Yeni! IRON MAIDEN – "Live After Death (Bootleg)"
IRON MAIDEN – "Visions Of The Beast"
Yeni! OPETH – "Lamentations"
PINK FLOYD - "Live At Pompeii (The Directors Cut)"
IRON MAIDEN – "Live After Death (Bootleg)" DVD 2003
“Ne oluyor?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Hayır Maiden official bir
“Live After Death” DVD’si yayınlamış değil ancak Brezilyalı kardeşlerimiz
ellerini onlardan çabuk tutmuşlar ve bir tane piyasaya sürmüşler. Internet
üzerine bulabileceğiniz bu DVD daha çok benim gibi Maiden manyaklarına hitap
ediyor çünkü koleksiyonel bir özelliği var; official değil! Ancak her şeye
rağmen amigoların kötü bir iş çıkardığını da iddia edemem.
“Live
After Death” hakkında yoruma gerek yoktur sanırım. Bence gelmiş geçmiş en iyi
konser albümlerinden biridir ve birçok kişiye göre Maiden’ın kariyerinin
doruğudur. Albüm temelde Maiden’ın “World Slavery Tour” bünyesinde Los Angeles
Long Beach Arena’da 4 gece üst üste verdiği sold out konserlerin kayıtlarından
derlenerek oluşturulmuşsa da video tek bir gecede kaydedilmiş. Grubun eski
klasiklerinden oluşan inanılmaz bir setlist, harika bir performans, yerinde
duramayan bir Bruce Dickinson, “Powerslave”’in genel imajını yansıtan dehşet bir
sahne tasarımı ve Sfenksin arkasından ortaya çıkan devasa Mumya Eddie. Tek
kelimeyle rüya gibi. Aslında konseri yıllar sonra tekrar seyredince insan bazı
falsolar da yakalamıyor değil, özellikle “Aces High”’ın albüm versiyonuna göre
daha yavaş çalınması ve Bruce’un yeterince yüksek oktavlara çıkamaması gibi.
Bruce bence şu anda daha iyi bir vokalist, örneğin buradaki “Run To The
Hills”’in nakaratıyla “Rock In Rio”’daki “Run To The Hills”’in nakaratlarına bir
bakalım, Bruce bu eski kayıt(lar)da “Run For Your Lives” kısmında sesini
albümdeki gibi inceltemezken son dönem kayıtlarında albümdekinin neredeyse
aynısını söylüyor artık. Bu da Bruce’a solo kariyerinin yaradığını söylememi
kaçınılmaz kılıyor.
Yine de bunlar konserin genel havası ve enerjisi içinde eriyip giden unsurlar. Bence “Live After Death”’in tek kötü tarafı tüm konseri vermemesi. Bilen bilir, bu konserde “Powerslave”’in ardından bir de Dave Murray solosu vardır ki buna videoda da albümde de verilmemiştir. Dahası bildiğiniz gibi “World Slavery Tour”’un Avrupa konserleri buradakinden daha uzun bir süreye sahipti ve grup ekstra parçalar da çalıyordu, bunlardan beşi albüm versiyonunun son yüzüne konulmuştu, burada ise bu klasikler doğal olarak mevcut değiller. Eğer bunların tümünün yer aldığı 2 saatlik bir video olsaydı “Live After Death”’in tüm zamanların en iyi konser videosu olması kaçınılmazdı.
DVD’ye
dönecek olursak. Transfer video kasetten yapılmış ama yeterince iyi olduğunu
söyleyebilirim. Yani tabi ki bir sürü filtreden geçirilmiş gibi durmuyor ama
bendeki VHS kasetten çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Stereo ve Dolby
Digital 5.1 seçenekleri var. 5.1 versiyonunda “Rock In Rio” ayarı bir şeyler
beklemeyin, ki konser zaten stereo olarak mixlenmiş, ama yine de elemanlar
uğraşmışlar ve fena bir sonuç da çıkmamış ortaya. Menülerin İngilizce olmadığını
söylemeye gerek yoktur sanırım, ancak kolayca çözebileceğinizi garanti ediyorum,
zaten çok da fazla seçenek yok. Parça seçimi, fotoğraf galerisi, diskografi ve
biyografi kısımları mevcut. Ha bir de istenirse konser şarkı sözleri de dahil
altyazılı olarak izlenebiliyor. Menü Ed Hunter tarzı 3 boyutlu bir animasyona
sahip ve bir bootleg için güzel olduğunu söylemem mümkün.
Dediğim gibi daha çok koleksiyonculara hitap eden bir DVD. Eğer official olarak yayınlanmasını bekleyemeyecekseniz alın derim. Hem tahminimce fiyat olarak da official’dan daha ucuza bulabilirsiniz, malum Maiden tam rip-off’çu :) Ama yine de daha iyi bir transfer ve daha fazla bonus materyal için Rod Smallwallet’ın işe karışmasını bekleyin derim. – Mert.
