MUHAMMED ŞEMSÜDDİN TEBRİZİ
[ Kaddesallahu
Sırrahulaziz ]

Muhammed Şemsüddin Tebrizi (K.S.)'in
Konya'da adıyla anılan mescid içerisinde bulunan sandukası.
İsmi Muhammed bin Ali'dir. Güney Azerbaycan'ın merkezi olan
Tebriz'de doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. Şems-i Tebrîzî lakabıyla meşhûr
oldu. 1247 (H.645) târihinde Konya'da şehîd edildi.
0, tahkik erbabının müşküllerini halledici, temyiz ehli olan
ulemanın rehberi, velayet ehlinin aşk sultanıdır. Şeyh Şemsüddin Tebrizi
hazretleri, Şeyh Rüknüddin Sücasi hazretlerinin dervişlerinden ve seçkin
halifelerinden biriydi. Kendisi ''Şeyh Ebu Bekri'z-Zenbil-i Bakılani'' ve ''Şeyh
Kemal-i Hocendi'' ile bir çok sohbetlerde bulunmuş, aralarında nice dostluklar ve
sırlar geçmişti. Şeyh Şemsüddin'in ismi ''Haddâdar b. Muhammed b. Ali b.
Melikdâd-i Tebrizi''dir. Kendisi ''Kutbü'l-arifin'' (ariflerin kutbu) ve
"İmamü'l-aşıkin" (aşıkların önderi)
Mevlana Muhammed Celalüddin Belhi/Rumi (K.S.)'in irşadına sebep olmakla
meşhurdur.
"Mürşid-i
kamil-i mükemmeldir,
Sözleri mücmel-i mufassaldır,
Neş'esin
verdi Monla Hünkara,
Anı
inkar eden muattaldır."
Şemseddîn-i Tebrîzî hazretleri, Tebriz'de ilim öğrendi ve
edeb üzere yetişti. Daha küçük yaştayken mânevî hallere, üstün derecelere
kavuştu.
Kendisinin
menkıbelerinden birisinde şöyle anlatmışlardır. Şeyh hazretleri:"Henüz
ilk mektepteydim. Daha bülûğ çağına girmemiştim. Peygamber efendimizin sevgisi
bende öyle yer etmişti ki, 'Sırr-ı Muhammeddiyye' aşkından kırk gün geçse
de aklıma yemek ve içmek gelmezdi.Bâzan yemeği hatırlattıklarında, onları elimle
yâhut başımla reddederdim. Göklerdeki melekleri ve yerde gayb âlemini,
kabirdekilerin hallerini müşâhede edebilirdim. Hocam Ebû Bekr, hallerimi başkalarına
haber vermekten beni men ederdi. Bir gün babam bu hallerimden ürktü ve beni
karşısına alıp; "Yavrucuğum! Ben senin acâyip işlerinden bir şey
anlamıyorum. Bunun sonu nereye varacak? Korkarım ki sana bir zarar
erişir?" dedi. Ben de ona; "Babacığım! Bir tavuğun altına konan bir ördek
yumurtasından çıkan ördek yavrusunun dereye dalıp yüzdüğü gibi ben de mânevî
deryâya dalmış bir haldeyim." diye cevap verdim."buyurdu.
Şems-i Tebrîzî
hazretleri dünyâya değer vermez, haram ve şüphelilerden son derece sakınır,
mübâhların fazlasını terk ederdi. Bir yerde durmaz, talebelerin bulundukları yerlere
giderek onları yetiştirirdi. Bu şekilde bıkmadan, yorulmadan pekçok yerler dolaştı.
Bunun için kendisine "Uçan güneş" dediler. Şems-i Tebrîzî hazretleri
seyâhat ettiği yerlerde, uğradığı memleketlerde iyi bir dost bulunması için duâ
ederdi.
Şemseddîn-i Tebrîzî
önceleri çok riyâzet eder, nefsini ıslâh ile uğraşırdı. On veya on beş günde
bir kerre iftar ederdi. Gıdâsı yarım bayat çörek parçasıydı. Onu da paça suyuna
doğrar, tirid yapardı. Bir gün çorba pişiren onun bu hâlini öğrenip çorbaya biraz
fazlaca yağ karıştırmıştı. Şemseddîn hazretleri bunu görünce o dükkan
sâhibiyle bir daha alış-veriş yapmadı.
Muhammed Şemsüddin
Tebrizi, daima seyahat eder , gittiği yerlerdeki irfan meclislerine ve
sohbetlerine katılırdı. Ebû Bekr-i Kirmânî'den ve Bâbâ Kemâl-i Cendî'den feyz
aldı. Şeyh Baba Kemal Cendi''nin meclisinde, ''Leme'at'' adlı eserin sahibi ''Şeyh
Fahrüddin-i Iraki'' ile birlikte oldu. Onunla berâber, Bâbâ Kemâl'in yanında, Şeyh Fahreddîn-i Irâkî de
ders almaktaydı. Şeyh Fahreddîn, her keşf ve hâlini, şiirler hâlinde Bâbâ
Kemâl'e arz eder bildirirdi. Şeyh Baba Kemal, Şems-i Tebrizi'ye: ''-Ey Şems, sen
Fahrüddin-i Iraki gibi bazı sırları şiirlerle faşetmiyorsun. Yoksa senin gönlünde
bir şeycikler yok mu?'' deyince; Şems: ''-Sultanım, onlar güzel söze ve şiir
kabiliyetine maliktirler. Şahid oldukları manaları ve sırları söz edebiyle, rumuz ve
san'at elbisesi giydirip, halkı incitmeden söylemeyi bilirler. Amma ben buna muktedir
değilim'' diyerek, boynunu büktü.O anda Baba Kemal Cendi Şemsüddin'e: ''Ey Şems,
sana öyle bir sohbet ehli nasib olacak ki, evvelki ve sonraki ilimleri senin namına
şiirle inşa edip, bütün dünyaya duyuracaktır'' diye müjdeledi.
