|
Kendi adı Abdullah olup, Eşref adlı babasının ismi ile
belirlenen mahlası olan Eşrefoğlu, Eşrefzade-i Rûmî isimleri ile
ünlendi. Babası, Mısır'dan İznik'e göç etmiş olan Eşrefoğlu Rûmî İznik'te
doğdu. Doğum târihi belli değildir. Türbesi 1484 (H. 889) tarihinde vefât ettiği
İznik'tedir. Anadolu'da yaşayan büyük velîlerden olan Eşrefoğlu Rumi, bestelenen
ve zikir meclislerinde okunagelen şiirleri ile halk içerisindeki
şöhreti bugün de süren şâir sufilerdendir.
Babasının terbiyesi altında
büyüyen Eşrefoğlu Rûmî, önce İznik'te bulunan medreselerde çeşitli âlimlerden
ders aldı. Zamânın zâhirî ilimlerinde üstün başarılar elde etti. Sonra Bursa'ya
giderek Pâdişâh Çelebi Mehmed'in medresesine girdi. Burada tefsîr, hadîs ve fıkıh
ilimleri üzerinde söz sâhibi olan âlimler derecesine yükseldi. Buradan mezun olunca,
Bursa'da müderrislik yapan hocası büyük âlim Alâeddîn Ali hazretlerinin
yardımcısı oldu. Çelebi Mehmed Han Medresesinde bir müddet ders veren Eşrefoğlu
Rûmî bir sabah vakti medrese civârında dolaşırken, zamânın velîlerinden olan
Ebdal Mehmed'e rastladı. Kalbinden; "Tasavvuf yolundan bana nasîb var ise bâzı
alâmetler görünsün." diye geçirerek ona yaklaştı. Ebdal Mehmed kendisine
bakarak; "Ey medreseli! Bize köfteli çorba getir." dedi. Bu söz üzerine
çarşıya gidip, köfteli çorba aradı. Fakat bulamadı ve eli boş dönmemek için
köftesiz çorba aldı. Ebdal Mehmed'e gelirken yoldaki çamurdan bir parça alarak,
birkaç yuvarlak köfte hâline getirip, çorbanın içine attı. Ebdal Mehmed çorbayı
karıştırıp köfte bulamayınca Eşrefzâde'ye; "Hani bunun köftesi?" diye
sordu. Daha sonra çorbayı iyice karıştırdı ve Eşrefoğlu'na uzatarak; "Ye
bunu!" dedi. Eşrefoğlu büyük bir teslimiyet ile tereddüd etmeden çorbayı yedi.
Çorbanın içine atılan çamur parçaları köfteye dönmüştü. Bunun üzerine o zât;
"Ya sen olmayıp da kim olsa gerek." şeklinde bir söz söyleyip oradan
uzaklaştı. Eşrefoğlu bu sözlerden bir mânâ çıkaramamasına rağmen, tasavvuf
yoluna girmesi hususunda bir işâret olduğuna inandı.
Nefsini terbiye etmek, kalp
aynasını cilâlamak için kendi kendine uğraşmaya başladı. Bu yolda bir hoca
bulmanın şart olduğunu düşünerek, kitaplarını dağıttı ve Bursa'da bulunan Emîr
Sultan'ın huzûruna gitti. Talebesi olup, hizmetiyle şereflenmek istediğini bildirdi.
Emîr Sultan, Abdullah'ın tasavvuf yolunun aşkıyla yandığını görünce, onu
evliyânın büyüğü Ankara'daki Hacı Bayrâm-ı Velî'ye gönderdi. Sonra, Ankara'ya
gidip, yeni hocasına tam teslim oldu.

Eşrefoğlu
Rumi (K.S.)'e irşadının Ankara'daki Hacı Bayram Veli (K.S.) eliyle olacağını işaret
eden Osmanlı'nın ilk döneminin en ünlü mutasavvıflarından Emir Sultan Buhari
(K.S.)'in Bursa'da adıyla anılan semtte bulunan külliye içinde yer alan türbesindeki
sandukası.
Hacı Bayrâm-ı Velî
hazretleri, Abdullah'daki kâbiliyeti keşfederek ona nefsini terbiye edecek vazîfeler
verdi. Yaşı kırkın üzerinde ve büyük bir âlim olduğu halde, hocasının
emîrlerine "Bâşüstüne" diyerek sarıldı. Kendisine verilen helâ temizleme
vazîfesini, bütün gayretiyle yapmaya başladı. Nefsinin isteklerini terkedip,
istemediklerini yapmak için büyük çaba sarfetti. Bu şekilde riyâzet ve mücâhedeye
devâm etti. Hocası Hacı Bayrâm-ı Velî'ye on bir sene hizmet etmekle şereflendi. Bu
kadar zaman zarfında hocasının; "Üstâdın huzûrunda lüzumsuz konuşmak edebe
aykırıdır." sözü üzerine, yanında bir kelime bile konuşmadı. Sadece sorulan
suâllere kısa ve öz olarak cevap verir, edebe, ziyâde dikkat ederdi. Eşrefoğlu
Abdullah, on bir sene içinde pekçok imtihandan geçti. Yaptığı güç işlerden hiç
şikâyette bulunmadı. Bu sabrı ve hocasına karşı muhabbeti ve hürmeti üzerine,
Hacı Bayrâm-ı Velî kızı Hayrünnisâ'yı ona nikâh ederek zevceliğe verdi. Bir
müddet daha hizmete devâm eden EşrefoğluAbdullah, hocasından izin alarak Allahü
teâlânın emîr ve yasaklarını bildirmek üzere İznik'e gitti. Orada kendi iç
âlemiyle başbaşa kaldı. Hocasından ayrılığı onu yaktı, hasretine fazla
dayanamadı ve tekrar Ankara'ya döndü. Hacı Bayrâm-ı Velî, dâmâdını, tasavvuf
yolunda derecelerinin ilerlemesi için tekrar İznik'e gönderdi. Orada kırk gün nefsini
terbiye etmesi için halvete girmesini, sonra Ankara'ya gelmesini emretti. İznik'e gidip
geldikten sonra, hocasının; "Hama şehrinde Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin
torunlarından Şeyh Hüseyin Hamevî'nin huzûruna gidip, Kâdirî yolunu
öğreniniz." buyurdu. Bu emri yerine getirmek üzere hazırlığa başladı.
Hanımını ve biricik kızı Züleyhâ'yı bir merkebe bindirerek, Hacı Bayrâm-ı Velî
ile vedâlaştı. Günlerce zahmetli ve yorucu yolculuktan sonra, Hama'ya yeni hocasının
huzûruna vardı.
O gün hacdan dönen Hüseyin
Hamevî, ilâhî bir ilhâm ile Eşrefzâde'nin gelmekte olduğunu anlayarak,
talebelerine; "Bugün Anadolu'dan bir er geliyor. Gidip karşılayınız."
buyurdu. Karşılamaya çıkan talebeler zahmetli ve zorlu yolculuktan dolayı elbiseleri
eskimiş olduğu için Eşrefoğlu Rûmî yanlarından geçtiği halde,
hocalarının söylediği zâtın o olduğunu anlayamadılar. Dergâhın kapısına varan
Eşrefzâde Rûmî, Hüseyin Hamevî tarafından îtibârla içeri alındı. Hanımı ve
çocuğu ise Hüseyin Hamevî'nin hanımı tarafından kendilerine ayrılan odaya
götürüldü.
Hüseyin Hamevî, bu yeni
talebesinin önce nefsini terbiye etmek üzere kırk gün halvet için bir hücreye koydu.
Eşrefoğlu Abdullah, Hama'da da sıkı bir riyâzet ve mücâhedeye tâbi tutuldu. Kırk
gün içinde Hüseyin Hamevî, Abdullah'a ziyâde teveccühlerde bulundu. Bir gün bir
hizmetçi hücresine yemek götürdü. Eşrefoğlu'nu hareketsiz görünce, öldü
zannedip, telaşlandı ve durumu hocasına bildirdi. Fakat kırk gün dolmadığı için
Hüseyin Hamevî bu duruma aldırış etmedi. Abdullah kırkıncı günü hücreden
çıkartıldığında, büyük bir vecd hâli içinde kendinden geçmiş, gözleri kapalı
ve hareketsiz bir halde görüldü. Kendisini melekler âlemini seyretmenin lezzetinden
ayırdıklarında; "Sultanım bize kıydınız." diyerek gözlerini açtı. Bu
kırk günlük imtihânı başarıyla veren Abdullah, tasavvufta pek yüce mertebelere
çıkmış olarak icâzetnâme aldı. Hüseyin Hamevî'nin halîfesi olarak Anadolu'da
Kâdirî yolunu yaymak üzere vazîfelendirildi.