IRON MAIDEN – "Rock In Rio" DVD 2002 Sanctuary Records
Evet, gecikmiş bir review ama konu Maiden olunca umurumda bile değil.
“Rock In Rio”, Heavy Metal’in bu en büyük grubunun efsanevi “Live After
Death”’ten beri yayınlamış olduğu (bence) en iyi konser albümü. “Live After
Death”’ten beri en iyi konser videosu olduğu konusunda ise biraz kararsızım,
zira “Maiden England” da mükemmel bir videoydu, ama buradaki inanılmaz
prodüksiyonu, 250000 kişilik muhteşem seyirci kitlesini, dahası bunun “Maiden
England”’ın aksine tüm konseri içerdiğini hesaba katınca “Rock In Rio”’nun bir
adım farkla önde olduğu sonucuna varıyorum.
1999’un en çok konuşulan olaylarından birisiydi Iron Maiden’ın “reunion”’ı. Aslında bu terimden pek de hoşlandığım söylenemez, çünkü Maiden’ı “Seventh Son” sonrasındaki Bruce ile yaptıkları ve daha başarısız iki albümleri ve dahası Bruce’un yarısı kadar iyi olmayan ve grubun mantık yerine duygularına güvenerek yapmış olduğu bir seçim olan Blaze Bayley ile hazırlanan albümler sırasında da dinlemeyi bırakmamıştım. Evet, 1990’dan itibaren müzik ‘80’ler seviyesinin çoğu kez altında oldu, ama sonuçta ortaya çıkan müzik yine Iron Maiden’a aitti ve yine standartların üzerindeydi. Örneğin “No Prayer For The Dying” bence biraz aceleye gelmiş, tam anlamıyla doğrultusu belirlenememiş (veya seçilen doğrultudan uzaklaşılmış), tür tutarsızlığından muzdarip bir albümdü ancak yine de son derece samimiydi. “Fear Of The Dark” birkaç mükemmel parçanın yanında bir sürü vasat parçaya da sahipti ve bir bütün olarak dinlendiğinde devamlılığını kaybediyordu, buna rağmen o albüm de oldukça kuvvetliydi. “The X Factor” prodüksiyon açısından zayıftı, dahası bazı parçalar bariz biçimde Blaze Bayley’nin kapasitesini aşıyordu, buna karşın karanlık, progresif, ve atmosferik yapısıyla son derece güçlü bir albümdü. Çok az kişinin takdir ettiği “Virtual XI” ise bazı düzenleme eksikliklerine rağmen son derece sıcak, light-hearted bir albümdü.
Ancak gözle görülen bir şey vardı ki Iron Maiden bir türlü ‘80’ler kalitesini yakalayamıyordu. Önce grubun çok önemli bir parçası olduğunu düşündüğüm Adrian Smith’i, sonra mükemmel prodüktörleri Martin Birch’ü, ve en sonunda da gruptan soğumaya başlayan eşsiz vokalistleri Bruce Dickinson’ı kaybetmişlerdi. Janick Gers her ne kadar kendine özgü bir tarza sahipse de kesinlikle bir Adrian Smith değildi. Steve Harris’in Martin Birch gibi olabilmesi için çok daha fazla tecrübeye ihtiyacı vardı. Ve en önemlisi, Blaze Bayley her ne kadar kendi çapında oldukça başarılı bir vokalist olsa da, kesinlikle Bruce Dickinson kalitesinde değildi (kendisinin de kabul ettiği bir gerçek). Sonuçta Maiden’ın Bayley ile yapabilecekleri sınırlıydı.
Sonunda
1999’da Bruce ve Adrian geri döndü. Bruce çok sağlam iki solo albüm yaparak tüm
gözleri üzerinde toplamıştı ve eskisinden daha da sağlamdı. Adrian ise eski
formunda değilse de Bruce’un sololarında kendini yenileyebildiğini ortaya
koyuyordu. Son olarak da prodüktör koltuğuna Kevin Shirley geçti. Reunion
turunun ardından kısa bir sürede hazırlanan “Brave New World” (ki 4 adet
“Virtual” artığı içermekteydi) bazılarını 100 % mutlu etti, bazılarını ise (bkz.