Rivayete göre: Şeyh Kemal hazretleri hemen ''Halvet''
emrederek, onları erbain'e koydu. Şeyh Rüknüddin'in vefatından sonra, Şeyh Kemal
hazretlerinden ''Meratib seyr''ini tamamladı. Erbain'de bir şişe ile çeşitli manalar
ona açılıp, Mevlana Celaleddin'in tarafınca irşad edileceği, kendisine
müjdelendi.
Kendisi anlatır:
"Bir zaman Rabbime, beni kendi velîleri arasına koyup onlara arkadaş et diye
yalvarırdım. Bunun üzerine bir gece rüyâmda bana; "Seni bir velîye arkadaş
edeceğiz." dediler. Ben de; "Peki o velî zât nerede bulunur?" dedim.
Bana; "Aradığın velî Rum diyârındadır." dediler. Sonra onu bir zaman
aradım. Bana rüyâmda; "Daha bulacağın zaman gelmedi." dediler. Bir zaman
geçtikten sonra bana; "Ey Şems-i Tebrîzî! Senin en şerefli dostun ve arkadaşın
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleridir." diye ilhâm edildi.
Bundan sonra Rum diyârına gitmek ve o sevgili zât ile görüşmek ve yolunda başımı
fedâ etmek üzere yollara düştüm."
Şems-i Tebrîzî hazretleri bu ilhâmın işareti üzerine tam
bir doğruluk ve büyük bir aşkla Tebriz'den Anadolu'ya hareket etti. Önce Şam'a
oradan Konya'ya geldiği de rivâyet edilmiştir. Bu yolculuğu esnâsında başından
birçok hâdiseler geçti.
Şems-i Tebrîzî
hazretleri uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra 1244 senesi Ekim ayında Konya'ya
geldi.Büyük kapıdan şehre girerek bir han sordu. Orada ''Şekerriz Ribatı''na
yerleşti.Şems-i Tebrîzî hazretleri Konya'ya geldiğinde halk onun hakkında;
"Acabâ bu zât Allahü teâlânın bir velîsi midir?" dediler ve onun
sohbetlerini dinlemeyi arzu ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri kimseyle görüşmek
istemedi. Konuşmalar çoğalınca, mecbur kalıp; "Benim bir huyum vardır. Nedir
derseniz! Ben bir yahûdî ve hıristiyan gördüğümde onlaraHak teâlânın hak yola
kavuşturması için duâ ederim. Bir kimse ki bana sövse, rencide etse ben yine ona duâ
edip; "Yâ Rabbî! O kimsenin dilini sövmekten kurtar, iyiye çevirip sövmek yerine tesbihle, tehlille meşgûl
olsun demekten başka işim yoktur. Ben velî olsam olmasam size ne?" buyurdu ve bir
zaman insanlarla görüşmekten uzak durdu.
Şems-i Tebrîzî
hazretleri günlerini orada geçirirken, bir gün kapıda oturmuş Allahü teâlânın
mahlûkâtı hakkında tefekkür ediyordu. Kendisine verilen manevi emre uyarak, Molla
Hünkar'ın medresesine giden yol üzerinde durdu. Molla Hünkar (Mevlana
Celalüddin-i Rumi) ise bu sıralarda, medresesinde öğrenci ve müntesiblerine ders
vermekle meşguldü. O gün öğrencileri ile birlikte ilmi meseleleri tartışarak, yol
üzerindeki Kervansaray önünden geçerken , siyahlara bürünmüş bir derviş
kılığında önüne çıkan tefekkür hâlindeki, Şems hazretlerine baktı, ona selâm
verdi. Ve yoluna devâm etti. Kendi kendine de; "Bu, yabancı bir kimseye benziyor.
Buralarda böyle birisini hiç görmedim. Ne kadar da nûrlu bir yüzü var." diye
düşünürken âniden atının yularını bir elin tuttuğunu gördü. Atı durduran
Mevlânâ hazretleri, elin sâhibinin o yabancı olduğunu görünce; "Buyurunuz! Bir
arzunuz mu var?" dedi. O da; "İsminizi öğrenmek istiyorum." deyince, Mevlanâ;
"Celâleddîn Muhammed." diye cevap verdi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî;
"Bir suâlim var. Acabâ Muhammed aleyhisselâm mı, yoksa Bâyezîd-i Bistâmî mi
büyüktür?" diye sordu.Böyle bir soruyu ilk defâ duyan Mevlânâ hazretleri; "Aralarında ne münasebet
var.Elbette ki Muhammed aleyhisselâm büyüktür. Bütün mahlûkât ve Bâyezîd O'nun
hürmetine yaratıldı. O ümmetin vasılı ve nübüvvetin
mührüdür.'' diye cevab verince Şems ''-Fakat Bayezid : "Leyse fi cübbeti
sivallah" ( = Cübbemin altında Allah'dan gayri bir şey yoktur) demiştir''
deyince, Mevlana: ''-Ma arefnake: Onu anlayamamışlar'' diye buyurdu. Şems-i Tebrîzî;
"Peki, Muhammed aleyhisselâm; "Biz seni lâyıkıyla bilemedik yâ
Rabbî!" dediği hâlde, Bâyezîd-i Bistâmî, niçin "Sübhânî, benim şânım ne
yücedir" diye söyledi. Bunun hikmetini söyler misiniz?" diyerek tekrar sordu.