"Halk senin zâhirine de
bakar. Onun için kıyâfetini biraz düzeltmen lâzımdır. Şu hırkayı ve pabuçları
al, giy." buyurunca, Eşrefoğlu hırkayı giydi, pabuçları da başına geçirerek;
"Hocamın verdiği pabuç ayağıma değil, başıma olsa gerektir." dedi.
Hocasının emri üzerine yola
çıkmak üzere hazırlık yaptığı sırada, Hüseyin Hamevî'nin eski talebeleri
aralarında; "Biz bu kadar zamandan beri hocamızın hizmetindeyiz. Bize himmet
verilmedi. Bu Rûmî denilen ve Anadolu'dan gelen kimseye kırk günde hem himmet, hem de
icâzet verildi. Bu nasıl iştir?" diye konuşuyorlardı. Hüseyin Hamevî, Allahü
teâlânın izniyle bu duruma vâkıf oldu. Talebelerini toplayıp bir konuşma
sırasında; "Yâ Rûmî! Bu kadar misâfirimiz oldun. Sana bir ziyâfet veremedik.
Bir ziyâfette bulunalım. İnşâallah ondan sonra gidersin." dedi. Yemekler
hazırlanıp, talebeleri ile yeşillik bir yere gittiler. Hüseyin Hamevî suyu bulunmayan
bir yerde oturulmasını emretti. Talebeleri; "Sultanım, burada su yoktur, namaz
zamânı abdest almak îcâb ettiğinde sıkıntı çekeriz." demelerine rağmen
Hüseyin Hamevî oturulmasını istedi. Talebeler hocalarının emri üzerine oturdular.
Namaz vakti girince abdest almak îcâb etti. Hüseyin Hamevî, Eşrefoğlu hâriç
bütün talebelerine su aramalarını söyledi. Talebelerin; "Sultanım burada su
yoktur." demelerine rağmen; "Hele siz bir arayın belki vardır." buyurdu.
Talebeler aramalarına rağmen bulamadılar. Bunun üzerine Hüseyin Hamevî;
"Rûmî! Gerçi sen misâfirsin. Misâfire hizmet ettirmek doğru değildir. Bir de
sen ara. Belki su bulursun." deyince, Eşrefoğlu; "Emriniz başım
üstüne." diyerek hemen aramaya başladı. Bir ağacın yanına gidip, teyemmüm
etti ve secdeye varıp Allahü teâlâya şöyle yalvardı: "Yâ Rabbî! Hocam su
istiyor. Lutfet, su ihsân eyle." Daha sonra başını secdeden kaldırdı. Secde
ettiği yerden bir pınarın kaynadığını gördü. Hemen tası doldurup hocasına
götürdü. Hüseyin Hamevî talebelerine dönerek; "Su olmadığını iddiâ
ediyordunuz. Bakın Rûmî nasıl bulmuş!" dedi. Talebeler hemen suyun bulunduğu
yere gittiler. Suyun daha yeni çıkıp akmaya başladığını görünce, hocalarının
Eşrefoğlu'na himmet etmesinin sebebini anladılar.
Hüseyin Hamevî, Abdullah'ı
Anadolu'ya uğurladıktan bir müddet sonra, arkasından baktı ve; "Abdullah-ı
Rûmî koca bir deniz imiş. Bizde bulunan her şeyi çekip sînesine aldı."
buyurdu. Çocukları ile birlikte Ankara'ya giden Abdullah-ı Rûmî, kayınpederi Hacı
Bayrâm-ı Velî'nin yanında bir müddet daha kaldıktan sonra İznik'e gitti.
İznik'te önceleri münzevî,
yalnız bir hayat yaşayan Eşrefoğlu, şan ve şöhretten hiç hoşlanmazdı. Kimsenin
dikkatini çekmeden fakirâne bir hayat yaşadı ve insanlardan uzak kalmaya çalıştı.
İznik'e Hama'dan bir zâtın gelmesi ile durum değişti. O zât herkese Eşrefoğlu'nun
menkıbelerini anlatmaya başlayınca, İznik halkı kendisine hürmet ve îtibâr
göstermeye başladı. Bundan rahatsız olan Eşrefoğlu Rûmî dağlara çekildi, tekrar
uzlet hayâtına başladı. Dağlarda dolaşırken bir köylü onu gördü ve suçlu
sanarak yakaladı. Gâyesi onu teslim edip mükâfât almaktı. Fakat onun şöhretini
duyan köylünün annesi, kendisini tanıyınca mesele anlaşıldı, köylü ve annesi de
Eşrefoğlu'na talebe oldu. Bunun üzerine İznik'e dönen Eşrefoğlu asıl vazîfesi
olan insanlara doğru yolu anlatmaya başladı. İlk talebesi olan ve kendisini yakalayan
köylü onun için Pınarbaşı denilen yerde bir dergâh yaptırdı. Eşrefoğlu Rûmî
burada talebelerine ders vermeye, Kâdirî yolunu yaymak için çalışmalara başladı.
Talebelerinin nefsini terbiye etmek için, riyâzet ve mücâhedeler yaptırmaya, gurur,
kibir, ucb gibi kalp hastalıklarından kurtarmaya büyük gayret gösterdi.
Bir gece Eşrefoğlu Rûmî
dergâhında ibâdet ediyordu. Bu sırada bir ışık peydâ oldu. O ışıktan şöyle
bir hitap duyuldu: "Ey kul!Dile benden ne dilersen. Bütün haram olan şeyleri sana
helâl kıldım." Eşrefoğlu bir anda Allahü teâlânın izni ile sesin sâhibi
olan şeytanı yakaladı. Avucunun içinde sıkmaya başladı. O anda şeytan; "Yâ
şeyh! Ne yapıyorsun? Allah bana kıyâmete kadar mühlet vermiştir. Sen ise beni
öldürmek istiyorsun." deyince, Eşrefoğlu; "Ey mel'ûn! Sen benim
talebelerimin ve dostlarımın îmânlarına kasdetmeyeceğine dâir söz verirsen,
salarım." dedi. Şeytan da; "Onların îmânlarına kasdetmeyeceğime söz
veriyorum." dedi. Bunun üzerine Eşrefoğlu Rûmî; "Ey mel'ûn! Allahü
teâlâ ile olan ahdine vefâ etmedin. Benimle olan ahdine mi vefâ edeceksin. Bildiğin
şeyden geri kalma." dedi ve saldı. Talebeleri; "Onun şeytan olduğunu nereden
anladınız?" diye sorunca; "Bütün haramları sana helâl kıldım, deyince
anladım. Çünkü Allahü teâlânın haram ettiği şeyler zâta mahsus değildir.
Kıyâmete kadar bâkidir." buyurdu.
Eşrefoğlu'nun gayretli
çalışmaları ve büyüklüğü çevreden işitilmeye başlandı. Bursa'dan,
İstanbul'dan ve diğer vilâyetlerden akın akın gelip talebesi olmakla şereflenmek
isteyenler çoğaldı. Hattâ Sadrâzam Mahmûd Paşa, onun talebesi olmak isteğinde
bulundu. Onun yoluna girdi. Abdullah-ı Rûmî hazretleri, talebeleri arasında en ileri
olan Abdürrahîm-i Tırsî'yi yerine halîfe, vekil bıraktı ve kızı Züleyhâ ile
nikahladı. Abdürrahîm-i Tırsî, hocası ve kayınpederi Abdullah-ı Rûmî'ye çok
bağlı idi.
Abdullah-ı Rûmî, Fâtih Sultan
Mehmed Hanın İstanbul'u fethinden önce Müzekkin-Nüfûs isimli bir kitap yazdı. Bu
kitabını okuyan herkes çok beğendi. Bundan ayrı olarak Tarîkatnâme,
Delâlil-ün-Nübüvve, Fütüvvetnâme, İbretnâme, Mâzeretnâme, Elestnâme,
Nasîhatnâme, Hayretnâme, Münâcaatnâme, Cinân-ül-Cenân, Tâcnâme,
Esrâr-ut-Tâlibîn gibi eserleri vardır. Dîvânında pek güzel şiirler, kasîdeler
bulunmaktadır. Yûnus Emre'nin şiirleri tipinde şiirler söylemiştir. Şiirlerinde,
"Eşrefoğlu Rûmî" mahlasını kullanan Abdullah-ı Rûmî daha çok öğüt
tarafındadır. Halk arasında en çok söylenen ve en meşhur şiiri tövbeye geldir.