Ben) hafif de olsa hayal kırıklığına uğrattı. İşin açıkçası albümde 3 gitar
olayından doğru dürüst yararlanılmamıştı, birçok nakarat yaratıcılıktan uzak bir
şekilde (konserlerde seyircilerin katılımı kolaylaşsın diye düşünülmüş olsa
gerek) fazla basitti, dahası bir sürü uzun, progresif parçaya rağmen bir “The
Evil That Men Do”, “The Clairvoyant”, “The Trooper”, “Aces High” veya “Be Quick
Or Be Dead” göze çarpmıyordu, yani evet “The Wicker Man” sağlam bir besteydi ama
onu destekleyecek ikinci bir single potansiyeline sahip vurucu parça yoktu.
Ancak her şeye rağmen albüm derli toplu bir prodüksiyona sahipti ve en önemlisi
‘80’ler albümlerine özgü “bütünlük” duygusu tam anlamıyla yerli
yerindeydi.
Albümü tabi ki mükemmel bir turne izledi. Bu turnenin son ayağı olan “Rock In Rio” festivalindeki, 250000 kişiye çaldıkları performansları ise kaydedildi, ve gecikmeli olarak 2002’de albüm ve video olarak piyasaya sürüldü.
“Rock In Rio” her şeyden önce grubun o anki konumunu, sound’unu, sahip olduğu vizyonu çok iyi yansıtan bir kayıt. Grubun “The X Factor” ile seçtiği daha progresif anlayış, “Brave New World”’deki olgun müzik ile adeta grup için yeni bir kapı açıyordu. Bu konserde de bu anlayışa uygun düşecek parçalar seçilmiş. Grup 6 yeni parçanın yanında ‘80’lerin klasiklerine yer vermiş, ancak bunu yaparken Bayley dönemini de unutmamış, ve o dönemin en uzun, progresif bestelerinden ikisine konserde yer vermiş. Albümde çok iyi hissedilmeyen 3 gitar olayı konserde kendini gösteriyor. Bu 3. gitar eski parçalara ekstra bir sertlik katarken (bkz. “Wrathchild”, “Fear Of The Dark”) eskiden Adrian Smith’in tek başına çaldığı bazı soloların Janick Gers ile beraber çalınması da çok hoş delay-vari bir etki yaratıyor. Hazır lafı geçmişken belirtmek gerek, Janick Gers de kesinlikle hem tavrını oturtmuş, hem de bir müzisyen olarak artık tam anlamıyla kıvamına gelmiş. Eskiden olduğu gibi sahne şovlarına yer verse de asla gruba ilk katıldığı dönemlerdeki “çılgın gitarist” tavırlarında aşırıya kaçmıyor, sahnedeki ahengi bozmuyor. Bruce Dickinson son derece olgun, sesi daha kontrollü, tavırları eskiye göre daha sert, kusursuz bir frontman. Dave Murray, Steve Haris, Nicko McBrain ise her zamanki gibi mükemmeller. Adrian Smith konserde en az solo atan gitarist durumunda olsa da yine kusursuz. Bunun üzerine albümün “ethereal” imajını mükemmel yansıtan görkemli sahne tasarımını ve harika ışıklandırmayı da ekleyince ortaya bir görsel şölen çıkıyor.
Konsere
“The Wicker Man” ile bomba gibi başlayan grup tempoyu “Ghost Of The Navigator”
ve “Brave New World” ile yüksek tutuyor. Özellikle albümde yer almayan metronom
değişiklikleri bu parçaların konserde daha dinamik bir hale gelmesini sağlamış.
Sonra “Wrathchild” ve “Two Minutes To Midnight”. Enerji yine en yüksek seviyede.
Grup bu parçaların ardından atmosferi ağırlaştırmaya karar veriyor ve araya
yavaş tempolu epik “Blood Brothers” geliyor. Bu parçanın konserde albümdekinden
daha etkileyici olduğunu düşünüyorum. Sonra konserin en önemli parçalarından
biri, “Sign Of The Cross” geliyor. Bruce bu Bayley döneminden kalma parçaya
adeta yeni bir hava getiriyor, ki parçanın orijinalinin de çok iyi olduğu
düşüncesindeyim. Buradaki performans benim için konserin doruk noktası, ancak
turnenin diğer konserlerinde Bruce’un haça tutunarak sahne arkasından yükseldiği
kısmın burada görülmemesi bence bir eksiklik. Bu epiğin ardından “The Mercenary”
geliyor, ki setlist ile ilgili en kötü seçimin bu parça olduğunu düşünüyorum,
zira “The Mercenary” “Brave New World”’un en zayıf halkalarından biri. Ama böyle
uzun bir epiğin ardından yüksek temposu ile ferahlatıcı bir etkiye sahip. “The
Trooper” her zamanki gibi harika. Özellikle solo kısmı. “Dream Of Mirrors” yine
albüm versiyonundan daha sağlam olduğunu düşündüğüm bir halde geliyor karşımıza.