Mevlânâ hazretleri, buna da şöyle cevap verdi: "Peygamber efendimizin mübârek
kalbi öyle bir deryâ idi ki, ona ne kadar mârifet, aşk-ı ilâhî tecellî etse, ne kadar muhabbet, Allahü teâlânın
sevgisi dolsa onu içine alır, kuşatırdı. Hattâ daha çoğunu isteyip;"Yâ
Rabbî! Verdiğin bu nîmetleri daha da arttır." buyurdu. Fakat, Bâyezîd-i
Bistâmî'nin kalbi o kadar geniş olmadığı için, ilâhî feyzlere tahammül edemeyerek ufak bir
tecelli ile dolup taşardı. Az bir feyzle taşınca da böyle şeyler söylerdi." Bu
îzâhata hayran kalan Şems-i Tebrîzî, "Allah" diyerek yere yığıldı.
Mevlânâ hazretleri, hemen atından inerek Şems-i Tebrîzî'yi kucakladı, ayağa
kaldırdı. Bu nûr yüzlü zâta çok ısınmıştı.Şems hazretleri, Mevlana'ya bir an
nurlu, kudret ve feraset nazarlarını yöneltmesiyle birlikte, Mevlana'nın gönlünü
hemen kapıp aldı. Mevlana, katırından inerek, şeyhin ellerine sarıldı.
Kendilerinden geçmiş, cezbe dolu bir ruh hali içinde Mevlana'nın evine geldiler.
Bu zâtın, geleceğini ilk
hocası Seyyid Burhâneddîn hazretlerinin söylediği Şems-i Tebrîzî olduğunu
öğrenince; "Ey muhterem efendim! Gerçi evimiz size
lâyık değil ise de, zât-ı âlinize sâdık bir köle olmaya çalışacağım.
Kölenin nesi varsa efendisinindir. Bundan böyle bu ev sizin, çocuklarım da
evlâtlarınızdır." dedi.
Oğlu ''Sultan Veled'' ve kızı ''Hayrünnisa'' onlan kapıda
karşıladılar . Şems onlara da elindeki şişede bulunan şerbetten ikram ederek,
onları da mest etti. Mevlana o sağraktan bir yudum ahnca, hemen kendinden geçti ve
Şems'i kendi eline kesik başını almış, evinin önünde latif bir şekilde
"sema" ederken gördü. Kendisi de "sema" ile Şems'in
yakınlığını buIurdu.
"0l sema içre oldu
ana uruc,
Rahmet-i Hakk 'a eyleyince veluc''.
Gece-gündüz
hiç yanından
ayrılmayıp, onun sohbetlerini büyük bir zevk içinde dinlemeye başladı. Ondan hiç
ayrılmıyor, talebelerine ders vermeye, insanlara câmide vâz ü nasîhata gitmiyordu.
Yanlarına dahî, hizmetlerini görmek üzere büyük oğlu Sultan Veled girebilirdi. Her
gün Şems-i Tebrîzî
ile sohbet ederler, Allahü teâlânın yarattıkları üzerinde tefekküre dalarlar,
namaz kılarlar, cenâb-ı Hakk'ı zikrederek muhabbetlerini tâzelerlerdi. Bir gün
Mevlânâ havuz kenarındaydı. Yanında kitaplar vardı. Şems-i Tebrîzî hazretleri
gelip, kitapları sordu
ve hepsini suya attı. Kitapların suya atılması üzerine, Mevlânâ; "Âh babamın
bulunmaz yazıları gitti." diyerek çok üzüldü. Şems-i Tebrîzî hazretleri
elini uzatıp kitapların her birini aldı. Hiçbiri ıslanmamıştı. Mevlânâ "Bu
nasıl işdir?" dedi.
"Bu zevk ve hâldir. Sen anlamazsın." buyurdu. Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî'nin
bu kerâmetini görünce, ona olan bağlılığı daha da artıp, sarsılmaz bir kale gibi
oldu.
Mevlânâ'nın oğlu
Sultan Veled, onların hâllerini şöyle anlatır: "Ansızın Şems-i Tebrîzî
hazretleri gelip babam ile görüştü. Babamın gölgesi, onun nûrunda yok oldu. Onlar
birbirlerine öyle muhabbet gösterdiler ki, etraflarında kendilerinden başkasını
görmüyorlardı. Şems-i Tebrîzî, babama mârifetten, Allahü teâlânın zâtına ve
sıfatlarına âit ince bilgilerden ve O'na muhabbetten
bahsediyordu. Babam da bunları büyük bir haz ile dinliyordu.
Eskiden herkes babama uyardı, şimdi ise, babam, Şems'e uyar
oldu. Şems babamı muhabbete dâvet ettikçe, babam, Allahü teâlânın muhabbetinden
yanıp kavrulurdu. Babam artık onsuz yapamıyor, yanından bir ân ayrılmıyordu. Bu
şekilde aylarca sohbet ettiler. Böylece babam pek büyük mânevî derecelere
yükseldi."
Şems-i Tebrîzî, Peygamber efendimizin güzel ahlâkını
örnek alıp, bütün işlerini, âdetlerini, ahlâkını O'na uydurmaya gayret ederdi.
Şâyet bir kimseden rahatsız olsa; "Yâ Rabbî! Bu kimsenin malını ve
çocuklarını çok eyle" derdi. Çünkü, Peygamber efendimiz de böyle duâ ederdi.
