|
Türk
dünyasında yaşayan tasavvufi hayatın " insana yönelik" ve "
aksiyoner" karekteri ile sosyal hayatın tam ortasında yeraldığını; hatta,
sosyal hayatı yönlendırdığine daha önce işaret etmiştik. Böylece genel kanaatin
aksine Türk sufisi "pesifist" temayülleri olan "miskin bir mistik"
değil; tesbih çekebildiği kadar kılıç da çekebilen, gönülleri olduğu kadar
kaleleri de fethedebilen bir "mücahid"dir. Yaygın kullanılan deyimlerle ifade
edersek, "cihad-ı ekber" olan nefs ile savaşı yapma azmindeki bir mürşid
için daha kolay olan "cihad-ı asgar"dan yüz çevirmek yani Allah yolunda
savaşmaktan geri kalmak düşünülemez. Bunun en güzel örneğini göstersnlerden
birisi Türkistan'lı şeyh ve adıyla anılan Kübreviyye tarikatinın kurucusu
Necmüddin Kübra'dır.
Orta
Türkistan'da, Aral gölü civarındaki Harezm bölgesinde 1145'de doğan Necmüddin
Kübra, doğduğu bölgedeki eğitiminden sonra, önce Mısır, daha sonra da Tebriz ve
Nişabur'da hadis, fıkıh, kalem gibi İslam'ın zahiri ilimlerini tahsil etti. Tebriz'de
iken tasavvufi düşünce ile karşılaşan Necmüddin Kübra olgunluk döneminde tamamen
tasavvufa yöneldi ve nihayet doğduğu topraklarda irşad ile görevlendirilerek
Harezm'de irşad ve tebliğe başladı.
"Velitraş"
(=veliyontucu) namıyla da tanınan Necmüddin Kübra himmeti büyük bir mürşiddir; bu
lakab O'na da himmeti ile her bağlısını kısa sürede erdirmesi sebebiyle
verilmiştir. Coşkulu bir sufi olan Necmüddin Kübra vecd halinde iken bakışları kime
ulaşsa manevi derecelere ulaştırırdı. Bir rivayete göre birgün dostları ile zikir
halkasında otururlarken bir kartalın bir serçeyi pençesine almakta olduğunu
gördüler. Hazret-i Şeyh'in nazarı ilişen serçe kartalı kanadından tutarak yere
çaldı. Bu vakayı işaret eden Yunus Emre tasavvufi hikmetler ve remizlerle dolu bir
şiirinde:
"Bir
sinek bir kartalı
Salladı
vurdu yer.
Yalan
değil gerçektir
Ben de
gördüm tozunu.."
diyerek
Necmüddin Kübra'nın himmetinin büyüklüğünü işaret etmektedir.
Daha
sonra bahsedeceğimiz şehadetine kadar Harezm bölgesinin manevi başbuğu olarak
yaşayan Necmüddin Kübra bugün bile Türkistan'daki en verimli İslami merkezlerden
olan Harezm bölgesinde sünni İslami geleneğin sarsılmaz bir şekilde kökleşmesini
sağlamıştır. Bir rivayete göre Harezm bölgesinin en büyük alimlerinden olan ve
"Mefatih-ül Gayb" adlı şaheser tefsirin müellifi olan
Fahrüddin Razi ile bir sohbetinde O'na "Hakk'ı ne
ile bilirsin?" diye soran Necmüddin Kübra, Razi'den "Yüz kadar burhan
(=delil) ile " şeklindeki cevabı alır.Şeyh, cevaben "Delil bir konudaki
şüpheyi gidermek içindir; Allah benim kalbime öyle bir nur vermiş ki, onun yanına
asla şek ve şüphe yanaşamaz" der. Bunun üzerine devrin en ünlü zahir alimi
olan İmam Fahrüddin Razi, Necmüddin Kübra'ya bağlanır ve müridi olur. B öylece
Harezm bölgesinde zahir ve batın ilminin iki zirvesi kavuşmuş olur. Harezm bölgesi o
günden bu yana bütün Türkistan'ın en önemli ilim merkezi olarak varlığını
günümüze kadar sürdürmüştür.
İbn
Batuta Seyahatnamesinde anlatıldığına göre İslami uygulamalarında titizlikleriyle
tanınan Harezmşahlar döneminde yaşayan Necmüddin Kübra saray sultanları ile
mesafeli bir ilişkide ve irşad çalışmaları sırasında herhangi bir engelleme ile
karşılaşmamıştır. Ancak Harezmşahlardan Sultan Muhammed'in sonradan pişman olarak
Necmüddin Kübra'dan özür dilemesine yolaçan bir komplo ile Şeyh'in halifesi
Mecdüddin Bağdadi'yi öldürtmesi üzerine Harezmşahlarla arası açılan Necmüddin
Kübra'nın bedduasını alan Harezmşahlar bundan sonra tasavvuf geleneğinde
"Evliya bedduasını almış sülale " olarak anılmıştır. Rivayete göre
özür dileyen Sultan Muhammed'e bildirdiği gibi bu cinayetten sonra Moğol istilasına
uğrayan Harezm bölgesinin uğradığı felaketlerle Şeyh'in bedduası vesile olmuştur.
Kaynaklarda
"Seyyid-ül Şüheda ve'l Evliya" (Şehidlerin vee Velilerin Efendisi) olarak da
zikredilen Necmüddin Kübra'nın nitelikleri arasında "Kınayanın kınamasından
korkmama" özelliği vurgulanmaktadır. Cihad-ı ekber'in en büyük fetihlerini
yaşayan Necmüddin Kübra, cihad-ı asgar gerektiğinde nasıl davranılacağını,
Harezm bölgesinin uğradığı Moğol saldırısında ortaya koyduğu dişe diş
mücadelesi ile göstermiştir.
Bütün
kaynakların ittifak ettiği şekilde Moğol küffarı ile cenk ederken şehid olan
Necmüddin Kübra'nın şehadetini anlatan eserde:" ...Küffar Harezm'e geldiğinde
Şeyh beraberlerindekinei biraraya topladı, 600 kişi kadardılar. Bu sırada Şeyh'in
bedduasına uğramış olan Harezm Sultanı şehri terkeylemişti.Küffar sultanı
yakalamak üzere Harezm'i kuşattığında Şeyh önde gelen müridlerini çıkardı ve
"Tez kalkınız ve beldelerinize gidiniz, doğudan çıkan bu yalın ateş batıya
kadar yaklaşmıştır ve bu bir büyük fitnedir ki ümmet içre onun misli
görülmemiştir"dedi. Buna karşılık da bazı müridleri "Ne ola ki, Hazret-i
Şeyh bir dua eylesede bu fitne müslüman yurtlarından defolsa..." Şeyh buyurdu ki
" Bu bir hükm-ü kazadır ki def'i mümkün değildir." Bunun üzerine hep
beraber Horasan taraflarına çekilmeyi teklif ettiğinde Şeyh buyurdu ki "Ben
burada şehid olmak dilerim ve bana başka yeregitmeye izin yoktur." Müridlerin bir
kısmı Horasan taraflarına doğru yöneldiler. Şeyh ardakalan müridlerini çağırarak
" Geliniz, Allah yolunda O'nun ismini yüceltmek için savaşalım" dedi . Ve
hanesine girip saglamca kuşandı, önü açık bir hırka giydi ve her iki koltuğunu
taş ile doldurdu; eline bir sapan alarak dışarı kafirlerin karşısına çıktı hiç
bir taşı kalmayana kadar küffara karşı savaştı. Bu sırada kafirler de Şeyhi ok
yağmuruna tutmuştu. Bir ok mübarek sinesine dokunmuştu. Çekip çıkardı ve onun
üzerine düşerek vefat eyledi.(1221) Derler ki şehid olduğu vakitte bir kafirin
perçemini tutmuş idi. Şehadetten sonra kimse onu Şeyh'in elinden kurtaramadı. Akıbet
o kafirin perçemini kestiler..." Babası Bahaeddin Veled ve dostu Şems-i
Tebrizi'nin mürşidi Baba Kemal Cendi'nin de şeyhi olan Necmüddin Kübra'nın
şehadetine işaret eden ve bağlılığını Hazret-i Şeyh'e ulaştıran Mevlana
Celaleddin-i Rumi:
"Biz
şöyle bir izzet kerem kavmindeniz;
Her nefes
bize hoşça kadeh sunarlar
Biz
kıymetsiz müflislerden değiliz ki;
Bize
efsun edip de zayıf tutalar.
Biziz bir
elde iman şarabı içen:
Bir elde
kafir perçemini tutanlar..."
mısraları
ile nefs tezkiyesi ile küfre karşı savaşın birlikteliğini dile getirmektedir.
Mevlana'nın
babası Bahaeddin Veled vee Necmüddin Daye gibi müridleriyle o yıllarda Türkleşme
sürecini yaşayan Anadolu'da gelişmekte olan tasavvufi hayatı derinden etkileyen
Necmüddin Kübra, tarikatının Anadolu'da yaygınlaşmamasına karşılık bugün de
Orta Türkistan'da Harezm merkezli olarak yaşayan Kübreviyye tarikatı yoluyla Türk
dünyasında kalıcı tesirlerini icra etmeye devam etmektedir.
TASAVVUFÎ
HAYAT
“Sevgili dostum, iyi
bil ki Allah sevdiği ve razı olduğu için seni başarıya ulaştırdı.Murad ve mürîd
O’nun nurudur.Allah hiçbir kimseyi karanlıkta bırakmamış, hiç kimseye
zulmetmemiştir. Çünkü hepsinde kendisinden bir ruh, bir akıl bulunduğu gibi hepsi
için de “kulak, göz ve gönüller” (Ahkaf, 46/26) yaratmıştır.” (S.93)
“Zikir ateşi,
“herşeyi yakıp yok eden”, (Müddessir, 74/28) bir ateştir. Girdiği evde (kalbde)
şöyle der: “Ben varım artık benimle başka hiçbir şey olmayacak”. Bu ise “La
ilâhe illellah” (Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur) anlamındadır.Evde odun
varsa onu yakar, odun ateş olur.Şayet ev karanlık ise zikir nur olur, karanlığı yok
eder, evi nura boğar. Evde nur olunca ona zıt ve rakip olamaz, aksine zikir, zâkir
(zikreden kişi), meşkur (zikredilen, Allah) dost olurlar”Nur üstüne nur” (Nur,
24/35) olur o zaman.” (S.95)
“Meleklerin gelişi
umumiyetle insanın arkasından, bazan da üstündendir. Melekler topluluğundan ibaret
olan sekînette (Bakara, 2/248; Tevbe, 9/26) böyledir.Sekînet kalbe iner. O zaman kalpte
bir rahatlık, doygunluk ve tatmin bulursun.”