Uzun süresine rağmen tam bir konser parçası. “The Clansman” yine uzun süresine
rağmen başarıyla icra edilmiş, Bruce’un performansı çok iyi. “The Evil That Men
Do”’da 3. gitarın katkısı mükemmel. “Fear Of The Dark” bence en sağlam yorumuyla
yer buluyor. “Iron Maiden”’da ise Eddie bir “Wicker Man” olarak sahne arkasından
yükseliyor. İyi tasarlanmış bir kapanış. Ama tabi grup bis ile tekrar karşımıza
çıkıyor. “The Number Of The Beast”, “Hallowed Be Thy Name”, “Sanctuary”, ve “Run
To The Hills”. Tek kelimeyle görkemli.
Video
için 18 kamera çekim yapmış. Ve Steve Harris’in artık cidden sağlam bir
tecrübeye sahip olduğu akıcı, sağlam kurgusu ile kendinizi orada, bırakın
seyircileri, grubun arasında hissetmemeniz imkansız. Aradaki bazı konuşma
kısımları kesilmiş ama bence çok önemli değil, bence bu haliyle konser daha
akıcı bir hale gelmiş. Bu anlamlı konuşmaları bootleglerde bulabilmek her zaman
için mümkün. Bunun dışında konser öncesini, grubun hazırlanışını başta
göstermeleri de çok güzel, adrenalini iyice arttırıyor.
Başta söylemeyi unuttum, “Rock In Rio” 2 DVD’den oluşuyor. 2 saatlik ilk DVD’nin yanında gelen, ekstraların yer aldığı ikinci DVD de çok güzel. Grup elemanları ile kapsamlı röportajlar benim en sevdiğim kısım tabi ki, ama Maiden’ın günlük vaziyetini sergileyen “A Day In The Life” kısmı da çok güzel (özellikle Bruce’un masaj yaptırdığı kısım çok komik). Buna ek olarak emektar fotoğrafçı Ross Halfin’in yorumlarıyla 50 adeta fotoğraf da bizlere sunulmuş. Ama olay bununla da kalmıyor tabi ki; 2. DVD’de bir yığın easter egg mevcut, yani gizli bir sürü görüntü. Bunların hepsini sıralamam mümkün değil, ayrıntı için şu link’i takip edin. Özellikle Bruce'un fırlamalıkları görülmeye değer.
Sonuçta “Rock In Rio” mükemmel bir konser videosu, ve her Maiden fanı için farz. Her açıdan görkemli, sürükleyici, canlı, zengin. Ayrıca Maiden’ın, ve dahası Heavy Metal’in hala çok güçlü olduğunun bir kanıtı. Alın ve yıllarca izleyin. – Mert.
IRON MAIDEN – "Visions Of The Beast" DVD 2003 EMI Music
Kabul, Maiden asla öyle şatafatlı, akılda yer eden klipler yapan bir
grup olmadı. Ama Maiden her daim sağlam single’lar üretebilen bir grup oldu.
Hele hele bu single’lar “basit” konser görüntüleri ile desteklendi mi işte o
zaman ortaya çıkan şey gerçekten çok güçlü oluyor.
Çıkışı 1998’de duyurulan ancak her nedense bu seneye ertelenen bu DVD, Iron Maiden’ın tüm kliplerini bir arada bulunduran arşivlik çalışma olmasının yanında, grubun tarihi içersinde de bizi bir gezintiye çıkardığı, grubun zaman içindeki değişimlerini yansıttığı için de bir tarihi belge aynı zamanda.
DVD’de grubun 31 adet klibi yer alıyor. Bunlardan çoğu doğal olarak single’lara ait, ancak arada single olarak karşımıza çıkmamış “Tailgunner” ve konser yorumları ile karşımıza gelen “Wrathchild”, “”Afraid To Shoot Strangers”, “Brave New World” parçalarının da klipleri mevcut. Geride kalanları ise anlatmaya gerek duymuyorum şahsen. “Dance Of Death” hariç tüm Maiden albümlerinin klipleri mevcut.
İlk DVD’de 1980 – 1990 seneleri arasındaki klipler, ikinci DVD’de ise 1990-2001 yılları arasındaki klipler yer alıyor. Doğal olarak ilk DVD’de müzikalite daha yüksek, ancak yine de Bayley dönemi kliplerinin ilk kez toplu olarak bir arada yer alması setin arşivsel değerini arttırıyor.
Ancak DVD’lerin asıl güzelliği hiç şüphesiz içerdiği ekstralar.