Resûlullah efendimizin bedduâ etmek âdetleri değildi.
Şems-i Tebrîzî hazretleri; "Eğer bir kimse bana
âhiretim ile ilgili bir defâ iyilik edip, dünyâ ile ilgili binlerce kötülük etse,
ben onun bir defâ yaptığı iyiliğe nazar ederim. Çünkü iyi ahlâk bunu
icâbettirir." buyururdu.
Şems-i Tebrîzî
hazretleri her nerede bir cenâze görse; "Âh! Bu cenâzenin yerinde ben olsaydım.
Onun yerine beni defnetselerdi." derdi. Bunu işitenler; "Niçin böyle
söylüyorsun?" dediklerinde, onlara; "Âşık olanlar mâşuklarına bir an
önce kavuşmak isterler. Maksatlarına en kısa zamanda ulaşmaları makbûl değil
midir?" diye cevap verirdi.
Kendisine bir şey ikrâm
etseler veya bir şey istediğinde getirseler, onlara mutlaka karşılığında bir şey
verirdi. Ayrıca bu iyiliği yapanlara teveccüh ve duâ ederdi. Onun duâsına
kavuşanların kalb gözleri açılır, keşif, kerâmet sâhibi olurlardı.
Şems-i Tebrîzî
hazretleri güzel halleri ve kerâmetleri ile meşhûr oldu.
Sirâceddîn anlatır:
"Kış mevsiminin ortasıydı. Bir kimse bahçesine gül dikmişti. Bunu Şems-i
Tebrîzî'nin bulunduğu bir mecliste; "Efendim! Ben bu günlerde bahçeye gül
ağacı diktim. Acaba tutup gül verir mi? Yoksa emeğim boşa mı gider?" diye
sordu. Bu kimsenin tereddütlü hâlini gören Şems-i Tebrîzî; "Cenâb-ı Hak
isterse, böyle sebepsiz de yaratır." derken, hırkasının altından bir demet gül
çıkardı. Orada bulunan bizler bu kerâmeti görünce, hayretimizden şaşırıp
kaldık."
Sultânın bir oğlu
vardı. Çok yiğit ve yakışıklı idi. Fakat bir şeyi hemen ezberleyemez çok kısa
zamanda da unuturdu. Hocaları, onun unutkanlığından usanmışlardı. Babası bir gün
Şems-i Tebrîzî'nin huzûruna gelip, oğlunun durumunu anlattı ve himmetini istirhâm
edip, Kur'ân-ı kerîm öğretmesini istedi. Şems-i Tebrîzî de kabûl buyurup;
"İnşâallah her gün Kur'ân-ı kerîmin bir cüzünü (yirmi sahife)
ezberler." dedi. Orada bulunanlar, bu söze şaşırdılar. Ertesi günden îtibâren,
çocuk derse gelmeye başladı ve her gün yirmi sahife ezberledi. Bir ayda Kur'ân-ı
kerîmin tamâmını ezberlemiş oldu.
Şems-i Tebrîzî
hazretleri ile Mevlânâ, mehtaplı bir gecede medresenin damında oturmuş sohbet
ediyorlardı. Bir ara Şems, etrâfına bir göz gezdirerek; "Hiçbir pencereden
ışık görünmüyor, herkes ölü gibi yatıyor. Keşke uyanık olsalar da, âhiret
için birazcık çalışıp, kıyâmet gününde güç durumda kalmasalar. Yoksa bu
hâlleriyle ölüden farkları yok." dedi. Bunun üzerine Mevlânâ hemen ellerini kaldırıp;
"Yâ Rabbî! Şems-i Tebrîzî hazretlerinin hürmetine bu uykuda ölü gibi yatan
kullarını uyandır!" diye duâ etti.Duânın akabinde, gökyüzünde bir anda
bulutlar toplanmaya, şimşekler çakmaya ve gök gürlemeye başladı. Bu şiddetli
gürültülerden uyuyan herkes uyandı. Yakın evlerden "Allah!Allah!" sesleri gelmeye
başladı. Bir müddet bu sesleri dinlediler ve Şems; "İnsanların, Rabbimizin
hıfz-u emânında (korumasında) olabilmeleri için, âlim, kâmil bir rehbere
ihtiyaçları vardır. Ancak böyle bir rehbere kavuşanlar, yer ve gök âfetlerinden, maddî ve mânevî
bütün zararlardan korunabilirler. Görüldü ki, şu insanların uykudan uyanıp
"Allah! Allah!" demeleri, gök gürlemesinden dolayıdır. Onun gibi, bu
insanların hakîkî uykudan uyanmaları, cenâb-ı Hakk'ın sevdiği bir âlimi
veya velîsi sebebiyle olmaktadır." buyurdu.
Mevlânâ bir gün
talebelerine, Şems-i Tebrîzî hazretlerinin üstünlüklerinden, bâzı kerâmetlerinden
ve onun üstün vasıflarından bahsetti. Bunları işiten Sultan Veled şöyle anlatır;
"Babam Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî'yi o kadar çok medhetti ki, hemen Şems'in
huzûruna koştum. Geldiğimi görünce; "Ey Behâeddîn! Baban Mevlânâ'nın
hakkımda söyledikleri doğrudur. Fakat, Mevlânâ'nın yanında bin tâne Şems, onun
yanında zerreler gibi kalır. Bunun için onu bırakıp da benim hizmetime gelmek
münâsib olmaz." buyurdu."