“Bunda Peygamberin
seninle beraber olduğunun alâmet ve işareti ise gayr-ı ihtiyarî olarak dil ile O’na
olan salat ve selâmın devam etmesidir.”(S.99)
“Yine birgün seher
vakti halvette zikrederken meleklerin tesbihini işitmiştim. Hakk Taâlâ sanki dünya
semâsına inmiş, melekler de; babası kızıp kendisini döveceğini anlayan çocuğun
“tevbe, tevbe” deyip korktuğu gibi korkan ve kurtuluşu taleb ve arzu eden hallerle
sözlerini süratle söylemeye başlamışlardı.
Korku halleri
şiddetlenen meleklerin “Ya Kadîr, Ya Kadîr, Ya Kadîr Ya Muktedir”, diye
yalvarmalarını duydum.” (S.99-100)
“Saf hâtır-ı Hakk
ise ilhamla olur, ilham sahihtir. Gelen ilhama akıl, nefs, şeytan, kalp ve melek itiraz
edemez, onu reddedemez.
Bu ilhâm bazen gaybet
hâlinde iken gelir. O zaman daha net bir şekilde hissedilir ve zevk hâline daha yakın
olur.
Bundaki sır ve incelik,
Hakkânî havâtırın ilm-i ledünn (marifet, keşf, ilham...) olmasıdır. Yani ilham
gerçekte hâtır değildir,Allah’ın ruhlara “elest bezmi”nde “Ben sizin
Rabbınız değil miyim”diye hitabettiği (A’raf, 7/172) ve “Allah Adem’e bütün
isimleri öğretti...” (Bakara, 2/31), âyetinin işaret ettiği ezelî ilimdir. Ruhlar
da bunu böyle öğrendi. Ruhlar, ilm-i ledünnîyi şu anda da öğrenmek
durumundadırlar. Ancak bu ilim, bazan vücut ve varlık karanlığı ile örtülür.”
(S.100)
“Bir kere gaybet
hâlinde iken Hz.Peygamberi_ yanında Hz. Ali olduğu halde _gördüm. Hemen koşup
Ali’nin elini tutup musafaha ettim. O anda bana ilham geldi: Resûlullah’tan gelen
haberlerde şöyle bir şey işitir gibi oldum: “Kim Ali ile musafaha ederse Cennete
gider” Döndüm Hz.Ali’ye “Bu hadis sahih midir?” diye sormaya başladım. “evet
Resûlullah (s.a) doğru söylemiştir. Benimle musafaha eden Cennete girer”, dedi.”
(S.100-101)
“Tâbi ve uydu ruhlar
şerefli ruhlardan bilgi alırlar. Bu öğrenme şu anda da devam etmektedir. Fakat bu
şehadet âleminde değil gayb âlemindedir. Velîlerin ruhlarının peygamberlerin
ruhları karşısındaki durumu gibi.”
“Ebu Hasan Harakani
(öl. 425/1033) şöyle diyor: “Bir gün öğle üzeri arşa yükseldim, tavaf etmeye
başladım. Bin veya bine yakın tavaf ettim. Bu esnada arşın etrafında, tavaflarını
beğenmediğim halde benim tavaflarımın süratinden şaşıran sakin ve mutmain bir
topluluk gördüm ve sordum:
-Kimsiniz,
tavafınızdaki bu soğukluk ve ağırlık nedir?
-Biz meleğiz dediler,
biz nuruz, tabiatımız böyledir. Bundan daha farklı bir şey yapmaya gücümüz yetmez,
dediler. Bu defa onlar:
-Sen kimsin, tavafındaki
bu sürat ve hareket nedir?
-Ben dedim,
insanoğluyum. Bende nur ve nâr özelliği vardır.
Süratim ise şevk
ateşinin sonucudur.” (S.101)
“Yüce Allah bazan,
işindeki incelik ve hikmetin gereği olarak şeytan vasıtası ile kullarını kurb
makâmına ulaştırır. Bu şöyle olur: Şeytan halka karşı riya gayesi ile o
kulların kalplerine ibadet sevgisini yerleştirir.Böylece onlar da halkın iltifatı
için ibadet ederler. Halkın onlara iltifatı ve ilgisi arttıkça ibadete olan
rağbetleri de artar.Bunun tadını aldıktan sonra gerçek kulluğun deryasına dalarlar.
Diğer taraftan ibadet sadece Hak için olmak ister, başka türlü olmaktan imtina eder.
İşte bu şekilde zikirlerle Hakk’a ibadet etmenin lezzetini tadarlar.”(S.102)
“Birgün halvette
yalnız olarak zikirle meşgul olurken şeytan geldi. Halvet ve zikir hayatımı
karıştırıp bozmak için hile ve tuzaklarını artırdı. O anda elimde bir himmet
kılıcı hasıl oldu. Ucundan kabzasına kadar üzerinde: “Allah”,
“Allah”kelimeleri yazılı idi. O kılıçla, insanı meşgul eden ve Allah’ı
zikirden alıkoyan hâtıraları kovuyordum.
O anda kalbime
“Hıyelu’l-merîd ale’l-mürîd” (Azgın şeytanın mürid için kurduğu
tuzaklar) ismi ile halvette bir kitap yazmak hatırıma galdi, (kalb hâtırı). Şeyhim
izin vermeden böyle bir eser yazmam sahih olmaz, dedim. Benim şeyhim arasındaki
rabıtanın sıhhatli olması sebebiyle sesini işittim. Şöyle diyordu: “Bu hâtırı
bırak.. Şeyhime gaibte (rabıta yolu ile) danıştım. Allah bundan uzaktır bu hâtır
şeytandandır. Şeytan, kendisine merid (azgın ve inatçı gibi çirkin ve kötü) bir
isim verdi. Böylece şeytan kendine sövmez (kötü isim vermez) zannettin onun böyle
yapacağını uzak bir ihtimal saydın. Gayesi seni (kitap yazmakla) meşgul edip
Hakk’ı zikirden alıkoymak ve işini sarpa sarmaktır.”
“Gönlünün fezasında
veya kalbinde bir hâtır hissettiğin zaman hemen şeyhinle müşavere et. O, bu
hâtır-ı Hakk’tır derse, bil ki, o öyledir. Bu hâtır-ı nefsdir ve şudur, budur
dediği zaman iyi bil ki onun söylediği doğrudur. İşte zevke ulaşıncaya kadar senin
için kaide bu yol ve usûldür.” (S.103)
“Tasavvufî hayatın
başlangıcı sonuna nisbetle böyledir. Şüphesiz ki onun da başı hastalık sonu
sıhattır. Zira başlangıçta kalp hastadır. Hassas ve titiz tabib durumunda olan şeyh
tarafından tedavi edildiğinde sıhhate ve selâmete kavuşur. Bu sebeple (ibtida
halindeki sâlik) başlangıçta ibadetteki lezzeti acı, günahtaki acılığı da tatlı
bulur.”
“Velayet mertebesine
ulaşan havvastan (namaz ve oruç gibi) günlük ibadet yapma sorumluluğu kalkar mı?.
Teklifin, meşakkat
mânasına gelen külfetten alınmış olması mânasında evet, düşer. Zira velîler
külfet ve meşakkat söz konusu olmaksızın ibadet ederler, tersine ibâdetten zevk
alır, bundan hoşlanırlar. (Bu anlamda teklif düşer)” (S.104)
“Şüphesiz ki namaz
bir münacaattır. Lâkin âbid şeytana muvafık, Rahman’a muhalif olduğu sürece
münacaatın lezzetini tadamaz, aksine ona yük olur meşakkat veriri. Zira muhalifin
münacaatı beden için zor ve güçtür.Fakat âbid Rahman’a muvafakat, Şeytan’a
düşmanlık etti mi, onun hakkında münacaattır. Lezzetlerin en iyisi de budur. Namaz,
sevgili ile sohbet halini alır.En lezzetli şey işte budur.”
“Hadramî’nin şöyle
dediği rivayet edilir: “Bir kısım insanlar ‘benim hululî’ olduğumu
söyliyorlar. Ben ise kullardan tekliflerin düşeceğini söylüyorum. Peki Allah’tan
başka bir varlık görmediğim halde nasıl ‘ben hululî’ olabiliyorum?
Çocukluğumdan bugüne kadar hiç kaçırmadığım virdim ve zikrim olduğu halde
teklifin düştüğünü nasıl söyleyebilirim? Evet ama ben şunu demek istiyorum:
Allah’ın has kullarının ibadetinde külfet yoktur.”
“İnsan uyuduğu, az da
olsa vücudun ağırlıklarından kurtulduğu ve vücut denizi ile duyguları kapandığı
zaman, göz, kulak, tatma, ağız, el, ayak ve diğer bir beden nevinden, gayb âlemine
başka duyu organları açılır. (O bu organlarla ) görür ve işitir. Gaybdan yemek
alır ve yer. Bazen yemekten sonra uykudan kalktıktan sonra bile ağzındaki bu yemeğin
tadını bulur. Konuşur, yürür, tutar, uzak yerlere gider, uzaklık onun için engel
teşkil etmez. Ve o vücut, bu vücudumuzdan daha mükemmeldir.” (S.105)
“Muhayyile gücü bir
mânayı, o mânaya lâyık bir kıyafet içinde tahayyül eder, tasavvur gücü o mânaya
sûret ve şekil verir, Meselâ adî bir düşman köpek suretinde, haysiyetli bir
düşman aslan şeklinde, büyük bir adam dağ biçiminde, padişah deniz tarzında ,
faydalı bir adam meyveli ağaç şeklinde, faydasız adam meyvesiz ağaç biçiminde,
fayda ve rızık yemek halinde, dünya necaset ve koca karı vaziyetinde... tasavvur
edilir, böyle suretlerde görülür. Tabir ilmindeki sır işte budur.” (S.106)
“İlk İstiğrak,
ziriden vücudun istiğrakıdır. Bu da sadecce vücut ve varlıktaki habis ve pis
parçaların yok edildiği, tayyib ve iyilerinin bırakıldığı zaman vukua gelir. O
zaman varlığın zikrini işitirsin. Her parça ve zerreden, borazanın üflemesi veya
davulun sesi gibi zikir sesini duyarsın. Bunların zikri tam düzgün olunca, bu ses bal
arısının vızıltısı haline gelir.” (S.107-108)
“Düzgün hale gelmeden
(İstikâmet) evvel, zikir baş dairesinde vukua gelir. Çünkü baş yüksek yerdedir.