Öncelikle sette 6 adet daha önceden yayınlanmamış klip (2’si gizli olarak) yer
alıyor. Bunlar sırasıyla “Aces High”, “The Number Of The Beast”, “The Wicker
Man”, “Flight Of Icarus”, “Run To The Hills”’in Camp Chaos tarafından
hazırlanmış animasyon versiyonları, “Futureal”’ın grubun düzenlediği futbol
maçlarının görüntülerinin yer aldığı bir “Futbol” versiyonu, ve “Fear Of The
Dark”’ın “Rock In Rio” versiyonu. Bu 6 klibin yanında iki adet gizli klip
mevcut. Bunları ilk DVD’deki 6. parçayı arka arkaya 3 kez, ve ikinci DVD’deki 6.
parçayı iki, 4. parçayı da 1 kez izleyerek ortaya çıkarabilirsiniz. Merak
edenler için, bunlar “The Trooper”’ın Camp Chaos versiyonuyla “Man On The
Edge”’in “slapstick” versiyonları. Bu kliplere ek olarak da grup diskografisini
bulabilmeniz mümkün.
“Visions Of The Beast”’in bir eksiği “The First Ten Years” videosunda yer alan “Running Free”’nin editlenmiş “Live After Death” versiyonunun bulunmaması, ama “Live After Death” veya “”The First Ten Years”’a sahip olanlar için bir sorun sayılmaz. Diğer yandan “Dance Of Death” kliplerinin grubun en başarılı iki klibi olduğunu düşündüğümden burada keşke onlar da olsaydı demekten kendimi alamıyorum.
DVD oldukça hoş bir slipcase içinde geliyor ve dizayn gayet başarılı. Sonuçta Iron Maiden’ın tüm kliplerinin elinizin altında bulunmasını istiyorsanız “Visions Of The Beast”’i tavsiye ederiz. Grubun tüm dönemlerinden hoşlanmayanlar için baştan sona izlemek sıkıcı olabilir, ne de olsa toplam süresi epey uzun. Ama yine de fanlara tavsiyemdir. “Visions Of The Beast” mi yoksa “Rock In Rio” mu diye sorarsanız benim cevabım “Rock In Rio” olur, çünkü Maiden’ı konserde izlemek bambaşka bir olay. Yine de tercih sizin tabi. – Mert.
OPETH – "Lamentations" DVD 2003 Music For Nations
1996’nın ilk ayları. Daha “Morningrise” albümü yeni çıkmış ve hastası
olmuşum. O dönemde Enred dergisi de Opeth’le röportaj yapmış ve ben de büyük bir
hevesle okumaya başlamışım. Güzel olması gereken bir röportajı Mikael Akerdfeldt
rezil etmiş. Sorular gayet normal, ancak abimiz mektupla yapılan bu röportajda
soruları soran şahısla alay etmeyi ve her cümleyi ünlem işaretleriyle bitirmeyi
tercih etmiş. Ben de öyle güzel bir müzik icra eden bir adamın böyle kaba
davranması karşısında afallamışım.
Yıl 2000. Yine ilk aylar. Yine Enred dergisi ve yine bir Opeth röportajı. Bu kez röportaj mektup değil telefon aracılığıyla gerçekleşiyor. Soruları soran kişi aynı ancak Mikael baba farkında değil. Bu kez tavrı çok daha farklı, sıcak kanlı, alçak gönüllü. Mikael Akerdfeldt bazen mektupla yaptığı röportajlarda karşı taraftaki herife kıl olup nasıl olsa elemanla yüz yüze olmadığı için sert takılabildiğini anlatıyor gülerek. Hala diğer röportajı hatırlamıyor. Ve bu arada benim de Opeth fanlığım bu sözlerle sona eriyor. İnsanların yüzüne karşı farklı, arkasından farklı konuşan birisinin kim fanı olur ki? Oldum olası bu tip kaypaklıkları hazmedememişimdir, her ne kadar müzisyenliğine saygı da duysam Opeth’e karşı sempatim o ilk röportajda değil ama, ikinci röportajındaki tutarsızlığıyla birlikte yok oldu gitti.
Ha okuyanlar salladılar mı bunu? Hatta röportajcı? Sanmam. Opeth birbirinden iyi albümler yayınladı ve ünlerine ün kattılar. Candlelight Records’la başladıkları kariyerlerine Music For Nations’da devam ediyorlar. Mikael Akerdfeldt hala aynı naneleri yiyor mudur röportajlarda, sanmıyorum.
“Lamentations” grubun, adını sık sık duyduğumuz meşhur Shepherd’
Bush’ta, yani İngiltere’de “Damnation” albümünün ardından verdikleri bir konseri
içeriyor. Sanırım grup öyle veya böyle, kendini hafiften tekrarlamaya
başladığının farkında ve bu DVD de kariyerlerindeki bu kırılma noktasının
üzerinde duruyor. Bundan sonra daha fazla kişi tarafından dinlenebilir bir
şeyler yapmaya yönelecekler gibi geliyor bana. Daha az brutal ve daha
atmosferik. Buna itirazım da yok çünkü doğruya doğru, Opeth kaç albümdür sizi
şaşırtabiliyor ki? Dinlemeden önce ne bulacağınızı biliyorsunuz ve buluyorsunuz
işte. Kalite seviyesi çok yüksek ama yeni bir şey var mı?
