. Zekeriya Hocaefendi'yi tanımam şöyle
oldu: Şeyh Muhammed Zekeriya Efendi'ye beni Ramazan el Buti Hoca gönderdi.
1978'li yıllarda Suriye'nin Şam şehrinde Fethu'l-İslam Medresesi’nde talebeydim.
Medîne-i Münevvere'ye gideceğim sırada büyük Allame Şeyh Molla Ramazan el-Buti'yi
ziyaret ettim. O zatın torunu Dr. Muhammed Tevfik Said, Medine'de ziyaret etmemi
istediği Şeyh Muhammed Zekeriya Hocaefendi'nin adresini krokisini çizerek verdi.
Belde-i Rasulullah (S.A.V.)’a varınca hiç kimseye sormadan tarif edilen yere
gittim ve ziyaret ettim. Molla Ramazan el-Butî tarafından gönderildiğimi ve
selamlarını, hürmetlerini sundum. Beni o günden bugüne kadar "manevî evladımsın"
diyerek yanından ayırmadı.
Böyle bir Zat’ın hayatını iki satırla kardeşlerime ifade etmem mümkün değil...
Çünkü Allah'ın veli kulları daima kendilerini zaaf içinde gizlerler. "Bilesiniz
ki, Allah dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir...Onlar iman edip de
takvaya ermiş olanlardır" (Yunus suresi,ayet:61-62) ayetlerindeki manaya Şeyh
Muhammed b. Zekeriya Hocaefendi'nin halleri tevafuk ediyordu.
Şeyh
Muhammed b. Zekeriya Hocaefendi çok kerim bir fıtrata sahipti. Kendi ifadesi ile
"Madem ruhum cesedindedir, o müddetçe benim kapım Allah Rasulü(S.A.V.)'in
misafirlerine açıktır" diye bir yazıyı kapısına astırmıştı. Gelen ziyaretçiler
Şeyh Muhammed b. Zekeriya'yı gördükten sonra ruhani olarak çok doyurucu bir hal
ile karşılaştıklarını cezbesinin kendilerini çok etkilediğini ifade etmişlerdir.
"Rasulullah’a
sevdirilen şehir"de bir "Rasulullah aşığı" idi
Rahmeten-li'l-âlemîn olan Rasulullah Efendimiz (S.A.V.)’in Mekke-i Mükerreme'den
hicrete mecbur bırakıldığı zaman mahzun bir haldeyken şöyle bir duada bulunduğu
rivayet edilir; "Allahım beni sevdiğim yerden çıkardılar. Beni Sen kendi
sevdiğin yerde yerleştir..." İşte Medine-i Münevvere bu iltifata mazhar olmuş ve
Medînetü'n-Nebi olarak isimlendirilmiş bir yerdir.
Medine-i Münevvere gizli Hakk dostları ve onların esrarlı halleri ile dolu bir
mekandır. Ehl-i Medine'den bir meczubun Medine-i Münevvere sokaklarında
ağlayarak söylediği “Ya Resulullah... Cebrail'in komşuluk hukuku hakkında çok
söylediklerini buyuruyorsun. Elbette mahşer günü sen de bana komşu hakkına
riayeten şefaatini esirgemezsin umuyorum” mealindeki sözleri bir hakikati ifade
eder. İstikamet üzere sürdürdüğü 100 yıllık ömrünü Resulullah'a komşu olmanın
hazzını hissederek yaşayan bir Zat olarak tamamladı.
Evi Mescid-i Nebevi’ye dahil oldu
1981
yılında Muhammed Zekeriya Hocaefendi ile birlikte bir bayram namazını beraber
kıldık. Namazdan sonra Peygamberimiz (S.A.V.)'i ziyaret edip, Cennetü'l-Bakî'ye
gittik. Bakî kabristanını da ziyareti takiben çarşıdan geçerek eve giderken,
çarşının manzarası kendisini manevi olarak rahatsız etti. "-Ya Rabbi, bu evi
benden sonra hayırlı insanlara nasip et. Resülullah'ın (S.A.V.)'in beldesine
hürmetkar olsun", diye dua etti. İki hafta geçmeden baktım, evin duvarına bir
yazı yazmışlar. Harem'in iskan sahasına girdiği için maliyeye davet ediliyor.
Buna göre evinin genişletilen Mescid-i Nebevi'nin içinde kalacağı anlaşılıyordu.
Kendilerine bu haberi götürdüğümde bunu müjde kabul ederek "Hamd ü senalar
olsun" diyerek şükür secdesine kapandı. Muhammed Zekeriya Hocaefendi 'nin bu
evi, şimdiki Mescid-i Nebevi'nin yirmi bir numaralı kapının olduğu yerdeydi.
Sonra o evden iki yüz metre ötede bir yere taşındı. Bir sene sonra o da yıkıldı.
