|

1315 hicrî ( milâdî 1897)
yılında Bursa şehrinde, kale içinde Türkmenzâde Çıkmazı'ndaki baba evinde
doğmuştur. Baba ve annesi Kafkasya'dan 1297'de göç eden müslümanlardandır. Dedeleri
Kafkasya'da Şirvan'a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha'dandır ki burası dağ
eteğinde, ipekçilikle meşhur, ahalisi müslüman, hâlen Azerî Türkçesi konuşulan
bir yerdir.
Babası İbrahim Efendi Bursa'ya
16 yaşlarında iken gelmiş, Hamza Bey Medresesi'nde tahsil görmüş, muhtelif yerlerde
imamlık yapmış, bir seyyid'dir. 1929'larda 76 yaşlarında iken Bursa ovasındaki
İzvat Köyü'nde vefat etmiş ve oraya defnolunmuş, ehl-i tarîk bir kimsedir.
Annesi Sabîre Hanım, Mehmed
Zâhid Efendi 3 yaşlarında iken vefat etmiş, Pınarbaşı Kabristanı'na
gömülmüştür.
Babasının ikinci evliliği yine
Dağıstan muhacirlerinden, Fatma Hanım'la olmuştur. Ondan doğma üç kız kardeş
halen hayattadırlar. [1981] Bunlardan Pakize Hanım'ın efendisi de, Bursa Ulu Cami
imamlarından ve İsmail Hakkı Tekkesi şeyhlerinden merhum Ahmet Efendi (K.S)'dir.
Mehmed Zâhid Efendi (Rh.A) ilk
mektebi Oruç Bey İbtidâîsi'nde okudu, Maksem'deki idâdîye devam etti. Sonra Bursa
Sanat Mektebi'ne girdi. Bu esnada Birinci Cihan Harbi dolayısıyla 18 yaşlarında askere
celb olundu. 14 Nisan 1332'de asker oldu, senelerce askerlik yaptı, çok tehlikeli
günler geçirdi, hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye'den çekilmesinden sonra, binbir
güçlükle İstanbul'a döndü.
10 Temmuz 1335'de Cuma gününden
itibaren de 25 K. 30 şubede yazıcı olarak vazifeye devam etti. Kendi hatıra defteri
kayıtlarından 1338 Martlarında henüz bu vazifede olduğu görülüyor.
Tasavvufî Yetişmesi ve Dinî
Hizmetleri
İstanbul'da bulunduğu esnada
çeşitli dini toplantılara, derslere, camilerdeki vaazlara devam etti. Bilhassa
Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi'yi çok sevdiği anlaşılıyor. Bu arada 16 Temmuz
1336 Cuma günü namazı Ayasofya Camii'nde edadan sonra Vilayet önünde bulunan Fatma
Sultan Camii yanındaki Gümüşhâneli Tekkesi'ne giderek Şeyh Ömer Ziyâeddin
Efendi'ye intisâb eyledi. Günden güne ahvâlini terakki ettirdi.
Bu zât-ı şerifin, 18 Kasım
1337 Cuma günü vefatından sonra postnişin-i irşâd olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi
Efendi'nin yanında tahsil-i kemâlâta devam etmiş, müteaddit defalar halvete girmiş,
27 yaşlarında hilâfetnâmeyi aldıktan sonra ondan Râmuzü'l-Ehadis, Hizb-i A'zam ve
Delâilü'l-hayrât icâzetnâmelerini de almış, Bayezit, Fatih ve Ayasofya Camii ve
medrese-lerinde derslere devam etmiş, bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu
aralarda hocasının işareti üzere muhtelif kasaba ve köylerde dini hizmet ifâ
etmiştir.
Tekkelerin kapatılmasından sonra
Bursa'ya dönmüş, evlenmiş, 1929'da vefat eden babası yerine Bursa ovasındaki İzvat
Köyü'nde 15-16 sene kadar imamlık ettikten sonra Üftade Cami-i Şerifi'nin
imam-hatipliğine tayin edilerek şehirde hisar içindeki baba evine yerleşti. Burada
1945-46'dan 1952'ye kadar hizmet eyledi.
1952 Aralığında Gümüşhaneli
Dergâhı postnişini ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine'nin vefatı
üzerine, İstanbul'a nakl olarak Fatih'te bulvara nazır Ümmügülsüm Mescidi'nde
vazife gördü.
1.10.1958 tarihinde Fatih
İskenderpaşa Camii Şerifi'ne nakloldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı.

