BOB DYLAN - Blood On The Tracks
BRIAN ENO & DAVID BYRNE – “My Life In The
Bush Of Ghosts”
CAN
- "Ege Bamyası"
GALACTIC COWBOYS - “Space In Your Face”
IDLEWILD - "Hope Is Important"
LOW – “I Could Live In Hope”
MANIC STREET PREACHERS – “Generation Terrorists”
MEKONG DELTA - "The Music Of Erich Zahn"
MY BLOODY VALENTINE – “Loveless”
NEW ORDER – “Power, Corruption & Lies”
OFFICIUM TRISTE – “Ne Vivam”
Yeni!
PAVEMENT – “Crooked Rain, Crooked Rain”
ROGER WATERS - "The Pros And Cons Of Hitch Hiking"
SIMON &
GARFUNKEL – “Parsley, Sage, Rosemary And Thyme”
SLINT – “Spiderland”
Yeni!
STEELY DAN – “Cant Buy A Thrill”
SUPER FURRY ANIMALS - “Fuzzy Logic”
THE
CLASH -"London Calling"
THE SMITHS – “Meat Is Murder”
THE THE – “Burning Blue Soul”
TROUBLE – “Psalm 9”
TYPE
O NEGATIVE - "Slow, Deep And Hard"
VAN MORRISON – “Astral Weeks”
Müzik
tarihinin en iyi söz yazarı, en çok sanatçıya ilham veren müzisyeni Bob Dylan'ın
1975 tarihli klasiği “Blood On The Tracks” konuğumuz. Bu albümden bir sene önce
yayınladığı ve büyük bir hayal kırıklığı olarak nitelenen “Planet Waves”’den
sonra kimse Dylan'dan bir başyapıt beklemiyordu, ama o, bütünlük ve kalite
olarak en iyi albümlerinden biri (belki de birincisi) olan “Blood On The Tracks”
ile geri döndü.
Dylan'ın en önemli 3
albümü, 1965 tarihli “Brıngıng It All Back Home”, “Hıghway 61 Revısıted” ve
1966'da piyasaya sürdüğü, müzik tarihinin ilk double albümü olan “Blonde On
Blonde” olarak kabul edilir. Hatta “Hıghway 61 Revısıted” ve “Blonde On Blonde”
hemen hemen bütün müzik dergilerinin tüm zamanların en iyi albümleri
listelerinde ilk 10'da yer almışlardır. Peki ya “Blood On The Tracks”?
En üstün albümüdür
Dylan'ın, hemen hemen her bakımdan. Sözler, melodiler ve hisler. Dylan en güzel
sözlerini ve en vurucu melodilerini bu albüm için saklamıştır sanki. Açılıştaki
“Tangled Up In Blue”, Suzanne Vega'dan Leonard Cohen'e ve Bono'ya kadar pek çok
müzisyene göre Rock N' Roll tarihinin en güzel şarkısıdır. Bu şarkıda şöyle der
Dylan: “I Seen A Lot Of Women / But She Never Escaped My Mınd / And I Just Grew
/ Tangled Up In Blue”. “Lily, Rosemary And The Jack Of Hearts”’da hikaye
anlatıcılığı en üst seviyeye ulaşır Dylan'ın. “If You See Her, Say Hello”’da ise
müthiş etkileyici sözleri, sanki bunları yazmak kendisi için yemek yemek yada su
içmek kadar kolaymış gibi ardı ardına sıralar: “She Mıght Thınk That I've
Forgotten Her / Don't Tell Her It Isn't So/ She Stıll Lıves Insıde Of Me / We've
Never Been Apart”. Yaşanmış, mutluluk vermiş, ama buruk bitmiş ilişkilerdir
“Blood On The Tracks”’in anlattıkları. Eski sevgilileriyle de arkadaş kalmak
istemiştir hep Dylan, ama bunun pek de mümkün olmadığını “Shelter From The Storm”’da
anlarız: “Now There's A Wall Between Us / Somethıng There's Been Lost”.