Oradan, kös, boru ve debdebe sesleri işitirsin. Zikir bir sultan ve kraldır. Debdebe ve
şaşaası her gittiği yerde kendisiyle beraberdir. Nice kereler bu durum, delirme ve
ölüm tehlikesi oluncaya kadar devam eder. Fakat sâdık kimselere böyle durumlar zarar
vermez.”
“Yine halvette
zikrederken, şiddetli bir baş ağrısı ile beraber, bu tip sesler duydum. Halbuki ben,
bu hususta sâdık ve samimi idim, o huzurdaki ayakların toprağına kendimi feda
etmiştim.
Bu ses ve sıkıntıları
şeyhime anlattım. “Ölmeden ve aklını oynatmadan önce hemen halvetten çık, zikri
bırak”, dedi. Ben, “Yolda iken ölmem, herhangi bir (tasavvufî makâmda ve) konakta
,iken ölmemden daha iyidir”, dedim. Bunun üzerine şeyh: “Ben şu andaki iç
durumumdan haber veriyorum. Yok eğer bu yolda canını feda etmeye samimi olarak
azmetmiş isen, bu gibi şeylere neden aldırıyorsun”, şeklinde karşılık verdi.
Bu durum ve
sıkıntılar-Allah bu düğmeyi çözünceye kadar- bir hafta devam etti. Zikir tekrar
başıma doğru indi, yerleşti. Mutluluk, nefsin istekleri, ruhların lezzetleri ve
kalplerin güzellikleri zuhûr etti.” (S.108)
“Bu davul ve boru
seslerini muteakıp çeşitli tonlarda sesler duyarsın. Su şırıltısı, rüzgâr sesi,
yanmak üzere olan ateşin çatırdısı, geyik sesi, at ve yavrusunun uyurken
çıkardığı ses, fırtınalı havalarda rüzgârın salladığı ağaç yapraklarının
çıkardığı ses... vs. gibi.”
“Yer, gök ve ikisi
arasındaki şeyler bu unsurlardandır. İşte bütün bu sesler, sözkonusu cevherlerin,
unsurların zikirlerinden ibarettir. Bu sesleri işiten kimse Allah’ı her lisanla
(bütün varlıkların çıkardıkları seslerle) tesbih ve takdis etmiştir.” (S.108)
“İkinci İstiğrak.
Bundan sonra zikir, başın yan tarafından daireye benzer yuvarlak bir kapı açar.
Buraya yukardan önce bir karanlık, sonra bir ateş daha sonra bir ateş daha sonra da
bir yeşillik iner. Karanlık vücudun karanlığı, ateş zikrin ateşi, yeşillik ise
kalbin yeşilliğidir.”(S.109)
“Kalp bu esnada
ferahlık hisseder (bağlarından çözülür). Sıhhatlı olması halinde Rabb (c.c)a
rağbet eder. Bu istiğrak fenâ anlamındaki istiğrak değil, kalpte meydana gelen
zikrin istiğrakıdır. Kalp, bir kuyu, zikir ise içindeki suya sarkıtılan ve su
çıkarılan, boşaltan bir kova gibi hissedilir. Bu anda organlarda uçma (hissi) meydana
gelir, alışılmışın dışında zaruri hareketler görülür, titreyen kişinin
(refleks) hareketleri gibi.”
“Sen ne zaman zikirden
susarsan, sükût haline geçersen, göğüsteki kalp zikir taleb etmek için harekete
geçer. Tıpkı ana karnındaki çocuğun hareketi gibi.”
“Kalbin zikri, arı
vızıltısına benzer. Ne çok yüksek perdeden karışık bir ses ne de aşırı
derecede alçak ve gizli bir ses!” (S.109)
“Kalbte meydana gelen
zikrin alâmet ve işareti, önünde süratli bir şekilde nur saçan bir menba
müşâhede etmendir.” (S.109)
“Bir başka alâmet ve
işareti şudur: Zikir sağ tarafı, açar ve orayı damgalar. Tıpkı sende bir çıban
çıktığı zaman bıraktığı iz gibi bir işaret bırakır. Ve oradan zikir nurları
fışkırır. Sonra bu iz döne döne kalpteki zikir işinin yanına varır, zikirle
beraber kalp hizasına varır. Oradan yandan arkaya doğru bir dönüş yapar.”(S.109)
“Üçüncü İstiğrak.
Zikrin sırra düşmesidir Bu da Mezkûra (Allah’a) ulaşan zâkirin zikirden
gayboluşudur. Onda gark, olması ve aşk şaşkınlığı içinde bulunmasıdır.
Bunun alâmetlerinden
biri, sen zikri bıraksan bile zikrin seni bırakmamasıdır. Bu sana gaybet hâlinden
huzûr haline geçişini hatırlatmak için zikrin sende, iç dünyanda uçmasıdır. Bir
başka alâmeti de zikrin başını ve diğer organlarını bağlamasıdır.”
“Şu halde huzûr hâli
olmaksızın harflerle yapılan zikre, dilin zikri; kalpteki huzûrun zikrine kalbin
zikri; mezkûrda huzûrdan gaybet zikrine sırrın zikri denir.”(S.110)
“Zikrin –sadece dil
ile söylense bile – büyük bir saltanatı (ve kudreti) vardır. Fakat vücut ve
varlığın perdeleri, zikir saltanatının perdelerinden daha kalın ve kuvvetli olduğu
için onun yanında zuhûr etmesi mümkün değildir. İşte Seyyar, uyku veya gaybet
hâli ile vücudu sözkonusu perdelerden soyununca vücudun bu zayıf halinden istifade
ile zikir sultanı ortaya çıkar.” (S.110)
“İyi bil ki, seyr ü
sülûkun sonunda yüzde zuhûr eden bir takım daireler vardır. Her sağa ve sola
bakanda görülen nurdan yapılmış iki göz dairesi bunlardandır. İki göz ile iki
kaş arasından zuhûr eden Hakk’ın nuru dairesi de bunlardandır. Yalnız bu dairenin
– gözde olduğu gibi- ortasında nokta yoktur.” (S.111-112)
“Birgün halvette iken
gaybet hâline girdim. Sonra yükseltildim, doğan bir güneşin önüne kadar getirildim.
Onun şiddetli ve büyük kuvvetine göğüs gerdikten sonra güneşe sokuldum. Sonra bunu
şeyhim Ammar Yasir’e (Öl.582/1186) sordum. “Allah’a hamdolsun” dedi. “Ben de
bu gece ikimiz birlikte Mekke’ye gittiğimizi gördüm. Güneş göğün tam ortasında
olduğu bir sırada Mekke’de Harem-i Şerifte bana şöyle dedin:
-‘Ey Şeyh ben
kimim?’ ‘Beni tanıyor musun?’
-‘Sen kimsin’, dedim.
Bunun üzerine sen:
-‘Ben gökteki şu
güneşim’ diye karşılık verdin.”
“Kudsî ruh latîftîr,
semavîdir. Himmet kuvveti ile dolup taştığı zaman, semâya bitişir ve semâ onda
garkolur.” (S.112)
“Gaybet hâlinde iken
müşâhede ettiğin gökyüzünü; semâyı şu gördüğün semâ zannetme. Gayb
âleminde daha latîf daha yeşil, daha saf daha parlak sayısız ve hesapsız gökler
vardır.
Kendi iç saflığını
artırdıkça ve ilerlettikçe gökyüzü de sana daha açık, güzel ve saf görünür.
Bu durumun Allah’ın safasını seyredinceye kadar devam eder. Allah’ın safasında
seyr, seyr-ü sülûkun sonudur. Aslında Allah’ın safasının sonu yoktur.”
“İyi bil ki
Allah’ın bir takım mahdar (mazhar, meclâ ve tecelligâh) ları vardır. Bunlar
sıfatların tecelli ettiği yerlerdir. Bir mahdarı, öbür mahdardan hâlinle
ayırdedebilirsin. Bu makâma yükseldiğin zaman, elinde olmaksızın dilinden o
mahdarın ve mazharın onunla ismi ve sıfatı çıkıverir. Sonra mahdarı ve mahdarın
sıfatına ulaşırsın.” (S.113)
“Hakk’ın her
sıfatından da kalbin bir hissesi vardır. Dolayısıyla bu sıfat kalpteki nasip ve
bölümü vasıtasıyla tecellî eder. Bu suretle sıfatlar sıfatlar için, zâtlar
zâtlar için tecellî eder.” (S.114)
“Yüz dairesi saf ve
temiz hâle gelince- su kaynağının parlaklığı ve berraklığı gibi-nur saçar. İki
kaş ve iki göz arasında olan bu nur kaynağı sebebiyle Seyyar nur kaynağını kendi
yüzünde hisseder. Daha sonra yüz tamamen nura garkolur, önünden yüzünün hizasına
kadar olan kısmı böylece nurdan bir yüz olur.”
“Daha sonra bu saflık
ve safiyet bütün bedeni kaplar ve önünde kendisinden nurlar çıkan bir şahıs
müşâhede edersin. Seyyar bu anda, vücudunun her yerinden bu şekilde nurlar
fışkırdığını hisseder. Nice kereler olur ki bütün benlik perdeleri ortadan
kalkar. İşte o zaman bütün bedeninle bütünü ve küllü görürsün.”
“Basiretin açılışı
gözden başlar. Sonra sırayla yüz, göğüs, daha sonra ise bütün vücutta ortaya
çıkar. Önündeki bu nuranî şahıs sûfilerce “mukaddem”, “şeyhu’l-gayb”,
ya da “mizanu’l-gayb” diye isimlendirilir.” (S.115)
“İyi bil ki, melek,
nefis ve şeytan senden ayrı ve senin dışında bir varlık değil, aksine sen
onlarsın. Bunun gibi, yer, gök, Kürsî, Cennet,Cehennem, hayat, ölüm...de senin
dışında olan şeyler değil, sende bulunan şeylerdir. Seyredip saflaştığın zaman
bu (sır) sana açıklanacak inşaallah.”
“İyi bil ki “Allah
yerin ve göklerin nurudur” (Nur, 24/35). Peygamberin nuru O’nun izzet nurundan,
velîlerin ve müminlerin nuru ise peygamberin nurundandır. Demek ki nur ancak
Allah’ındır. Şu iki âyetin sırrı da budur: “İzzet isteyen kimse bilsin ki izzet
(şeref, kuvvet) Allah’ındır” (Fatır, 35/10); “...Şeref Allah’ındır,
Peygamberlerinindir, müminlerindir” (Münafikûn, 63/8)”
“Alın hizası bu
noktaların görülmesine tahsis edildiği için ancak orada görülebilir. Çünkü
görüş buradan yapılmaktadır.” (S.116)
“Gayb âleminde Allah
Taâlâ’nın yazdığı kitaplar vardır. Bir kısmı noktalarla, bir kısmı
hareketlerle, bir kısmı da harflerle yazılmıştır.”