Bu sefer ehl-i Medine eşrafından Şeyh Mahzur'a ait beş odalı, bahçeli müstakil
bir daire kendisine kalması için tahsis edildi. Cuma hatimleri de burada dört
sene devam etti. Bu ev Uhud ile Mescid-i Nebevi'nin arasında bir yerde idi.
Muhammed Zekeriya Hocaefendi bu yer için "İki cemaat arasında ikamet ediyoruz"
diye seviniyordu. Sonra o da yıkıldı.
1984
yılında aynı zamanda Bilal-i Habeş Camii’nin banisi olan zata, merhum Hüseyin
Ebu el-Ula'ya ait olan, caminin yanında bulunan hurma bahçesinin içindeki evler
kendisine tahsis edildi. Oğulları bilhassa Abdullatif Muhammed Hüseyin el-Ula:
"Biz yirmi dört saat şeyhimizin hizmetindeyiz diyerek, etrafında pervane olup
her isteğini bir emir telakki ederek hizmette kusur etmediler.
Bir
günü nasıl yaşardı?
Yatsı namazına müteakip sünnete ittibaen istirahate çekilir ve artık ziyaretçi
kabul etmezdi. Gece yarısını bir müddet geçtikten sonra teheccüd namazı için
kalkar, on iki rekat teheccüd namazı eda ettikten sonra Salavat-ı İbrahimiyye,
Delalil-i Hayrat, Evrad-ı Fethiyye gibi virdlerini okur, yüreği yanık vaziyette
Kubbe-i Hadra'ya yönelik olarak ezan-ı fecre kadar dua ederdi. Sabah işrak
namazını edadan sonra Kur'an-ı Kerim tilaveti ile meşgul olup, sabah
kahvaltısını yapardı. Müteakiben öğle namazından bir saat evveline kadar bu
minval üzere vaktini değerlendirir ve bir saatlik bir istirahat yapar, öğle
namazı sonrası haftada bir tamamladığı Kur'an-ı Kerîm hatmine devam ederdi.
Bilahare ikindi sonrası veya akşam sonrası yemeğini yiyerek bu arada
ziyaretçilerini kabul ederdi. Son nefesine kadar her hafta mutad olarak
hatmeylediği Kur'an-ı Mübin'i gözlüksüz olarak rahatlıkla okuyabilmesi şayan-ı
hayret bir durumdu.
Cuma
günleri sabah namazına gider, Cuma namazı tamamlanana kadar yerini terk etmez;
Ravza-i Mutahhara'da veya Kudüm-ü Rasûlullah'ta otururdu. Cuma namazından sonra
Cennetü'l-Bakî'ye giderek kabirleri ziyaret ederdi. Bazen cumartesi günleri Kuba
Mescidi’ne gider; Bazen de Şühedâ-i Uhud'u ziyaret ederdi. Bu ziyaretlerin O'na
çok ferahlık verdiğini ifade etmiştir. Kendisini medhedenleri sevmez. "Ben
evliyaullahın ayağının tozu bile olamam" diyerek, başını bile yerden
kaldırmamaya çalışırdı. Hâyâda Hz. Osman (R.Anh)'ı örnek alırdı. Huşu içinde
manen rabıtavari halini yaşar, dünyaca bir şeyi yanında bulundurmazdı. Zekat
almaz, dünyanın her yerinden ziyaretçilerin getirdiği hediyeleri ise ancak ısrar
neticesi başkalarına iletmek üzere kabul eder, fakat mukabilini fazlasıyla
verirdi.
[
Kaynak: Kutlu Şehir Medine , Nil Yayınları - İzmir ]
-----------------------
Son zamanlarında hizmetinde bulunan Muhammed Ziyaeddin’in kendileri ile ilgili
olarak kaleme aldığı notlar:
TANIDIĞIM ALLAH DOSTU :
Şeyh Muhammed Zekeriya Buharî [K.S.]
Kendileri alim, amil, zahit, vera' sahibi, arif-i billah Şeyh Muhammed bin
Zekeriyya el-Merğilânî, sonra tavattunan el-Medenî olup; Şeyh Muhammed Zekeriya
el-Buhâri namıyla meşhurdur. Allah'a verdikleri söze sadık kalan ricaldendir.
Türkistanlı mütedeyyin bir
ailede Allah ve Resulullah muhabbeti ile güzel ahlâk üzere büyüdü. Cennetü'l-Baki'e
defnedilme ikramına mazhar olan müttaki ve salih bir zat olan babasını hayatının
erken döneminde kaybettiğinden ibadet ehli ve saliha bir kadın olan annesi
tarafından yetiştirildi. Annesi oğlunu Allah ve Rasulü’nün aşkıyla besleyip
büyütüp ilim tahsiline teşvik etti. Böylece girdiği ilim yolunda üstün gayret
ve sabır gösterdi, ilme gönül verdi. Öyle ki ilim aşkıyla medreseye giderken
hergün uzak mesafeleri kat ediyordu. İlim öğrendiği alimlerden birisinin
bulunduğu köye ulaşabilmek için dört saat yayan yolculuk yapıyor; orada ilim
okuyor ve tekrar aynı gün kendi köyüne dönüyordu. Muhammed Zekeriyya ilmi,
âlimlerle cidal etmek; yahut cahillere tafra satmak için değil; Allah'a
ulaştıracak bir vesile itihaz etmek üzere tahsil etmiştir.