Abdullah-ı Rûmî, bir sohbetinde
Ebülleys-i Semerkandî'den naklen şöyle anlattı:
Bir târihte Bağdât'ta,
zenginler hacca gidiyorlardı. Peygamber efendimizin aşkıyla yanan bir fakîr de, o sene
hacca gitmeye niyet etti ve hac kâfilesiyle yola çıktı. Kâfile hareket etmeden önce,
herkes eşi-dostu ile helâllaştı. Şehir dışına çıkıldığında, zenginlerden
biri bir fakîrin de hacca gittiğini görünce; "Bineğin yok, azığın yok. Sen
hacca nasıl gideceksin? Bâri cebinde birkaç bin altının var mıdır?" diye alay
etti. Fakîr, bu zenginin alaylı sorusuna çok üzüldü ve; "Allahü teâlâ ne
güzel vekîldir. Mahlûkâtın rızkını o vermektedir. Hepimiz O'nun verdiklerini
yiyoruz." diyerek, zenginin bulunduğu yerden mahzûn bir şekilde ayrıldı. Hac
vazîfelerini yapana kadar da o zengine hiç görünmedi. Herkes Mekke-i mükerremeden,
Medîne-i münevvereye yola çıktıkları zaman, o zengin, fakîri sağ sâlim tekrar
karşısında görünce hayret etti ve; "Komşu, sen de buraya kadar gelip hac
vazîfeni yapabildin mi?" diye sormaktan kendini alamadı. Fakîr de; "Allahü
teâlâya sonsuz hamdü senâlar olsun. Yüzümüzün karasına bakmayıp, bu mübârek
makâmı ziyâret etmeyi nasîb etti. Geldim, Beyt-i şerîfi tavaf ettim. Sağ sâlim
dönüyorum." dedi. Zengin; "Hacı efendi! Acabâ sana da berât verdiler
mi?" diye sordu. Fakîr; "Bu ne berâtıdır ki?" dedi. Zengin;
"Beyt-i şerîfi ziyâret edenlere, Cehennem'den âzâd olduğuna dâir berât
kâğıdı verilir." diyerek, koynundan herhangi bir kağıt çıkarıp fakîri
aldattı. Fakîr, berât kâğıdının kendisine verilmediğine çok üzüldü. Derhal
geriye dönüp Harem-i şerîfe geldi. İki gözü iki çeşme hâlinde, kanlı yaşlar
akıtarak çok inledi. Allahü teâlâya kırık bir gönülle duâlar etmeye, yalvarmaya
başladı: "Ey âlemleri yaratan yüce Rabbim! Sen herşeye kâdirsin, ganî bir
pâdişâhsın. İhsânların bütün kullarına her ân yağmaktadır. Cehennem'den
âzâd olup orada incinmemeleri için kullarının bâzısına berat vermişsin. Bu fakîr
kuluna berât verilmedi. Yoksa bu garîb kulun âzâd olmadı mı?" deyip bayıldı.
Baygın hâlde iken, mânâ âleminden yanına bir kimse gelip; "Ey fakîr! Başını
kaldır ve şu berâtını alıp arkadaşlarına yetiş!" diyerek elindekini ona
verdi. O ânda fakîr kendine gelerek ayıldı. Elinde, dünyâ kâğıtlarına hiç
benzemeyen, yeşil renkli nûrdan yazıları olan ve misk gibi kokan bir berât kâğıdı
vardı. Kâğıdı defâlarca öpüp başına koyan fakîrin sevincinden neredeyse aklı
gidecekti. Şükür secdesine kapandı. Ömründe hiç görmediği o berâtı, yüzüne ve
gözüne sürdü, bağrına bastı ve koynuna sokarak arkadaşlarına yetişmek için
hızlı adımlarla yürümeğe başladı. Arkadaşları, geriden fakîrin geldiğini
görünce gülüşmeğe başladılar. Yanlarına soluk soluğa gelen fakîre alayla;
"Cehennem'den âzâd olma berâtını alabildin mi?" diye sordular. Fakîr de
koynundan berâtını çıkararak; "İşte! Rabbimizin ihsânı olan berâtım!"
diyerek, misk kokulu berâtını zengine sunuverdi. Herkes yerinde donakalmıştı.
Berâtı alan zengin, nûrdan yazılarla fakîrin Cehennem'den âzâd olduğunu okuyunca,
aklı başından gidip, atından düştü. Bir süre yerde baygın yatan zengini zor
ayılttılar. Kendine gelen zengin, kâğıdı öpmeye, misk kokusunu koklamağa
başladı. Kendi kendine de; "Vâh, vâh benim boşa geçen ömrüme! Keşke ben de
bu fakîr gibi sâdık bir fakîr olsa idim. Onun kavuştuğu bu saâdete ben de
kavuşsaydım. Bu fakîr, sadâkati sebebiyle bu mertebelere ulaştı. Ben ise
zenginliğim sebebiyle gurûra kapıldım ve bundan mahrûm oldum. Bütün malımı
versem, bu kâğıttakilerin bir noktasını alamam" diyerek âh eyledi. Gözlerinden
kanlı yaşlar döktü. Fakîr; "Hacı efendi! Berâtım sende kalsın. Sakla. Ben
öldüğüm zaman kefenimin arasına koyun da kabrimde suâl meleklerine onu
göstereyim." dedi. Hacı efendi berâtı büyük bir îtinâ ile koynuna koydu. Uzun
yolculuktan sonra evlerine ulaştılar. Zengin olan hacı, berâtı sandığına koydu.
Aradan günler geçti. Zengin, ticâret için başka memlekete gittiğinde, fakir vefât
etti. Yıkayıp kefenlediler, fakat berâtını bulup kefenin içine koyamadılar.
Fakîrin cenâzesini kabre defnettiler. Ancak birkaç ay geçtikten sonra, zengin
ticâretinden döndü. Fakîri sorduğunda; "Sizlere ömür! Sen gittikten sonra
vefât etti." dediler.
Zenginin sanki dünyâsı başına
yıkıldı. Çok ağladı ve; "O zavallının bende pek kıymetli bir emâneti
vardı. Onu yerine getiremedim. Böylece vasiyetini yapamamış oldum. O âhirete
göçtü, berâtı ise bende kaldı. Berâtını yanına koyamadım." dedi. Hemen
sandığın yanına varıp ağzını açtı. Fakat berâtı koyduğu yerde bulamadı.
Tekrar tekrar aramasına rağmen yine bulamadı. "Kabrine gidip bakayım. Belki,
birisi beratı alıp ona vermiştir." dedi.
Kazma kürek alarak kabre gitti.
Mezarını açmak istedi. O anda; "Kabri açma! Biz ona o berâtı verdik,
dışarıda bırakmadık!" diyen bir ses işitti. Nereden geldiği belli olmayan bu
ses karşısında zengin, düşüp bayıldı. Mânâ âleminde fakîri gördü. Fakîr;
"Ey hacı efendi! Allahü teâlâ sana selâmet versin. O berât bana verildi.
Hamdolsun. Münker ve Nekîr meleklerine gösterdim. Onu görünce sorgu suâl bile
etmediler. Bu berâtı almama hacdan dönerken sen sebeb olmuştun. Cenâb-ı Hak senden
râzı olsun." deyip kayboldu. Zengin ayıldığında, doğru evine gidip, fakir
için hatimler okuttu. Yemekler pişirtip, yetimleri, fakirleri doyurdu."
TESBİH EDEN MENEKŞELER
Vakit ilk bahar olduğu için
çiçekler yeni açmıştı. Abdest alıp namaz kıldıktan bir süre sonra Hüseyin
Hamevî talebelerine; "Biraz menekşe toplayıp, getirin." buyurdu. Talebelerin
herbiri bir tarafa dağıldı. Demet demet menekşe toplayıp, hocalarına getirdiler,
Eşrefoğlu ise hocasının huzûruna elindeki bir menekşe ile vardı. Hüseyin Hamevî;
"Rûmî, misâfir olduğun için menekşenin yerini bulamadın herhalde."
deyince, o; "Sultanım hangi menekşeyi koparmak istedimse; "Allah rızâsı
için beni koparma, zikir ve ibâdetimden ayırma." diye söyledi. Ben de dolaştım.
Bir yerde ibâdeti bitmiş bir menekşe gördüm. Onu koparıp getirdim." dedi. Bu
sözleri işiten diğer talebeler onun üstünlüğünü bir kere daha anlamış oldular
ve düşüncelerinden tövbe ettiler.
TÖVBEYE GEL
Ey hevâsına tapan,
Tövbeye gel, tövbeye,
Hakka tap, Haktan utan,
Tövbeye gel, tövbeye.
Nice nefse uyasın,
Nice dünyâ kovasın,
Vakt ola usanasın,
Tövbeye gel, tövbeye.
Nice beslersin teni,
Yılan çıyan yer anı,
Ko teni, besle cânı,
Tövbeye gel, tövbeye.
Sen dünyâ-perest oldun,
Nefsin ile dost oldun,
Sanma dirisin, öldün,
Tövbeye gel, tövbeye.
Sen teni, sandın seni,
Bilmedin senden teni,
Odlara yaktın cânı,
Tövbeye gel, tövbeye.
Gör bu müvekkelleri,
Yazarlar hayrı, şerri,
Günâhtan gel sen beri,
Tövbeye gel, tövbeye.