“Seyyar önce-Kur’ân
gibi-yazılan, anlaşılan ve idrâk edilen kitaplar görür. Sonra sır vaki olur. Onu
bazan da vücut ve varlığın unutturucu karanlığından dolayı onu anlıyamaz. Sonra
kare ve daha başka şekilde hareketlerle yazılan kitaplar görür. Onları anlar ve
okur, böylece ilm-i ledünnîyi öğrenir. Tekrar vücuduna döndüğü zaman hepsini
unutur. Fakat kalbindeki bu anlayışın tatlılığı devam eder.” (S.117)
“İyi bil ki,
Seyyarlardan herbirine ism-i âzamlardan bir tane verilmiştir. İsm-i âzam kalplerden
fışkırır. İsm-i âzam âyetlerin bütününün bir araya gelmesiyle hasıl olur.
Âlem-i gayb ve âlem-i şahadetteki bütün delillerin ortaya çıkış nisbetine göre
ism-i âzamın harflerinden biridir.”
“Mahabbet marifetin
(bigi) meyvasıdır, çünkü bilmeyen sevemez. O’nun bize olan mahabbeti bizim O’na
olan muhabbetimizden daha öncedir. Kişi sevdiği şeyi sık sık zikreder ve anar.”
(S.118)
“Zât tevellî edince
heybetiyle tecellî eder. Bunun üzerine Seyyar ufalır, yok olur. Küçülür ve ölecek
gibi olur. O anda şöyle bir ses işitir: “Ahad, Ahad.... (“Bir,Bir!.). Zâtından
fânî olunca O’nunla bâkî olur ve O’nunla yaşar.”
“Bazan Seyyar gaybet
hâline girer, o zaman Hakk O’nu kendisine yükseltir. O’da kendinde rubûbiyeti
tadar. Bu zevk bir anda olur. Allah’ın (azze ismuhu) bu zevki kuluna taddırması
makâmların ve kerâmetlerin en yükseğidir.”(S.119)
“İstihlâk mahabbetin
eseridir. Mahabbette ilk adım nefs için mahbûbun arzu edimesidir. Sonra nefsin
kendisine fedâ edilmesidir. Daha sonra ikiliği unutmasıdır. En son merhale ise
vahdaniyyette fenâ bulmasıdır. Mahluklarda kesintisiz ve sürekli bir hâl olmak üzere
bir hâl olarak biz işte bunu tattık.”(S.120)
“Mahabbetin sonu
aşkın başlangıcıdır. Mahabbet kalp için, aşk ise ruh içindir.”
“Bu işin sonu nedir?
Cevabı şudur: Bu işin sonu baş tarafa dönmektir. Ve bu işin başlangıcı cinsin
kendi cinsini taleb ve arzu etmesidir. Bu ise o cinsten (O’ndan) bir nur ve lutufdur. Bu
da şehvete temennî, yüreğe (fuad) irâde, kalbe (gönüle) sevgi, ruha aşk, sırra
vuslat, himmete tasarruf, sıfata saflık, zatta fenâ ve onunla bekâ, hâlini meydana
getirir.”(S.121)
“Güç, kuvvet ve takat
süfilere göre mal ve hâl ile olur.Hâl, şehvetin nefsin, kalbin veya ruhun kuvvetidir.
Mal ise bilindiği gibi sadece nefis ve şehveti takviye eden bir şeydir.”
“Nefis ve şehvetin de
bâkî olma özelliği var mı ki bunu aynı tasnife soktunuz? Cevap olarak deriz ki:
Nefis bu gayeyi kendisine gaye edinirse, tezkiye edilir, temize çıkar. Temizlenen
kendini kınar (nefs-i levvâme), kınayan zikreder, tatmin olur ve kalbe dönüşür.
Şehvet te bunun gibidir. Fânîden bâkîye indiği sürece kalbte şevk, özlem ve
rağbet hâline gelir. O zaman kalbten at iniltisine benzer bir ses işitir. Bu nefse
takvanın ilham edilmesinin ve şeytanın müslüman oluşunun sırrıdır.” (S.122)
“Kalp ve ruh, ikisi
sadece Hakk’ı arayan, O’na âsi olmayan ve O’nun emrettiğinin dışında bir şey
yapmayan Hakk’ı talebte cehd sarfeden iki haktır.”
“Hâl, yolculuğun
sebepleri, (âlet ve edevatı) makâm ise yoldaki konaklar gibidir.”
“İşe yeni başlayan
kimse yol çocuğudur. Ortada olan olgun kişidir. Sonra olan ise şeyhtir,
ihtiyardır.”
“Yavrunun kanadı, orta
yaşlının kanadı gibi, orta yaşlının kanadı da müntehinin kanadı gibi
değildir.”
“Yavrunun kanatları
havf-recâ, orta yaşlının kanatları kabz-bast,ihtiyarın kanatları ise üns ve
heybettir.” (S.123)
“Onlardan sonra
marifet, mahabbet fenâ-bekâ, vasl-fasl, sahv-sekr, mahv-isbat kanatlarına yükselir (ve
bu kanatlarla uçar)” (S.123-24)
“Çocukların âdetî
böyledir. Bir müddet karakışa benzeyen havfta, bir müddet cehenneme benzeyen recanın
sıcaklığında, kalırlar bir müddet orada müstakim ve düzgün hale gelirler. Bu
onların zaaf ve eksikliklerinden ileri gelir.”(S.124)
“Kabz ve bast orta
yaşlı kimsenin iki kanadı haline gelmiş ve onun işlerini dengeleyen bir terazi gibi
olmuş, ikisi arasında bir yol teşkil etmiş ondan sağa veya sola sapmak Seyyar için
bir sıcaklık veya soğukluk halini atmıştır. Zira bunun sebebi her ikisinde yani kabz
ve bastın havf ve recadan, -derece yönünden-bir mertebe üstün oluşudur.Sebebi de
şudur: Havf ve recanın sebebi ilimdir, kabz ve bastın sebebi ise Seyyardaki kadîm
kudretin tasarrufudur.” (S.124-125)
“Bu meydana girişin
ilk günlerinde kalp bazan-iz ve eseri yüzde görülecek şekilde- bast hâlinde, bazan
da yine izleri yüzde tezahür edecek şekilde kabz hâlinde olur. Bu, kabz ve bast
meydanındaki telvîn makâmıdır. Müstakîm olan kimse burada hem kabz hem de bast
hâli içinde olur. Fakat cahil bir kimse onu gördüğünde sadece kabz hâlinde
olduğunu, hâlden anlayan bir kimse onu gördüğünde hemen onun içinde bast cevheri
bulunan bir kabz hali dolabı olduğunu alnından okur.”
“Ceberut ve kibriya
sıfatları onları yüceltir onlar ise, cemâl ve rahmet sıfatlarını gizlerler. Sanki
hatırlama, ağır davranma ve vakardaki şiddetten dolayı zincirle bağlanmış gibi
bedenleriyle kabz halindedirler. Rüzgârın estiği bir yerde güzel koku satan kimse
gibi de ruhlariyle bast halindedirler.” (S.125)
“Cemâl sıfatların
celâl sıfatlara nisbeti sûret ve dış güzellikleri yönünden kadın-erkek
arasındaki güzelliğe benzer. Mâna itibariyle ise, durum bunun tersidir, (Erkek
kadından, celâl cemâlden daha güzeldir).”
“Cüneyd Bağdadî
şöyle diyor: “İçinde olduğumuz durumu sultanlar bilseydi, o hali elde etmek için
muhakkak bize kılıçlarıyla savaş açarlardı”. (S.126)
“Orta yaşlı zat bu
iki kanatla şeyh meydanına doğru uçar. Ve orada kabz bast, heybet üns ile yer
değiştirir. Heybet ve üns kabz ve bastın bir üst derecesidir.”
“Şeyh olan kimse dahi
bu iki kanatla sırat-ı müstakîm ve istikametten sapabilir, sağa sola kayar. Bu onun
telvini ve temkînidir. Telvîn bazan, kerem, lutuf, rahmet ve fazl gibi cemâl
sıfatlarının tecellisi ile olur. Bu halde şeyh ünse gark olur. Bazan da kuvvetli bir
tutuş, satvet, izzet, büyüklük, yücelik, güç, kudret gibi celâl sıfatlarının
tecelli etmesiyle olur. O zaman da şeyh heybet hâline gark olur.”
“Hem korkan (haif) hem
ümid eden (râci) İslâm makâmındadır. Kabz ve bast hâlinde olan iman ikân
makâmındadır. Üns ve heybet sahibi muttaki bir âriftir.”
“Heybet ve ünsten,
mahabbet ve marifet kanatlarına ve fenâ-bekâ kanatlarına yükselir.”
“Kabz ve bast ise
sıfatların meyvesidir. Onun için bu noktada Seyyar orta yaşlı bir kimse
durumundadır. Zira sıfatlara vâsıl olmuştur.” (S.127)
“Havfın tam ve
mükemmel oluşu devamlı ilimle, kabz ve bastın tamamlılığı ise devamlı olarak
yapılan sabır ve şükre bağlıdır. Üns ve heybetin mükemmel oluşunun sebebi de
devamlı rızâ ve tefvîz dir.”
“Marifet ve mahabbet
kanatları aynı yerde ve aynı hizada beraberce bulunmazlar. Daima marifet kanadı
mahabbet kanadından öndedir.”(S.128)
“Her irfan kendi gücü
oranında mahabbet ve şevki beraberinde getirir.”
“Seven kimse sevgide
fâni olunca, sevgisi, sevgilisinin sevgisi ile birleşecek ve bütünleşecektir. Artık
o zaman ne kuş ne de kanat vardır. Bu takdirde onun uçuşu ve sevgisi –kulun
Allah’a olan mahabbeti ile değil- Hakk’ın kendisine olan mahabbeti ile Hakk’a
aittir.”
“Hâl seni bir
makâmdan diğer bir makâma nakleden şeydir. Makâm ise yorulduğun zaman oturduğun ve
dinlendiğin yerdir.”(S.129)
“Vakit keskin bir
kılıçtır. Şayet keskin olmasaydı düşünüp taşınıncaya kadar seni beklerdi.
Halbuki zaman keskin bir kılıç gibi geçip gidiyor, hükmünü icra ediyor.
