|

Güney Azerbaycan'ın
Geylân şehrinde 1078 (H.471)de doğdu. Künyesi, Ebû Muhammed'dir. Muhyiddîn,
Gavs-ül-a'zam, Kutb-i Rabbânî, Sultân-ul-evliyâ, Kutb-i a'zam gibi lakabları
vardır. Babası Ebû Sâlih bin Mûsâ Cengîdost'tur. Hazret-i Hasanın oğlu
Hasan-ı Müsennâ'nın oğlu Abdullah'ın soyundandır. Annesinin ismi Fâtıma, lakabı
Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkâdir Geylânî, hem seyyid, hem
şerîfdir. Hazret-i Hüseyin'in evladına seyyid, hazret-i Hasan'ınkine
şerîf denir. Abdülkâdir Geylânî 1166 (H.561)'da Bağdad'da
vefât etti. Türbesi Bağdad'dadır.Fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid idi.
Kâdiriyye tarîkatının kurucusudur. Orta boylu, zayıf bünyeli, geniş
göğüslü, ilm için vefâkârlıkta emsâli az bulunur bir velî idi.
Abdülkâdir Geylânî
daha doğmadan, ilerde büyük bir zât olacağına dâir alâmetler, işâretler
görülmüştü. Babası rüyâsında Rasulullah efendimizi sallallahü aleyhi ve sellem,
Eshâb-ı kirâmı radıyallahü anhüm ve evliyâyı gördü. Rasulullah efendimiz
kendisine; "Ey Ebû Sâlih! Allah bu gece sana kâmil, olgun ve derecesi yüksek bir
erkek evlâd ihsân etti. O benim oğlum ve sevdiğimdir. Evliyâ arasında derecesi
yüksek olacak." buyurdu. Doğduktan sonra da hâlleri ile dikkatleri
çekti.
Abdülkâdir Geylânî on
sekiz yaşında Bağdad'a geldi. Buradaki âlimlerden ders almak sûretiyle hadîs,
fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde yetişti. Fıkıh ilmini; Ebû Hattâb Mahfûz,
Ebü'l-Vefâ Ali bin Ukayl, Ebû Hüseyin bin Kâdı Ebû Ya'lâ gibi fıkıh
âlimlerinden öğrendi. Hadîs ilmini; Hasan-i Bâkıllânî, Ebû Saîd Muhammed bin
Abdülkerîm, Ebû Gânim Muhammed bin Muhammed, Ebû Bekr Ahmed bin Muzaffer, Ebû
Câfer, Ebû Kasım bin Ali, Ebû Tâlib Abdülkâdir, Ebû Bekr Hibetullah ibni
Mübârek, Ebü'l-İzz Muhammed bin Muhtar, Ebû Nasr Muhammed, Ebû Gâlib Ahmed, Ebû
Abdullah Yahyâ gibi hadîs âlimlerinden öğrendi. Tasavvuf ilmini ise; Şeyh Ebû
Saîd Mahzûmî ile Hammâd-i Debbâs'tan almıştır.
İlim tahsilini
tamamlayıp yetiştikten sonra, vaâz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebû Saîd
Mahzûmî'nin medresesinde verdiği ders ve vaâzlarına gelenler medreseye sığmaz
sokaklara taşardı. Bu sebeple,Bağdad halkının yardımlarıyla çevresinde
bulunan evler de ilave edilmek sûretiyle medrese genişletildi.
Abdülkâdir-i Geylânî
, bir müddet ders verip insanları irşâd ettikten, hak ve hakikatı anlattıkdan sonra,
ders ve vaâz vermeyi bıraktı. İnzivâya çekilip, yalnızlığı seçti. Sonra
sahrâlara çıktı. Bağdad'ın Kerh harâbelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini
ibâdet, riyâzet ve mücâhede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini
yapmakla geçirmeye başladı. Buyurdu ki:
"Irak'ın sahrâ ve
harâbelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi
yoktu. Bâzan uzun müddet yemezdim ve "Açım! açım!" diye midemin
feryâdını duyardım. Bâzan üzerime öyle ağırlıklar gelirdi. Bu sırada;
"Muhakkak zorlukla berâber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla berâber
kolaylık vardır." meâlindeki İnşirâh sûresinin beşinci ve altıncı âyet-i
kerîmelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp, giderdi."
"Şeytanlar
çeşitli kılık ve kıyâfetlere bürünüp toplu hâlde yanıma gelir, beni yolumdan
çevirmek için uğraşırlardı. Kalbimde büyük bir azim ve direnç hissederdim.
İçimden bir ses; "Ey Abdülkâdir! Onlarla mücâdele et, onlara galip
geleceksin." derdi. İçlerinde bir şeytan durmadan bana gelir; "Buradan git,
şöyle yaparım, böyle yaparım." diye beni tehdit ederdi. Cân u gönülden,
"Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyil azîm" okuyunca, onun tamâmen
yandığını görürdüm."
Bir kere Abdülkâdir
Geylânî şöyle bir ses işitti: "Ey Abdülkâdir! Ben senin Rabbinim! Sana
haramları mubah, serbest kıldım.""Başkasına yasak olan şeyleri sana helâl
kıldım." diyordu. Bunun üzerine Abdülkâdir Geylânî "Eûzübesmele"
çekti. "Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım. Sus ey mel'ûn!" diye
bağırdı. Bunun üzerine aynı ses; "Ey Abdülkâdir! Rabbinin izni ile çeşitli
yerlerde bana aldanmayarak, şerrimden, kötülüğümden kurtuldun. Halbuki ben bu yolla
yetmiş kişiyi yoldan çıkarmışdım." dedi. Onun şeytan olduğunu nasıl
anladığını sorduklarında; "Sana haramları helâl ettim, sözünden anladım.
Çünkü Allah böyle şeyleri emretmez." buyurdu.
Şeytanı başımdan
savdıktan sonra bana pek lezzetli süslü ve parlak şeyler göründü. "Bunlar
nedir?" dedim; "Dünyâ zevkleri ve zînetleridir." denildi. Dünyâ ve
onun göz kamaştırıcı lezzeti ve çabuk tükenen nîmetleri kendine çekmek istedi
fakat Allah beni onlardan da korudu. Onlara hiç kıymet vermedim. Bunun için kaybolup
gittiler. Sonra Allahnın rızâsına kavuşma yolunda insanın önüne çıkan mânileri,
engelleri gördüm. "Bunlar nedir?" dedim. "Senin içinde bulunan
mânîlerdir." denildi. Bunlara üstün gelebilmek için bir sene uğraştım.
Sonra içimi seyrettim.
Kalbimin birçok şeylere bağlandığını boş hayaller kurduğunu, kendini saraylarda
sandığını gördüm. "Bunlar nedir?" dedim. "Arzu ve
isteklerindir." denildi. Tam bir yıl uğraştıktan sonra kalbimi onlardan
temizleyebildim.
"Yine nefsim kendi
şeklinde bana gelir, kendine dost olmam için yalvarırdı. Yüz vermeyince zor kullanmak
isterdi. Bir kere onu, bütün hastalıkları üzerinde, arzu ve istekleri dipdiri,
şeytanları emrine hazır olarak gördüm. Bir sene mücâdele ettim. Allah'ın izni ile
hastalıklarını iyileştirdim, arzu ve isteklerini kırdım, şeytanlarını kovdum.
Kısaca nefsimle tedrîcen, safha safha mücâdele ettim. "
"Bütün bunlara
rağmen, henüz matluba, maksada ve asıl istediğime varamamıştım. Bunun için,
tevekkül, şükür ve zenginlik gibi kapıları denedim. Aradığımı fakirlik
kapısında buldum. Burada büyük bir şerefe kavuştum, kulluk sırrına erdim, sonsuz
hürriyete ulaştım. Bütün arzu ve isteklerim buz gibi eridi. Bütün beşerî
sıfatlarım kayboldu. Gönülden Allah’dan başka her şeyi çıkarıp, hep O'nunla
olmak olan "fakr" mertebesine ulaştım".