Kendileri ilmiyle amil olan,
“İslam’ı amellerinizle açıklayın” yani “halinizle temsil edin” diyen ve Allah'ın
"Kulları içinde ancak âlimler Allah'tan hakkıyla korkar" kavliyle övdüğü haşyet
sahibi ulemadandı.
Gençliğinin baharındayken,
komünist-ateist Ruslar ülkesini işgal edince şu ayet-i kerimeye imtisâlen hicret
etmekten başka çare bulamadı: "Kendilerine zulmeden kimselere melekler,
canlarını alırken: 'Ne işde idiniz?' dediler. Bunlar: 'Biz yeryüzünde
çaresizdik' diye cevap verdiler. Melekler de: 'Allah'ın arzı geniş değil miydi?
Hicret etseydiniz ya! dediler…" (Nisâ: 4/97)
Annesiyle birlikte çıktığı
hicret yolculuğunda birçok meşakkatler ve zorluklarla karşılaştı ve birçok
tehlikeler atlattı. Kısa bir süre Afganistan'da konakladıktan sonra yolculuğuna
devam ederek asıl arzusu ve maksudu olan Medine-i Münevvere'ye vasıl oldu.
Ömrünün nihayetine kadar burada candan sevdiği Rasulullah’ın (S.a.v.) mücaviri
olarak yaşadı.
Şeyh Muhammed Zekeriya
‘Kainatın Efendisi'nin (S.a.v.) komşuluğunun bereketinden istifadeye
pek düşkündü. Bu konuda varid olan hadis-i şerifler sebebiyle; bu güzellerin en
güzeli yerde -Medine-i Münevvere’de- kalmak ve orada zaman geçirmek konusunda
titizlenirdi. Bilhassa "Medine'de vefat etmeye gücü yeten, burada vefat etmeye
baksın; çünkü şehrimde ölene şefaat edeceğim." mealindeki hadis-i şerife
şiddetli bağlılığından ötürü, “Taşrada ölürüm” korkusuyla Medine-i Münevvere
dışına çıkmaz ve şöyle derdi: “Bir kere Medine-i Münevvere’de’den çıktım, yolda
araba kaza yaptı. Sanki bu kaza lisan-i haliyle bana ‘İşte bu senin Medine-i
Münevvere'den çıkışının cezasıdır’ denlmişti. Bir daha Medine-i
Münevvere’den dışarı çıkmadım.”
Allah'a davet edişi
Şeyh Muhammed Zekeriya
dostlarına, öğrencilerine ve ziyaretçilerine çokça nasihatte bulunurdu.
Meclisinde ya zikir, ya ibadet, ya ilim, ya nasihat, ya da Muhammed Mustafa
Aleyhisselâm’a naat ile meşgul olunurdu. Meclisine mehabet, huşu ve huzur hâkim
olur; az konuşulur, ancak sözler kalplere nüfuz eder, gözlerden yaş akıtılırdı.
Çünkü konuştuğunda sözleri muhlis, müşfik bir kalbden çıkardı.
Özellikle son zamanlarında
kendisini ziyaret eden gençlere şöyle derdi: "Gençliğinizin ve sıhhatinizin
kıymetini bilin, bunları Allah yolunda sarf edin! Biz de sizin gibi gençtik,
bakın kocadık."
Bazen de şöyle derdi:
"Ömrü uzun, ameli güzel olana müjdeler olsun! Asıl yurdumuz ahirettir; dünya
hayatımız muvakkattır. Allahım, dünyada rızanı, ahirette de Sana; Cemalullah’a
kavuşmayı nasib eyle!"
Her yemeğin ardından,
sevenlerinden bir ilim talibine, faydalı ilimlerden okumasını rica ederdi.
Genellikle, kendisinin defalarca mütalaa etmiş olduğu Sünen kitablarından
hadis-i şerif ve Rasulullah’ı tarif eden şemâil-i şerifler okunurdu: Buhâri'nin
el-Edebü'l-Müfred'i, Tirmizî'nin eş-Şemâilü'l-Muhammediye'si,
Abdullah Siracüddin’in es-Salâtu ale'n-Nebi adlı eseri bunlardandır.