Sûfî ibnu’l-vakt
tır, vaktin oğludur. Çünkü onunla beraber döner. O, geçmişe de bakmaz geleceğe
de. Çünkü onun maziye veya müstakbele bakması geçmişi veya geleceği düşünmesi
şu andaki vaktinin boşa harcanması demektir.”
“Murâkebe sevgili olan
Hakk ile sûfînin karşılıklı birbirini gözetlemesi demektir.”
“Hayır, şer,
başkasına kulak verme ve yönelme nevinden kulun yaptığı her şeyi
Hakk Taâlâ
gözetlemekte ve denetlemektedir. O Rakîbtir.”
“Sûfî de belâ ve
dostluk nevinden üzerime ne gelecek diye Hakk’ı gözetlemekte onun rakîbi
olmaktadır. Bunları, yolun başında sabır ve şükürle, yolun ortasında şükür ve
isâr ile, başka bir zaman da bütün bunları tek bir hal olarak karşılar (ve lutfun
da kahrın da hoştur, der).” (S.130)
“Allah kendisine
dönenlerin kalblerini, kendisinden gelen bir nur ile bağlar, o zaman Seyyar kendisi ile
gökyüzü arasındaki rabıtayı, sanki ikisi bir şeymiş gibi tadar.”
“Küçükken ıssız
bir evdeki bir kısım eşyayı beklemek için orda tek başına gecelemiştim. Eve
hırsız girecek, diye durmadan şeytan vesvese, nefsim ise vehim veriyordu. Halbuki
kapılar da kapalı idi. Ben de gaybî duyguların ortaya çıkışı, hislerin
yanılması ve korkunun şiddetinde olacak ki hırsızın var olduğunu zannettim. Sanki
adamın tıkırtısını duyuyordum. Kapının yanına geldi, kapıyı çaldı, kapalı
olduğunu anladı, sonra sürgü ile oynamaya başladı, nihayet kapıyı açtı ve içeri
girdi. Aklım başımdan uçtu, bayıldım. Ertesi gün öğleyin aklım başıma geldiği
zaman kendi kendime “bana ne oldu”, dedim. O anda gece hırsızı eve girişini ve
bazı eşyayı alışını hatırladım. Hemen eşyaya baktım. Hepsi yerli yerinde.
Kapıya koştum o da kapalı. O zaman bunu himmetimin yaptığını anladım.
Çok korkulduğu zaman,
(hayalî) korkunç şahısların zuhur etmesinin ve görünmesinin sırrı, bu sır (ve
vehim)dir.”
“Cem’iyet kalbin
Arşa ulaşması, başka bir ifade ile Arşın kalbe kavuşmasıdır. Veyahutta yolun
ortasında ikisinin karşılaşmasıdır. (Cem’iyetu’l-cemiyet). Cemu’l-cem ise kalp
ve arşın Hakk’ta yok olmasıdır. Bu ise Hakk’ın her ikisi üzerine istiva
etmesidir.”
“Allah’ın Arşı
istiva etmesi (Bk. Furkan, 25/59; Taha 20/5) kalpleri istiva etmesine göredir. Şu kadar
var ki Arşı istiva etmesi celâlî, kalpleri istiva etmesi ise cemâlîdir.” (S.131)
“Bu da “Rahman ve
Rahîm”in mânasıdır. Rahman Arşa istiva eden, Rahîm kalpte tecellî edendir.”
(S.131-132)
“Rahman kelimesini
söylediğin ve bir başkasından işittiğin zaman, büyüklük, yücelik,kudret, azamet,
kuvvetlice yakalama ve tutma gibi bütün celâl sıfatlarının toplamını o kelimede
bulur ve hissedersin. Aynı şekilde rahîm kelimesini söylediğin veya başkasından
duyduğun zaman ise, nimet, selâmet, âtıfet, kerem, lutuf, rahmet gibi cemâl
sıfatlarının tümünü tadar ve hissedersin.”
“Ruhlar, sırların
mahalleri ve halk ile Hakk arasındaki alâkalar ve bağlar haline getirilmişlerdir. Bu
kâinat ile onu meydana getiren (mükevvin ile mükevven) arasındaki bir iştir.”
“Bu söylediğim
mânayı Allah’ın şu ifadesi sana daha iyi açıklar: “...Sana ruhun mahiyetinden
sorarlar. De ki, o Rabb’imin emrinden ibarettir....” (İsrâ, 17/85)
Bu ifade, ruhun mânası
konusunda bir sükût ve susma değil, aksine onu bir tefsirdir. Fakat Allah, ile
peygamber ve müminler arasındaki sırdan dolayı cevap vermekten susmaya
benzer.”(S.132)
“Bu makâma
ulaştığım ruh levhimde yazılan ilk yazı şu idi: “Bismillahirrahmanirrahim”
Besmeledeki “Allah” kelimesinin mânası “Rahman ve Rahim” diye açıklanıyordu.
Yani marûf (bilinen) cemâl ve celâl sıfatlarıyla mevsuftur.”
“Birgün gaybet halinde
iken Resûlüllah ve ashabını görür gibi oldum. Sordum: “Ya Resûlallah Rahman’ın
anlamı nedir?” Resûlüllah cevaben: “O Arşa istiva edendir” (Taha 20/5; Furkan,
25/59) dedi. Bu defa: “Peki Rahîm ne demektir?” buna karşılıkta: “O müminler
için Rahîmdir” (Ahzab, 33/43) diye bana âyetlerle karşılık verdi.”
“Bazan şiddetten sonra
ferahlık, heybetten sonra üns, kabzdan sonra bast, fetretten sonra rağbet, hâllerinden
sonra, Allah’a yönelen kimse için vech-i kerimin bütün daireleri sanki tesbih imiş
ve tesbih ediyormuş gibi ortaya çıkarlar. O zaman Allah’ın mübarek vechinin
nurları tecelli eder.”(S.133)
“Halvette bulunan
zâkir, zikre başlar ve zikri de kalbe ulaşır basireti ve kalb gözü açılır,
halvetle ünsiyet eder sadece zaruri ihtiyaçları için halvetten çıkar, sonra tekrar
halvete girer ve zikre başlarsa çekirge sürüsü gibi zikir orduları Seyyara hücum
ederler. Bunlar, arı vızıltısına benzer bir ses çıkarırlar. Ordu, Seyyarın
arkasından dolanarak onu sarar, çepeçevre kuşatır. Tıpkı ateşin odunu
kuşattığı gibi.”
“Bir gün ona giden
yoldaki engelleri ve perdeleri kendi irâdem olmadan aşıp geçtim. Daha doğru bir ifade
ile, bu perdeler ötesi âleme geçirildim ve orada ölümün tadını tattım.”(S.134)
“Sonra tekrar vücuda
(normal hâle) döndüm. Bütün yorgunlukları atmış müsterihdim. Şevk, yakîn kulluk
ve hayret ile dolu idim.”
“Kalb ve ruh toprağa
ait parça (ve ağırlıklardan) kurtulduğu ve ruhî kuvvetlerle takviye edildiği
müddetçe Seyyar da oturma, uykusuz kalma ve zikir yapma hâline devam eder. Uyumak için
yanını yere koyup yattığı zaman bile, kesinlikle bilir ki, yerde yatmış olmakla
beraber Aziz ve Celîl olan Allah’ın zikri ile oturmaktadır. Bu hale son derece
taaccup eder.”
“İşte bunun gibi kim
zikir için ayakta durmayı âdet haline getirir, sonra oturursa, kendisini devamlı
ayakta hisseder. İşte o zaman Hay ve Kayyûm (Bk. Alu İmran 3/2; Bakara, 2/255) olan,
kendisini bir uyku ve uyuklamanın olmadığı (Bakara, 2/255) zat ona tecellî eder.
İşte “daimâ kâim olan” “kıyamı dâim olan”da böyledir. (Seyyar, Allah’ın
Kayyûm, daimâ kaim, Hay ve uyumayan vasıflarının mazharı olur).”
“Seyr hayatının
başlangıç ve bitiş mertebeleri arasındaki Seyyarın durumuna gelince: Yatırılmaz ve
çok uyutulmaz. Kendi irâde ve isteği ile yattığı zaman ise üstünden etrafını
çepeçevre saran zikir askerlerini görür. Onların arı vızıltısına veya rüzgar
sesine benzeyen seslerini işitir. Artık bu seslerden uyku kaçtığı için uyuyamaz. Bu
durum zâhirî duyguların zayıf, bâtınî hislerin, kalbî duyguların kuvvetli olduğu
zaman meydana gelir.”(S.135)
“Bununla beraber şeyh
bazan sadece müridin işini tamamlamak veya bazı faydalar için onu halvete sokar, bazan
da herhangi bir fayda gözeterek halvete başlatır. Meselâ müridin içi kötü şeyla
dolu olur, şeyh de bu gibi şeyleri, halvet sopasından başka bir vasıta ile söküp
atmaya kâdir olamaz, onun için müridi halvete sokar.”
“Halvete ilk olarak
girdiğim zaman içimde bir nevi riyâ ve şöhret duygusu, bu tarikatı minberlerden
insanlara anlatma ve aktarma arzusu vardı”
“Sonra anlayabildiğim
kadarıyla “Bu yol doğrudur” diye bende bir keşif meydana geldi. Fakat halvetin
temeli bozuktu. Çünkü gayem sahih ve niyetim sadık değildi. Halvetin dışında bir
miktar kitaplarım vardı, onları düşünür dururdum. Bu kitaplar onbir kerre beni
halvetten çıkardılar.” (S.136)
“Ruhumu ele aldım ve
kendi kendime: ‘İşte o budur al onu’ dedim. Kitaplarımı vakfettim elbiselerimi
hediye ettim. Paraları tasadduk edip dağıttım. Dünyayı arkama ittim kıyameti
önüme getirdim. Ar ve namus elbiselerini çıkardım, insanlar hakkımda şöyle
düşünsünler diye: “Perişan ve zelil oldu, boyun eğdi veya aklını yitirdi,
olacağı bu idi zaten”. Kendimi şeyhin önünde teneşir tahtasındaki ölü gibi
hissettim. Şöyle dedim: “Şimdi kabre gireceğim ve kıyamet kopmadan oradan
çıkamayacağım”. Nihayet, geriye kalan üzerimdeki bu elbise benim kefenimdir. Şayet
halvetten çıkmak için aklıma bir şeyler gelir ve bunlar da kuvvetlenirse-insanların
yanına çıplak çıkmaktan haya edip çıkmamak için –şu üzerimdeki elbiseyi
yırtar parça parça ederim. O zaman sadece halvethânenin duvarları benim için elbise
vazifesini görür. Bütün bunlar kurtuluş ve necata karşı olan aşırı şevkimin
neticesidir.