Şems-i Tebrîzî
hazretleri bir gün kalb gözüyle gayb âlemini seyrederken, kırk bin talebesi olan
evliyânın büyüklerinden birini gördü. Ellerini açmış, büyük bir gönül
kırıklığı içerisinde cenâb-ı Hakk'a; "Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!" diye duâ
ediyordu. Öyle bir yalvarışı vardı ki, bütün rûhlar, onunla birlik olmuşlar,
"Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!" diyorlardı. Şems-i Tebrîzî de o anda cenâb-ı
Hakk'a münâcaat edip, yalvardı. Bu sırada yalvarışlarına cevap olarak;
"İste ey Şems!Bütün dileklerin yerine getirilecek." diyen bir ses işitti.
Bunun üzerine Şems-iTebrîzî; "Yâ Rabbî! Sana bütün rûhlarla
birlikte"Yâ Rabbî! Yâ Rabbî!" diye yalvaran bu velî kuluna ihsân
eyle." dedi. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin bu şefâatiyle, o velî, derhal isteğine
kavuştu.
Mevlânâ Celâleddîn
ileŞems-i Tebrîzî hazretlerinin zâhiri ve bâtınî çalışmaları devam ederken,
onların bu sohbetlerini hazmedemeyen ve Mevlânâ'nın kendi aralarına katılmamasına
üzülen bâzı kimseler, Şems-i Tebrîzî hakkında uygun olmayan sözler söylemeye
başladılar. Bu söylentiler, Mevlânâ'nın kulağına kadar geldi. Diyorlardı ki:
"Bu kimse Konya'ya geleli, Mevlânâ bizi terk etti. Gece gündüz hep birbirleriyle
sohbet ediyorlar da, bizlere hiç iltifât göstermiyorlar. Yanlarına kimseyi de
koymuyorlar. Mevlânâ, Sultân-ül-ulemâ'nın oğlu olsun da, Tebrîz'den gelen ve ne
olduğu belli olmayan bu kimseye gönül bağlasın. Onun için bize sırt çevirsin. Hiç
Horasan toprağı ile (Mevlânâ hazretlerinin memleketi) Tebrîz toprağı bir olur mu?
Elbette Horasan toprağı daha kıymetlidir." Bu söylentilere Mevlânâ; "Hiç
toprağa îtibâr olunur mu? Bir İstanbullu, bir Mekkeliye gâlip gelirse, Mekkelinin
İstanbulluya tâbi olması hiç ayıp sayılır mı?" diyerek cevap verdi. Fakat
söylentiler durmadı. Şems-i Tebrîzî hazretleri artık Konya'da kalamıyacağını
anladı. O çok kıymetli dostunu, o mübârek ahbâbını bırakarak Şam'a gitti.
Şems-i Tebrîzî
hazretlerinin gitmesi Mevlânâ'yı çok üzdü. Günler geçtikçe ayrılık acısına
sabredemiyor, kendisinde tahammül edecek bir hâl bırakmıyordu. Şems'in ayrılık
hasreti ve muhabbeti ile yanıyordu. "Şems! Şems!" diyerek ciğeri yakan
kasîdeler söylüyor, göz yaşlarıyla dolu yazdığı mektupları Şam'a, Şems-i
Tebrîzî hazretlerine gönderiyordu. Eğer bir kimse; "Şems-i Gördüm." diye
yalan söylese, ona müjdelik olarak üzerindeki elbisesini verirdi. Bir defâsında
birisi; "Şems-i Tebrîzî'yi Şam'da gördüm. Sıhhati yerindeydi." dedi.
Mevlânâ, ona elinde bulunan ne varsa hepsini verdi. Orada bulunanlardan biri; "O,
Şems-i Tebrîzî'yi görmedi. Yalan söylüyor" deyince, Mevlânâ da; "Ona
verdiğim bu elbiseler, sevdiğimin yalan haberinin müjdesidir. Onun hakîkî haberini
getirene canımı veririm." diye cevap verdi. Böylece aylar geçti. Mevlanâ artık
dayanamayacağını anlayınca, oğlu SultanVeled'i Şam'a göndermeye karar verdi.
Oğlunu çağırıp; "SüratleŞam'a varıp, filanca hana gidersin. Şems-i Tebrîzî
hazretlerinin o handa bir genç ile sohbet ettiğini görürsün. O genci küçümseme
sakın. O, Allahü teâlânın sevdiği evliyânın kutuplarından biridir. Selâmımı ve duâ isteğimi kendilerine
bildir. İçinde bulunduğum şu vaziyetimi, hasretimi dile getir. Buraya acele
teşriflerini tarafımdan istirhâm et." dedi. Sultan Veled, hemen hazırlıklarını
tamamlayıp yola çıktı. Şam'da, babasının târif ettiği handa, Şems-i Tebrîzî'yi
bir gençle konuşuyor buldu. Durumu dilinin döndüğü kadar anlattı.Konya'da bu
hâdiseye sebeb olanların tövbe ettiğini ve Mevlânâ'dan çok özürler dilediklerini
de sözüne ekledi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, Konya'ya tekrar gitmeye karar verdi. Hemen yola
çıktılar. Sultan Veled, Şems hazretlerini ata bindirdi, kendisi de arkasında yaya
olarak yürüyordu. Şems-i Tebrîzî, Sultan Veled'in ata binmesi için ne kadar ısrâr
ettiyse, o; "Sultânın yanında hizmetçinin ata binmesi bizce yakışık almaz." diyerek ata binmedi.