Ey miskin Âdemoğlu,
Usan tutma âlemi,
Esmeden ölüm yeli,
Tövbeye gel, tövbeye
Ölüm gelecek nâçar,
Dilin tadını şeşer,
Erken işini başar,
Tövbeye gel, tövbeye.
Göçer bu dünyâ kalmaz.
Ömür pâyidâr olmaz,
Son pişman, assı kılmaz
Tövbeye gel, tövbeye.
Tövbe suyuyla arın,
Deme gel bugün yârın,
Göresin Hak dîdârın,
Tövbeye gel, tövbeye.
Eşrefoğlu Rûmî sen,
Tövbe kıl erken uyan,
Olma yolunda yayan,
Tövbeye gel, tövbeye.
DÜNYÂ DEDİKLERİ
Eşrefzâde Rûmî bir vâzında
şöyle buyurdu: Ey müslümanlar! Dünyâ dedikleri bir hiçten ibârettir. Hiç olduğu
şuradan anlaşılıyor ki, sonucu hiçtir. Hiç olan dünyâya gönül veren, yolunda
ömrünü çürüten ve hiç olan şeyi isteyenler de bir hiçten ibâret kalacaklardır.
Amma hiçi hiç sayan âriftir.
Azîzim! Sen o sultanları
gözünün önüne getir ki, onlar dünyâya geldiler. Lâkin dünyâya îtibâr
etmediler. Dünyânın arkasına düşüp hırsla dünyâlık toplamaya çalışmadılar.
Âhiret amelleriyle meşgûl oldular. Onlar, bu dünyânın âhiret yolunun üzerinde bir
yol uğrağı olduğunu anladılar. Buna aldanmak olur mu? Yol tedârikinde bulunup
kâfileden ayrılmadılar. Bu dünyâya gönül verip aldanmadılar.
Azîz kardeşim! Temiz ve pak
erler ile aziz canları gör. Onlar bu dünyâya aldanmadılar. Allahü teâlâ
kendilerine ne verdi ise nefislerinden kestiler. Kendi nefislerine vermeyip fakirlere
dağıttılar. Açları doyurup, çıplakları giydirdiler. Muhtaçları arayıp buldular.
Kapılarına gelenleri mahrum etmediler. Darda kalanların gönüllerini ferahlattılar,
işlerini gördüler. Şu hadîs-i şerîfi kendilerine düstûr edindiler: "Bir
kimse, din kardeşinin bir işine yardım etse, Allahü teâlâ da onun işini
kolaylaştırır. Bir kimse, bir müslümanın sıkıntısını giderir, onu sevindirirse,
kıyâmet gününün en sıkıntılı zamanlarında Allahü teâlâ onu sıkıntıdan
kurtarır."
Akıllılar bu dünyâda şu üç
şey ile meşgul olurlar. Böylece onlar herkesin üzüldüğü gün, bayram ederler: 1)
Dünyâ seni terk etmeden sen dünyâyı terk edesin. 2) Her şeyden kurtulasın. 3)
Rabbinle buluşmadan, Rabbin senden râzı olsun. Bunlara riâyet eden kimse, Allahü
teâlâ ile görüşüp kabrine öyle gider.
Nihâyetsiz denizdir
Bu pâyânsız denizin
Mevcini duyan gelsin.
Derviş dili nûr doğar
Her lahza göğe ağar
Ben diyem doğru haber
Canına kıyan gelsin.
Dervişin gözü açuk
Dün ü güni uyanuk
Bu söze Rabbim tanuk
Bakmadan gören gelsin.
Dervişin kulağı sak
Hak'tan alır ol sebak
Deprenmeden dil dudak
Sözü işiden gelsin.
Dervişler Hakk'ın dostu
Canları ezel mesti
Aşk şem'ini yaktılar
Pervâne olan gelsin.
Bu Eşrefoğlu Rûmî
Dervişliğe geleli
Nefsindendir çektiği
Nefsin öldüren gelsin.
1) Osmanlı Müellifleri; c.1,
s.17
2) Müzekkin Nüfûs
3) Menâkıb-il-Eşrefiye
4) Tam İlmihâl Seâdet-i
Ebediyye (49. Baskı); s.1074
5) Tâc-üt-Tevârih; c.5, s.179
6) Güldeste-i Riyâz-i İrfan;
s.180, 182, 317
7) Sefînet-ül-Evliyâ; c.1, s.98
8) İslâm Âlimleri
Ansiklopedisi; c.11, s.374
“Eşrefoğlu Abdullah’ı
Rûmî’nin doğum tarihi ile ilgili olarak, kaynaklarda verilen değişik tarihlerden en
doğrusunun 754/1353 olduğunu söyler.”
“Hacı Bayram-ı Velî’nin
damadı olarak da ün kazanan Eşrefoğlu Abdullah Rûmî, XV. Yüzyılın tanınmış
mutasavvıf şâirlerindendir . Babasının adı Eşref, onun da babası Mehmed
Mısrî’dir. İznik’te doğmuştur.” (S.17)
“Eşrefoğlu, Afyonkarahisarlı
Alaaddin Ali Tûsî’ye muîdlik yaparken ilim yolunu tamamen terk ederek, Abdal Mehmed
Sultan namındaki bir meczûbun işareti ile Emir Sultan’dan inâbe almıştır.”
(S.19)
“Eşrefzâde, Abdal Mehmed’le
aralarında geçen hadise ile, tasavvufun ilahî bir mevhibe, sırası gelmeyince va
kısmet olmayınca hiç kimse için keşfi mümkün olmayan, ezelden takdir olunmuş bir
nasib olduğuna inanmıştır.”
“Bursa’da Yıldırım
Bayezid’e “Sultân-ı iklîm-i Rûm” ünvanını almasından sonra, ona resmen
kılıç kuşatmış, ayrıca Sultan’ın kızı ile de evlenmiş olan büyük veli Emir
Sultan hazretlerinin huzuruna koşar” (S.21)
“Emir Sultan, ihtiyarlığından
bahsederek simâsında ve tavrında büyük bir istitad keşfettiği bu zâtı, kendisiyle
daha çok alakadar olabilecek Ankara’da bulunan Hacı Bayram-ı Velî’ye gönderir.”
“Ol zamanda şehr-i Bursa’da
irşad-ı nas olan gülşen-i hakikatın gül-i bî-hârı Hazret-i es-Seyyid
Muhammadü’l Buharî eş-şehir be-Emir Sultan Kuddise sırrehu’l-müste’ân
Hazretlerine varup:
Bizi bendeliğe kabul idüp,
seyrullah etmeğe bizi irşad idün! Diye niyâz itdükde, Emir Sultan (K.S) hazretleri
buyururlarki:
-Kuzu, biz pîr ve intikalimiz
dahi karîbdür; varun şehr-i Ankara’ya azimet idüp Hacı Bayram-ı Velî
biraderimüze” (S.22)
“Çün Eşrefzâde Hazretleri
nutk haklayup, kalkup Ankara şehrine azimet idüp Hacı Bayram-ı Velî Hazretleri nutk
haklayup, kalkup Ankara şehrine azimet idüp Hacı Bayram-ı Velî Hazretlerinden tövbe
ve inabe ve riyazet iderler.”
“Çün Hacı Bayram-ı
Velî’nin âsitâne-i saadetlerine vardukda, tathîr-i beytü’l-helâ ile emir
buyururlar” (S.23)
“Eşrefoğlu Abdullah-ı
Rûmî’nin, Emir Buharî’nin tavsiyesi ile mürid olmak üzere Ankara’ya gelip Hacı
Bayram-ı Velî’ye damad olmasının da bu tarihler arasında cereyan ettiğini
varsaymak yanlış olmaz.”
“Hacı Bayram-ı Velî
Hazretlerinin zaviyesinde on bir yıl süre imamlık yaptığını bizzat kendisi ifade
etmektedir .”
“Eşrefoğlu’nun Havı
Bayram-ı Velî’ye intisab tarihi en geç 1421 olup bu zaviyede on bir yıl imamlık
yaptığını bizzat kendisinin ifade etmesi, ayrıca caminin altındaki ona ait olan üç
çile hücresinin hala varlığını devam ettirmesi, bize zaviyenin yapılış tarihi
hakkında ortalama bir bilgi veriyor. Buna göre zaviyenin yapılış tarihi, 1426-1428
tarihleri yerine 1412 ile 1420 tarihleri arası göstermek daha doğru olur
kanaatindeyiz.” (S.24)
“Bu caminin kuzeyden aşağıya
olan giriş yerinde, zemin altında kalan bölümde, üç küçük çile odası
bulunmaktadır. Bu çile odaları Hacı Bayram-ı Velî, Eşrefoğlu Rûmî ve
Akşemseddin’e aittir.”