İşte bu düşüncelerle
girdiğim halvetten şeyhimin izin ve müsadesi olmadan çıkmadım,
ayrılmadım.”(S.136-137)
“Şeyhim Ammar Yasir,
bana şöyle demişti: “Halvete girdiğin zaman sakın nefsinle konuşma. Kırk günlük
halveti tamamlayıncaya kadar buna uy. Nefsiyle konuşan kimse daha ilk gün halvetten
çıkarılır. Eğer konuşacaksa nefsine şöyle desin: ‘Burası kıyamet gününe
kadar senin kabrindir. Bunu iyi bil’”
Sonra sözüne şunu
ekledi: “Bu çok ince bir noktadır ve bununla ancak (Hakk’a) ulaşanlar ikaz
olunur.”
“Halvete ısındığı
zaman onun zıddı olan şeylerden sıkılır. Bundan sonra kendisi için halvete girdiği
zatın zikri ile ünsiyet kurar. Bu Hakk Sübhanehu ve Taâlâ’nın zikridir. Bazan
zikir ünsün önüne geçer. Fakat umumiyetle birlikte yarışır ve yekdiğerini takib
ederler.” (S.137)
“Zikirle meşgul olan
Seyyar kendisine şöyle seslenilen bir makâma ulaşır: Zikrin, seni nasıl
zikrettiğini görmek için zikretme. Çünkü o mezkûrdur. Zâkir değildir. İnsan
devamlı olarak Hakk’ın mezkûrüdür. Ancak Allah ile aralarındaki koyu karanlıklar
ve kesif perdeler sebebi ile bunu işitememekte ve duyamamakta. Onlar işitmezler ve bu
hâli hissetmezler.”
“Mürid, zikirde
istiğrak hâline ulaştığı zaman sûlükü inkıtaa uğrayanların kaldıkları yerde
kalmasın, diye zikri bırakmasını şeyh ona emreder.”
“Seyyar dil ile
yaptığı zikirle uzun bir zaman geçirdikten sonra, kalbin bu zikirden bıkıp
usandığı bir noktaya ulaşır. Artık dil ile yapılan zikir.kalbi karıştırır,
teşvişe uğratır. Onun için dili, zikretmekten alıkoyar, kalbteki huzuru devam eder
senelerce dil ile zikredemez.Bu şahıs mümin, mukîn ve mutkındır. Ancak, farz
namazları kalp takvası ile fiilen eda eder. Çünkü kalp, farzların terk edilmesi
yolunda asla fetva vermez. Hiçbir zaman şüpheli konularda da fetva vemez.” (S.138)
“Biri semâya çıkan,
diğeri oradan inen iki soğukla, dâhil ve bâtın serinler, harareti gider. O zaman
Seyyar, soğukta donuk bir hale gelir. Bu af soğukluğu ve serinliğidir. Neşe, sevinç,
hafiflik ve rahatlık içinde ve kötü olmayan, iyi olan bir şekilde Seyyar donar. Bu
donukluğa elbiselerin çokluğu veya evin sıcaklığı fayda vermez. Hatta ateşe de
girse durum değişmez.”
“Namaz aydınlığı ve
neşesi bu ateşin-tamamını değilse bile-bir kısmını söndürür öbürlerine kâfi
gelmez. Onların sönmesi için kısas, had, keffaret ve hepsine tevbe etme
soğutucularına ihtiyaç vardır.” (S.139)
“Yakıtı, taş kesilen
kalpler ve insanlardan meydana gelen ateş tutuşturulunca, kalbin sahibi Rabbını unutur
ve böylece ateş yiyeceğini ve yakıtını temin eder.(Bk. Tahrîm, 66/6). Ateş doyunca
heyecanı sukûnet bulur, o zaman günahkâr olan durumunu hatırlar, bâtıldan yüz
çevirip Hakk’a yönelmeye gayret eder.” (S.139-140)
“Bu soğukluk da bir
cüzdür, onun da yok olmayan bir küllü vardır. Ancak bu da külle katılır. O kül
Cehennemdeki Zemherîr (soğuk yer) dir.”
“Halvet, zikir, oruç,
temizlik, susma, nefyu’l-havâtır (hatıraları kovma, ve yok etme),râbıta ve
arzuları tevhid etmekle kalbin aynası bu pastan temizlenip parlatılır.”
“Zikir ateştir,
törpüdür ve çekiçtir. Halvet, demirci ocağıdır. Oruç ise iç ve dış temizlik,
cilalama âletidir. Susma ve nefyu’l-havâtır Seyyara gelen karanlık vâridleri yok
etmektir. Rabıta talebedir, istekleri tevhîd etmek de öğretmendir.”(S.140)
“Bie defasında
Mağrib’de iken birine âşık olmuştum. Himmetimi (ve manevi gücümü) onun üzerine
musallat kıldım. Himmetim onu aldı, bağladı ve benim dışımdaki herşeyden menetti.
Fakat başka râkibleri bulunduğu için sustu, açık açık konuşamadı. Bununla
beraber lisan-ı hâl ile benimle konuşmaya başladı. Konuştuğunu anlıyordu. Aynı
şekilde ben de onunla konuşuyor ve bunu anlıyordu. Bu iş, ben o, o ise ben oluncaya
kadar devam etti. Ve aşk ruhun mutlak saflığına düşmüş oldu.
Ruhu, bir seher vakti
bana geldi, yüzü toprağa sürmekte idi. “Ey şeyh elamân, elamân! Beni öldürdün,
yetiş!” diyordu. Ne istiyorsun, dedim. “Gelip ayağını öpmek için beni
çağırmanı istiyorum” dedi. İzin verdim. İstediğini yaptı. Sonra yüzünü
kaldırdı gönlümden kâm alıp rahatlayıncaya kadar kendisini öptüm!” (S.140-141)
“İsteseler de
istemeseler de canlıların nefislerindeki zikir, alıp verdikleri nefeslerdir. Çıkan ve
giren her solukta Allah (c.c)ın ismi vardır. Bu da “he” sesidir. Çıkan “he”
nin kaynağı kalptir, inen “he” nin kaynağı ise Arştır. “Hû” kelimesindeki
vav ise ruhun ismidir.”
“Şeyhlerden biri-Sehl
b. Abdullah Tüsterî (Öl. 283/986) olduğunu zannediyorum-müridlerine şöyle demişti:
“Size bir belâ ve musîbet geldiği zaman sakın oh! demeyin. Çünkü bu şeytanın
ismidir ‘Âh’ deyin. Bu Allah’ın ismidir” “vah”, “vah” da böyledir.
Çünkü bu, “Hû”nun ters dönmüş şeklidir.”
“Dil bir harf ile
zikretmek için kâfi gelmez. Çünkü lisan çift olan şeylerdendir. (küçük dil,
büyük dil). Kalb ise böyle değildir. Zikr için bir harf ona kâfidir. Çünkü
kendisi de herkesin göğüs boşluğunda bir tanedir.”
“Allah kelimesindeki
“he” bu “he” dir. Elif ile lâm harf-i tariftir. İkinci lâmın şeddesi tarifi
kuvvetlendirmek içindir. Bu durumda sondaki “he” ile tarif lâm’ı sakindir.
Arapça gramerine göre iki sâkin harf yanyana gelince birincisi kesre ile harekelenir. O
zaman Elihe olur. Ama bu takdirde fiile benzer ve vezninden çıkar. Daha sonra bir
“lâm” ilave edilir ve bu lâm kardeşi olan öbür lâm’a eklenir ve birinci
aslına uygun olarak cezm edilmiş halde kalır, ikincisi harekelenir. Bütün bunlar
İsm-i a’zamın “h” olduğuna dikkati çekmek içindir.”
“”He”sakindir
dedik, zira onun aslı kalbtendir. Kalp daire biçimindedir. “He” harfinin
yazılıştaki şeklinin yuvarlak oluşu bu mânaya işaret etmektedir. Daire, merkezi ve
aslı olan noktadan ayrılmaz, hareket etmez. Kalp dairesinin merkez noktası ise
Hakk’tır” (S.141)
“Sözkonusu ettiğimiz
“ha”, ağzımızla telaffuz ettiğimiz “he” değildir. Çünkü bu “he”
“h” ve “elif”ten meydana gelen iki harftir. Bununla biz aslı itibariyle bie
olanı, dilden değil kalbteki aslı yönünden tek olanı ve çiftler âlemine katiyyen
çıkmayanı kasdediyoruz. Çünkü kalp, birlerle çiftler arasında bir vasıtadır.
Bununla ismi aziz olan Allah’ın şu büyük sırrı ortaya çıkıyor: “Herşeyden
çift çift yarattık ki iyice düşünesiniz. O halde hemen Allah’a kaçınız”
(Zariyat, 51/49,50). Yani ikiliklerden birliğe koşunuz.”
“Kalp kelimesinin
sözlük anlamı bir şeyin, şekil ve mâna yönünden ortası ve özü (adl) demektir.
Burada “he” harfi de-ebced hesabıyla-beş rakamının ismidir. Beş ise tek rakamlı
harflerin (1-9) tam ortasında yer alır (19). Beş vakit namazın sırrı da buradan
zuhûr ediyor. “İslâm beş temel üzerine kurulmuştur”hadisi de öyle (20)”
“Hüviyet ikidir:
O’nun hüviyeti, senin hüviyetin. Kendi hüviyet ve kişiliğini yok edersen O’nun
zâtı ile bâkî olursun. “Lâ ilâhe illâllah” sözünün mânası da budur. Yani
O’nun hüviyetinin dışında gerçek hüviyet yok.”
“Kendi hüviyetini yok
ettiğin oranda O’nun hüviyeti seni bürür. Böylece, önce –iyi olsun kötü olsun
– kendi sıfatlarının hüviyetleri fâni olur. O zaman O’nun cemâl ve celâl
sıfatları seni bürür.”(S.142)
“Allah’ın kelâm ve
sözü, gayb âleminde elbiseden soyununca, Seyyar sanki kulağının zarı
patlıyormuşçasına birtakım sesler işitir. Seyyar o anda- istese de istemese
de-kendinden geçer ve secdeye kapanır. Sonra Hakk’ın cemâli ona ulaşır ve onu
isbat eder, var kılar (mahv-isbat). Bu durum Seyyarın takatı ve manevi gücü oranında
olur. Allah, kelâmındaki tecrid halini devam ettirirse Seyyar ölür (ilâhî kitabı,
çıplak bir şekilde dinlemeye takat getiremez).Hz.Musa (a.s)’ın durumu ona keşfen
gösterilir. İsmi aziz olan Allah Hz. Musa’ya şöyle demişti: “Biz seninle onbin
insanın kuvvetiyle konuşuruz. Bunu biraz daha çoğaltsaydık muhakkak ölürdün.”