"Nihâyet bütün
varlıklardan yüz çevirdim. Her şeyim Allah için oldu. Sahralarda cezbe hâlinde
kendimden geçmiş olarak dolaşırdım. Kendime geldiğimde kendimi bulunduğum yerlerden
çok uzaklarda bulurdum. Bir gün bu halde bir saat kadar yürümüştüm. Sonra kendimi
Bağdad'a on iki günlük uzaklıkta bir yerde buldum. Düşünceye daldığımda bir ses
bana; "Sen ki Abdülkâdir'sin, buna hayret mi ediyorsun?" dedi."
"Sahralarda
dolaşırken "Ol" sözü ile ihsân olundum. Allah'ın izni ile istediğim
olurdu. Bunun için çok şey buldum... Sonra böyle yapmaktan hayâ ettim. Allah’a
karşı edebi gözeterek hepsini terk ettim."
Abdülkâdir Geylânî
bu uzun dolaşmalardan sonra Bağdad'a dönüyordu. Hazret-i Hızır önüne
çıkıp, şehre girmesine mâni oldu. "Emir var. Yedi sene Bağdad'a
girmeyeceksin." dedi. Bu sebeple, Bağdad'ın kenarlarında yedi yıl, yerden biten
mübah bakliyatı yiyerek bekledi. Bildirilen müddet bitince; "Ey Abdülkâdir!
Bağdad'a gir, serbestsin." diye bir ses duydu. Soğuk ve yağmurlu bir gecede
Bağdad'a girdi. Doğru Şeyh Hammâd bin Müslim Debbâs'ın zâviyesine geldi ve
geceyi orada geçirdi. Sabahleyin Şeyh Hammâd Debbâs onu görünce ağlayarak;
"Oğlum Abdülkâdir! Bu devlet bugün bizim, yarın sizin olacaktır." dedi.
Bir müddetten beri
Bağdad'da bulunan Abdülkâdir Geylânî fitne ve karışıklıklar olunca tekrar
sahrâlara çıkmak istedi. Hibe kapısı denilen yere gelince; "Nereye gidiyorsun?
Dön, herkes senden faydalanacak." diyen bir ses işitti. "Ben dînimi kurtarmak
istiyorum." dediğinde; "Korkma, dînine bir zarar gelmeyecek." denildi.
Düşünmeye başladı ve bu işin hakîkatını bildirmesi için Allah’a yalvardı. Bu
esnâda Muzafferiyye denilen yerden geçerken birisi kapıyı açıp; "Ey
Abdülkâdir! Buyurun." dedi. Yanına varınca; "Söyle, dün Allah’dan ne
istemiştin?" dedi. Abdülkâdir Geylânî şaşırıp cevap veremedi. Bunun
üzerine o Zât kapıyı şiddetle yüzüne çarptı. Dün Allah’dan ne istediğini
düşünerek yürümeye başladı. Biraz sonra o zâtın Şeyh Hammâd Debbâs olduğunu
hatırladı.
Bundan sonra onun
sohbetlerine gider, halledemediği, çözemediği esrarı, gizli şeyleri ondan sorardı.
O da ona bir bir açıklardı. Bâzan ilim öğrenmek için başka taraflara gittiğinden
onunla görüşemezdi. Dönünce hocası ona; "Allah aşkına nerelere gidiyorsun? Bu
civarda senden daha âlim birisi var mı?" derdi. Şeyh Hammâd'ın müridleri ona
bâzan; "Sen âlim birisin. Burada ne işin var, buradan gitsene." derler; Şeyh
Hammâd da onlara; "Utanmıyor musunuz? Onu buradan kovmak mı istiyorsunuz.
İçinizde onun gibisi yok. Benim ona eziyet ettiğime bakmayın. Onu imtihan etmek,
denemek, mânen kemâle ermesi, olgunlaşması için böyle yapıyorum, mânâ âleminde
onu koca bir dağ gibi görüyorum." derdi.
Yine bir sohbet
toplantısında, Abdülkâdir Geylânî dışarı çıkmıştı. Şeyh Hammâd;
"Şu genci görüyor musunuz? Bir zaman gelecek ayağı bütün velîlerin boynunda
olacak, her velî ona itâat edecek." dedi.
Başka bir gün o gelince
ayağa kalkıp; "Hoş geldin Abdülkâdir! Sen âriflerin, Allah’ı tanıyanların
seyyidi, efendisisin. Senin sancağın doğudan batıya kadar dalgalanacak. Bütün
boyunların sana eğileceğini ve akranlarının üstünde bir dereceye ulaşacağını
müjdelerim." dedi.
Zamânındaki diğer
evliyâ da kerâmet olarak ileride onun derecesinin yüksek olacağını haber verdiler.
Abdülkâdir Geylânî zaman zaman Şeyh Tacül ârifîn Ebü'l-Vefâ hazretlerinin
yanına giderdi. Ebü'l-Vefâ hazretleri o gelince ayağa kalkar, yanındakilere;
"Ayağa kalkın, evliyâdan biri geliyor." derdi. Ona karşı bu şekilde
iltifât etmesine hayret eden talebelerine; "Henüz zamânı var. Vakti gelince,
okumuş, câhil herkes bu gence muhtâc olacak, onun feyzinden, mânevî ilminden
faydalanacaktır..." derdi.Bir defasında da; "Ey Bağdadlılar! Allah’a
yemîn ederim ki, onun başında bir ucu doğuda bir ucu da batıda olan sancaklar
dalgalanacaktır." dedi ve Abdülkâdir Geylânî 'ye dönüp; "Bugün söz
bizim fakat ilerde senin olacak. O zaman bu ihtiyarı hatırlarsın." diye hitâb
etti.
Nihayet Abdülkâdir
Geylânî Bağdad'da insanları irşâda, Allah'ın beğendiği yolda bulunmaya
dâvete ve nasîhat etmeye başladı. Bir gün kendini nûrların kapladığını gördü.
Bu hal nedir diye sorunca, Resûlullah efendimiz Allah'ın sana verdiği yüksek dereceyi
tebrik etmeye geliyor, denildi. Nûrun git-gide çoğaldığı bir anda Resûlullah
efendimiz görünerek bir elbise verdiler. Sonra; "Bu, kutubluk denilen velîlere
âit evliyâlık elbisesidir." buyurdular.
Resûlullah efendimizden
Hazret-i Ali vâsıtasıyla gelen feyzler, mânevî ilimler ondan sonra Hazret-i Hasan ile
Hüseyin ve on iki imâmdan diğerleri ile devam etti. Bunlardan sonra gelen evliyâya
feyzler hep on iki imâm vasıtasıyla geldi. Abdülkâdir Geylânî dünyâya gelip
velî oluncaya kadar hep böyle idi. Fakat o evliyâlıkta yüksek dereceye kavuşunca, on
iki imâmdan gelen feyzler, ilimler, bereketler onun vâsıtasıyla geldi. Başka hiç bir
velî bu makâma ulaşamadı. Bunun için; "Önceki velîlerin güneşi battı. Bizim
güneşimiz ufuk üzerinde sonsuz kalacak, batmayacaktır." buyurdular. Kıyâmete
kadar, her velîye feyzler onun vasıtasıyla gelecektir. Bunun için kendisine
"Gavs-ül-A'zam(= En büyük Gavs) " denildi. İmâm-ı Rabbânî bu
hususda onun vekîlidir.
Abdülkâdir Geylânî
'nin evliyâlıktaki derecesinin yüksekliğini zamânındaki bütün evliyâ kabûl
etmişti. Şeyh Halîfet-ül-Ekber anlatır: Rüyâmda Resûlullah efendimizi gördüm.
"Yâ Resûlallah! Şeyh Abdülkâdir, ayağım bütün velîlerin boynu üzerindedir,
diyor ne buyurursunuz?" diye sordum. "Doğru söylemiştir. O benim himâyemde
bir kutubdur, bu nasıl olmasın?" buyurdu."Adiyy bin Müsâfir; "Bu sözü
yalnız o söyledi, başkasından duymadım. O bununla kendi zamânındaki ferdiyet
denilen makâmını açıklar. Onun gibi hiç kimse böyle söylemeğe mezun, izinli
değildir." der.