“Dehasına inandığı için,
kendisine daha da yakınlaştırmak gayesiyle çok beğendiği bu müridini kızı
Hayrü’n-nisa Hatun’la evlendirdi. Hayrü’n-nisa Hatun’la olan evliliklerinden
itibaren, Eşrefoğlu Rûmî’nin şeceresi tesbit edilmiştir”
“Hacı Bayram’ın yanında
tasavvufî eğitimini tamamlayan Eşrefoğlu, şeyhi Hacı Bayram tarafından
Bayramîliği yaymak üzere, doğum yeri olan İznik’e halife olarak gönderilir.
Bayramîliğin sembolü olan alem (sancak) ile seccade de kendisine verilir.” (S.25)
“Hacı Bayram-ı Velî’den el
alanlar arasında, Akşemseddin ve Eşrefoğlu Rûmî’nin yanısıra Germiyanoğlu
Şeyhî, Yazıcı Selahaddin, Yazıcıoğlu Muhammed, Yazıcıoğlu Ahmed-i Bîcân, Molla
Zeyrek, Elvan Şirâzî, İnce Bedrettin gibi medrese menşe’l, kültürlü kimselerin
bulunması ilginçtir. Tasavvufun ilimle beraber olduğu takdirde müsbet netice
verebileceği konusu, tasavvuf tarihinin ilk asırlarından itibaren üzerinde durulan
önemli bir meselesidir.”(S.26)
“İznik’te kaldığı bir
yıllık süre içerisinde Bayramiyye tarikatının melamî-meşrep havası ve onun
içinde bizzat yaşadığı sıkı tarikat disiplini ve riyazet alışkanlığı ile
halkı irşad etmek bir yana, henüz kendisinin istenilen mertebeye ulaşmadığını
düşünüyor.”
“Hacı Bayram’a anlatarak ona
şöyle bir soru sorar:
“Seyr ü sülûkun tamamı
şimdiki makamımız mıdır, yoksa daha var mıdır?”
Hacı Bayram Hazretleri,
müridinin bu sorusuna şöyle cevap verir:
“Seyrullah’da nihayet vardur;
fakat seyfullah (Hakkın varlığında eriyip, O’nun iradesiyle yaşama) da, insan bin
yıl yaşasa çeşitli ta’atler ve mücahedelerde bulunsa, velînin başı nebîlerden
birisinin ayağının irişdiği yere irişemez.”
“Eşrefoğlu, “Sultanım, bu
bendenize kanaat gelmedi” diyerek seyrullahta yükselmek arzusunda olduğunu ifade eder.
Eşrefoğlu’nun bu şevkini memnuniyetle karşılayan Hacı Bayram Hazretleri, kendisini
Suriye’nin Hama kasabasında oturan Kadirî tarikatının pîri, Gavs-ı Âzam
Abdülkadir Geylanî Hazretlerinin beşinci göbekten torunu Şeyh Hüseyin Hamavî’ye
göndereceğini, bu makama onun irşad ve ihtimamı ile yükselebileceğini ifade eder.
Yalnız Hama’ya yolculuğundan önce, İznik’e giderek kırk gün halvette kalmasını
ve bu süre içinde başından geçenleri yazmasını da tavsiye buyurur. Eşrefoğlu
bunun üzerine İznik’e döner ve şeyhinin tavsiyelerini yerine getirir.” (S.27)
“Şeyhin manen ilerlemeye
müsait müridini, bir başka şeyhe göndermesi âdabdandır. Bu şekilde şeyhi
tarafından, Hama’ya gönderilip Şeyh Hüseyin Hamavî’ye intisâb eder. Eşrefoğlu
Rûmî, bu ikinci şeyhin yanında kısa zamanda, manevî terakkilere mazhar olarak
icâzet almıştır.” (S.28)
“Şeyh, Eşrefzâde’den
İznik’te iken kırk gün içinde gördüğü ve yazdığı hadiselerin kağıdını
isteyerek, aradan vakit geçmeden, kırk gün daha çile ve riyazetle i’tikafa
çekilmeye davet eder. Bunun için, hemen bu yeni müridi bir hücreye kapatır. Şeyh
Hüseyin Hamvî, Eşrefoğlu’yla ilk karşılaştığında ona Rûmî diye hitap etmiş
ve bu hitap tarzı Eşrefoğlu’nun çok hoşuna gitmiştir. H.Hamavî, bundan sonra ona
hep Rûmî diye hitap etmiştir.” (S.29)
“Eşrefoğlu’nu duvara
dayanmış, gözleri kapalı hareketsiz bir vaziyette görünce, ölmüş zannederek,
telaşlı ve heyecanlı bir şekilde koşarak şeyhine gelir ve durumu anlatır.”
“Müridler, “Şeyh Efendi
ölüyü hapsedip defnettirmiyor” şeklinde kendi aralarında durumun kritiğini
yaparlar. Şeyh Efendi bütün bu dedikoduları duymamazlıktan gelir. Nihayet kırk gün
(erbaîn) tamamlanır.
Bunun üzerine Şeyh Efendi
şöyle buyurur:
-Gelin imdi ey dervişân,
vâdemiz encâm buldu: Rûmî’yi erbaîînden ihrac idelüm.
Dervişler halvethanenin
kapısına gelirler. Şeyh Efendi dervişlere Allah’ı zikretmelerini emir buyrurur.
Onlar da bir miktar zikrettikten sonra Şeyh hazretleri dua ederek kapıyı açarlar.
Eşrefoğlu, aynı vaziyette; duvara yaslanmış, istiğrak ve vecd içinde sapsarı,
gözleri kapalı ve solukları kesilmiş bir görünüşte bulunmaktadır. Şeyh kendisine
yaklaşıp kulağına şöyle seslenir:
-Ya Rûmî Hû, veya Rûmî kalk.
Birinci ve ikinci çağrışta cevap gelmez. Üçüncü çağırışta ise Eşrefoğlu:
-Lebbeyk (buyrun) sultanım, bize
kıydınız! Diyerek kalkar.” (S.30-31)
“Şeyh Hüseyin ona Kadirî
tarikatının temsilciliğini verir. Gideceği yerde, kendi tarikatı adına irşada memur
edilir. Buna alamet olarak ellerine tarikatın sembolleri olan, Alem (Bayrak), Çırağ
(Meşale), Seccade, Asa, Tac verilmiştir. Hamavî, ona bu emanetleri verdikten sonra:
-Rûmî! Bir memlekette iki
padişah olmaz. Git seni vatanına istihlaf (vekil tayin) ettim! Diyerek İznik’e
gönderir.” (S.31)
“İkinci defa veda edip yola
çıkarken Eşrefoğlu’na Şeyh Hüseyin şunları söyler:
-Rûmî, cümle Rûm erenlerinin
nihayetine yetişip bize geldin; eğer seyr ü sulûkta bizim nihayetimize yetişmek
istersen, var mücahede ve riyazet eyle!
Şeyh Hüseyin, Erefoğlu
ayrılırken arkasından hayran hayran bakar. Dervişleri neden bu şekilde nazar
ettiklerini sorarlar.
Şeyh Efendi onlara şu cevabı
verir:
-Bir bahr-ı mühitmiş; neyim
varsa çekip kendine aldı.” (S.32)
“Eşerfoğlu kendisine
gösterilen bu teveccühten rahatsız olsa gerektir ki halka izini kaybettirerek,
şehirden uzaklaşıp Tirse dağlarına kaçar ve dağlarda yalnız başına dolaşmaya
başlar.” (S.34)
“İlk müridi olan bu köylü,
şeyhi Eşrefoğlu’na, Pınarbaşı Deresi civarında bir tekke inşa eder.” (S.34-35)
“Eşrefoğlu, tekkesini kurarak
halkı irşada başladıktan sonra, önceki halinden çok daha değişik görünür.
İlâhîleriyle coşarak, halkı irşada davet eder. Dîvân’ındaki şiirlerinin
çoğunu halkı irşat makamında söylemiştir.”
“Müridlerinden Sadrazam Mahmut
Paşa hayatının sonuna kadar Pınarbaşı’ndaki tekkesinde yanından ayrılmadı.”
“Eşrefiyye tarikatı, Emir
Sultan’ın tarikatı ile Bayramiye ve Kadirî tarikatlarının meczedilmesinden meydana
gelmiştir. Bu tarikatların adabına ilave olarak, teberrüken altı sene Davudî
Savm’a devam ederek, mümkün mertebe halk ile görüşmemek, evrâda ve sünnete ittiba
etmek şart koşulur.”
“Sâlik devamlı oruç
tutmayabilir ise de, muhakkak erba’in çıkarmalıdır.” (S.35)
“H.Hamavî, onun bu tacı
muhafaza etmesini, yalnız bir gül yerine bir terk (dilim) daha ilave etmesini isteyerek
kendisinin de sahib-i sikke olan bir pîr olduğunu müjdelemişti.”
“Böylece tacdaki dilim adedi
yedi olmuştu.”