“Blood On The Tracks” son derece
sade, sessiz sakin, ama bir o kadar da güçlü bir albümdür. O kadar uç noktada
insanları etkilemiştir ki, şu örneği vermezsek olmaz. Bir zamanların en güçlü
punk gruplarından Buzzcocks'un solisti Pete Shelley bakın bu albümle ilgili
neler söylemiş: ““Blood On The Tracks”’in müzik tarihinin en iyi albümü olduğunu
hala bilmeyen var mı? Bu albümdeki 10 şarkıdan 9u benim hayatım boyunca
dinlediğim en iyi 10 şarkı arasına girer”. Açıkçası hangi şarkıyı ayırdığını
merak etmemek mümkün değil.
Albümün kapanışındaki “Buckets Of
Rain”’i ise en güzel Coldplay'in solisti Chris Martin'in sözleri anlatır: “O
zamanlar “Blood On The Tracks”’in yeryüzündeki en güzel albüm olduğundan henüz
haberdar değildim. Albümü alalı uzun süre olmamıştı, ve henüz çok dikkatli bir
şekilde dinleyememiştim. Bir gün otobüste yolculuk yapıyordum, walkman’imde
“Blood On The Tracks” dönüyordu. Bir ara uyuyakalmışım. Uyandığımda “Buckets Of
Rain” çalıyordu. O an hissettiğim şeyleri ne benim size anlatmam mümkün, ne de
sizin bunu anlamanız. Ama şunu anlayabileceğinizi hissediyorum: O şarkının içime
yaydığı duygu seli öylesine kuvvetliydi ki, hayatım boyunca o kadar güçlü bir
şeyi o andan beri bugüne dek bir kez daha hissedebilmiş değilim. Bu mutluluktu
sanırım. Yalnız değildim, Bob Dylan da benim yaşadıklarımı yaşamıştı ve ifade
etmeye korktuğum, dile getirmekten çekindiğim şeyleri büyük bir cesaretle ve
güçle söyleyebilmişti.”
Bob Dylan budur işte.
– Kıvanç.
INDEX
BRIAN
ENO & DAVID BYRNE – “My Life In The Bush Of Ghosts”
1981
E.G Records
Söz
konusu insan Brian Eno olunca söze nereden başlanır bilemiyorum. Müzisyen
kimliği kimse tarafından tartışılmaz bile; sonuç olarak Roxy Music'i
Bryan Ferry ile birlikte sırtladı, ilk elektronik ambient albümlerine imza attı
ve bu türün asıl öncüsü oldu. Ancak prodüktörlüğü de en az müzisyenliği kadar
iyi olan Eno, bu yönüyle pek çok önemli rock grubunun yeniden doğuşuna da
öncülük etti. Örneğin 1983'te “War”
yayınlandıktan sonra U2 ünlü ve başarılı bir rock grubuydu; Rolling Stone
dergisince de gezegenin en büyük grubu olarak gösterilmişti. Ancak U2'nun asıl
çıkışı bu tarihlerde Brian Eno ile çalışmaya başlamasından sonra oldu ve Eno'nun
da katkısıyla daha etkileyici bir müziğe imza atmaya başladı grup. Bu yazıyla
daha çok alakalı olan grupsa Talking Heads. 1977'de punk kuşağında ortaya çıkan
Talking Heads en nitelikli punk gruplarından biri olarak bilinmekteydi, ta ki
1980'e kadar (Gerçi Talking Heads asla tam bir punk grubu olmamıştır, bunu da
belirtmekte yarar var). 1980'de grup “Remain In Light”'ı yayınladı ve o yılın en
şahane albümüne imza atmış oldu. Ancak “Remain In Light”'ın önceki
albümlerindekinden farklı aranjmanları ve kusursuz müzikal altyapısının
altındaki asıl imza grubun o albümde prodüktörlüğünü yapmış olan Brian Eno'ya
aitti. Eno, Talking Heads'i âdeta baştan yaratmış ve onların artık nitelikli bir
punk grubu değil, çok nitelikli bir rock grubu olarak anılmalarını
sağlamıştı. Talking Heads bir daha o kalitede bir albüme imza atamadı (gerçi
daha ne yapsınlar), ancak o albümün kayıtları sırasında arta kalan zamanda,
Brian Eno ve Talking Heads vokalisti David Byrne başka bir proje üstünde de
çalışıyorlardı. Bu, muhtemelen Eno'nun etkisiyle, Talking Heads'den çok Brian
Eno'nun müziğine yakın bir çalışma olan “My Life In The Bush Of Ghosts” adı
altında 1981'de ortaya çıktı ve elbette “Remain In Light” kadar sansasyon
yaratmadı. Ancak bugünden bakıldığında 1981 yılının belki de en önemli albümü
olarak durmakta; eh, buna bakarak da David Byrne'ın üretkenliğinin doruk
noktasının 80’lerin hemen başı olduğunu söylemek sanırız yanlış olmaz.