Abdülkâdir Geylânî bu
sözü söylediğinde, yeryüzünde velîler boyunlarını ona doğru uzattı. O anda
boynunu uzatanlardan biri Ahmed Rufâî'dir. Ona niçin böyle yaptığını
sorduklarında şöyle dedi: "Şu anda Abdülkâdir Bağdad'da "Ayağım, her
velînin boynundadır" diyor.Ahmed Rufaî; "O bu sözü mânevî emirle
söyledi." dedi.
Ebû Medyen Mağribî de;
"Evet ben Mağrib'de ona boynunu uzatanlardan biriyim." buyurdu.
İbn-i Hacer-i Askalânî
hazretleri de; "Bunun mânâsı, ilerde o kadar kerâmet gösterecektir ki, inâd
eden ve doğru yoldan sapanlardan başkası onu inkâr etmeyecektir." dedi.
Büyük âlim İzzeddîn
bin Abdüsselâm; "Şüphesiz o, evliyânın sultanı idi." demişti.
Hayat bin Kays hazretleri
buyurur ki: "Abdülkâdir Geylânî bu sözü söyleyince, bütün velîlerin
kalblerindeki nûrlar arttı. İlimlerinde bereket, hâllerinde yükseklik görüldü.
Çünkü onlar istisnâsız, başlarını onun ayağına doğru uzatmışlardı."
Abdülkâdir Geylânî
'nin tasavvuftaki yoluna Kâdiriyye tarîkatı denir. Tarîkatının husûsiyeti, dînin
emir ve yasaklarına uymak, devamlı zikir, Allah’ı anmak, gönlü Allah’dan
başkasından kurtarmaktır.
Abdülkâdir Geylânî
tasavvuf bilgilerini herkesin anlayacağı şekilde sundu. Rasulullah efendimizin
bereketiyle sözleri gayet tatlı ve tesirli idi. Kendileri şöyle anlatır:
Hicrî beş yüz yirmi
bir senesi Şevval ayının on altısı olan Salı günü öğleden önce, Resûlullah
efendimizi rüyâmda gördüm."Ey oğlum, niçin konuşmuyorsun?" buyurdu.
"Babacığım ben yabancıyım. Bağdad fasîhlerinin yanında nasıl
konuşurum?" dedim. "Ağzını aç!" buyurdu. Ağzımı açtım. Yedi defâ
ağzıma sürdü ve; "İnsanlarla konuş, onları güzel hikmet ve vâzlar ile
Rabbinin yoluna çağır." buyurdu. Öğle namazını kıldım. Yanımda kalabalık
insanlar gördüm. Nutkum tutuldu. Ali bin Ebî Tâlib'i gördüm. Mecliste benim
karşımda ayakta duruyor ve bana; "Ey oğlum niçin konuşmuyorsun?" diyordu.
"Babacığım! Nutkum, konuşmam tutuldu, konuşamıyorum." dedim.
"Ağzını aç." buyurdu. Açtım. Altı defâ sürdü "Niçin yediye
tamamlamadınız?" dedim. "Resûlullah'a karşı olan edebimden." buyurdu
ve gözden kayboldu. Bundan sonra en fasîh bir dille konuşmağa başladım.
Birgün, minberde
oturmuş vâz ediyordu. Birden süratle en son basamağa indi. Ayakta, elini elinin
üstüne koyarak, mütevâzi bir şekilde durdu. Bir müddet sonra minbere çıktı. Eski
yerine oturdu ve vâzına devâm etti. Oradakilerden birisi, ne oldu diye suâl edince;
"Ceddim Resûlullah'ı gördüm. Geldi ve minber önünde durdu. Hayâ edip, son
basamağa indim. Kalkıp, gitmeye başlayınca, bana yerime oturmamı ve insanlara vâz
etmemi emr etti." dedi.
Sohbetlerinde bâzan
birkaç kişi coşarak kendinden geçerdi. Haftada üç gün, cumâ, salı ve pazartesi
gecesi halka vâz ederdi. Vâzında, âlim ve evliyâdan zatlar da bulunur, hepsi büyük
bir huzûr içerisinde dinlerlerdi. Kırk sene böyle devâm etti. Sorulan suâllere
gâyet açık ve doyurucu cevaplar verirdi.Ders ve fetvâ vermeye yirmi sekiz yaşında
başlamış olup, bu hâl altmış yaşına kadar devâm etti. Huzûrunda Kur'ân-ı
Kerîm tegannîsiz gâyet sâde, tecvide riâyetle okunurdu.
Derin ilim sâhibi idi.
On üç çeşit ilimde ders verirdi. Sabah ve ikindiden sonra tefsîr, hadîs ve fıkıh;
öğleden sonraları Kur'ân-ı kerîm ve kırâat dersleri okuturdu. Akşam ve sabah ise,
usûl-i fıkıh ile nahv, arabî cümle bilgisi verirdi. Onun bereketiyle talebeler çabuk
ilerlerdi.
Ebû Muhammed Haşşâb
der ki:"Gençken nahiv okuyordum. Bana bir gün Abdülkâdir Geylânî'nin
vâzlarında çok tesirli konuştuğunu söylediler. Vakit bulamadığım için
gidemezdim. Nihâyet bir gün vâz verdiği yere gittim. Beni görünce; "Bizim
sohbetimizde bulun, seni Sîbeveyh yapalım." dedi. O günden sonra yanından
ayrılmadım. Din bilgilerinde ve aklî ilimler denilen diğer yardımcı ilimlerde çok
istifâde ettim. "
Bir gün birisi
huzûrunda Kur'ân-ı kerîm okudu. Âbdülkâdir-i Geylânî okunan âyet-i
kerîmeleri tefsîr etmeye başladı. Kırk şekilde tefsîr yaptı ve hepsinin delilini
gösterdi. Orada bulunanlar yalnız on bir tefsîri anlayabildi ve dinleyenleri hayrette
bıraktı. Sonra; "Sözü burada bırakıyorum. Şimdi kelime-i tevhide
geldik"Lâ ilâhe illallah" dedi. Bunları söyler söylemez cemâatı bir hâl
kapladı, hepsi kendilerinden geçti.
Önce lâzım olan din
bilgilerini öğrenmeyi tavsiye ederdi. Cubbâî ismindeki bir zât anlatır:
"Evliyânın hayâtından ve sözlerinden bahseden arabî Hilyet-ül-Evliyâ
kitabını birisinden dinlemiştim. Kalbim yumuşadı ve halktan uzaklaşıp yalnız
ibâdetle meşgûl olmak istedim. Gidip Abdülkâdir Geylânî'nin arkasında namaz
kıldıktan sonra huzûrunda oturdum. Bana bakıp; "Eğer inzivâya çekilmek
istersen, önce ilim, sonra da mürşid-i kâmillerin huzûrunda edeb öğren. Daha
sonra inzivâya, yalnız ibâdete başla. Yoksa, ibâdet ederken dinde bilmediğin bir
şeyi öğrenmek îcâbeder de, yerinden ayrılmak durumunda kalırsın." buyurdu.
Abdülkâdir Geylânî
'nin şöhreti her tarafı kaplayınca, Bağdad'ın ileri gelen âlimleri, herbiri bir
mesele sorup imtihân etmek için huzuruna gelip oturdular. Bu esnâda Abdülkâdir
Geylânî'nin göğsünden ancak kalb gözü açık olanların görebildiği bir nûr
çıktı ve âlimlerin göğsünden geçip gitti. Âlimleri bir hâl kapladı. Bunun
üzerine onları tek tek bağrına bastı ve şimdi suâllerinizi sorun buyurdu. Her biri
suâllerini sorup, hemen cevâbını aldı. Onlara; "Size ne oldu böyle?"
denildiğinde; "Huzûrunda oturduğumuzda, bütün bildiklerimizi unuttuk. Bizi
bağrına basınca unuttuklarımızı tekrar hatırladık. Suâllerimizi sorunca, öyle
cevaplar aldık ki, hayrette kaldık." dediler.