Yerkürenin muhtelif
bölgelerinden ilim ve fazilet ehli zatlar kendisini ziyaret ederler; Şeyh
Muhammed Zekeriya Efendi de ilim ehli misafirlerinin hazır bulunanlara sohbet
etmesini isterlerdi. Bu irşadın ardından sesi güzel olanların inşâdı ile,
ilahi-kaside söylenmesiyle meclis şenlenir, Hz. Muhammed Mustafa (S.a.v.)'e
naatlar ve siretinin okunması ile gönüller kanatlanırdı. Böylece insanların
gönüllerini Rasulullah’a (S.a.v.) daha çok bağlamaya çalışırdı. Kendisi de
naatlardan çok etkilenirdi. Naatı okuyan güzel sesle ince manalara dokunduğunda
kendisinde acaib haller vaki olurdu. İnsanların Resulullah (S.a.v.) muhabbetine
gark olduklarını hissettiğinde sevincine, mutluluğuna diyecek olmazdı.
Ahlakı ve Sireti
Ahlakı sahabe (Allah
cümlesinden razı olsun) ahlakıydı. Şeyh Muhammed Zekeriya Efendi selim fıtrat
sahibi, iyi geçimli bir mümin; hoşsohbet bir insandı. Meclisinde bulunan,
sohbetine katılan hemen her kişi mutlu ve huzurlu olurdu. Mütevazı, yumuşak
huylu, ülfet eden ve kendisiyle ülfet edilen bir kişiydi. Aynen hadis-i şerifte
varid olduğu gibi: Rasulullah (S.a.v.) "Size ateşin kimlere haram olduğunu
haber vereyim mi?” dedi. 'Evet ey Allah'ın elçisi!' dedik. Buyurdular
ki: “Ulaşılması kolay, yumuşak huylu ve işleri kolay kılan kimseye ateş haram
olur."
İnsanlara tahammül eder,
dünyanın her yerinden kapısını çalan kişiler ile buluşup görüşmekten usanmazdı.
Kapısına şöyle bir levha astırmıştı: "Hayatta olduğum müddetçe kapım her
mümine açıktır. Öldüğümde de sizden hayır dua taleb ederim." Davranışları da
bu sözünü tasdikler mahiyetteydi. Etrafındakilere, hangi vakitte olursa olsun,
istirahat zamanında da olsa, hiç kimseyi ziyaretten alıkoymamalarını sıkı sıkıya
tembihlerdi. Gelen misafirleri en güzel şekilde karşılar, yemek çıkarttırır,
derdini dinler, hastası için şifa niyazında bulunur; sonra nasihatte bulunarak
irşad ederek Allah'a (azze ve celle) yöneltmekten geri durmazdı.
Hakk’ı söyleme konusunda
açık sözlü ve cüretkar denecek derecede açık sözlü idi. Allah yolunda kınayanın
kınamasına aldırmazdı. Şeriata muhalif bir iş veya münker olabilecek bir fiil
gördüğünde susmazdı. Muhatabını münkerden sakındırır; ancak yumuşaklığı da elden
bırakmazdı. Bazen kızardı ancak kızması, aynen hadis-i şerifte varid olduğu gibi
hemen geçerdi: "Ümmetimin hayırlıları kızdıklarında kızgınlıkları tez
geçenlerdir."
Buna işaret ederek “Bizde de kızgınlık vardır; ancak kalbimiz temizdir,
hemen geçer”
derlerdi.
Eşini dostunu, hassaten
kadim dostlarını arayıp sorardı. Uzun süre bir dostu ile görüşememişse kendisini
arar ve gerekirse ziyaretine giderdi. Muhabbeti gözetir ve asla unutmazdı. Bazen
bir ziyaretçisi geldiğinde ziyadesiyle ikramda bulunur, iltifatlar eder, gözetir
ve yakınına oturturdu; biliniz ki o kimse ya Allah’ın sevdiği dostlarından biri
ya da kadim dostlarından birisinin evladıdır.
Her halinde, sözünde ve
davranışında: uyumasında, yemek yiyişinde, giyinişinde sünnet-i seniyyeye uymaya
düşkündü. Salih bir amelin faziletine dair, bir rivayet duyacak olsa - zayıf
dahi olsa- hemen o ameli işlemeye gayret gösterirdi. Nefs muhasebesi konusunda o
derecede titizdi ki kalbine gelen düşüncelerin dahi murakabesini yapardı. Bir
keresinde bir cami yapımına katkıda bulunmuştu; –ki Medine-i Münevvere’de birçok
cami ve mescidin yapımına katkıda bulunmuştur- cami tamamlanınca gidip görmek
istediğinde son anda, yanında bulunan öğrencisine, gitmekten vazgeçtiğini
söyledi. Öğrencisi bu duruma şaşırıp sebebini sorduğunda Şeyh Muhammed Zekeriya
Efendi, belki de gidip camii görürse kalbine bir ucûb (kendini/yaptığını
beğenme) düşüncesi gelebileceğini, ucûbun ise amelleri boşa çıkaracağını
söylemişti. Şu söz ne kadar isabetlidir: “Sana geldim orucumdan, namazımdan hem
Haclarımdan soyunarak!”(1) Bir Türk şairinin dediği gibi ….
Şair ne güzel söylemiş:
“Eli boş gidilmez
gidilen yere
Rabbim boş gelmedim ben suç getirdim
Dağlar çekemezken o ağır yükü
İki kat sırtımda pek güç getirdim...”