Sultan Veled, Konya'ya yaklaştıklarında Mevlânâ'ya haberci gönderip, Konya'ya girmek
üzere olduklarını bildirdi. Mevlânâ hazretleri müjdeyi getirene o kadar çok hediye
verdi ki, o kimse zengin oldu. Konya'da tellâllar bağırtılarak, Şems'in Konya'yı teşrif etmek üzere olduğu
bildirildi. Konya'da başta pâdişâh olmak üzere, ileri gelen vezîrler, hâkimler,
zenginler ve bütün halk yollara döküldü. Büyük bir bayram havası içinde
Şemseddîn Tebrîzî ile Sultan Veled göründüler. Sultan Veled, atın yularından
tutmuş, Şems de atın üzerinde, başı önünde ağır ağır ilerliyorlardı. Bu
muhteşem manzarayı seyredenler, büyük bir heyecana kapıldılar. Mevlânâ koşarak
ilerledi, atın dizginlerine yapıştı. Göz göze geldiler. Şems'in attan inmesine
yardım eden Mevlânâ, üstâdının ellerinden sevinç gözyaşları arasında doya doya
öptü. Bu arada yanık
sesli hâfızlar Kur'ân-ı kerîm okumaya başladılar. Herkes büyük bir haz içinde
Kur'ân-ı kerîmi dinledikten sonra, sıra ile Şems-i Tebrîzî hazretlerinin ellerini
öptüler. Sonra Mevlânâ'nın medresesine geldiler. Şems-i Tebrîzî, Sultan Veled'in
kendisine gösterdiği
hürmeti ve yaptığı hizmetleriMevlânâ'ya anlattı. Bundan çok memnun olduğunu
bildirerek; "Benim bir serim (başım) bir de sırrım vardır. Başımı sana fedâ
ettim. Sırrımı da oğlun Sultan Veled'e verdim. Eğer Sultan Veled'in, bin yıl ömrü
olsa da hepsini ibâdetle geçirse, ona verdiğim sırra, yâni evliyâlıkta
yükselmesine sebeb olduğum derecelere kavuşamaz." dedi.
Mevlânâ Celâleddîn ile
Şems-i Tebrîzî, eskisi gibi yine bir odaya çekilip sohbete başladılar. Hiç
dışarı çıkmadan, yanlarına oğlundan başka kimseyi sokmadan, mânevî bir âlemde
ilerlemeye başladılar. Halk, Şems gelince Mevlânâ'nın sâkinleşeceğini, aralarına
katılıp, kendilerine nasîhat edeceğini, sohbetlerinden istifâde edeceklerini ümîd
ederlerken, tam tersine, eskisinden daha fazla Şems'e bağlandığını ve
muhabbetinin ziyâdeleştiğini gördüler.
Şems-i Tebrîzî
hazretleri,Mevlânâ'yı velîlik makamlarının en yüksek derecelerine çıkarmak için
elinden gelen bütün tedbirlere başvuruyor, her türlü riyâzet ve mücâhedeyi
yaptırıyordu. Günler bu şekilde devâm ederken, halk, Mevlânâ'nın hiç
görünmemesinden dolayı Şems'e kızmaya başladı. Bir gün bu söylenenleri Şems-i
Tebrîzî işitince, Sultan Veled'e; "Ey Veled!Hakkımda yine sû-i zan etmeye
başladılar. Beni Mevlânâ'dan ayırmak için, söz birliği
etmişler. Bu seferki ayrılığımın acısı çok derin olacak!" dedi.
1247 senesi Aralık
ayının beşine rastlayan Perşembe gecesiydi. Mevlâna ile Şems hazretleri yine
odalarında sohbet ediyorlar, Allahü teâlânın muhabbetinden ve çeşitli velîlik
makamlarından anlatıyorlardı. Bir ara kapı çalındı ve Şems hazretlerini dışarı
çağırdılar. Şems-i Tebrîzî, Mevlânâ'ya; "Beni katletmek için
çağırıyorlar." dedi ve dışarı çıktı. Dışarda bir grup kimse, bir anda
üzerine hücûm ettiler. Şems-i Tebrîzî hazretlerinin "Allah!" diyen sesi duyuldu. Mevlânâ
hemen dışarı çıktı, fakat hiç kimse yoktu. Yerde kan lekeleri vardı. Derhal oğlu
Sultan Veled'i uyandırıp, durumun tetkîkini istedi. Yapılan bütün araştırmalarda
Şems-i Tebrîzî hazretlerinin mübârek cesedini bulamadılar. Bu cinâyeti işleyenler yedi kişi idi.
İçlerinde, Mevlânâ'nın oğlu Alâeddîn de vardı.Yedisi de kısa bir süre sonra
çeşitli belâlara yakalanarak öldüler. Bir gece Sultan Veled, rüyâsında Şems-i
Tebrîzî'nin cesedinin bir kuyuya atıldığını gördü. Şems-i Tebrîzî hazretleri
ona; "Ben falan yerdeki kuyudayım. Beni buradan alıp defneyleyin." buyurdu.
Sultan Veled uyanınca, yanına en yakın dostlarından birkaçını alarak, gördüğü
kuyuya gittiler. Cesed hiç bozulmamıştı. Bulunduğu yerden alıp cenâze hizmetlerini
gördüler.
Kabri "Emir Bedreddin Medresesi"nde
Konya'dadır.Feyzli bir makam olan kabr-i şerifleri 1952 yılında restore edilerek
ibadete tekrar açılan adını taşıyan mescid içerisindeki sandukanın alt
kısmında, bulunan mahzende şehid edilerek atıldıkları kuyunun
yanıbaşındadır.