Brian Eno
'70’lerde “Another
Green World”, “Discreet Music”, “Music For Airports” gibi ambient şaheserlerine
imza atmıştı. Ancak sanatçının en zorlayıcı albümü sanırım “My Life In The Bush
Of Ghosts”'tur. 11 şarkılık, 40 dakika süren
ve ismini Amos Tutuola'nın aynı adlı romanından alan bu başyapıt, sanatçının
“Music For Airports” ve “Bang On A Can” gibi az ama uzun şarkılardan oluşan
albümlerinden çok, “Another Green World” ve “Before & After Science” gibi çok
ama kısa şarkılardan oluşan yapıtlarını andırır. Dikkatlice dinlendiğinde David
Byrne'ın da albüme katkısının en az Eno kadar olduğu kolayca anlaşılabilir,
albümdeki çarpıcı fikirlerin bazıları Byrne'dan çıkmıştır. Açılıştaki “America
Is Waiting” albümün gidişatı için de yol göstericidir; gerçi her şarkı
birbirinden farklı olacaktır, ancak Eno ve Byrne'ın vokal işine hiç girmemeleri
ve sample'lara ağırlık vermeleri ile çoğu şarkıda bir benzerlik yakalanabilir.
“America Is Waiting”’in konuşma bölümleri bir radyo programından alınmıştır.
“Regiment” basları ile çok modern bir tınıya sahiptir ve bugün diskolarda
çalındığı takdirde bir Eno / Byrne bestesi olduğunu farketmek zor olacaktır;
daha çok bir dans şarkısını andırır, ta ki vokaller girene kadar. “The Human
Voice In The World Of Islam” adlı derleme albümden alınan bölümde Dünya Yüsin'in
sesinin “Regiment”’a kattığı hava, şarkıyı bir uzun havaya, hâtta neredeyse bir
çingene düğünü şarkısına çevirir (İzmitli olsaydınız ne demek istediğimi
anlamıştınız
J).
“The Jezebel Spirit” ise bir papazın şeytan çıkartma ayininden alınan tüyler
ürpertici konuşmalarıyla bezenmiş bambaşka bir şeydir! Adının Elizabeth (veya
onun gibi bir şey) olduğunu tahmin ettiğim içine şeytan giren kadının
çıkarttığı sesler ve müzikteki ürkütücü derecede modern atmosfer de şarkıya
etkileyici bir hava katar. “Very, Very Hungry” albümün Eno'nun eski şarkılarına
en çok benzeyen parçasıdır; şarkıya arada bir girip hemen kaybolan klavye
melodisi kulağınıza çok tanıdık gelecektir. “The Carrier”’da arka plândaki davul
ve klavye ağırlıklı ezgiye, Müslüman şarkıcı Dünya Yüsin bir kez daha
vokalleriyle eşlik eder. “A Secret Life” da benzer bir etnik atmosfere sahiptir,
bu kez vokallerde Mısırlı bayan şarkıcı Samira Tewfik vardır. Yine farklı bir
ambient denemesi olan ve Aphex Twin'in ciddi ilham kaynaklarından biri gibi
duran “Come With Us” albümün normal sözlere sahip tek şarkısıdır: “COME
WITH US, LEARN THE TRUTH / WE WILL APPEAR TO YOU FROM TIME TO TIME.” Albüm
“Mountains Of Needles” adlı sakin bir enstrümental ile sona erer.