Kerametleri
Şeyh Muhammed Zekeriya
Efendi'nin birçok kerametleri zuhur etmişti. Ben burada O’nun – bazılarını çokça
meşgul eden- bu yönü üzerinde çok fazla durmayacağım. O’nun en büyük kerameti,
İslam şeriatı üzerinde istikametidir. Bu istikamet konusu, küçük, kolay bir iş
değildir. Dünyayı kerih görmek, ölüm sevgisi, Allah'a kavuşmaya hazırlık, nefsi
hoşuna gitmeyen şeylere yöneltmek, emir ve nehy sınırlarına riayet göstermek
kerametlerin en büyüklerindendir. Keramet, Allah'ın veli kulları eliyle izhar
ettiği harikulade işlerdir ki o kulun sıdkına delalet eder. Sayılamayacak kadar
çok yaşanmış olan kerametlerinden yalnızca birisini örnek olarak zikredelim:
Kalçadaki leğen kemiğinin
kırılmasından sonra şifa bulması:
Bir gece teheccüd namazına
kalktığı sırada bacak ve kalça kemiğinin birleştiği yerde bacak ve kalça
kemikleri de kırılmıştı. Medine-i Münevvere’deki muhiblerinden olan doktorlar
kendisini tedavi etmek için yarışarak; ellerinden gelen gayreti gösterdiler.
Fakat kırığın tam olarak iyileşebilmesi için bir dizi ameliyat yapılması
gerekiyordu. Şeyh Muhammed Zekeriya Efendi ameliyat olmayı kabul etmeyince
doktorlar ve sevenleri çok üzüldüler, endişelendiler. Çünkü kalça kemiğinin
kırılması yaşlı insanlarda ölüm kırığı olarak bilinir ve genellikle,
hastanın ölümüne kadar iyileşmeden kalır ve en ufak bir harekette çok acı
verirdi. Sevenleri Şeyh Efendi'nin vefatına kadar kendi işlerini görmekten,
kendi başına ayağa kalkmaktan aciz kalacağını zannederek çok üzüldüler.
Bir süre geçtikten sonra
Şeyh Muhammed Zekeriya Efendi bir gece uyanarak, refakatçisini de uyandırdı:
- “Haydi kalk! Şifa buldum. Validem beni rüyamda ziyaret etti ve
yanağını kırılan yere koydu. Allah'ın izniyle iyileştim.”
dedi.
Şeyh Muhammed Zekeriya
Efendi gece yarısı yardım almaksızın kendi başına kalktı. Hiç bir şey olmamış
gibi idi. Doktorların aklı karıştı ; şaştı kaldılar. Bir ellerindeki kemik
kırıklarını gösteren röntgen filmlerine bir de Şeyh Muhammed Zekeriya Efendi'ye
bakıyorlar, dehşete düşüyorlar, gördüklerine inanamıyorlardı.
Ziyaretçilerinin,
sevenlerinin gönlünden geçen düşünce ve duyguları keşfederek bilmesi ve Allah'ın
O’nu insanların bazı hallerine muttali kılması gibi hadiseler sayılamayacak
kadar çok vaki olurdu. Huzuruna girip de gönlünden geçen havâtır keşfolunmadan
ve hayra yöneltilmeden çıkan hemen hemen olmazdı; desek mübalağa etmiş olmayız.
Öğrencilerinden biri Harem-i
Şerif'ten gelip Şeyh Efendi'nin yanına girmişti. Az önce Mescid-i Nebevi’de
babası için ihlasla, ağlayarak ve yakararak dua etmişti. Huzura girince Şeyh
Efendi öğrencinin yüzüne bakarak şöyle dedi: “Abdullah, ne olur beni de duana
kat! Babana dua ettiğin her vakit bana da dua etmeni rica ediyorum.” Böylece
öğrencisi, Şeyh Efendi'nin mükaşefesine muttali oldu.
Bir keresinde de,
öğrencilerinden biri başına gelen büyük bir sıkıntıdan dolayı uzun süre
ziyaretine gelememişti. Şeyh Efendi'nin huzuruna ilk gelişinde onun halini
keşfederek şöyle dedi: “Allah'a Rasulullah ile tevessül et!'
Şair doğru söylemiş:
"Kerâmât-ı evliyayı kabul et
Reddedenin sözünü bir kenara at..”
Ayet-i kerimede ise şöyle
buyrulmuştur:
"Agâh olunuz! Allah dostları için ne korku vardır; ne de onlar
mahzun olurlar. Onlar ki iman etmişler ve böylece takvaya ermişlerdir."
Vera'ı ve
Zühdü
Şeyh Muhammed Zekeriya
Efendi, Allah rızası dışında her şeyden yüz çevirmiş; nefsini dünyadan ve
lezzetlerinden, nefsin şehvetlerinden alıkoymuştu. Ömrünün ilk yarısında rızk
sebeblerine yapışarak Harem-i Şerif yakınında bir dükkân açmıştı. İnsanların
sadakasına muhtaç olmak, dini ile dünyayı kazanmak istemiyordu. Sonra dükkânını
kapatıp, evinin bazı odalarını kiraya vermeye başladı.