Bu konserde ise Opeth’in iki yüzü ayrı ayrı karşımıza çıkıyor, aynen “Deliverance” ve “Damnation” gibi Opeth’in iki farklı yanını gösteren iki albüm yayınlamalarında olduğu gibi konser de iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde “Damnation” albümünün ağırlıkta olduğu bir set söz konusu. Yani ilk bölüm Opeth’in daha soft ve akustik ağırlıklı parçalarından oluşuyor. İkinci set ise Opeth’in agresif ve brutal yönünü bize sergiliyor. Ağırlık “Deliverance”’da ama önceki albümlerden de klasiklere yer verilmiş. Konserin tümü boyunca değişmeyen tek şey atmosferdeki yoğunluk ve performanstaki kusursuzluk. “Lamentations” gerçekten kusursuz bir konser videosu.
Opeth’in zaten harika olan müziği burada adeta boyut atlamış olarak karşımıza çıkıyor. Grubun doğaçlamalara falan pas verdiği yok ancak parçaların konserde canlı çalındıklarında bambaşka bir havaya büründükleri de bir gerçek, özellikle ilk bölümdeki akustik parçaların. Sahne tasarımı görsel olarak müziği tamamlıyor; minimal bir backdrop, minimal ancak etkili bir ışıklandırma. Özellikle gece mavisi tonları konser boyunca sahneye hakim ve bu müziğe bundan daha iyi gidecek bir renk de yoktur herhalde. Widescreen çok iyi bir seçim. Bunun dışında konser olduğu gibi verilmiş, yani iki set arasındaki ara haricinde bir kesme söz konusu değil, örneğin elemanların gitarlarının akordunla oynaması dahi kesilmeden bırakılmış. Mikael Akerdfeldt’in seyirciyle iletişimi de çok iyi, oldukça sakin bir biçimde ve tok bir sesle parçaları sunuyor.
Bu
konuda benim dikkatimi çeken bir şey de Akerdfeldt’in konser ikinci setin ilk
parçasının ardından seyircilere “asıl sound’umuz böyle, umarım sizin için sert
değildir” demesi. Yani seyircilerin hepsinin manyak Opeth fanları olduğu
ortadayken bu söz bana Opeth ile yeni tanışacaklar için söylenmiş geldi, eh bu
video da buna hizmet edebilir haliyle.
“Hope Leaves” ilk setin, “The Leper Affinity” de ikinci setin doruk noktaları benim için. Ama en iyi Opeth balladı olduğunu düşündüğüm “To Bid You Farewell”’a yer verilmemesi beni biraz hayal kırıklığına uğratmadı da değil. Tabi elemanların “Morningrise”’ı sevmediği gerçeğini de unutmamak lazım.
Sonuçta ne eklenebilir bilmiyorum. Çok iyi bir konser videosu ve grubun müziğinden hazzetmeyenlerin bile izlerken büyük bir keyif alacağını garanti ediyorum. Eh aradan yıllar geçtikten sonra ben de Akerdfeldt’in falsosunu unutabilirim sanırım. – Mert.
PINK FLOYD - "Live At Pompeii (The Director's Cut)" DVD 2003 Universal Music
Beni tanıyanlar bilirler, en sevdiğim 3 grup sorulsa sayacaklarım Iron
Maiden, Type O Negative ve My Dying Bride olacaktır. Bunlar benim için
vazgeçilmezlerdir, yerleri her zaman için çok ayrıdır. Ancak tüm bunların
"üzerinde" tuttuğum, daha doğrusu bunlardan da "ayrı" tuttuğum bir grup vardır
ki bu da Pink Floyd'dur. En sevdiğim gruplar sorulduğunda isimlerini söyleme
gereği bile hissetmem, çünkü beni ben yapan şeylerden birisidir Pink Floyd.
İçime Metal müzik aşkını aşılayan grup Iron Maiden ise, müzik aşkını aşılayan
grup Pink Floyd'dur. İçinde bulunduğum soğuk dünya ile savaşma gücünü veren grup
Type O Negative ise, kafamı toparlayıp daha mantıklı davranmamı sağlayan grup
Pink Floyd'dur. Üzgün olduğum, geçmişi hatırladığım, hüzünlendiğim zamanlarda
bana eşlik eden grup My Dying Bride ise, beni ileriye bakmaya teşvik eden grup
Pink Floyd'dur. Ve Pink Floyd genel anlamda negatif, karamsar, aykırı bir grup
olmasına rağmen bana bu hisleri verebilir. Eğer ben şu an bu satırları
yazıyorsam bunun başlıca sebebi Pink Floyd'dur, ve dahası şu an kritiğini
yapmakta olduğum, ilk kez 9 yaşında izlemiş olduğum, bu inanılmaz Pompeii
konseridir.