“Kendisinden sonra yerine
geçecek olan Abdürrahim Tırsî’yi iyi bir şekilde yetiştirmiştir. Bu zât İznik
civarında Tırse Köyü’ne imamlık yaparken Eşrefoğlu’nu tanımıştır. Fıkıh
ilmine iyice vakıf olan A.Tırsî, Eşrefoğlu’nun kızı Zeliha ile evlenir. Bundan
(Zeliha hatun) tarikatın üçüncü postnişini Pîr Hamdullah doğar.” (S.36)
“Eşrefoğlu’na haber
ulaştırılır, o ise, “İzn-i İlâhi yoktur,gidemem!” diye karşılık verir.
Padişah’ın ısrarıyla bir kez daha haber gönderilince, yine aynı karşılığı
verir. Bu defa Padişah iyice kızar ve “Gidin katl edin!” diye emreder.”
“Padişah tarafından
Karamürsel’e bir kadırga gönderilerek büyük velî İstanbul’a getirilir. Saray
erkanının ikazlarına rağmen Fatih, tâ Demirkapı’ya Eşrefoğlu’nu karşılamaya
çıkar. Buluştuklarında, daha önce yapmış olduğu edepsizliğin bağışlanmasını
rica eder, dualar talep eder. Büyük velî, Padişah’ın validesini iyileştirdikten
sonra kalkıp tekrar geri, İznik’e gelir.”
“Menâkıb’da, onun
İznik’e, yâranlarının yanına dönünce ellerini kaldırıp: “Sultanları bizim
kalbimizden, bizi Sultanların kalbinden çıkar!” diye dua ettiği kaydedilir.”
(S.37)
“Mervîdir ki şol gazeldeki
Çürümüş tenlere eğer bir kez
dirsem bi-iznî kum
Yalın ayak başı açuk kamusı
turalar üryan (85/8)
beytini muhâlifler devrin
sultanına söylerler. Sultan dahi şeyhi getirdüp beyti göstermiş ve “Bunu seb mi
dedin”demiş. Şeyh buyurmuş ki “Belî, ben dedim”. Sultan demiş ki, “Sen bunu
dediğin gibi etmeğe kadir misin?” Şeyh demiş ki, “Hâcet düşerse Hak taâlâ
kadîrdür ki tasdik eyleye. Emîr demiş ki “Elbetde şimdi seninle kabristâna varup
sen bu da’vânı icrâ idersin veyahud ben bu da’vânın ahkâmını sende icrâ
iderüm” deyüp mezâristâna cem’-i kesîr ve cemm-i gafir gidüp şeyh bir kere
“Eyyühelmevtâ Kum bi izn-i Mevlâ” deyince bunca mevtâ kubûrlarından üryan ve
ser-gerdan ol mezâristan ak baş kara baş bostana dönünce pâdişâhın aklı
başından gidüp cümle halâık yüzleri üzerine yıkılup kalırlar.” (S. 38-39)
“İznik’te medfun olan
Eşrefoğlu türbesinin kapısında “Eşrefzâde ‘azm-i cinân eyledi”
mısra’ının ebced hesabıyla açık olarak gösterdiği gibi Eşrefoğlu Rûmî h.
874/m. 1469 tarihinde, yüz yaşının üzerindeyken, İznik’te vefat eder.” (S.39)
“İznik’te Eşrefoğlu câmii,
türbe ve tekkesi, Sultan IV. Murad tarafından Irak seferi dönüşünde yeniden bina
ettirilmiştir. Bu türbe ve câmi Yunan istilasında harap oldu. İznik’e takriben on
beş kilometre uzaklıkta olan dağdaki çilehanesi de yine bu istilada tahrip
edilmiştir.”
“Evliyâ Çelebi
Seyahatnamsi’nde, Eşrefoğlu Rûmî Cami’i ve tekkesi ile ilgili olarak şu bilgiler
vardır: “E’ş-Şeyh Eşrefzâde câmi’î la’l-gûn kiremit ile mestûr, Kâşî-i
çîni ile ma’mur bir câmi-i pür-nûrdur ki bizzat Eşrefoğlu derûnunda
medfûndur.” (S.41)
“Seyyah Evliya Çelebi daha
sonra, şeyhin dergâhı ile ilgili olarak şu bilgileri ifade eder: “Bu âsitânenin
cevânib-i erbaasında Kâşî-i çînî üzre celî hat ile Esmâ-ı hüsnâ ve şâir
nûkuş âraste Âsitâne-i Şeyh Rûmî, (Şeyh Rûmî’nin dergâhı) diye tarif
olunmuştur ve şu beyit dahi orada yazılıdır:
Ey mürîd-i sırrı-i rûhânî
olan ehl-i yakîn
Âsitân-ı şeyh-i Rûma gel ki
Eşrefzâde dir.
Evliya Çelebinin
Seyahatnâme’sinde tasvir ettiği câmî ve tekke bugün mevcut değildir. Bu caminin
yerine, 1950 yılından sonra yeni bir câmi yapılmıştır. Eşrefzâde’nin kabri de
bu caminin avlusunda bulunmaktadır. Kabrin baş tarafında bulunan kırmızı ve siyah
kavuk motifinin üzerinde eski harflerle, “Kutbu’l-ârifin e’ş-şeyh Eşrefzâde
Abdullah Rûmî (K.S) yazısı vardır. Eşrefoğlu Rûmî Câmi’înin İznik
çinileriyle süslü minaresi hâlâ varlığını sürdürmektedir.”(S. 41-42)
“Eşrefzâde Rûmî
hazretlerinin damadı ve talebesi olan Abdürrahim Tırsî, henüz dört yaşında bir
çocukken de hocasının yanından ayrılmaz, babası alıp eve götürse, dönüp yine
onun evine giderdi. Sonunda Eşrefzâde Rûmî, Abdürrahim’in babası Bâyezid-i
Fakîh’e “Bu masumu bize verin, talim-i ilm ü edeb edelim”der. Böylece hocasına
öz babası gibi sevgive yakınlık duyan Abdürrahim Tırsî onun tedrisine girer, her
yerde yanında olur.” (S.43)
ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER
Bir gönül deriçesinden yine bir
nur oldı peyda
Aklumı başumdan aldı beni
kıldı delü şeyda
Temamet gönül cihanın o nurun
şu’a’ı tutdı
Yir ü gök tecelli toldı tag u
taş kuh u sahra
Ne ki var cemi’-i eşya nikabın
götürdi yüzden
Kamusını gördüm ol dost bana
ma’şuk oldı her ca
Nireye kim bakırsam gözüm anı
görür ancak
Görinen oldur hem gören kanı
gelsün imdi bina
Ne vücud u ne adem var ne zaman u
ne mekan var
Ne piş u pes ne fevk ü taht ne
yesar u ne hod-yümna
Kamu vahdet oldı kesret
götürildi nur u zulmet
Tolu ‘arş u ferş temamet oldı
anı görmez a’ma
Meğer Eşrefoğlı Rûmî gine
kendünden varupdur
Halka bir edna kalupdur pes
anundur işbu gavga (S.68)
Yine canum dimagına irişdi ol
lezzet-i dost
Gerekmez iki cihan çün ele girdi
fursat-ı dost
Bana işbu müdde’iler niçe
ta’n iderse itsün
Hele şimdi hasıl oldı bana
bunda vuslat-ı dost
Nireye kim bakarısam gözüme
görinen oldur
Gelsün ol diyen ki yokdur bugün
bunda rü’yet-i dost
Basiret gözini açsun hakikat
nazarla baksun
Görsün ol ki niçe tolmış
cihana delalet-i dost
Eşrefoğlı Rûmî sana ‘inayet
irişdi dostdan
Yidi iklne toldı temamet
muhabbet-i dost. (S.70)
‘Işıkla viran olan oldı’
imaret ta ebed
Hordur ol her dü cihan oldı
selamet da ebed
‘Işıkla ışka uyanlar göre
ma’şuk yüzini
Nefsile nefse uyan oldı melamet
ta ebed
‘Aşıkısan teni terk it canı
ko canana git
Tene cana kalanun işi hacalet ta
ebed
Sen vücudun safhasından yuy
gider benlik adın
İki cihan devletinden ol feragat
ta ebed
Var riyaset putın uşat yire sal
namusunı
Halk içinde nefsi hor it bul
sa’adet ta ebed
Çek mezellet darına kibr ü kine
virme aman
Şöhreti ko küll-i şöhret
oldı afet ta ebed
Kim ki şöhret bendine bunda
giriftar oldısa
‘Akibet toprak olup kıldı
nedamet ta ebed
Yüri var dünyayıla fahr eyleme
Fir’avn gibi
Bitmez illa ol tefahürden
şekavet ta ebed. (S.72)
Fakrıla fahr eyle çün
“El-fakrü fahri” dir Resul
Mala mülke magrur olma dime
heyhat ta ebed
Cifedür dünya anun talibi itler
dir neb
Cife kovan kişinün işi hasaret
ta ebed
Cehd eliyle can gözine çek
mücahede milin
Nefsile hiç dostluk itme kıl
‘adavet ta ebed
Meskenet ayinesine bak cemal-i
dostı gör
Hep hevalardan beri ol yüz Hakka
tut ta ebed
Kim ki bunda dost yüzin görmedi
anda görmeye
Var durur Kur’anda işbu söze
hüccet ta ebed
Kes enaniyyet başını teskin-i
sikkin ile
Kaz çıkar benlik kökini arduna
at da ebed
İşbu yolda günde bin kez ger
seni öldürürler
Teslim ol yüzün çevürme vir
iradet ta ebed. (S.74)
‘Aşıka bu yolda canı virmek
gerek elbetde kim
Şöyledür bu ‘ışk içinde
‘örf ü ‘adet ta ebed
Kim ki can virmedi bunda sa’yi
oldı hep heba
Gitmedi nefsinden anun hiç
habaset ta ebed
Eşrefoğlu Rûmî her kim
pendüni tutarısa
Görmeye iki cihanda ol melamet ta
ebed (S.76)
Kim ki dost yolında terk-i can
ider
Dost ana didarını ihsan ider
Kim bu fani dünyayı terk eylese
Dost ebed mülke anı sultan ider
Dost içün nefse murad virmeyene
Dost sekiz uçmağını erzan ider
Dost elinden cam-ı ışkı nuş
iden
Sırr-ı ma şukı nite pinhan
ider
Akıbet Mansurlayın esrük delü
Ol ene’l-hak darını seyran
ider
Can virenler kan-baha didar alur
Sanma bu bazarı her bi-can ider
Eşrefoğlu Rûmî can terk ideli
Her nefes dost iline cevlan ider.