“Tusterî demişti ki:
“Ah Allah’ın ismidir. Sebebini anlatmıştım. Oh şeytanın ismidir.” Çünkü
hı’nın çıkış yeri kalp dediğiniz kurb makâmından uzaktır.”(S.143)
“Nefis rahatı bulunca
istirahat eder, keyflenir ve: “Oh! der, yan gelip yatar. Çünkü şeytanın sevgilisi
ve dostu bu kelimedir. Kadehleri kardeşinin ve dostunun ismi ile yudumlar. Kendisine
musibet ve belâ oku isabet edince yine oh der. Halbuki nefs-i mutmainne ise bilakis darda
kaldığı zaman “Allah, Allah”der.”
“Bu isim, yani
“ha”, İsm-i azam’a bitişecek kadar bir noktaya ulaşır. İsm-i azam’ın
başlangıcı da Allah’tandır. Çünkü Allah kelimesi bütün cemâl ve celâl
sıfatlarını içine alan zat ismidir. Fakat daha sonra keşfin artmasıyla mânası
açıklık kazanır, Allah kelimesinin harfleri azalır ve o zaman sen “hû”dersin ve
hû hazır, yakîn ve sabit olan Zat’a işarettir. (gâibe işaret değildir)”
“Zaman zaman isim
denizine düştüğü vakit Seyyarın kalbinden – kendi irâde ve isteğine bağlı
olmadan – bir sayha ve ses çıkar. İlk zamanlar bu göğüsteki bir hıçkırık
gibidir. Sonra (He harfi) kuvvetlenir ve İsrafil’in sûrunun nefesi gibi Seyyarıveya
başkalarını öldürebilecek bir makâma yükselir.”(S.144)
“Cüneyd Bağdadî
(Kaddesellahu sırrehu)ye dervişlerin sayhalarından soruldu. Şöyle cevap verdi: “O
İsm-i azam’dır. Onu kim inkâr eder veya kötü görürse kıyamet günündeki
sayhanın lezzetini bulamaz.”(S.145)
“Hüzün mutlak
susmadır. Onda sayha yok, sadece nefes darlığı hastalığına tutulan bir kimse gibi
soluk alır-verir. Sadece korku sebebiyle uzun uzun nefes alıp vermeler vardır.”
“Hüzün, arzu edilen
bir şey elden kaçırıldığı zaman sözkonusudur. Bunun hakikatı kalbin sevgiliye
özlem ve hasret duyması gibidir. Ancak o halinde, özlem duyduğuna vasıl olduğu için
artık için özlem duymaz. Ama ayrıldığı zaman ayrılışı sebebiyle hüzünlenir.
Hüzün elbisedir veya dış kabuktur. İç ve öz ise ya özlemdir veya özleyendir.
Başka bir benzetişle hüzün lokmadır. Âşık o lokmayı yiyen kimsedir veya hüzün
şarabtır. Aşk veya âşık bunu içen kimsedir.”
“Özleyenin özlemi
sürekli olarak hüznün lokma ve suyu ile kuvvetlenince hemen ülfet ve dostluğa
adımını atar. Onun sayhası ve feryadı, kendi irâdesi dışında ona doğru
adımını atmış olmasındandır. Bunun gibi bütün kuşlardan çıkan sesler
göğüslerindeki özlemden kaynaklanır. Bu sesler, ya öncesinde hüzün bulunmayan bir
zevk ve safanın eseridir, veya öncesinde güçlendirici bir hüzün bulunan haz ve
zevkin neticesidir.”
“Bu Allah ile üns ve
bast hâlinin ondan da öte O’nunla olan ferah ve sevincin bir neticesi ve
meyvesidir.”(S.146)
“Gaybet hâlinde iken
bazı semâlar görülür, onlarda yıldızlar, güneşler,aylar vardır. Hepsi yakînin
sebeplerindendir.”(S.147)
“Cesedlerden önce
ruhların bir araya toplanması, yine cesedlerden önce birbirlerini ziyaret etmelerinin
sırrı, ruhların cesede olan üstünlüğüdür. Bütün isanlar için durum böyledir.
Ancak zevki bozulanlar bunu hissedemezler. Varlık hastalığının basirete çökmesi
sebebiyle gözü kör olanlar da bunu göremezler. Bu ruhların meclisinden ancak gücü
nisbetinde nasibini alır. Meğer ki, insanlardan herbiri, ruhların birleşmesinden kendi
miktarlarınca pay almış olsunlar.”(s.147-148)
“Avam akılla hatırlar
ve dille zikreder. Avama mezkûr hücûm edince, şu atasözünü söylerler: Dostunu ve
sevdiğini zikrettin, o halde kuru üzümü hazırla! Bunun mânası şudur: O seni ruhu
ile ziyaret etmiştir veya sen onu ruhunla ziyaret etmişsindir, ziyaret yakında
şahıslar ve bedenler arasında vaki olacaktır.”
“Şeyh bizim olduğumuz
şehre yaklaşınca onun vakar, bölge ve himmeti bir dağ gibi üzerime çöktü. Bu
durum karşısında hiç kımıldayamadım. O anda bana bunun Şeyh olduğu, misafir
olarak gittiği köyden dönmekte olduğu ve buraya yaklaştığı ilham edildi. Ve
arkadaşlara: “Haydi geliniz, Şeyhimiz geliyor karşılayalım”, dedim. “Sana bunu
kim haber verdi”, dediler. Ben de “O’nun vakarı üzerime düştü”, deyince alay
edercesine güldüler. Benim ciddî olduğumu gördüklerinde ise bu söylediğimin
gerçek olup olmadığını denemek için yola düştüler. Şehrin dışına çıkar
çıkmaz ata binmiş olan Şeyh, güneş gibi bir tepeden üzerimize doğdu.”(S.148)
“Onun himmeti ile
ruhlar-isteseler de istemeseler de- huzura gelirler. Sonra hâli ilerler ve ölülerle
dirilerin ruhlarını ayırdeder. Nebîlerle şehidlerin ve diğer insanların ruhları
arasındaki farkı görür.”
“Gaybet hâlinde iken
din âlimlerinden birini gördüm. Gökyüzü berrak ve yıldızlarla dolu idi. Âlim,
“Bu güneş ve yıldızların mânasını anlıyor musun?” dedi. Buyurun söyleyin
dedim. Şöyle dedi: “Allah gece ve gündüz kullarına bakar, O’nun gece bakışı
yıldızlar, gündüz nazar etmesi ise güneştir”. (S.149)
“Bir başka gaybet
hâlinde de gökyüzü Kur’an kitabı gibi ortaya çıktı. Dört köşe şekiller ve
noktalarla şöyle yazılmıştı:
Bu Taha suresinin şu
âyeti idi: “...Gözümün önünde büyüyesin diye senin üzerine benden bir sevgi
koydum...” (Taha, 20/39-40)
Bunu anlıyor ve
okuyordum. Bunun, tanıdığım bir kadına dair olduğu bana ilhâm edildi. Kadının
ismi Benefşe (menekşe) idi. Gayb âlemindeki ismi ile, “İsteftiyn”idi.”
(S.149-150)
“Seyyar makbul haline
gelince gayb âleminde ona isim ve künye veririler. Şeytanın ismi ile Allah
Taâlâ’nın ism-i azam’ı ona tarif edilir.
Benim gaybtaki ismim
Kanterûn’dur.”
“Gaybet hâlinde
olduğum bir sırada Resûlüllah’ı, yanında ikinin ikincisi (Hz.Ebu Bekir) olduğu
halde (Bk. Tevbe, 9/40) benimle oturur bir vaziyette gördüm. O kadar ki dizi dizime
değdi. O anda bana, her gün Kur’an-ı Kerîm’den O’nun için okuduğum çeşitli
virdlerimin olduğu ilhâm edildi. Hemen virdimi okumaya başladım. Bitince, bunu çok
iyi bulduğunu ifade ederek: “İşte böyle gündüzün hadis dinle ve gece Kur’an-ı
Kerîm oku” dedi.
Daha sonra kendisinden
künyemi sormam ilham edildi ve sordum: “Ya Resûlallah, benim künyem Ebu’l-Cenâb
mıdır, yoksa Ebu’l Cennâb mıdır? Benim nefsim Ebu’l-Cenâb (yücelik babası)
şeklinde olmasını istiyor”. “Hayır” dedi. “Künyen Ebu’l-Cennâb
(korkanların babası)dır”.dedi. O zaman yanındaki arkadaşı da, “Evet ya
Resûlallah o Ebu’l-Cennâb’tır”. İşte bu iki isim dünya ve âhiretin sırrına
sahiptir. Ebu’l-Cenâb deseydi ben dünyaya sahip olacaktım. Ebu’l-Cennâb dediği
için, Allah’ın izni ile ikisinden de uzak kalıyorum.”(S.150)
“Şeytanın ismine
gelince. Yine bir gaybet hâlinde iken şeytanı gördüm ve tanıdım. Fakat doğru
söyleyip söylemediğini denemek için tanımamazlıktan geldim ve ona sordum: “Kimsin
ve adın nedir?”.
-Garip bir adamım, ismim
de Yunak
-Hayır sen Azâzilsin.
Dediğim zaman derhal üzerime atıldı ve:
-Evet ben Azâzîlim, ne
yapacaksın? “ (S.150-151)
“Bu olay Peygamberin
şu hadisi ile tefsir ve izah edilmiştir: “Şeytan, kan gibi,insan oğlunun
damarlarında dolaşır. Dikkatli olunuz ve bu yolu oruçla daraltınız”(22). Şu
hadisin mânası da bunu izah eder: “İman çıplak (bir insan gibi)dir. Elbisesi
takvadır. Takva, şeytan çekişmesi karşısında gönüllere bir sığınaktır.”
“Nefis ölmeyen bir
yılandır. “Ef’â” denilen zehirli yılan buna güzel bir misâldir. Bu yılan
kesilse, başı ezilse, yumuşak bir şekilde dövülse, sonra derisi bedeninden soyulsa,
eti pişirilse, yense ve bu derisinin üzerinde birkaç yıl geçtikten sonra güneşin
altına konsa hemen hareket etmeye başlar. Nefs de tıpkı bunun gibidir.”(S.151)
“Ölmüş olan nefse
hevâ, şehvet ve şeytanlık ateşi vurduğunda hemen canlanıp, harekete geçer. Sonra
nefs vücudun organlarına zulm etmeye devam eder, organlardaki gücünü ve gıdasını
geri alır ve nihayet ayağa kalkar.”(S.151-52)
“Herşeyden sonra
Allah’ı gördüm, sonra onu herşeyle beraber gördüm. Daha sonra ise herşeyden önce
O’nu gördüm” (S.152)
“VELÎNİN
ALÂMETLERİ”
“1. Allah tarafından
mahfûz olması”
“2. Allah
Taâlâ’nın çeşit çeşit lutuflarıyla onu talepetmesi ve araması.”