Şems-i Tebrîzî'nin
Dilinden Hikmetler:
Şems-i
Tebrîzî hazretlerine bir kimse; "Efendim! Mârifeti bana anlatır mısınız?"
dedi. O da; "Bir gönül ki, Allahü teâlânın muhabbetiyle yanıp, onunla hayat
buluyorsa, bu mârifettir." buyurdu. Soruyu soran; "Peki ben ne yaparsam bu
mârifeti elde edebilirim?" diye tekrar sordu. "Bedeni terk ederek. Çünkü
Allahü teâlâ ile kul arasındaki perde, kişinin bedenidir. Allahü teâlâya vâsıl
olmasına mâni olacak şey dört tânedir: 1) Şehvet, 2) Çok yemek. 3) Mal ve makam, 4)
Ucb ve gurûr. İşte bu dört şey, kulun cenâb-ı Hakk'a ulaşmasına mânidir."
buyurdu.
Bir defâsında
da; "Velîler, Allahü teâlâyı zikretmekten yorulmazlar ve O'nun muhabbetine
doymazlar. Onların yanında dünyânın hiçbir kıymeti yoktur. Onlar, her an Allahü
teâlâyı zikrederler, şükrederler, ibâdete devam ederler. Bir kalpten bütün arzu ve
istekler çıkarsa, orada Allahü teâlânın sevgisinden başka bir sevgi kalmaz." buyurdu.
"İlim üç
şeydir: Zikreden dil, şükreden kalp, sabreden beden."
"Perhizi
olmayan bir vücûd, meyvesiz bir ağaç; utanması olmayan bir beden, tuzsuz bir aş;
gayreti olmayan bir vücûd, sâhipsiz bir köle gibidir." buyurdu.
Şems-i Tebrîzî
hazretlerine; "İnsanların en üstünü, kıymetlisi kimdir?" dediler.
Cevâbında; "Şu dört kimsenin kıymeti, Allahü teâlâ katında yüksektir: 1)
Şükreden zengin, 2) Kanâatlı ve sabreden fakir, 3) İşlediği günâhlara pişmân
olup, Allahü teâlânın azâbından korkan kişi, 4) Takvâ, verâ, zühd
sâhibi; yâni haramlardan sakınıp, şüpheli korkusuyla mübahların çoğunu
terkederek dünyâya zerre kadar meyletmeyen âlimdir." buyurdu. "Bu kıymetli
insanların içinde en üstünü hangisidir?" diye sordular. Buyurdu ki: "İlim
ve hilm (yumuşaklık) sâhibi âlimlerdir."
Cömertliği
sordular, buyurdu ki: "Dört türlü sehâvet, cömertlikvardır: 1) Mal
cömertliği; zâhidlere, dünyâya kıymet vermeyenlere mahsustur. Onlar malı verirler,
mârifeti, Allahü teâlâyı tanımayı alırlar. 2) Beden cömertliği; müctehid olan
âlimlere mahsustur. Onlar da Allahü teâlânın yolunda vücutlarını harcarlar ve
hidâyeti alırlar. 3) Can cömertliği; şehidlere mahsustur. Onlar da canlarını
vererek Cennet'i alırlar. 4) Kalb cömertliği; âriflere mahsustur. Onlar da
gönül vererek muhabbeti alırlar."
"Dünyâ, insanı hevâ ve hevesine kaptırır,
nefsin arzularına uydurur. Netîcede Cehennem'e götürür."
"İnsanoğlunun edepten nasîbi yoksa, insan
değildir. İnsan ile hayvan arasını ayıran edeptir."
"Âhireti kazanmak için çalışmak lâzımdır. Bu, insanı Cennet'e
götürüp, Allahü teâlânın cemâlini görmekle şereflenmesine sebeb olur."
Şems-i
Tebrîzî'den
Salât ü Selâm
Bihamdillah direm Allah
Alıp aklımı fikrullah
Dilimde zâtın esmâsı
Bana üns oldu zikrullah
Salâtullah selâmullah
Aleyke yâ Resûlallah
Bu tevhidden murâd ancak
Cemâl-i zâta ermektir
Görünen kendi zâtıdır
Değil sanma ki gayrullah
Salâtullah selâmullah
Aleyke yâ Resûlallah
Ben ol pervâneyim geldim
Düşüp aşk oduna yandım
Yanuban küllü yandım
Beni yaktı aşkullah
Salâtullah selâmullah
Aleyke yâ Resûlallah
Gönül âyinesin sûfî
Eğer kılar isen sâfî
Açılır sana bir kapı
Ayân olur Cemâlullah
Salâtullah selâmullah
Aleyke yâ Resûlallah
Şems-i Tebrîz bunu bilir
Ehad kalmaz fenâ bulur
Bu âlem küllü mahvolur
Hemen bâkî kalır Allah
Salâtullah selâmullah
Aleyke yâ Resûlallah
YAPACAĞIM BİR ŞEY
YOK
Şems-i Tebrîzî
hazretleri Şam'danKonya'ya gelirken, yol üzerinde bulunan bir hana uğrayarak burada
yatmak istedi. Fakat uğradığı bütün hanların dolu olduğunu, hiç kalacak
yerlerinin olmadığını öğrenince, câmide sabahlamak istedi. Câmiye gidip yatsı
namazını cemâatle kıldı. Cemâat dağıldığında, o hâlâ duâya devâm ediyordu.