Ebû Sa'îd Kilevî
şöyle anlatmıştır: "Ben, Abdülkâdir-i Geylânî'nin meclisinde iken,
Resûlullah efendimizi ve gördüm.Bir defâsında da Hızır aleyhisselâmı
görmüştüm. "Her kim dünyâda kurtuluşa ermek ve saâdete kavuşmak isterse,
Şeyh Abdülkâdir'in meclisine devâm etsin!" buyurmuştu."
İbn-i Kudâme şöyle
söylemiştir: "1166 (H.561) yılında Bağdad'a girdiğimizde, Abdülkâdir-i
Geylâni'yi ilmin zirvesine yükselmiş gördük. O, ilmi ile amel eder, kendisine
sorulan çetin sorulara doyurucu cevaplar verirdi. Bütün güzel huylara ve üstün
vasıflara sâhipti. Onun gibi bir zâta daha hiç rastlamadık."
Dîne uygun olmayan bir
şeye müsâade etmezdi. Bir gün yanında; "Falanca çok ibâdeti ve kerâmetleri
ile meşhûrdur." diye konuşuldu ve bu arada;"Ben derece bakımından Yûnus
aleyhisselâmı geçtim." dediği nakledildi. Bunu duyunca yüzünde öfke eserleri
görüldü...
Çok sabırlı idi.
Talebelerinin suallerini kızmadan cevaplandırır, dersi geç anlayanlara sabırla
anlatırdı. Ubey isminde, anlatılanları zor kavrayan bir talebe vardı. Bir gün ders
sırasında İbn-üs-Semhal isminde bir zât gelmişti. Abdülkâdir Geylâni'nin onun
dersi geç anlamasına karşı gösterdiği tahammüle hayran kaldı. O talebe dersini
alıp çıktıktan sonra, gösterdiği sabra hayret ettiğini söyleyince, Abdülkâdir
Geylânî ; "Bir hafta daha yorulacağım, ondan sonra vefât edeceğim."
buyurdu. Dediği gibi bir hafta sonunda vefât etti.
Vefâtı:
Abdülkâdir-i
Geylânî vefât edeceği sırada, oğullarına buyurdu ki: "Yanımdan
ayrılın! Çünkü zâhirde, görünüşte sizinle, bâtında Allah ile
berâberim." Yine o esnâda buyurdular: "Yanımda sizden başkaları da vardır.
Onlara yer açın. Onlara edebi gözetin. Burada büyük rahmet vardır. Onları
sıkıştırmayın!" Yine; "Aleyküm-üs-selam ve rahmetullahi ve berekâtühü.
Allah beni ve sizi mağfiret etsin! Allah benim ve sizin tövbelerimizi kabûl
etsin!" Bir gün bir gece hep böyle buyurdular.
Oğlu Şeyh Abdürrezzâk
anlatır:
Gavs-ül âzam, o
esnâda, ellerini kaldırıp, uzattı ve; "Ve aleyküm selâm ve rahmetullahi ve
berekâtühü! Tövbe ediniz!" buyurdu.
Vefât ederken iki defâ;
"Allahümme refîk al a'lâ." deyip; "Size geliyorum, size geliyorum."
buyurdu. Tekrar buyurdu ki: "Durun!" Bunun ardından, ona ölüm ve sekerât
hâli geldi. Bu hâlde iken; "Bana kimse bir şey sormasın. Ben, Allah'ın ilminde
bir hâlden başka bir hâle geçmekteyim." buyurdu.
Son anlarında, oğlu
Abdülcebbâr; "Babacığım, bedenin acı duyuyor mu?" diye arz edince;
"Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı ve elem yok. O, Allah
iledir." buyurdu.
Oğlu Şeyh Abdülazîz;
"Hastalığınız nasıldır?" diye sorunca; "Benim hastalığımı, insan,
cin ve meleklerden hiçbiri bilmez ve anlayamaz. Allah'ın ilmi, hükmü ile nâkıs
olmaz. Hüküm değişir, ilim ise değişmez. Allah, dilediğini siler, dilediğini
yazar. Ümm-ül-kitab O'ndadır, O'na yaptığından suâl olunmaz. Kullara ise,
yaptıkları sorulur." buyurdu.
Daha sonra; "Kudret
ile hâkim, kullarına ölüm ile gâlib olan Allah, her ayıp ve kusurdan münezzehdir.
Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah!" Sonra da; "Allah Allah
Allah..." deyip sonra sesini kesti, dilini damağına yapıştırıp, mübarek
rûhunu teslim eyledi.
Cenâze namazını oğlu
Abdülvehhâb kıldırdı.Cenaze merasimine gelen büyük kalabalık sebebiyle ancak gece
defn edilebildi.
VASİYYETİ :
Oğlu Abdurrezzâk'a
şöyle vasiyet eyledi:
Ey oğlum! Allahü tealâ
bize ve sana ve bütün müslümanlara tevfîk, başarı ve muvaffakiyet ihsân eylesin!
Sana Allah'tan korkmanı ve O'na tâat üzere olmanı, dînimizin emir ve yasaklarına
riâyet etmeni ve hudûdunu gözetmeni vasiyet ederim.
Ey oğlum! Allah bize,
sana ve müslümanlara tevfîk versin! Bizim bu yolumuz, Kitap ve Sünnet üzere bina
edilmiştir. Kalbin selâmeti, el açıklığı, cömertlik, cefâ ve ezâya katlanmak ve
din kardeşlerinin kusurlarını affetmek üzere kurulmuştur.
Ey oğlum! Sana vasiyet
ederim! Derviş yâni Allah adamlarıyla berâber ol. Meşâyıha, tasavvuf büyüklerine
hürmeti gözet! Din kardeşlerinle iyi geçin! Küçük ve büyüklere nasîhat üzere
ol. Dinden başka şey için kimseye düşmanlık etme!
Ey oğlum! Allah bize ve
sana tevfîk versin! Fakirliğin hakîkati, senin gibi olana muhtaç olmaman, zenginliğin
hakîkati ise, senin gibi olandan bir şey istememendir. Tasavvuf hâldir, söz değildir,
söz ile de ele geçmez. Dervişlerden, Allah'tan başkasına ihtiyaç duymayan birisini
görürsen, ona ilim ile değil, rıfk, yumuşaklık, güler yüz ve tatlı söz ile
muâmele eyle! Zîrâ ilim onu ürkütür, rıfk, yumuşaklık ise çeker ve
yaklaştırır.
Ey oğlum! Zenginlerle
sohbetin, görüşmen izzet ile, onlara değer vermeyerek, fakirlerle görüşmen ise,
kendine değer vermiyerek olsun.
İhlâs üzere ol!
İhlâs, insanların görmesini hâtıra getirmeyip, yaradanın dâimâ gördüğünü
unutmamaktır. Sebeplerde Allah’a dil uzatma. Her hâlde Allah’dan gelene râzı ve
sükûn üzere ol. Allah adamlarının huzûrunda şu üç sıfat üzere bulun: Alcak
gönüllülük, iyi geçinmek ve kötülüklerden arınmış bir kalb. Hakîkî yaşamak,
nefsini öldürmenle, nefsinin arzularını, haram ve zararlı isteklerini yerine
getirmemenle olur."
Abdülkâdir
Geylânî'nin kız ve erkek pek çok çocuğu vardı. Nesli onlar vâsıtasıyla tarikatı
dünyânın çeşitli yerlerinde [ Mısır, Kuzey Afrika, Endülüs (İspanya),
Irak, Suriye ve Anadolu'da ] yayılmıştır. Oğullarından Ebû Abdurrahmân
Şerafeddîn Îsâ Mısır'a hicret etmiş olup şimdi Mısır'daki Kâdirî şeriflerin
dedesi odur. Torunları, Kuzey Afrika'da daha çok "Şerif "diye , Irak, Suriye
ve Anadolu'da ise Seyyid ve Geylânî diye anılmaktadır.