Anlatıldığına göre, Şeyh
Muhammed Zekeriya Efendi bir miktar para biriktirip altın liralara çevirtmiş.
Rüyasında validesini görür; annesi ona üç kez "Nefsinin dünya yükünü
hafifleştir yavrum" der. Uyanır uyanmaz biriktirdiği bütün altınları
fukaraya dağıtarak yalnızca iki yüz riyali (yaklaşık 100 $) ayırarak cenazesini
gasledeceklere, kefenleyeceklere ve kabrini kazacaklara verilmek üzere kefen
bezinin arasına koymuştur. Bundan sonra hiç para biriktirmez, eline geçen her
şeyi infak eder. Kendisinin, dostları tarafından şiar edinilen, levha haline
getirilip evlere asılan, darb-ı mesel haline gelen bir sözü vardır: "Ey
zenginler niçin evlere köşklere sarf edersiniz malınızı… Yarın kabre
gireceksiniz. Asıl köşkleriniz kabirlerinizdir. O halde yeniden diriltildiğimiz
güne kadar istirahatgâhımız olan köşkleri imar etmeye bakalım!"
Şeyh Muhammed Zekeriya
Efendi vera' sahibiydi. İçinde şüphe bulunmayanı bulmak üzere helali araştırır,
şüpheli herşeyden kaçınırdı. Kendisine Yunanistan ürünü zeytin ikram edildiğinde
yemedi ve "-Bu, kâfirlerin ülkesinden... Orada zeytin ağaçlarının altında
domuzların gezip dolaştığını işittim. Sonra,
Müslümanlarınki varken niçin kafir malı alalım ki!" dedi:
Bir hayvan kestireceği
vakit, kesecek kasabın akidesini araştırır; ehl-i sünnet ve'l-cemaat inancı
üzere bir Müslüman olduğundan emin olmadıkça bu kesim işini havale etmezdi.
Mısır’ın ünlü yemeği Ful
(pişmiş bakla) satıcılarının, Şeyh Efendi'yi sevdikleri için, kendisine ikramda
bulunmak arzusuyla kabına daha fazla ful koydukları kulağına gelince, dinini
dünya ile değiştirme durumuna düşme korkusuyla, hemen ful kabını değiştirdi.
Böylece satıcılar kabın kendisine ait olduğunu anlayamayacaklardı.
Cömertliği
ve Sehası
Şeyh Muhammed Zekeriya
Efendi, son derece cömertti. Misafirlere ikram etmeyi, özellikle Habibullah
Mustafa (S.a.v.)'in ziyaretçilerini ağırlamayı; yemek yedirmeyi pek sever,
onlara ikramda mübalağa eder; "Misafire ikramda israf olmaz" buyururdu.
Sofrasından misafir eksik
olmaz, bazen odasında izdiham yaşanırdı. Öğle veya akşam yemeği vakti yaklaştığı
bir sırada ziyaretçisi izin isteyecek olsa, yemek yemeden kalkmasına izin
vermezdi. Misafirler sofradan kalkmadan onlara "Hepiniz yarın da buraya
davetlisiniz inşaAllah" derdi. Bir lokma yememiştir ki ikincisini ve
üçüncüsünü yanındakilere ikram etmemiş olsun. Misafirleri için yiyeceklerin en
kalitelisini, en güzelini seçerdi.Alışverişe gönderdiği kişiye "-Koyunun en
iyisini, en güzelini seçin; Afrika koyunlarından almayın" der ve şu ayeti
okurdu: "Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe birr (ü takvaya) eremezsiniz!"
Her hafta değilse bile onbeş
günde bir mutlaka bir deve kestirip etini fukaraya dağıtırdı. Cuma günleri Cuma
namazı akabinde verdiği umumi davetler ise meşhurdu. Çok çeşitli İslam
ülkelerinden ve kavimlerden yüzlerce mukim, umreci ve Hacı bu davete iştirak
eden konuklarla büyük bir meclis kurulur, herkes bir cüz Kur’an-ı Kerim okur;
iki-üç hatmin tamamlanmasının ardından hatim duası yapılır ve Buhara Türkistan
Pilavı olarak bilinen yemek getirilirdi. Evvelce Şeyh Muhammed Zekeriya Efendi,
yemeği kendi elleriyle pişirirdi. Yaşlandıktan sonra gelen misafir sayısı da da
artınca gönüllü sevenleri kendisine yardım etmeye başladılar. Nihayet sadece bu
ikram için daimi bir aşçısı oldu. Ramazan ayı gelince iftar sofrası her akşam
yüzlerce kişiyi ağırlardı. Bazı insanların ansızın konukları çıkıp gelse Şeyh
Muhammed Zekeriya Efendi’nin sofrasına getirirlerdi.