(S.80)
Yüregüme şerha şerha yareler
urdı bu ‘ışk
Garet itdi gönlüm ilin yagmaya
urdı bu ‘ışk
Şimdi hakim gönlümün iklimine
‘ışıkdur benüm
‘Akla nefse tene cana hükmini
sürdi bu ‘ışk
Her sıfat kim nefsün ü ‘aklun
u ruhun varıdı
Tartdı seyfu’l-lah yürütdi
kamusın kırdı bu ‘ışk
Bu gönül hücrelerini tahliye
kıldı kamu
Ademiyyet noktasından sildi
süpürdi bu ‘ışk
Kendü varlığıyla külli
varlıgum mahv eyledi
Dost göziyle bakdı ol dost
yüzini gördi bu ‘ışk
Çün fena darında benlik
Mansurın dar eyledi
Dost işiginde ene’l-hak
nevbetin urdı bu’ışk
Dün gün Eşrefoğlu Rûmî
derdün artar pes neden
Zahmuna hod-dost elinden merhem
irgürdi bu ‘ışk (S.98)
Her kime kim şu’le bırakdı bu
‘ışk
‘Aleme düpdüz anı çakdı bu
‘ışk
Atlası çıkardı giydürdi
palası
Tahtlarından şahları yıkdı bu
‘ışk
İki ‘alemde gönül bağlamadı
Her kimün kim gönline akdı bu
‘ışk
Yazılarda Mecnunı hayran kodı
Leylaya çün bir nazar bakdı bu
‘ışk
Hem-dem oldı bir nefes Mansurıla
Boynına urganını takdı bu
‘ışk
Harutı Marutı indürdi yire
Zühreyi aldı göge çıkdı bu
‘ışk
Niçelere bağladı zünnarını
Zühd harmanın oda yakdı
bu’ışk
Eşrefoğlu Rûmî ‘ışka berk
yapış
Çün sana da geldi yolukdı bu
‘ışk (S.100)
Cihanı hiçe satmakdur adı
‘ışk
Döküp varlığı gitmekdür adı
‘ışk
Elinde sükkeri ayruga sunup
Aguyı kendü yutmakdur adı
‘ışk
Bela yagmur gibi gökden yagarsa
Başını ana dutmakdur adı
‘ışk
Bu ‘alem sanki oddan bir
denizdür
Ana kendüyi atmakdur adı
‘ışk
Var Eşrefoğlı Rûmî bil
hakikat
Vücudı fani itmekdür adı
‘ışk (S.102)
Cefa vü renc ü mihnetdür adı
‘ışk
Firak u der-i firkatdür adı
‘ışk
Virüp rahatları mihnetler alup
Dün ü gün ah u hasretdür adı
‘ışk
Bir oddur kim cana düşmiş
yanadur
Yürek tolu hararetdür adı
‘ışk
Kararı yok bu ‘ışkun
bi-karardur
Ki dürlü dürlü haletdür adı
‘ışk
Münezzehdür gahi iki cihandan
Dükelinden feragatdur adı
‘ışk
Gönülde derd-i yar ancak
hemindür
Bu halkdan kamu ‘uzletdür adı
‘ışk
Bu ‘ışkı kimse vasf itmez
diliyle
Gam u gussa vü gayretdür adı
‘ışk
Sıfatdur ma ‘şuka bu ‘ışk
u ‘aşık
Ki ‘ışk u ma’şuk bir zatdur
adı ‘ışk
Bu ‘ışkı ol bilür kim
‘aşık oldı
Niçe tevhid ü vahdetdür adı
‘ışk
Sorarsan ‘ışkı Eşrefoğlı
Rûmî
Tamam dostlıla vuslatdur adı
‘ışk (S.104)
Ben dost hevasına düşdüm özge
heva neme gerek
Başumda dost sevdası var dahı
sevda neme gerek
İy zahid-i dünya-perest var
zühdüni ‘arz eyleme
Ben ‘aşık-ı şurideyem zerk
ü riya neme gerek
Ben dost yolında nakdi hep
oynayuben yitürmişem
Çün gitdi külli varlıgum havf
ü reca neme gerek
Ben La’ubali giderem iki cihanı
niderem
Meylüm sekiz uçmaga yok pes
masiva neme gerek
Ben mest-i ezel gelmişem ben ta
ebed mest giderem
Hiç ayılmaz esrüklügüm zühd
ü takva neme gerek
Ben dostıla peymanumı
“Elest” den ön berkitmişem
Ben dostı ayan görmişem hayal
rü’ya neme gerek
Ben uyhuyı fikr itmezem düş
görüp ta’bir itmezem
Ben gelmezem ben gitmezem beka
fena neme gerek
Gerçi suretde insanam ben
sultan-ı ins ü canam
Ben farig-i dü cihanam işbu
gavga neme gerek
Ben Eşrefoğlı Rûmîyem ben
bakiyem kadimiyem
Ben ol mürg-i Lahutiyem arz u
sema neme gerek (S.106)
Devlet istersen devlet ‘izzet
istersen ‘izzet
İşiğinde kıl hizmet sultan
‘Abdü’l-kadirün
Geylandan durur aslı
Ebu’l-kasımdur nesli
Allah Muhammed dostı dostum
‘Abdü’l-kadirün
‘Aşık olan üftade turmaz
gider Bagdada
Kadrin bilür ziyade sultan
‘Abdü’l-kadirün
Müridinün her biri irşad ider
münkiri
Da’im budur hüneri sultan
‘Abdü’l-kadirün
İnkar idenler anı mürşid tanur
Şeytanı
Var seyr eyle sultanı sultan
‘Abdü’l-kadirün
Bil Muhammed ‘alidür cezbe ile
toludur
Dervişleri uludur sultan
‘Abdü’l-kadirün
Hak katında uludur iki cihan
toludur
Eşrefoğlı kulıdur sultan
‘Abdü’l-kadirün (S.112)
Elveda’ iy dostan canan iline
giderem
Gel dimiş dostum bana canan iline
giderem
Gelmişem gitmek içün satmak
beni kalmak içün
Dosta vasl olmak içün canan
iline giderem
Cennetün bagçeleri oldı
gözüme çün ‘ayan
Can kuşı uçmak diler canan
iline giderem
Hacıyam canum egnümde ihram
kefenüm
Baş açık yalın ayak canan
iline giderem
Aşina idüm ezelden şimdi
düşdüm gurbete
Yine biliş olmaga canan iline
giderem
Anda iken nur idük topraga saldı
Hak bizi
Yine envar olmaga canan iline
giderem
Dünya çün zindanımış layık
degül mü’minlere
Hamd’ülillah mü’minem canan
iline giderem
(Bu şiir, yazma nüshalarda beyit
şeklinde olduğu için, aynı şekilde yeni harflere aktarılmıştır.)