BİR MÜRŞİD OLARAK
PORTRESİ :
Abdülkâdir Geylânî
heybetli bir zat idi. Az konuşur, çok sükût eder, konuştuğunda gâyet
câzib, açık ve net konuşurdu. Şahsı için kızmaz ancak "din"
husûsunda aslâ tâviz vermezdi. Misafirsiz gece geçirmezdi. Zayıflara yardım eder,
fakirleri doyururdu. İsteyeni geri çevirmez, iki elbisesi varsa, mutlaka birini isteyene
verirdi. Yanında oturanlarda; "Ondan daha kerîm ve lütufkâr kimse olamaz."
kanâati hâkim olurdu. Sevdiklerinden biri gurbete çıksa, ondan haber sorar, sevgi ve
alâkasını muhâfaza ederdi. Kendisine kötü davrananları affederdi. Kötülüklere
dalmış çok kimse, hırsız ve eşkıyâ onun vâsıtasıyla tövbe etti. Köleleri
satın alıp, âzâd ederdi. Verdiği sözü tutar,kimseye karşı kötülük
düşünmezdi. Anbarında helâlden kazandığı buğday bulunurdu. Kendisine hediye
gelse, yanındakilere dağıtır, bir kısmını da, kendisine ayırırdı. Hediyeye,
mutlaka karşılık verirdi.
Dervişlerin nafakasını
satın almak için, vazîfelinin, bir başka işi olsa, yâhut hastalansa, kendisi
çarşıya çıkar, ceddi Resûlullah efendimize sallallahü aleyhi ve sellem uyarak, ev
için lüzûmlu şeyleri satın alırdı. Bir toplulukla yolculukta olsa ve bir yerde
konaklasalar, kendi eliyle, el değirmeninde buğday öğütür, hamur yapar, ekmek
pişirir, hepsine taksim ederdi. Kendini ziyârete gelenlere saygı gösterir, tevâzu
ederdi. Çok günler, et ve yağ yemezdi.
Sıkıntısı ve dileği
olanlar onu vesîle ederek, araya koyarak Allah’a duâ ettiklerinde dileklerine
kavuşurlardı. Buyururdu ki: "Sıkıntıda olan bir kimse beni vesîle edip
Allah’a yalvarsa derhâl sıkıntısı gider. Şiddet ânında her kim benim ismimi ansa
derhâl rahata kavuşur. Abdülkâdir Geylâni'nin yüzü suyu hürmetine diyerek, her kim
Allah’dan dilekte bulunursa, derhâl işi görülür."
Bir kere de; "Her
kim her rekatında Fâtiha'dan sonra on bir İhlâs okuyarak, iki rekat namaz kılarsa,
selâmdan sonra da on bir defâ Allah'ın Resûlüne salât ve selâm getirip benim ismimi
anarak yalvarırsa, Allah'ın izni ve yardımıyla derhâl işi görülür." buyurdu.
Müridlerinin, tövbesiz
vefât etmemeleri için duâ etti:"Allah'ım! Ceddim, Habîbin Muhammed aleyhisselâm
ve kullarından takvâya erenlerin hâtırı için, hiç bir mürîdimin rûhunu tövbesiz
alma." diye yalvardı.
Bir defâsında;
"İyi müridlerin hâli mâlum, ya kötülerinki ne olacak?" diye
sorduklarında; "İyi olanlar kendilerini bize adamışlardır. Kötülere gelince
biz de kendimizi onları kurtarmak için adadık." buyurdular.
Bir kere de; "Bana
gözün alabileceği kadar bir kitap verildi. Onda kıyâmete kadar müridlerimin
isimlerini gördüm." buyurmuştur.
Cinler de kendisinden
çekinir, itâat edip sözünü dinlerlerdi.Ebû Saîd Abdullah bin Ahmed isminde birinin
kızına cinler musallat olmuştu. Hâlini, Seyyid Abdülkâdir Geylânî 'ye arz etti. O
da; "Falanca yere git. Oraya cinlerin reisi uğrayacak. Ona benim gönderdiğimi
söylersin, hâlini anlatırsın. O sana yardımcı olur." buyurdu. Halk
sıkıntıları olunca ona gelirdi.
Duâsı makbûl idi.
Bağdad halkından biri ona gelerek; "Babamı rüyâda azâb içerisinde gördüm.
Bana Şeyh Abdülkâdir'e git, bana duâ etsin. Belki Allah beni azapdan kurtarır."
dedi. Bunun için sana geldim. Babama duâ ediverin de azaptan kurtulsun." dedi.
Abdülkâdir Geylânî sükût buyurdu. Bir şey söylemedi. O şahıs ikinci gece
babasını rüyâsında yeşil bir cübbe içerisinde neşeli neşeli görünce hayret
edip; "Baba, dün azâb içindeydin, bugün ise neşelisin. Sebebi nedir?" diye
sordu. Babası; "Şeyh Abdülkâdir bana duâ etti. Allah onun duâsı hürmetine
beni azaptan kurtardı." dedi.
Muhammed Ezher şöyle
anlatır:
Bir sene Allah’dan
devamlı bana evliyâsından birini göstermesini istedim. Bir gece rüyâmda İmâm-ı
Ahmed bin Hanbel'in kabrini ziyâret ettim, orada birisi vardı. İçimden onun evliyâdan
biri olduğunu geçirdim. Uyanınca Ahmed bin Hanbel'in kabrine koştum. Rüyâda
gördüğüm zât orada duruyordu. Önümden geçip Dicle'ye doğru gitti. Ziyâretimi
acele yapıp onu tâkib ettim. Dicle Nehrinin iki tarafı, bir adımlık mesâfe oluncaya
kadar yaklaştı ve adımını atarak geçiverdi. Sonra o zât medresesine gittiğinde
rüyâda ve uyanık iken gördüğü zatın Abdülkâdir Geylânî olduğunu
anladı.
Onu gören tesiri
altında kalır, mübârek biri olduğunu hisseder, kalbi katı ise, yumuşardı. Cumâ
günleri câmiye giderken, halk onu görmek için sokakları doldururdu.
Kendisi hakkında
kötülük düşünene merhamet eder, onun iyiliğini isterdi.
Meclisi müslüman olmak
için gelenlerden boşalmazdı. Müslüman olan bir râhip şöyle anlatır: "Ben
Yemenliyim. İçimden müslüman olmak geldi. Bunun için Yemen'deki İslâm âlimlerinden
birine mürâcaat etmek istedim. Böyle düşünürken, uyuya kaldım. Rüyâmda Îsâ
aleyhisselâmı gördüm. Bana; "Irak'a git, orada Abdülkâdir isminde biri var,
onun huzûrunda müslüman ol. Çünkü o zamânındaki âlimlerin en
büyüğüdür." buyurdu.Yine on üç kişilik bir hıristiyan cemâati müslüman
olmayı kararlaştırdılar. Kimin yanında müslüman olacaklarını düşünürlerken
sâhibini görmedikleri bir ses; "Bağdad'a gidin. Abdülkâdir Geylânî
ismindeki zâtın huzûrunda müslüman olun. Onun bereketiyle kalbinizde öyle bir îmân
nûru parlar ki, başkasının yanında böyle olmaz." diyordu.
Allah'ın izni ile bir
anda birçok yerde bulunurdu.
Ramazân-ı şerîfte bir
gün, ayrı ayrı yetmiş kişi, birbirinden habersiz, Gavs-ül-a'zamı iftâra dâvet
etti. Herbiri kendi evini şereflendirmek, bereketlendirmek istiyordu. Her birinin
dâvetini kabûl etti, aynı anda dâvet edenlerin evlerinde iftarda bulundu, onlarla
birlikte yemek yedi. Bu haber, bu büyük ve havsalaya sığmaz kerâmet, bir anda
Bağdad'a yayıldı. Huzûrunda hizmet eden hizmetçilerden biri, Gavs-ül-âzam o akşam
tekkesinden çıkmadığı, iftarı burada yaptığı hâlde, o kimselerin evlerine girip,
onlarla yemek yemesi ve bu yemeğin aynı anda olması nasıl olur? diye düşündüğü
zaman, Gavs-ül-âzam, o hizmetçisine dönerek; "Onlar doğru söylüyorlar,
herbirinin dâvetinde bulundum, ayrı ayrı, fakat aynı zamanda herbirinin evlerinde
yemek yedim" buyurdu.