İbadeti,
Allah'tan korkması ve Ahirete Hazırlığı
Şeyh Muhammed Zekeriya
Efendi’nin Allah korkusuyla dolu, huşu sahibi bir kalbi vardı. Oldum olası çok
ibadet eder, Allah'ı çok zikreder, Resulullah'a salavatı dilinden düşürmezdi.
Birçok evradına ilaveten, üç beş gün içinde mutlaka bir hatim yapardı. Okuduğu
mushafın sayfalarının parmaklarının dokunmasından dolayı aşınması Allah'ın
kitabını gece ve gündüz ne kadar okuduğunun bir göstergesiydi.
Şeyh Muhammed Zekeriya
Efendi, bedeninin zayıflığına ve inceliğine rağmen bütün nafile oruçlara devam
etmeye pek düşkündü. Bir tek nafile orucu olsun kaçırmamaya özen gösterir ve
çoğu günler oruç tutardı. Hiçbir sünneti atlamamaya, hakkında en ufak bir sevab
işareti varid bulunan hiçbir ameli terk etmemeye gayret ederdi.
Geceleri ihya ederdi. Her
gece, gecenin son üçte birinde kalkar ve gözyaşı dökerek ah ederdi, öyle ki
ağlaması ve enîni odasının dışından bile işitilirdi.
Sabah namazından iki saat
önce Resulullah'ın (S.a.v.) mescidine intikal eder; güneş doğuncaya dek orada
zikir, ibadet ve Kur'an tilaveti ile meşgul olurdu. Böylece şu hadis-i şerifte
müjdelenen ecre nail olmayı umardı: "Her kim sabah namazını cemaatle kılar,
sonra güneş doğuncaya kadar oturup Allah'ı zikreder, sonunda da iki rekat namaz
kılarsa o kişiye tam, tam, tam bir hac ve umre sevabı vardır."
Duhâ namazını Mescid-i Nebevi’de kıldıktan sonra bazen Cennetü’l-Baki'i
ziyaret eder; sonra kendisini bekleyen ziyaretçilerine ikramda bulunmak üzere
evine geçerdi.
İkindi vaktinden önce
Mescid-i Nebevi'ye geri döner; ancak yatsıdan sonra çıkardı. Cuma geceleri
gözüne uyku girmez, bütün bir geceyi ibadet, zikir ve dua ile; gündüzü de
ibadet, Hz. Peygamber'e (S.a.v.) salavat ve konuklarına ikram ile geçirirdi.
Mübarek gecelerdeki
ibadetinden ise gençler ve fazilet sahibi insanlar aciz kalırdı. Genç bir
muhibbi şöyle demişti: "Gece Şeyh ile birlikte yüz rekât namaz kıldık. Biz
yorulduk, kendisi hiç yorulmadı."
Vefatı
Şeyh Muhammed Zekeriya el-Buhârî,
98 yıl ömürle rızıklandırıldı. Daima Rabbine kavuşma iştiyakıyla yaşadı.
Ramazan-ı Şerif’in Kadir gecesi olarak bilinen 27. gecesi ruhunun kabzolunmasını
arzu ederdi. Her yıl o gün geldiğinde orucunu tutar, nesi var-nesi yoksa infak
eder, müshil içerek karnını temizler ve bütün bir geceyi ibadetle geçirirdi.
Sabah olunca şaşırır ve sonra şu me’sur duayı okurdu: "Allahım, hayat benim
için hayırlı oldukça beni yaşat; ölüm hayırlı olduğunda vefat ettir!"
Gençlik günlerinden itibaren
salih amellerle ahirete, kendini Allah ile buluşmaya hazırladı. Kefenini ve
defni için gerekli her şeyi satın alıp bir kenara koydu. Zaman zaman zemzem suyu
ile yıkadığı kefen bezini kontrol eder, bazen de kefeni üzerinde namaz kılardı.
Seyahate çıkacak olsa kefenini de yanında götürürdü. Anlatıldığına göre bir
seyahati esnasında gümrükten geçerken görevli “Bu ne?..” diye sormuş. Şeyh
Efendi de “Kefenimdir” cevabını verince adam ürpermiş ve alelacele “Geç, geç!..”
demiş.
Vefatına yakın Şeyh Efendi,
havâssın birçoğu gibi, rahatsızlığa müptela oldu. Safra kesesi rahatsızlığı
sebebiyle hastaneye kaldırıldı. Hastalığı kendisine dayanılmaz acılar veriyordu.
Sonunda safra kesesi bir ameliyatla alındıktan sonra Şeyh Efendi, pek kısa bir
süre rahat etti. Ardından yeniden hastalandı, şiddetli acılar çekiyor ve kan
kusuyordu. Yeniden hastaneye kaldırıldı. Evle hastane arasında mekik dokumaya
başladı. Nihayet vefatına kadar kalmak üzere son olarak hastaneye yatırıldı.