Ata ana kardaşlarum gitme diyü
zari kılur
Koymazam kulaguma canan iline
giderem
Eşrefoğlı Rûmî kılmadı
bunca kutlu sefer
Şad u hurrem pür-safa canan
iline giderem (S.122)
Bu gönlüm şehrini seyran
iderken
Didi sırrum bana seyran içinde
‘Işka düşdün niçün derman
ararsın
‘Aşıklar derd arar derman
içinde
İçüp ‘Işkun meyin meyin
şöyle mest ol kim
Dîvâne disünler akran içinde
‘Aşıklara karış ‘aşık
olı gör
Ne gevherler vardur ol kan içinde
Bu ‘ışk meydanıdur bunda
‘ar olmaz
Başunı top eyle meydan içinde
Mihneti rahat bil rahat arama
Rahat mı bulınur zindan içinde
Eşrefoğlı Rûmî Hakkı zikr
eyle
“Fezkûruni” didi Kur’an
içinde (S.132)
Anun ‘ışkı gerek bana
gerekmez dünya ‘ukbayı
Ki ‘ışkdur maksudum ancak
kodum cümle temennayı
Muhabbet dadın ezelden kodı
canum dimagından
Kamudan el çeküp bu can anın
ister o Mevlayı
Muhib mahbub muhabbet bil
hakikatda bular birdür
Anunçün anı sevenler kodılar
külli sevdayı
Anun derdini bilmeyen cihanda
nesne bilmedi
Gerekse varsun ol yüz yıl okusun
ag u karayı
Anun ‘ışkı kitabından şular
okudı bir harf
Hep ismi resmi mahv oldı unutdı
hep masivayı
Ben ol şahbaz-ı kudsiyem
kolından uçdum ol şahun
Şikarum süre götürdüm ki
avladum bu sahrayı (S.140)
Bana O’nun aşkı gerek, dünya
ahiret gerekmez
(Benim) isteğim ancak aşktır ki
bütün isteklerimi terkettim.
Canım, aklından muhabbet
lezzetini ta ezelde bıraktı.
Bu can, onun hepsinden el çekip
Mevla’yı ister.
Bil ki, seven, sevilen, sevgi
gerçekte bunlar birdir.
Onun için O’nu sevenler bütün
sevdayı terkettiler.
O’nun derdini bilmeyen cihanda
bir şey bilmedi.
Gerekse o (kişi) varsın,
yüzyıl ak ve karayı okusun.
Şunlar O’nun aşkının
kitabından bir harf okudu.
İsmi, resmi hep mahvoldu,
Allah’tan başka bütün
mahlukatı unuttu.
Ben o kutsal doğan kuşuyum,
O şâhın kolundan uçtum.
Avımı devamlı kovaladım
Ki bu sahrayı
(içindekileri)avladım.
Avum aldum yine döndüm varup
şah kolına kondum
Cemaline bakup her dem iderem hoş
temaşayı
Ben ol ser-baz-ı enisem yolında
can u baş virdüm
Bugün gördüm ‘ayan anı kodum
va’de-i ferdayı
Şarab-ı la-yezali ben içüp
hayran u mest oldum
Sözüm mestane anunçün ider
nükte-yi garrayı
Niderem şol dili ben kim
söylemeye zikrin anun
Niderem şol gözi ben kim ki
görmeye dilarayı
Var Eşrefoğlı Rûmî sen bu
razı ‘arife söyle
Ki her bir bi-haber ‘ami ne
bilsün bu ma’nayı (S.141-142)
İy ‘aceb bilsem nedür ya Rab
bu derdün çaresi
Gün gün artar hiç onulmaz
yüregümün yaresi
Yüregümün yaresine hiç tabib
kılmaz ‘ilaç
İy ‘aceb var mı dahı
bencileyin bi-çaresi
Çaresi bi-çarelükdür yine bu
derdün heman
Çün bela burcındadur
‘aşıklarun sitaresi
Gözi yaşlu bagrı başlu cigeri
delük delük
Olmuşam ‘alem içinde
‘ışkınun avaresi
Her kim inler bu beladan varsun ol
‘aşık degül
Görsün ol bir ana neyler
dünyanun mekkaresi
Dünya-yı mekkareye her kim
tolaşdı ta ebed
Gitmedi gitmeyiser anun yüzinün
karesi
Her kimün gönlinde zerre denlü
dünya hubbı var
Anı mahrum itdi bilsün nefsinün
emmaresi
Dost yolında ‘aşıkı ger
kılsalar yüz bin pare
Düşmeye dost dost diyü
çağıra her bir paresi
Eşrefoğlı Rûmî bu derde
giriftar olalı
Düşdi bir deryaya kim yokdur
anun kenaresi (S.144)
-Pend-nâme-
Bu uyku rahatına olma magrur
Sakın kim itmesün Hakdan seni
dur
Ömür sermayesini yile virme
Bida’atunı kamu seyle virme
Bu uyku bil ki şeytan tuzagıdur
Cemi’-i a’zanun uyku bagıdur
Uyuma gaflet ile her giceler
İşitdün hiç uyumadı niceler
Egerci uykuya Hak didi rahat
Velikin dimedi subha degin yat
Şular kim uyudı turmadı dünle
Tut anı oldı evi ana sinle
(S.150)
-Pend-nâme (Öğüt şiir)-
Bu uykunun rahatından dolayı
gururlanma!
(Uykudan) sakın ki seni Haktan
uzaklaştırmasın .
Ömür sermayesini rüzgara verme.
Bütün hisseni (manevi kazanç)
sele verme.
Bil ki bu uyku şeytan
tuzağıdır
Uyku bütün âzanın bağıdır.
Her gece gaflet ile uyuma.
İşittin (ki)
Niceler (büyük kişiler) hiç
uyumadı.
Hak, her ne kadar uykuya rahat
dedi
Ama sabaha kadar yat demedi.
Şunlar ki geceleyin durmadı
uyudu.
Farzet ki evi ona mezar oldu.
Bil anda yig öten kümesde bednus
Çığırup Zikru’llah ider o
horus
Giçer uykuda bu dünler seherler
Uyanup kılmadı derdile ahlar
Bu uyku gaflet ile seni yıkdı
Ki ‘aklun nefsün elinden
sınıkdı
Niçe gaflet niçe uyku uyana
Zihi magbunluk uykuya uyana
Ne yatursın iy Eşrefoğlı
Rûmî
Göre ‘aşıkları yatur uyur
mı (S.151-152)
“Henüz talebelik yıllarında
iken tasavvuf mesleğine karşı bir temayül duyan ve evliya menkıbelerini okumaktan
zevk alan Eşrefoğlu Rûmî, tarikata girerek bu yolda önemli bir çığır
açmıştır.”
“Halvetî ve Kadirîlerin zikir
tarzlarını meczederek yeni bir âyin şekli vücuda getirmesi, bu müessislik
ünvanının kendisine izafe edilmesine sebep olmuştur.”
“Kendilerini Abdülkadir
Geylânî’nin bir bendesi olarak telâkki etmişler ve bu meşhur mutasavvıfa karşı
daima bağlı kalmışlardır.” (S.156)
“Şâir, ilim ile tasavvufu
birleştirerek, İslâmiyeti ilmî olarak anlayarak tasavvuf yolunda ilerlemiştir.”
“Eşrefoğlu, Emir Sultan, Hacı
Bayram-ı Velî ve Hüseyin Hamevî gibi meşhur mutasavvufların gözetiminde tasavvufî
eğitimini tamamlamıştır.”
“Eşrefoğlu Rûmî, manzum ve
mensur eserlerinde sâde, samimi, süssüz, özentisiz ve günlük konuşma diline uygun
bir üslûb kullanmıştır.”
“Cennet cehennem gibi Arapça
kaynaklı kelimeler yerine ısrarla Türkçe uçmak ve tamu kelimelerini kullanır.
Devrinde Arapça ve Farsça eser vermek revaçta iken, Yesevî geleneğine uygun olarak
halkın anlayabileceği bir Türkçe’yi tercih etmesi, onun sade Türkçecilik akımına
verdiği önemi ifade eder.”
“Eşrefoğlu, Mevlâna, Yunus
Emre, Hacı Bayram-ı Velî, Süleyman Çelebi, Niyazî-i Mısrî ve Erzurumlu İbrahim
Hakkı gibi insan ruhunu yükseltmek, insanlara benliklerindeki manevî kuvvet
kaynaklarını açıklamak, hayatın ve kâinatın sırlarını anlatmak gayesiyle eserler
yazmıştır.” (S.157)
“Eşrefoğlu Divânı’nda,
şeriat ahkamına zıt olan şiirler yoktur. Zahiren şeriata uygun olmayan beyitler
cem’makamında söylenilmiş sözler olarak telâkki edilmektedir. Bu telâkkiye göre,
herhangi bir mutasavvıfın lisanından o manzumeyi söyleyen Hakk’ın kendisidir. Bu
şiirler hiçbir iddia mahsulü değildir. Bu hali iktisab eden zat, tasavvufî tâbirle
“Hakk ile hâk” olmuştur. Ve bu nevi şathîyyatı yalnız Eşrefoğlu değil birçok
mutasavvıf vücuda getirmişlerdir.” (S.159)

Anasayfaya Dönüş
|