Ahlâk ve Şemâili
Uzunca boylu, şişmanca,
heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı, uzunca ak sakallı, geniş alınlı,
aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü, sevimli, alımlı bir kimse idi. Gençken
zayıf olduğunu, öksüzlükte yemek yerine yumurta içivererek böyle iri vücutlu
olduğunu gülerek anlatırdı. İlk görüşte insanda sevgi ve saygı uyandıran bir
hali vardı. Tanıdığına tanımadığına selâm verir, güleryüz gösterir, gönül
alırdı. İlk nazarda koyu kestane renkli görünen, fakat dikkatle bakılması
imkânsız, esrarlı ve derin mânâlı gözleri vardı. Gözü içinde kırmızılık,
sırtında ve karnında ise avuç içi kadar iri bir ben mevcuttu.
Hafızası çok kuvvetli idi,
konuşması tatlı ve safiyâne idi. Çok kere halk telâffuzu kullanır,
karşısındakine söz fırsatı tanır; kesinlikle bildiği bir şeyi bile sanki ilk
duyuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, mânâlı ve nükteli cevap verirdi.
Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celâlli olurdu. Hutbe esnasında sesini yükseltir,
ordu önündeki bir komutan gibi celâdetle ve irticâlen konuşurdu.
Özel hayatında ev halkına
karşı müşfik ve latîfeci davranır, kimseye doğrudan doğruya birşey emretmez,
telmih ve remiz ile söyler, anlaşılmazsa sabrederdi.
Fevkalâde mütevâzi idi.
Kerametleri zâhir ve şöhreti àlemgir olduğu halde, talebelerine bile tepeden bakmaz,
şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvânı arasında lâlettayin bir fert gibi görür,
makamını ve kemâlini büyük bir maharetle gizlerdi.
Kendi üstadlarına fevkalâde
saygılı ve bağlı idi. Tekke arkadaşları olan yaşlılar, üstadının meclisine
gittiğinde diz üstü oturup, baş eğip hiç ayak değiştirmeden edeple oturduğunu
anlatırlar.
Çok uzun ve derin düşünürdü,
sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran kalmamak mümkün olmazdı. Bir ayetin, bir
hadisin üzerinde haftalarca, aylarca durup konuştuğu olurdu.
Ele aldığı bir kimseyi terbiye
edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışırdı. İlk zamanlarda
kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp bırakmazdı.
Dostlarına vefâsı emsalsiz idi;
onları ziyaret eder, arar sorardı. Akrabalarına karşı vazifelerinde kusur etmez ve
onlara her türlü yardımı esirgemezdi.
Çok açık elli idi, verdiği
zaman şaşılacak miktarda verir, geriye kalmamasından korkmaz, verdiğini doyururdu.
Sofrasında ekseriya misafir bulunurdu. Hizmet edenleri bir vesile ile memnun eder,
ziyaretçilere güleryüz gösterir, kapısını her zaman açık tutmağa çalışırdı.
Gece ve sabah ibadetlerine çok
riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini
bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu
şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı.
Mehmed Zâhid Efendi (Rh.A),
ömrünün son yıllarında rahatsız idi; ayakta gezmesine rağmen; şiddetli
ağrılarından muzdaribdi. 1979 yazında uzun zaman kalmak üzere gittiği Hicaz'dan,
ağır hasta olarak 1980 Şubatı'nda dönmek zorunda kalmıştı. 7 Mart 1980'de
ameliyata girdi ve midesinin üçte ikisi alındı.
Ameliyattan sonra tedricen
düzeldi, hatta 1980 Ramazanı'nda hiç aksatmadan oruç tuttu. Hatimle teravih kıldı,
vaaz etti, yazın Balıkesir Ilıca'ya, Çanakkale Ayvacık sahiline ağrıyan ayakları
için götürüldü, hac mevsimi gelince de Hicaz'a gitti. Fakat ameliyata sebep olan
rahatsızlığı nüks etmiş ve ağrılar tekrar başlamıştı. Haccı güçlükle
ifadan sonra, 6 Kasım 1980'de çok ağır hasta olarak İstanbul'a döndü. Tam bir hafta
sonra 13 Kasım 1980'de (5 Muharrem 1401), Perşembe günü öğleye yakın, dualar,
Yâsin'ler, tesbih ve gözyaşları ile uyur gibi bir halde iken ahirete irtihal eyledi.

Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma
günü İstanbul Süleymaniye Camii'nde muhteşem, mahzun, vakur ve edepli bir cemm-i
gafir tarafından kılınarak, mübarek vücudu, Kanûnî Süleyman Türbesi arkasında,
kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstadlarının yanındaki istirahatgâhına
defnolundu.
ESERLERİ
1. Tasavvufî Ahlâk (5 Cild)
2. Cennet Yolları
3. Mü'minlere Vaazlar (2 Cild)
4. Ehl-i Sünnet Akaidi
5. Ana Baba Hakları
6. Hadislerle Nasihatlar (2 Cild)
7. Nefsin Terbiyesi
8. Tezkiretül-Evliyâ Tercümesi
9. Risâle-i Hàlidiyye Tercümesi
10. Evrâd-ı Şerif
11. Faydalı Dualar ve 32 Farz
Mecmuası
12. Yemek Âdâbı
Konuşmalarından Hazırlanan
Kitaplar
1. Zikrullahın Faydaları
2. Özel Sohbetler
3. Peygamber Efendimiz
4. Tenbihler
|