Çilesini çekmeden
yüksek mertebelere ulaşılamıyacağını söylerdi.
Bâzan sevdiklerine
mânâ âleminde çeşitli şeyleri gösterirdi. Ali bin Yâkub anlatır: Bir kere daha
yanına gitmiştik. Başını eğip, murakabeye dalınca, ondan bir nûrun yükseldiğini
gördüm. Gözümden perde kalktı, melekleri, onların tesbihlerini ve kabirdekileri,
onların hâllerini, derecelerini, tesbih ettiklerini gördüm.
Ebü'l-Hacer Hâmid
Hirânî anlatıyor:
Bir gün Abdülkâdir
Geylânî 'nin medresesine gittim ve huzûrunda oturdum. Bana; "Ey Hâmid! Bir gün
gelecek meliklerin, sultanların minderinde oturacaksın." buyurdu. Aradan epeyce
zaman geçip, Hiran'a dönünce, Sultan Nûreddîn beni çağırıp yanına oturttu ve
evkaf bakanı yaptı.
Bir gün bir cemâatle
terasta durup, Buhârâ tarafına dönerek, güzel bir koku aldı ve; "Benim
vefâtımdan yüz elli yedi sene sonra, dünyâya Muhammedî meşreb birisi gelir, ismi
Bahâeddîn Muhammed Nakşbendî'dir. Bana mahsus nîmetlere kavuşur." buyurdu ve
dediği gibi oldu.
Allah ona eşyânın
aslını, neden meydana geldiğini gösterirdi.
Bir gün devlet ileri
gelenlerinden birisi huzûruna gelmişti. Tesirli nasîhatlarını dinledikten sonra
memnuniyetinden on kese altını ortaya koyup, bunlar senindir." dedi. Abdülkâdir
Geylânî almak istemedi. Çok ısrar edince, içinden ikisini aldı ve sıktı.
Elinin altından kan akmaya başladı. O şahsa; "Bunları bana getirmekten hiç mi
hayâ etmedin?" dedi. Onları helalden kazanmadığını göstermiş oldu.
Her zaman gizli açık
kerametleri görülürdü. Abdülkâdir Geylânî buyurur ki:
"Kerâmetler ancak
bir hayır, hikmet için gösterilir. Kerâmetini gizlemeyen dünyâya düşkündür. Bana
talebe olan yâhut evlâdımdan ve halîfelerime bağlı olup, kerâmet derecesine
ulaşıp, maksatsız kerâmet izhar edenin yüzü iki dünyâda kara olur."
Abdülkâdir
Geylânî'nin insanları gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesîle olan pekçok
sözü vardır. Bunlardan bâzıları şunlardır:
"İnsanlara
rehberlik eden kimsede şu hasletler bulunmazsa, o rehberlik yapamaz. Kusurları örtücü
ve bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak olması, doğru sözlü ve iyilik
yapıcı olması, iyiliği emredip, kötülüklerden men edici olması, misâfirperver ve
geceleri insanlar uyurken ibâdet edici olması, âlim ve cesûr olması."
"Şükrün esası,
nîmetin sâhibini bilmek, bunu kalb ile îtirâf etmek ve dille söylemektir."
"Âlimlere tâbi
olunuz; bid'at yoluna sapmayınız. Sabrediniz, sızlanmayınız. Sâbit
kalınız, ayrılıp dağılmayınız. Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz. Özünüzü günahdan
temizleyiniz, kirletmeyiniz. Hele Rabbinizin kapısından hiç ayrılmayınız."
"Kalb dünyâ
arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp
gittiği müddetçe, imkânı yok, âhireti sevmiş olamaz."
"Mümin, insanlara
karşı yüzünden sevinçli olduğunu gösterir. Fakat kendi mahzûndur. Rasulullah
efendimiz; "Müminin sevinci yüzündedir. Halbuki kalbi mahzûndur."
buyurmaktadır. Müminin tefekkürü, düşünmesi, ağlaması çok, gülmesi azdır.
Tebessümü ile kalbindeki hüznü gizler. Dışarıda geçimini temin etmekle
uğraşıyor görünür, kalbi Rabbini anmakla meşgûldür. Çoluk çocuğu ile
uğraşıyor görünür, kalbi Rabbi iledir."
"İnsanlara
gösteriş için amel yapıp, sonra da bunu Allahnın kabûl etmesini istemek yakışır
mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyâya düşkünlüğü bırak.
Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Rasulullah efendimiz başkasının
kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı."
İlk önce yapılması
lâzım olan şeyler husûsunda:
"Mü'minin, en önce
farzları yapması lâzımdır. Farzları bitirdikten sonra, vâcib ve sünnetleri yapar.
Ondan sonra, nâfilelerle meşgûl olur. "
Kötü arkadaşlardan
uzak olmayı tavsiye eder, şöyle buyururdu:
"Kötü
arkadaşları terket. Onlara sevgi duyma, sâlihleri sev. Yakının bile olsa, kötü
arkadaştan uzak dur. Uzak bile olsa, iyi arkadaşlarla berâber ol. Kimi seversen,
seninle onun arasında bir yakınlık hâsıl olur. Bu bakımdan, sevgi beslediğin
kimsenin kim olduğuna iyi bak.
Ey oğul! Kötü
kimselerle düşüp kalkman, seni, iyi kimseler hakkında kötü zanna düşürür.
Allah'ın kitabının ve Resûlünün sünnet-i seniyyesinin gölgeleri altında yürü,
felâh, bulur kurtuluşa erersin."
Ey oğul! Senin
düşüncen, yiyecek, içecek, giyecek ve dünyâ lezzetleri olmasın. Bütün bunlar,
nefsin ve insan tabiatının istediği şeylerdir. Kalbin düşüncesi nerede, nefsin ve
tabiatın istekleri nerede? Kalbin düşüncesi Allah'dır. Senin düşüncen, Rabbin ve
O'nun katında bulunan nîmetler olmalıdır. Dünyâdan ne terkedersen, mutlaka
bunun karşılığında âhirette ondan daha hayırlısı vardır. Ömründe sâdece şu
içerisinde bulunduğun günün kaldığını farz et de âhiret için hazırlık
yap."
Faydasız şeyleri
bırakmak husûsunda:
"Ey zavallı! Sana
fayda vermeyen şeyler hakkında konuşmayı bırak. Dünyâ ve âhirette sana fayda
verecek işlerle uğraş. Boş işlerle uğraşmayı bırak. Kalbinden dünyâ
düşüncelerini çıkar. Çünkü yakında dünyâdan alınacak, âhirete
götürüleceksin. Dünyâda rahat ve hoş bir hayat arama. "
İyi zan sâhibi olmak
hakkında:
"Müslümanlar
hakkında iyi zan sâhibi ol. Onlar hakkında niyetini düzelt. Her türlü hayır işi
yapmaya koş. Bilmediğin hususlarda âhireti düşünen âlimlere sor."
Duâ hakkında:
"Allah’dan
dünyâ ve âhiretin hayırlarını iste. Sakın; "Ben istiyorum. Fakat Allah
vermiyor, ben de bundan sonra istemeyeceğim." deme. Duâya devâm et. Eğer
istediğin şey ezelde senin için takdir edilmiş ise, Allah’dan istedikten sonra,
Allah onu sana gönderir. Eğer istediğin o rızık ezelde senin için takdir edilmemiş
ise, Allah seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rızâ gösterme nîmetini
ihsân eder. Eğer Allah senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de Allah’a
fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın. O zaman Allah sana râzı ve
memnûn olacağın bir hâl verir. Eğer, ezelde borçlu olmak takdir edilmişse ve sen de
borçtan kurtulmak için duâ edersen, Allah alacaklıyı sana kötü muâmele etme
hâlinden vaz geçirir. Hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama hâline
çevirir. Eğer dünyâda borçlu halden kurtarmazsa buna karşılık sana bol sevap
verir.