Yaşlı adamlar gibi kalkıp da geçmişi yad etmeyeceğim. Eğer böyle yaparsam Pink Floyd'un zamansız müziğine saygısızlık etmiş olurum. Kariyerlerinin farklı farklı dönemlerinde, her biri yenilikçi, her biri vurucu, her biri devrim yaratan albümler yapmış bu grupla ilgili "nedir, ne değildir" gibi bilgi verme ihtiyacı da duymuyorum, bunun da saygısızlık olacağını düşünüyorum. Bu DVD, bence her müzik severin arşivinde bulunması gereken, bu tüm zamanların en büyük gruplarından birinin (hatta en büyüğünün -niye alçak gönüllü davranayım ki-) "çekirdeğine", onları onlar yapan şeyin "özüne" götürüyor bizleri.
Pink
Floyd'un hangi dönemi favorinizdir bilmem. Bazıları Barrett dönemindeki
uçukluktan hoşlanır, bazıları "Dark Side" sonrası Waters önderliğinde yaratılan
devasa temasal başyapıtlardan, bazıları ise Gilmour hastasıdır ve ipleri onun
devraldığı dönemi tercih eder. Benim en sevdiğim Pink Floyd dönemi Barrett'ın
ayrılmasıyla "The Dark Side Of The Moon"'un çıkışı arasına denk gelen, Floyd'un
kendi kimliğini aradığı, müzikte hiç ziyaret edilmemiş bölgelerde serbestçe
dolaştığı, sınırları ortadan kaldırdığı, birbirinden güzel "deneysel"
örneklerini yarattığı "arayış" dönemidir. Barrett dönemi izleri taşıyan ama o
dönemden daha karamsar, deneysel bir tatta olan eşsiz "A Saucerful Of Secrets",
kısa bir zaman sürecinde hazırlanmış olmasına rağmen bir soundtrack olmanın çok
ötesine giden "More", Floyd elemanlarının bireysel çabaları ve o anki
teknolojinin getirdiği tüm olanaklar ile sınırları zorladıkları küçümsenmiş
başyapıtları "Ummagumma", farklı bir yöne kayarak senfonik öğelerle psychedelic
öğeleri kaynaştırdıkları "Atom Heart Mother", o ana kadarki dönemlerinin en
güzel yönlerini bir araya getiren dahası ileri götüren, mükemmel "Meddle", ve
Floyd'un geleneksel Rock tarzında da çok iyi işler başarabileceğinin göstergesi
olan (yine küçümsenmiş) "Obscured By Clouds", benim için değeri çok büyük olan
albümlerdir.
Elemanlar o dönemlerdeki konserlerinde zaten uçlarda gezinen parçalarını doğaçlamalar ile zenginleştirerek, Rock'ın klişelerinden hiçbirini kıstas almadan müziğin özünü ararlar ve bu aşamada yarattıkları müzik adeta "rüyasal" bir yapıya sahiptir (bazı durumlarda "karabasansal" da denilebilir tabi ki). Quadrophonic ses düzenleri ve ışık gösterileri ile grup izleyicileri başka bir dünyaya taşır adeta. İşte bu "Live At Pompeii" filmi de grubun 1972 senesine dek konserlerinin vazgeçilmezi olan çeşitli parçalarını görsel bir şölen eşliğinde müzikseverlere sunuyor.