“My Life In The Bush Of Ghosts”,
Brian Eno ile daha önce tanışmamış olanlara gönül rahatlığıyla önerebileceğim
bir albüm değil; muhtemelen paralarına yazık olur. Sırf Talking Heads seviyorum
diye de bu albüme yaklaşmayın, hayalkırıklığına uğrama olasılığınız çok yüksek.
Ambient müziği bilen, severek dinleyen insanlara seslenmek istedim: “My Life In
The Bush Of Ghosts” bu türde yapılmış en iyi albümlerden biri; koleksiyonunuzda
bulunmaması büyük eksiklik olacaktır.
– Kıvanç.
http://music.hyperreal.org/artists/brian_eno/
INDEX
CAN - "Ege Bamyası"
1972 Spoon
Music
1972 yılında Alman grup Can, Rock N'
Roll tarihinin en garip albümüne imza attı: "Ege Bamyası". Hiçbir tarza dahil
edilemeyecek derecede ilginç olan bu albümle ilgili söyleyebileceğim en kesin
şey, ilk dinleyişten sonra hiçbir şey anlamamış olacağınızdır. Bu, muhtemelen
albümü ikinci, üçüncü, n. dinleyişinizden sonra da değişmeyecektir. Ama arada
bir içinize bir heves dolması mümkündür: "Bir kez daha dinleyeyim, belki daha
önce atladığım bir şeyler olabilir?". Hiçbir şey değişmez. "Ege Bamyası" hep
aynı kalır. Albümün kapağı ne kadar saçmaysa, müziği de o kadar garip ve
anlaşılmazdır. Ama bu hep onu çekici kılmıştır. İlk şarkı "Pinch", Rock
tarihinin aykırı davulcularından Jaki Liebezeit'ın gövde gösterisi gibidir.
Arada solist Damo Suzuki'nin sesi de duyulur ama pek de bir şey anlaşılmaz.
Şarkı 10 dakika sürer ve sonunda nasıl olduysa biter. Ve siz sanki saatlerdir
hiç durmadan Sonic Youth dinlemişsiniz gibi yorgunsunuzdur. Ardından gelen,
su sesleriyle başlayan "Sing Swan Song" nispeten daha kolay hazmedilebilir.
Arada kendinize paranoyakça sorular sormanız da mümkündür: "Sanki bu şarkının
bir melodisi var gibi, ama bana öyle geliyor da olabilir". "One More Night" ile
nefes alabilirsiniz: Bu şarkının gerçekten de bir melodisi vardır ve "Pinch"'e
göre daha az deneysel olduğu kesindir. Yayınlandıktan 25 yıl sonra, DJ Shadow'un
proje grubu Unkle tarafından da yorumlanmış olan "Vitamin C"'nin nakaratı bile
vardır ve hatta oldukça catchy'dir de. Daha az zorlama ile, daha normal bir grup
tarafından kaydedilseymiş, belki bir radyo hiti bile olabilirmiş. "Soup" albümün
en uzun ve en atmosferik parçasıdır, tam on buçuk dakika sürer. "I'm So
Green"'de davulcu Jaki Liebezeit yine şarkıya ağırlığını koyar. Şarkıda gitar
solosuna benzeyen bir şey de vardır ve şarkının sound'u bugün bile kulağa çok
canlı ve güzel gelmektedir. Syd Barrett'ın en karmaşık bestesini alın, biraz
daha karıştırın, ortaya buna benzer bir şeyler çıkacaktır herhalde. Şarkının
sonunu hakikaten biraz da zorlamayla Pink Floyd'un "Jugband Blues"'una benzetmek
mümkündür. "Spoon" ile albüm biter. Bu da belli bir melodisi olan bir
şarkıdır. Albüm tamı tamına 40 dakika sürer. Ve ilk dinleyişinizden sonra, bu
geçen 40 dakikaya yanıp gruba küfür etmeniz çok muhtemeldir. Can pek çok
sanatçıya ilham kaynağı olmuştur, bunların başında Sonic Youth ve Slint'i
sayabiliriz. Bu grupların yaptıkları albümlerde "Ege Bamyası"'ndan izlere
rastlamak mümkündür. Ancak yine de bu albümlerin hiçbiri "Ege Bamyası" kadar
zorlayıcı ve avantgarde olmamıştır. -
Kıvanç. www.amazon.com/exec/obidos/tg/detail/-/B0000067X3?v=glance
INDEX
GALACTIC COWBOYS – “Space In Your
Face” 1993 Geffen Records
King’s X ülkemizde fazla dinleyicisi olmayan, kendine özgü bir grup.