Âhiret işlerini önce
yapmak husûsunda:
"Âhireti sermâyen,
dünyâyı bu sermâyenin kazancı yap. Zamânını, önce âhireti elde etmek için sarf
et. Geri kalan vaktini, geçimini temin için harca. Sakın dünyânı sermâye,
âhiretini onun kârı şeklinde yapma. Böyle yaparsan, dünyâdan artan zamânını,
âhiretin için sarf edersin. Bu zaman zarfında namazlarını kılmaya çalışırsın.
Fakat çabucak kılayım diye, rükünlerine riâyet etmezsin. Sonra dünyâ işlerinden
dolayı yorulur ve bitkin düşersin. Geceleri namaz kılmaya fırsat bulamazsın.
Yorgunluktan ölü gibi yatar, gündüz de faydasız olursun. Nefsine, hevâ ve isteğine
hattâ şeytâna tâbi olursun. Âhiretini dünyâya karşılık satarsın. Nefsinin
kölesi ve onun bineği olursun. Hâlbuki sen, nefsine binmek, onu yalanlayıp tekzib
etmek ve selâmet yoluna sokmakla emrolunmuşsun. Bunlar âhiret yolu, Rabbine tâat
yoludur. Sen, nefsinden gelen istekleri kabûl etmekle, kendine zulmettin.İsteklerinde,
lezzetlerinde, hevâsında ona uydun. Sonunda dünyâ ve âhiretin hayırlısını
kaçırdın. Dünyâ ve âhiretini zarara soktun. Böyle olursa, Kıyamet günü din ve
dünyâ bakımından insanların en müflisi ve en zararlısı olursun. Nefsine uymakla,
dünyâdan fazla bir şeye ulaşamadın. Eğer nefsini âhiret yoluna çekseydin,
âhiretini esas ve sermâye kabûl etseydin, dünyâ ve âhiretini kazanırdın. Nefsin
kötülüklerinden korunur, iyilerden olurdun. Eğer dünyâya rağbet etmeyerek,
kötülüklerden uzak kalarak Allah’a itâat edersen, Allah'ın has kullarından
olursun."
Yapılan nasîhatı kabul
etmek hakkında:
"Kardeşinin sana
yaptığı nasîhatı kabul et. Ona muhâlefet etme. Çünkü o, senin kendinde
göremediğin şeyleri görür. Bunun için Resûl-i ekrem; "Mümin, müminin
aynasıdır." buyurmuştur. Mümin, din kardeşine yapmış olduğu nasîhatlerde
samîmîdir. Onun göremediği şeyleri bildirir. Ona, iyilikler ve kötülükler
arasındaki farkı gösterir. Ona, lehinde veya aleyhinde olan şeyleri anlatır."
Acele etmemek husûsunda:
"Acele etme. Acele
eden, ya hatâ yapar veya hatâlı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o
işte ya isâbet kaydeder veya isâbet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve
temkinli hareket etmek. Allah’dandır. Umûmiyetle aceleye sebep, dünyâlık toplama
hırsıdır. Kanâat sâhibi ol. Kanâat bitmeyen bir hazînedir."
Gaflet hakkında:
"Allah’dan
hakkıyla hayâ ediniz. Gaflette olmayınız. Zamânınız, zâyi olup gidiyor. Hâlbuki
siz, yiyemeyeceğiniz şeyleri toplamak, ulaşamayacağınız şeylerin peşinde koşmak,
oturamayacağınız binâları kurmakla meşgûl oluyorsunuz. Bütün bunlar size,
Rabbinizin huzûrunda hesap vermek için duracağınızı unutturuyor. Hâlbuki Allah’ı
anmak, âriflerin kalblerinde yerleşir. Onların kalblerini kuşatır. Onlara, Allah’ı
hatırlamaya mâni olan her şeyi unutturur."
Allah için yapılmayan
işler hakkında:
"Senin dilin güzel
ve tatlı; yüzün ise kötülüklerden kurtulmuş gibi gülüyor, ya kalbinin hâli
nasıl? Cemâat içinde iyi görünüyorsun, ya yalnız iken, yanında kimse yok iken
nasılsın? Göründüğün gibi değilsin. Sen namaz kıldığın, oruç tuttuğun,
hayır işleri yaptığın zaman, eğer bunları sırf Allah'ın rızâsını gözeterek
yapmazsan, nifak üzere ve Allah’dan uzak olacağını bilmiyor musun? Şimdi Allah
için yapmadığın bütün işlerin, bütün sözlerin, âdî ve bayağı niyetlerin
için tövbe et.
İnsanlara gösteriş
için, onların rızâlarını almak için amel yapıp, sonra da bunu Allah'ın kabûl
etmesini istemek yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyâya
düşkünlüğü bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Çünkü
sen, hüzün evinde ve dünyâ hapishânesindesin. Rasûlullah dâimâ tefekkür ederdi.
Sevinçleri az, hüzünleri çoktu. Az gülerdi. Sâdece başkasının kalbini
ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı."
Allah'ın sevgisinde
samîmiyetin nasıl belli olduğu hususunda:
"Kulun Allah’ı
sevmesinde samîmi olup olmadığı, başına belâ ve musîbet geldiği zaman ortaya
çıkar. Bela ve musîbet geldiğinde sabır ve sükûn hâlini muhâfaza edebiliyorsa, o
gerçekten Allah’ı seviyor demektir. Musîbet ve fakirlik zamânında sebat
gösterebilmek bu sevgiye delil ve alâmet yapıldı. Birisi Rasulullah
efendimize;"Ben seni seviyorum." deyince; "Fakirlik için bir elbise
hazırla." buyurdu. Bir başkası gelip Rasulullah efendimize; "Ben Allah’ı
seviyorum." deyince; "Belâ için elbise hazırla." buyurdu."
Sabır ve tahammüllerin
karşılıksız kalmayacağına dâir:
"Halinizden
şikâyette bulunmayın. Sabredin, feryad etmeyin. Doğruluk üzere devâm edin. İsteyin,
istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hâllerden dolayı
ümitsizliğe düşmeyin. Dâimâ ümitli olun. Birbirinize düşman değil, kardeş olun.
Birbirinize buğz etmeyin.
Allah’a, rızâsı
için yapılan sabırlar ve tahammüller, aslâ karşılıksız kalmaz. Onun için bir ân
olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükâfâtını görürsünüz. Ömrü
boyunca kahraman lakabıyla meşhûr olan, bu lakabı, bir ânlık cesâreti netîcesinde
kazanmıştır. Allah Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Şüphesiz ki, Allah
sabredenlerle berâberdir." buyuruyor (Bakara sûresi: 2:153)
Hayâtı fırsat bilmeye
dâir:
"Hayatta olduğunuz
müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu
dünyâdan ayrılacaksınız. Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı
ganîmet biliniz. Tövbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkân varken bunu fırsat
biliniz. Tövbe ediniz. Duâ etmeye imkânınız varken, duâ ediniz. Sâlih kimselerle
berâber olmayı fırsat biliniz."
Kabir ziyâretine dâir:
"Kabirleri
ziyâret ediniz. Sâlih kimseleri de ziyâret ediniz. Hayırlı işler yapınız. Böyle
yaparsanız, her şeyiniz düzelir."
Günahlardan sakınmak
husûsunda:
"Mümin kimse
küçük günahları da büyük görür. Rasulullah efendimiz; "Mümin kimse,
günahını dağ gibi görüp, kendi üzerine düşeceğinden korkar. Münafık ise,
günâhını burnu üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi görür." buyurdu."
Eserlerinden bâzıları
şunlardır:
1) El-Gunye li-Tâlibî
Tarîk-ıl Hak: Îmân, ibâdet ve ahlâkî konuları ihtivâ eder. 2) El-Fethurrabbânî
vel-Feyz-ur-Rahmânî: Vâzlarından meydana gelir. 3) Fütûh-ul-Gayb: Bu eser
vâzlarından ve oğlu Abdurrezzak'a vasiyetinden meydana gelir. 4)
El-Fuyûzâtu'r-Rabbâniyye fî Evrâd-il-Kâdiriyye: Duâ ve virdlerden meydana gelir. 5)
Mektûbat: On beş mektuptan meydana gelir.