Mekan
olarak antik Pompeii şehrinin harabeleri ve tiyatrosunun seçilmesi mükemmel
olmuş. Pink Floyd'un bu dünyanın ötesinden gelmişe benzeyen müziği, harabeler
arasında inanılmaz bir atmosfere ulaşıyor. Yönetmen Adrian Maben mükemmel bir iş
çıkarmış; Pompeii'deki heykellerin, gravürlerin, volkan patlaması sırasında
yüzyıllar öncesinde adeta heykelleşmiş olan Pompeii sakinlerinin, ve de
civardaki manzaraların görüntülerini grubun performans görüntüleri ile dönüşümlü
olarak kurgulayarak, müziğin adeta "görsel" karşılığını yaratıyor. Ancak bu
konudaki esas hünerini geceleyin çalınan parçalarda gösteriyor: "Careful With
That Axe, Eguene"'de Waters'ın çığlık attığı bölümler volkanik patlamalarla
özdeşleştiriliyor ve bu bölümlerde lav ve alev görüntüleri devreye giriyor
(özellikle filmin "yandığı" bölüm çok hoş). "Set The Controls For The Heart Of
The Sun"'da grubun arkasında projeksiyon ile yansıtılan görüntülerle de
inanılmaz etkileyici anlara tanık oluyoruz. Bunun dışında tiyatronun ortasında
grubun tüm ekipmanının ve kameraların arasında dolly ile yapılan çekimler
inanılmaz. Görüntülerde diğer çekim yapan kameraları da sık sık görüyoruz. Ağır
ağır grubun etrafında dolanan kameralar, onca alet edevatın arasında adeta
"bilimsel" bir çalışmayı belgesel şeklinde kaydediyormuşçasına bir yapı
sergiliyor. Gerçekten de grubun "deneysel" müziğinin bu atmosfer içerisinde o
antik tiyatroda paranormal olaylara sebep olduğunu duymak hiç de şaşırtıcı
olmazdı!
Film, basitçe "Pompeii" adı verilmiş ve "Speak To Me"'nin eski bir versiyonu gibi görünen bir intro ile açılıyor. Ardından "Echoes" ilk bölümü ile karşımıza geliyor. Burada parçanın açılışında geniş bir açıdan yapılan uzun zoom kısmı çok güzel. Parçanın bu versiyonu bence "Meddle" versiyonundan bile üstün. Yukarıda bahsettiğim "Careful With That Axe, Eguene" ve "Set The Controls For The Heart Of The Sun" yine mükemmel icra edilen parçalar. "One Of These Days" gayet güzel bir versiyonuyla karşımıza geliyor. Ancak bence tüm bu çalışmanın doruk noktası "A Saucerful Of Secrets"; bence DVD'yi almak için tek başına yeterli bir sebep. Bu parça aynı zamanda grubun sınır tanımazlığının en iyi göstergesi. Özellikle dijital prosesör ve synth.'lerin olmadığı bir dönemde Gilmour'un gitarıyla yarattığı sesler inanılmaz, ve kesinlikle bambaşka bir havaya sahip. Filmde ayrıca "Seamus"'un farklı bir köpek ile seslendirildiği (evet, vokalleri Rick Wright'ın köpeği yapıyor!) "Mademoiselle nobs" yer alıyor. Film, "Echoes"'un ikinci bölümüyle son buluyor.
Buraya kadar bahsettiğim filmin "orijinal", yani 1972'de sinemalarda
gösterime sokulan kısmı. Ancak "The Dark Side Of The Moon"'un büyük başarısından
sonra filmin, bu albüm sırasında grupla yapılan röportajların ve kayıtlar
sırasındaki çeşitli performanslarının yer aldığı görüntülerin de eklendiği
ikinci bir versiyonu daha sonra gösterime sokulmuş. DVD'de ilk sinema
versiyonunun yanında, bu ikinci versiyondaki görüntülere aynı zamanda
kaydedilmiş başka görüntülerin de eklendiği bir "The Director's Cut" versiyonu
mevcut.
Peki ne var bu kısımlarda? Her şeyden önce "Us And Them", "Brain Damage", “Eclipse” ve "On The Run"'ın stüdyo kayıtlarından görüntüler (tabi ki albüm versiyonlarından farklılıklar mevcut), Waters'ın piyasanın çökeceği hakkındaki kehanetleri, Nick Mason'ın "kabuksuz" elmalı pay tutturması, ve David Gilmour'un bariz bir biçimde "stoned" bir durumdayken yaptığı konuşmaları! Rick Wright ise her nedense çok az görünüyor... "İkinci" versiyonu da izlemiş birisi olarak bu yönetmenin versiyonunu ikinci versiyon kadar beğenmediğimi belirtmem sizleri şaşırtacak belki. Neden peki? Öncelikle yönetmen "çağı yakalama" adına, girişteki görüntüleri "2001"-vari animasyon görüntüleriyle değiştirmiş (başarılı oldukları söylenemez maalesef). Dahası sonuna da Discovery Channel-vari "Pompeii'de sanal bir gezinti" kısmı eklemiş ki bence gereksizdi. Ama yine de bu kadar kusura da göz yumacağız tabi.
DVD'de ayrıca yönetmenle bir röportaj, Pompeii haritası, yapım belgeseli, lirikler, fotoğraflar, ve daha birkaç özellik daha mevcut. Bunlar da bu DVD'yi edinmek için diğer sebepler.
Sonuçta her müzik severin sahip olması gereken, arşivlik bir çalışma. Lafı daha fazla uzatmaya gerek görmüyorum. Kaçırmayın! - Mert.