Elemanlar ‘90’ların başında daha çok Extreme ile öne çıkartılan “Funk Metal”
tarzının bir örneği olarak karşımıza çıktı. Nedir bu tarz? Amerikan Hard Rock’ı,
Heavy Metal, Pop Rock ve Funk öğelerinin bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan,
kolay dinlenebilir bir müzik. King’s X’de de Extreme’deki gibi Funky öğeler
mevcut idiyse de elemanların müziğinde Beatles-vari vokal aranjmanları ve Metal
öğeleri daha baskındı. Eh, Extreme gibi virtüöz bir gitaristleri ve de genç
kızların kalplerini titretecek tipleri de olmayınca bu üçlü fazla ünlü olamadı
ama bir nevi “kült” bir konuma yerleşti.
Galactic Cowboys kritiğinde neden King’s X’ten bahsettim? Çok basit,
Galactic Cowboys’un müziği King’s X’in müziğine çok benziyor, ama ben ısrarla
onları o tarza dahil etmiyorum. Bunun nedeni de hiç şüphesiz ki Galactic
Cowboys’da yukarıda adı geçen gruplardaki Funk etkisinin daha az olması. Eh, ne
de olsa adamlar Teksas’lı. Bu da müziklerine doğal olarak country-vari, yada
Rockabilly-vari bir hava getiriyor Funk’ın yerine. Dahası Galactic Cowboys’un
müziğinin söz konusu gruplara göre daha heavy olması ile (bazı yerlerde Thrash
etkileri göze çarpıyor) grup bir King’s X klonu olmaktan kurtularak kendilerine
özgü bir noktaya yerleşiyor. Daha eğlenceli, iddiasız, mütevazı ve sonraki
albümlerinde progresif elementlere de rastlanan müzikleri onların büyük ticari
başarılar yakalamasını engelledi belki de, ama onlar da çok özel, “kült” bir
grup oldular bu sayede. Kim bilir, belki öbür türlü olsa erkenden dağılıp
giderlerdi.
“Space In Your Face” grubun 2. albümü ve bence halen en iyi albümleri
konumunda. Hiç şüphesiz sonradan da bir çok harika çalışmaya imza attılar ama bu
albümü “ayrı” yapan tam olarak tarif edemediğim bir şeyler var. “Space In Your
Face” kesinlikle özel bir albüm; evet grup için ticari anlamda bir kırılma
noktası olmadı ama içinde barındırdığı birbirinden farklı ve her biri farklı
farklı birçok tarzın karışımından oluşan parçalar, ve bunların bir bütün olarak
yarattığı “güç” belki de bu albümün böyle özel olmasını sağlayan.
Grubun müziğini tarif etmek çok zor. İçinde neredeyse “yok yok”. Bazı
yerlerde Thrash Metal agresifliğine sahip riffler göze çarparken bazı yerlerde
olay neredeyse pop rock’a dönüyor. Müzik için belki de çok basitçe Overkill-Ugly
Kid Joe-Beatles karışımı demek mümkün. Ancak albüm boyunca değişmeyen iki şey
var: Birincisi ilk paragraftaki grupların karakteristik özelliği olan ve
Galactic Cowboys’un kusursuz bir biçimde icra ettiğine inandığım armonik,
melodik, Beatles-vari vokal düzenlemeleri ve parçalardaki kalite seviyesi.
Albümde dolgu malzemesi hiç yok. Bu da albümü dinlerken sıkılma şansınızı
minimuma indiriyor.