ALTININ VAR MI?
Bir gün Abdülkâdir
Geylânî'ye; "Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne
üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye
ulaştınız?" diye sordular. Buyurdu ki:
"Temeli sıdk ve
doğruluk üzerine attım. Aslâ yalan söylemedim. Yalanı kâğıda bile yazmadım ve
hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast
gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek,
öğrendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için
tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile
geldi ve dönüp bana; "Sen bunun için yaratılmadın ve bununla
emrolunmadın." dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme,
hacılar gözüktü. Arafat'ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip; "BeniAllahnın
yolunda bulundur. İzin ver, Bağdad'a gidip ilim öğreneyim. Sâlih zâtları ve
evliyâyı bulup ziyâret edeyim." dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi
anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan mîrâs kalan seksen altının yarısını
kardeşime ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına
dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden
söz aldı. "Haydi Allah selâmet versin oğlum. Allah için ayrıldım. Artık
kıyâmete kadar bir daha yüzünü göremem." dedi. Küçük bir kâfile ile
Bağdad'a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan'ı geçince, altmış atlı eşkıyâ
çıka geldi. Kâfilemizi bastılar. Kervanı soydular. İçlerinden biri benim yanıma
geldi. "Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?" diye sordu. "Kırk
altınım var." dedim. "Nerededir?" dedi. "Koltuğumun altında
dikili." dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o
da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip, bu durumu
söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kâfileden aldıkları malları taksim
ediyorlardı. Yanına gittim. "Altının var mı?" dedi. "Kırk altınım
var." dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları
çıkardılar. "Neden bunu söyledin?" dediler. "Annem, ne olursa olsun
yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim
sözde durmam lazım." dedim. Eşkıyâ reisi, ağlamaya başladı ve; "Bu kadar
senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum." dedi. Bu
pişmanlığından sonra tövbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler
de, "İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tövbe etmekte
de reisimiz ol" dediler. Sonra, hepsi tövbe ettiler. Kâfileden aldıkları malları
sâhiplerine geri verdiler. İlk defâ benim vesîlemle tövbe edenler, bu altmış
kişidir."
ATEŞİN ODUNU YİYİP
BİTİRDİĞİ GİBİ
Abdülkâdir
Geylânî'nin sohbetleri ile hasta gönüller şifa bulur, katı kalpler yumuşardı.
İnsanların mânevî hastalıklarını tek tek bildirir, onları tedâvî ederdi.
Hasedin, kıskançlığın Allahnın gazâbına sebeb olacağını şöyle anlatır:
Ey mümin! Ne oluyor ki,
seni, komşunu; yemede, içmede, giymede ve başka şeylerde kıskanır görüyorum. Bu
nasıl iş? Bilmiyor musun ki, bu senin îmânını zayıflatır. Mevlânın yanında
kıymetin kalmaz. Seni, Allahnın gazabına uğratır. Rasulullah efendimiz; "Allah,
hasetçi kimse nîmetimin düşmanıdır," buyurdu." diye bildirmiştir.
Resûl-i ekrem bir hadîs-i şerîfte; "Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de
iyilikleri yer." buyurdu. Sen, haset ettiğin kimseyi, hangi ve ne hususta haset
ediyorsun. Onun kısmeti için mi, yoksa kendi kısmetin husûsunda mı haset ediyorsun?
Eğer onu, Allahnın ona kısmet olarak verdiği şeyde haset ediyorsan, ona haksızlık
etmiş olursun. Haset ettiğin kimse, Allahnın kendisi için takdir ve taksim ettiği
nîmetin içerisinde bulunmaktadır. Sen onu, Allahnın bu ihsânından dolayı haset
etmekle, ne kadar haksızlık ve cimrilik yaptığını, ne kadar akılsızlık ettiğini
biliyor musun? Eğer onu, sana takdir edilenin onun eline geçeceğinden endişe ederek
kıskanıyorsan, bu senin çok câhil olduğunu gösterir. Çünkü senin kısmetini
başkası yiyemez. Muhakkak ki Allah sana zulmetmez. Allah senin için takdir ettiğini,
sana nasîb olarak verdiğini, senden alıp başkasına vermez.
BU İHTİYARI HİMÂYE
ETSİN!..
Gavs-ül-a'zam bir gün,
İmâm-ı Ahmed bin Hanbel'in kabrini ziyâret etti. Yanında evliyâdan bir cemâat da
vardı. Kabrin başında okudular. İmâm-ı Ahmed bin Hanbel kabirden çıktı, elinde
gömlek vardı. Gömleği verdi ve birbirlerinin boynuna sarıldılar. Sonra İmâm-ı
Ahmed; "Ey Seyyid Abdülkâdir! Fıkıh, tasavvuf ile helâlin, haramın ilmi sana
muhtaçtır." buyurdu.
Bir gece Rasûlullah
efendimizi rüyâda gördü. Bu arada İmâm-ı Ahmed bin Hanbel'i de gördü. Bir eliyle
sakalını tutmuş, Resûlullah efendimizden ricâ ediyor ve; "Ey Allah Resûlü!
Oğlun Muhyiddîn Seyyid Abdülkâdir'e buyur da, bu zayıf ihtiyârı himâye
etsin." diyordu. Resûlullah efendimiz tebessüm buyurarak: "Ey Seyyid
Abdülkâdir! Bu şeyhin ricâsını kabûl et." buyurdu. Resûlullah'ın emri ile,
onun ricâsını kabûl etti ve sabah namazını Hanbelîlerin namazgâhında kıldı.
Hâlbuki Hanbelî namazgâhında imâmdan başka kimse olmazdı. Abdülkâdir-i Geylânî
hazretleri oraya gelince, pek çok kimse de ardından gelip, mescidi doldurdu ve
boş yer kalmadı. "Eğer Gavs-ül-a'zam hazretleri o gün, Hanbelî namazgâhında
hazır olmasaydı, Hanbelî mezhebi unutulacaktı." denilmiştir. Bundan sonra
Hanbelî mezhebine göre ibâdet etti.
1) Menâkıb-i Şeyh
Abdülkâdir-i Geylânî (Mûsâ bin Yünûnî)
2) Behcet-ül-Esrâr (Ali bin
Yûsuf)
3) Kalâid-ül-Cevâhir fî
Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir-i Geylânî
4) Tefric-ül-Hâtır fî
Menâkıb-i Şeyh Abdülkâdir
5) Tenşîtül-Hâtır fî
Menâkıb-i Gavs-ül-âzam
6) Câmiu Kerâmât
il-Evliyâ; c.2, s.89
7) Tabakât-ül-Kübrâ
(Şa'rânî); c.1, s.126
8) Zeyl-i Tabakât-ı
Hanâbile; c.1, s.290
9) Nefehât-ül-Üns; s.587
10) Şezerât-üz-Zeheb; c.1,
s.198
11) Hadîkat-ül-Evliyâ;
2'nci kısım, s.32
12) El-A'lâm; c.1, s.17
13) Mir'ât-ül-Haremeyn;
c.3, s.139
14) Nûr-ül-Ebsâr; s.224
15) El-Bidâye ven-Nihâye;
c.12, s.52
16) Fevât-ül-Vefeyât; c.2,
s.2
17) Mektûbât-ı İmâm-ı
Rabbânî; c.3, 123. Mektup
18) Tabakât-ül-Evliyâ;
s.246
19) Redd-i Vehhâbî; s.40
20) Sefînet-ül-Evliyâ;
c.1, s.58
21) Esmâ-ül-Müellifîn;
c.1, s.59
22) Mu'cem-ül-Müellifîn;
c.5, s.307
23) Ahbâr-ül-Ahyâr;
s.15
GAVS - ül
A'ZÂM 'ın S O H B E T L E R İNDEN

Anasayfaya Dönüş
|