Hastanedeyken bir dizi küçük ameliyatlar daha geçirdi. Çektiği şiddetli acılara
rağmen namaz vakitlerini sorar, ziyaretçilerini tanır, sevenlerinden ziyaretini
geciktirenleri sorardı.
Vefat anına kadar Allah’tan
gafil olmadı; dili zikrullahtan geri kalmadı. Nihayet Hicret’in 1426. yılının
Safer ayının otuzuncu Cumartesi gecesi geldiğinde tam bir şuur haliyle uyandı;
çevresindekilerle latif bir şekilde şakalaştı, azıcık yiyip içti ve
Rasulullah’ın (S.a.v.) doğduğu ay olan Rebiülevvel’in girip girmediğini sordu.
“Yarın Rebiülevvel başlıyor” dediler. Pek sevindi. Sonra dua etti ve şu ayet-i
kerimeyi tekrarladı: “Ey itminana ermiş nefis, sen razı ve senden razı
olunmuş hal üzere dön Rabbine!” Sonra şöyle dedi: “Ey kolaylaştıran (Allahım),
kolay kıl! Ey kolaylaştıran (Allahım), kolay kıl!” Sanki Allah O’na,
öleceğini ilham etmiş gibiydi… Sanki Allah ona şehadet rütbesini ikram edecek
gibiydi. Bayıldı ve ertesi gün sabah saat 10’a kadar şuuru kapalı olarak kaldı.
Hicri 1426 yılının, Rebiülevvelinin birinci günü ve günlerden Pazardı. Şeyh
Muhammed Zekeriya gözlerini açtı; etrafındakilere baktı, tebessüm etti ve ruhunu
Yaradan’ına teslim etti.
Vefatının işitilmesi ile
birlikte sevenleri Medine-i Münevvere’nin her yanından toplanıp geldiler.
Hastaneden alınan nahif bedenini Doğu Türkistan Hotenî ribatına taşıdılar.
Vefatını müteakib defninin çabuk yapılmasını, cesedinin dondurucuya
koymamalarını vasiyet ettiğinden hemen gasledildi. Yıllardır bugün için
hazırlamış olduğu kefenle kefenlendi. Aynı gün ikindi namazını müteakib Mescid-i
Nebevi’de büyük bir cemaatle namazı kılındı. Cenazesi heybetli ve azametli bir
kalabalıkla kaldırılıp, Cennetü’l-Baki’i’l-Ğarkad’da Harre şehidlerinin yakınına
defnedildi. Vefat haberinin ulaştığı İslam ülkelerinin birçoğunda dostları ;
sofrasında ikramda bulunduğu sevenleri; hayır duasına muhatab olmuş müminler
gıyabi cenaze namazları kıldı. Bazı uydu kanalları Şeyh Muhammed Zekeriya’nın
vefat haberini dünyaya duyurdular.
Şeyh Muhammed Zekeriya
Buhari; arkasında telif edilmiş cild cild ilmî kitaplar bırakmadı; fakat
Resulullah (S.a.v.) sevgisi ve sünnete ittiba üzere terbiye ettiği
öğrencilerinden müteşekkil bir nesil yetiştirdi.
Allah kendisine rahmet
eylesin! Kabrini nurlandırsın! Mekânı cennet olsun! O’nu, sevdikleri olan
nebiler, sıddîkler, şehidler ve salihler ile beraber eylesin! Bizi de lutf u
keremiyle onlara ilhak eylesin! İslâm ümmetinin bu büyük kaybını telâfi edip
alim ve salih kimseleri gidenlerin yerine halef kılsın!
Medine-i Münevvere,
04.03.1426
Kaleme
alan: Fakir bîçare hizmetkârı
Muhammed
Ziyaeddin
********
Bir "gönül eri" daha göçtü : Dünya gittikçe ıssızlaşıyor !…
Şeyh Muhammed Zekeriya Efendi Cennet’ül Baki’de
Büyük İslâm âlimi ve Nakşbendi Şeyhi Türkistanlı Muhammed Zekeriya Efendi 10
Nisan 2005 ( 1 Rebiulevvel 1426) Pazar günü Medine-i Münevvere'de Hakk’ın
rahmetine kavuştu. Türkistanlı Muhammed Zekeriya Efendi dilde zikir ve
gönülden tevekkülle razı olduğu Rabb’ine yürüdü. Türkiye, Irak, Suriye, Tunus,
Cezayir ve Hicaz eşrafından birçok seveni bulunan Muhammed Zekeriya Efendi’nin
cenaze namazı ikindi namazının ardından kalabalık bir cemaat ile kılındı. Mescid-i
Nebevi’den cenazesi kaldırılan Şeyh Muhammed Zekeriya Efendi, Cennet’ül Baki’de
defnedildi.
Şeyh Muhammed Zekeriyya Buhari hazretleri ( 1905-2005 ) vefat ettiğinde 100
yaşında idi..
**********
|