Albüm kısa, basit ve vurucu “Space In Your Face” ile gaz bir biçimde
açılıyor. King’s X-vari gitar rifflerinden sonra Pink Floyd’un “Money”’sinden
araklanmış gibi duran bluesy bir solo kısmı geliyor ve parça yine baştaki
rifflere dönerek kapanıyor. Sonraki “You Make Me Smile” işin “Overkill” kısmına
ait canavar gibi rifflerle açılıyor. Kullanılan bas tonunun da oldukça dolgun
olması sound’un Overkill’in özellikle “The Years Of Decay” dönemine
yakınlaşmasını sağlıyor (bkz. “I Hate”), ancak sonra grubun trademarkı melodik,
funky vokaller devreye giriyor. Verse ve chorus haricinde parçada Thrash Metal
etkisi hakim, ancak duygusal nakarat olaya çok farklı bir uç katıyor. Yüksek
tempolu bu parçanın ardından “I Do What I Do” geliyor. King’s X albümlerinde bir
“kural” vardır ya hani, ilk parça hareketli ve sert olur, 2. parça ise daha
yavaş, poppy, catchy ve inanılmaz duygusal olur, işte bu parça da o görevi
görüyor, hem de ne görmek. Dinlediğim en iyi bridge ve chorus’lar arasına girer
bu parçadakiler. İnsanın ruhunu okşayan, tatlı bir hüzne sahip bu parça. Sonraki
“Circles In The Fields” ve “If I Were A Killer” yine up-tempo parçalar ancak
önceki 2 parçadaki duygusallık yerine daha agresif bir havaya sahipler,
özellikle de ikincisi. “Blind” albümün ballad’ı. Klişe ama çok güzel arpejlerle
başlayan parça ilerledikçe hız kazansa da albümün en yavaş, en duygusal parçası
konumunda, tek kelimeyle harika, özellikle de sözler. Ancak en iyi parça bundan
sonra geliyor. “No Problems” şu ana dek dinlediğim en iyi Rock parçalarından
birisi. Hızlı, agresif, hareketli ancak inanılmaz duygusal, inanılmaz coşkulu,
inanılmaz hüzünlü. Parçanın enstrümantal kısımları müthiş. Buradaki armonika
solosunu da unutmamak gerek. Bu parça albümü almak için bence başlı başına bir
sebep. “About Mrs. Leslie” sert ancak pop duyarlılığına sahip, yine duygusal,
yine tatlı bir hüzne sahip, harika bir çalışma. Vokal düzenlemeleri bu parçada
doruğa ulaşıyor. Kapanıştaki “Where Are You Now?” yine grubun trademark’ı
melodik, tatlı vokal düzenlemelerine sahipse de albümün en heavy, en karamsar
parçası. Parçanın enstrümantal kısımları bir Thrash grubundan farksız. Ancak
grubun müziğindeki alaycı, daha doğrusu “eğlenceli” hava burada da ortaya
çıkıyor: Parçanın sonunda konuya uygun olarak grubun basçısı Monty Colvin’in
eski kız arkadaşlarıyla yaptığı “ilginç” telefon konuşmaları sample olarak
kullanılmış! Kızların Monty’i azarlayarak telefonları yüzüne kapamaları komik
ama komik olduğu kadar da hüzünlü.
İşte belki de Galactic Cowboys’u özel yapan da bu: Grup kendini fazla
ciddiye almıyor, müzik her ne kadar yer yer hüzünlü bir havaya sahipse de
elemanlar adeta “hayat devam ediyor” şeklinde optimist bir tavra sahip,
parçalardaki tatlı hüznün sırrı da bu zaten. Bu albüm insana kendini iyi
hissettiren bir albüm. Yani bir Doom Metal albümünün panzehiri kıvamında. İflah
olmaz bir Doom Metal fanatiği olarak ben bu albümden zevk alıyorsam ortada çok
sağlam bir şey var demektir.
Unutmadan albümde iki adet de gizli parça mevcut. “Ranch On Mars”, “I Do
What I Do” havasında güzel bir parça ve CD’deki 20. (!) parçanın ortalarına
doğru devreye giriyor. Bence “gizli” olmasına lüzum yoktu, albümdeki diğer
parçalar kadar sağlam.32. (!!!) parça ise “Still Life Of Peace” adını taşıyan
soft bir çalışma, iyi ki albüme alınmamış çünkü albümdeki 9 parçaya göre daha
zayıf.