Duâsını bitirdiğinde, câmide kimse kalmamıştı. Cübbesini çıkarıp başının
altına koyarak uzandı. Günlerce süren yolculuğun verdiği yorgunlukla hemen kendinden
geçti. Bir müddet sonra câminin kapılarını kilitlemek üzere gelen görevli, camide
birinin yattığını görünce, yanına yaklaşarak: "Burada yatılmaz kalk!"
dedi. Şems-i Tebrîzî hazretleri doğrularak: "Benim kimseye bir zararım dokunmaz.
Garibim, uzak yoldan geliyorum. Hanlarda da yatacak yer yokmuş, başka kalacak bir yerim
de yok. Bırak da burada sabahlıyayım." dedi. Câmiyi kilitlemek için gelen kişi;
"Beni uğraştırma, sana kalk dışarı çık dedim, yoksa yaka paça seni dışarı
atmasını bilirim." diye karşılık verdi.
Şems-i Tebrîzî
hazretleri, bu son sözler üzerine bir tuhaf oldu. Hemen ayağa kalktı. Cübbesini
toplayarak sessizce kapıdan dışarı çıktı.Câmiden çıkmasını isteyen görevli,
onun arkasından bakarken, âniden boğuluyormuş gibi oldu. Bunun üzerine; "İmdât
boğuluyorum!" diye bağırmaya başladı. Bu sesi işiten imâm efendi koşarak
geldi ve ona; "Ne oldu, niye bağırıyorsun?" diye sordu. Kayyum durumu
anlatınca, imâm efendi hemen câmiden çıkıp koşarak, Şems-i Tebrîzî hazretlerine
yetişti. Kendisine; "Efendim, o câhildir, bir terbiyesizlik etmiş. Ne olur onu
affedin!" dedi. Şems-i Tebrîzî hazretleri imâm efendiye baktı. Üzüntülü bir
şekilde: "Onun işi benden çıktı. Benim yapabileceğim birşey yoktur. Ancak
îmânla ölmesi için duâ edebilirim." buyurdu.
ÜÇ SUÂL VE
BİR CEVAP
Mevlânâ
Celâleddîn-i Rûmî'ye felsefecilerden bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini
bildirdiler. Mevlânâ hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî'ye havâle etti. Bunun
üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri mescidde, talebelere bir
kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl
sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrîzî; "Sorun!" buyurdu.
İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı. Sormaya başladı:
"Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım."
Şems-i Tebrîzî hazretleri; "Öbür sorunu da sor!" buyurdu. O;
"Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb
edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi?" dedi. Şems-i Tebrîzî;
"Peki öbürünü
de sor!" buyurdu. O; "Âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının
cezâsını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar,
karışmayın!" dedi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın
başına vurdu.Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu. Ve;
"Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu." dedi.Şems-i Tebrîzî; "Ben
de sâdece cevap verdim." buyurdu. Kâdı bu işin açıklamasını istedi.Şems-i
Tebrîzî şöyle anlattı: "Efendim, banaAllahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci,
başının ağrısını göstersin de görelim." O kimse şaşırarak;
"Ağrıyor ama gösteremem." dedi. Şems-i Tebrîzî; "İşte Allahü
teâlâ da vardır, fakat görünmez. Yine bana, şeytana ateşle nasıl azâb
edileceğini sordu. Ben
buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan
yaratıldı. Yine bana; "Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan
dolayı bir hak olmaz." dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve
vurdum. Niçin hakkını
arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan
âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?" buyurdu.
BAŞKA ÇÂRE YOK
Şems-i
Tebrîzî hazretleri, bir gün dostlarına şöyle nasîhatta bulundu: "Âhireti terk
edip, dünyâya tâlib olup muhabbet edenlere, mal kazanıp zengin olmaktan başka çâre
yoktur. Âhirete tâlib olan kimselere de, ölmeden önce ibâdet yaparak, dîn-i İslâma
hizmet ederek gayretle çalışmaktan başka çâre yoktur. Allahü teâlânın tâlibi
olan kimselere, O'na kavuşmak arzusu içinde olanlara, mihnet, meşakkat, dert ve
belâlara katlanmaktan başka çâre yoktur. İlmi taleb edenlere, yâni âlim olmak
isteyenlere, herkesin gözünde hakîr olmak ve yalnız, kimsesiz, garip kalmaktan başka
çâre yoktur. Çünkü, kim ilim öğrenmek arzusunda olursa, onun üzüntüsü çok
olur. Onu rencide ederler. Huzura kavuşması için her türlü derde, belâya sabretmesi
lâzımdır. Her kim kendini üstün görürse, onun sonu zillete düşmektir. Hesapsız,
sonunu düşünmeden malını sarfedenler, fakir olurlar. Her kim fakirliğe sabreder,
kanâatkâr olursa, sonunda zenginliğe ulaşır. Her kimsenin, kendisinde bulunan iki
şeyin birisini öldürüp, birisini diri tutmaya çalışması lâzımdır. Öldürmesi
îcâb eden şey nefsidir. Çünkü nefsi öldürmedikçe, rahata ermek düşünülemez.
Diri tutması lâzım gelen şey de, gönüldür. Çünkü gönlü ölü olanların mesûd
ve bahtiyâr olması düşünülemez."
Kaynaklar:
1) Lemezat-ı Hulviyye, s.293-295 , Marmara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi yayını.
2)
Menâkib-ül-Ârifîn; c.1, s.82
3) Nefehât-ül-Üns;
s.520
4)
Hadîkat-ül-Evliyâ; s.16
5) Kâmûs-ül-A'lâm;
c.4, s.2872
6) Risâle-i
Sipahsalar
7) Menâkıb, Millet
Kütüphânesi, Feyzullah Efendi Kısmı, No: 2142
|
REKLAMLAR |