“Üzerinde kötü bir
şey cereyan etmeden önce bahşedilen ikram mahiyetindeki bu nevi lutuflar hadsiz ve
hesapsızdır.”
“Çoğu kere kötü
işlerin neticesinde meydana gelen yakîn hâlî, iyi işlerin sonunda hasıl olan
yakînden daha kuvvetli olmaktadır.”
“İşte bunun gibi,
kendi uykusunda veya kardeşinin uykusunda Rabb’i bir Seyyarı azarlar veya kendisine
bir uğursuzluk ve musibet isabet ederse-Allah’ın ihsanında bulamayacağı –yakîn
derecesini bulur. Zira ihsan ve ikram O’nun sıfatlarındandır. Halbuki ceza onun
sıfatı değildir.” (S.153)
“3. Duasının kabul
edilmesi”
“Bu konuda da
Allah’ın velîleri kısım kısımdır. Kiminin duasına anında, kimininkine üç
günde, bazısınınkine bir haftada, bir ayda, bir senede, bundan daha az veya daha uzun
bir zaman içinde icabet edilmiş olabilir. Bu zamanlama onların menzil ve makâmları
ile ilgilidir. Buradaki “dua”dan kastımız da sadece, “Rabbım şunu, şunu yap”
şeklinde olan dua değildir. Bu; sadece kalbindeki duaya delil teşkil eder.”
“4. Bir başka alâmeti
kendisine İsm-i azam’ın (en büyük isim) verilmiş olmasıdır.
“Velîlerden herbirine
Allah’ın isimlerinden bir İsm-i azim (büyük isim) verilir. Velî de onunla O’na
dua eder. O da kulunun duasına icabet eder.”
“Bağdat Şunuziyye
mescidinde halvette iken üzerinde “ifteh bihanin” kelimesinin yazılı olduğu bir
kağıt gördüm. Hemen bu kelimeyi bir kağıda yazarak tekkenin hizmetçisine
götürdüm ve “İşte Allah’ın en büyük ismi”, dedim. Başını önüne eğdi ve
içinden bir şeyler fısıldamaya başladı. Bir müddet sonra evinin kapısını bir
adam çaldı, izin verdik, girdi. Adamın nereden geldiğini anlıyamadık. Yanımıza bir
kağıt bıraktı ve gitti. Elimizle yokladığımızda bir de ne görelim, 10 dinar.
Hizmetçi düştü bayıldı. Bir saat sonra hayrette ve şaşkın bir şekilde ayıldı
“Ne oldu sana”, dedim. “Az önce bu Allah’ın en büyük ismidir dediğin zaman
şüphe etmiştim. Ve kendi kendime şöyle demiştim: Ya Rabbi gerçekten bu İsm-i
azam’sa şu anda bana on dinar gönder, dervişlere dağıtayım”. Gerisi
malum”(S.154)
“Tekke hizmetçisi bir
müddet sonra bana şöyle bir şey anlatmıştı: Uykudaki adamın gördüğü gibi
şahısları görmüşüm. Onların melekler olduklarını zannetmişim. “Biz filan
kimseye İsm-i azam’ı verdik”, demişler ve benim ismimi vermişler. Hizmetçi daha
sonra şöyle dedi: “Seni kıskanarak onlara şöyle dedim: İyi ama onu bana değil ona
verdiniz”. Şöyle karşılık verdiler: “O pek çok müşâhede ve riyâzet
yapmaktadır. Sen ise böyle bir şey yapmadın. Sen de Allah için mücâhede yoluna
girersen ona verdiğimizi sana da veririz”.
Velîye İsm-i azam
verildiği gibi gayb âlemindeki isim ve künyesi ile melek, cin gibi ruhanî
varlıkların isimleri de tarif edilir.”(S.154-155)
“Bil ki Seyyar ancak
kendisine “kün” (ol) emri verildiği zaman velâyetle vasıflanır.” (S.155)
“Velî irâdesini
Hakk’ın irâdesinde yok ettiği zaman kendisine “kün” emri verilir. Seyyar
irâdesini Hakk’ın irâdesinde yok edince irâdesi Hakk’ın irâdesi olur. Artık
Hakk’ın her istediği, kulun da istediği şey, kulun her istediği de Hakk’ın
irâde ettiği şey hâline gelir.” (S.155-156)
“ “Kâf” ve
“Nun”dan meydana gelen “kün” emrini Allah’ın telaffuz etmesi caiz değildir.
Bu bir işi süratli olarak yapma anlamındadır. Ve bu kelimedeki “kâf” kevn
(dünya)in kâf’i “Nun”ise O’nun nurudur.”
“ “İftah bihanin”,
“Yunak”, “Kanterûn”, “İsteftîyn” kelimelerinin anlaşılan bir takım
mânaları vardır. Ancak bunu zevk hâl ile işiten kimse bilir. Meselâ “İftah
bihanin” “Yunak” hilede lutf ve latife yapan, mânasına, “Kanterûn”,
vâridlerin kabulune düşkünlük gösteren mânasına “İsteftîyn” ise zamanın
Aişe’si anlamına gelmektedir.
“Diyorsun ki İfteh
bihanîn İsm-i azam’dır. Peki o zaman iftah bihanin anlamına nasıl gelebiliyor?
İsm-i azam’ın mânası olması nasıl sahih olur?
Biz deriz ki: “Bunu bir
zevk ve tadma yoluyla öğrendik. Şöyleki Allah’ı zikir, kalbe vâki olana kadar
Allah’ı zikrettik ve sustuğumuz zaman kalbten hıçkırık sesine benzer bir ses
duyduk. Sonra azamet ve kibriya vâridleri, kalbin celâli ve cemâli tecellilere mazhar
olması, zâhir ve bâtın âyetlerin ona zuhûr etmesi, sebebiyle kalb kuvvetlenince bu
hal arttı.”
“ “İftah bihanin”
(inilti ve özlem ile aç) ifadesinin mânası işte budur.”
“Herşeyin İsm-i
azam’ı onun yakîni celâl sıfatlarının menzillerini ve cemâl sıfatlarının
mazharlarını tanıması miktarınca olur.”(S.156)
“Tevekkül, Seyyarın
va’d ve vaîd konusunda Allah’a güvenmesi, kendisine gelecek olan hiçbir şeyin
elden kaçmayacağına inanmasıdır. Böylece onu üzmez. Elde ettiği şeyden dolayı da
sevinmez.”
“Seyyar kendisine
kötülük yapan şahsı Allah’a havale eder. Çünkü hakettiği cezanın miktarını
ancak O bilir. Kendisine iyilik yapıldığında da durum böyledir.”
“Zikir, sırra (ruha)
vaki olunca, Seyyarın sukût halindeki zikri, iğne batırılarak dilde yapılan
nakışlar gibi olur veya bütün yüzü dil haline gelir ve ondan feyezan eden, taşan
bir nur ile zikreder.”
“Seyyar, saf hale gelip
kendisi için himmet eli ortaya çıkınca, kaybettiği bu elden bedel başka eller bulur.
Bu kalbin elidir. Orada (gönül âleminde) gaybta alır, gayba verir ve gaybtan
yer.”(S.157)
“Sâdık, ihlâslı ve
âşık olan Seyyarın, maksut ve matluba ulaşmasına hiçbir şey perde ve engel
olamaz.”
“Hakk Sübhanehu ve
Taâlâ hazretleri şehadet ve gayb âlemlerinde delil ve âyetlerle perdelenmiştir: Gayb
âleminde batınî âyetlerle, şehadet âleminde ise zafirî âyetlerle.”
“Seyyar, marifetini
gaybî âyetlerin zuhûru ile arttırır. Daha sonra azamet ve kibriyanın hücümlarında
gaybî âyetlerin yok oluşu (fenâ) ile ve marifetini çoğaltır.” (S.158)
“Zat ve sıfatın
tecellisi ise gaybî âyetlere oranla hârikulâde olur.”
“Artık zâhirî
âyetlere baktığı zamanki hayreti, keşf âleminde gaybî âyetlere baktığı
zamandaki hayreti nisbetinde olur. Z3at ve sıfatlar tecellî edince de nisbet yine böyle
olur.”
“Tarikatta sülûk
etmeyen, gayb âleminde iyi ve kötü şeyleri görmeyen, heybet, ölüm ve fenânın
büyük taarruzlarına göğüs germeyen kimsenin şeyh olması, insanları bu konuda
terbiye etmesi asla doğru değildir. Meczûbun şeyhliği de doğru değildir.”
“Fakat maksuda giden
yolu tadmamıştır. Dolayısıyla onun şeyhliği ve mürşidliği sözkonusu olamaz.
Çünkü şeyhlik yol bekçiliği ve yol göstericiliğidir.”
“Seyyar, zâhirî ve
batınî âyetlerden hazzını alıp zat ve sıfatların tecellisine mazhar olduktan sonra
hayret hâline ulaştığı ve O’na olan iştiyakı daha da arttığı zaman, artık yer
ve gök, - kendisinin içinde mahkûm ve mahbus olarak kaldığı- bir hapishâne, bir
zindan bir kuyu, bir hisar, bir kale hâline dönüşür.”(S.159)
“Başlangıcı uykudur,
sonra- uyku ile uyanıklık arasında olan- vakıadır. Bunu, hâlet, onu vecd ve
vicdanın galebeleri, bunu kudreti müşahede ve sonra kudretle ittisaf, bütün bunlardan
sonra da tekvin takib eder.”(S. 160)
“Allah Taâlâ’nın,
kendisinden gelen elçilerinin ardı arkası kesilmez. Haşa ki böyle bir şey ola.
Aksine her an ve her zaman elçi gönderir. Bunlar O’nun lütûfları, işaretleri,
uyarmalarıdır.” (S.160-161)
“Bunlar Allah’a
yönelenler için sadece bir misâldir, bununla bu zevki tadanların zevki, âşıkların
âşkı, âriflerin nuru, sevenlerin ateşi, özlem duyanların sürati, vecd hâlini
yaşayanların vecdi, mücâhede edenlerin, keşf ehlinin meyveleri, münacaat edenlerin
sırları ve necata erenlerin uslûbu bilinir.”(S.161)
|