Albümün prodüksiyonu çok iyi. Miksajı Andy Wallace üstlenmiş. Bas tonu
dediğim gibi çok iyi, aranjmanlar da bir harika.
Sonuçta “Space In Your Face” çok iyi bir albüm. İçerdiği
bir çok farklı tarzdan etkiler ile son derece eklektik bir yapıda. Yer yer
hüzünlü ama dinleyiciye olumlu hisler aşılayan bir albüm. Hangi tarzı
seviyorsanız sevin bu albümü (ve grubu) dinleyin. Ya çok seversiniz ya nefret
edersiniz, ama bildiğim bir şey var o da bu dünyanın Galactic Cowboys gibi
kendini fazla ciddiye almayan, her şeyden önce “iyi hissetmek” için müzik yapan
gruplara ihtiyacı olduğu. –
Mert.
www.galacticcowboys.com
INDEX
IDLEWILD - "Hope Is
Important" 1998 EMI
Idlewild adı metal veya popüler
müzik dinleyicilerine pek bir şey ifade etmeyecektir. Hatta aynı şeyi çoğu
alternatif müziksever için de söyleyebiliriz sanırım. Ancak emin olun Idlewild'ı
henüz keşfedememiş Rock severler, çok şey kaçırıyorlar. Grup 2000 yılında
yayınladığı "100 Broken Windows" albümü ile alternatif müzik dünyasında önemli
bir yer edindi kendine. Kalburüstü pek çok müzik dergisi "100 Broken Windows"'u
2000 yılının en iyi albümü olarak nitelemişti. Idlewild, dönemin gözde Rock
grupları Coldplay ve Travis'ten daha fazla şey vaat ediyordu müzikseverlere; eh,
tabii ki almasını bilene. "Hope Is Important" grubun ilk ve en sert albümü
ve 38 dakikalık bir Rock şaheseri. "Everyone Says You're So Fragile"
single'ından etkilenerek almıştım albümü vakti zamanında; punk kokan hızlı ve
gürültülü bir şarkıydı. Onun ayarında 2 - 3 şarkı daha bulabilseydim, tatmin
olacaktım. Ancak 12 şarkı da birbirinden iyi. "Hope Is Important", Nirvana'nın
"Nevermind"'ına benzeyen bir sound'a sahip. Kalite olarak da "Nevermind"'dan
aşağı kalır bir albüm değil ki bu iddia kuşkusuz "Hope Is Important"'ın ne kadar
sağlam bir eser olduğunu belirtmek için yeterli olacaktır. Açılıştaki, bir
buçuk dakikadan kısa süren "You've Lost Your Way" albümün en gürültülü parçası.
Açıkçası ilk dinlediğimde biraz korkmuştum; belki komik gelecek ama, "Grindcore
dedikleri bu mu acep?" diye düşünüp irkildiğimi de hatırlıyorum. Cahilliğimi
mazur görün, pek Grindcore dinlemiş bir kişi değilim açıkçası. Şarkı çok sert ve
etkili; eh, dinlediği en sert müzik punk olan birisi için bu, emin olun
şaşırtıcı bir deneyim oluyor. İkinci şarkı "A Film For The Future" nefis bas
ve gitar partisyonları ile daha 3. saniyesinde yakalıyor sizi. Rock 'N' Roll
dedikleri meret, Creedence Clearwater Revival'dan bu yana bayağı değişmiş; bu
şarkı bunu çok güzel açıklıyor. Aynı atmosferi "Paint Nothing"'de de yakalamak
mümkün. "When I Argue I See Shapes" ise beni en çok vuran beste oldu albümde.
"I'm A Message" ve "Close The Door" insanı sersemletiyor. İnanın albümü ilk
dinleyişimde (ilk şarkının üstümde bıraktığı garip etkiye rağmen), "Hope Is
Important"'ı çok çok seveceğimi anlamıştım. Son şarkı "Low Light" ile de mest
olduğumu itiraf etmeliyim: Çok sağlam riffler, basit ama insanın aklına kazınan
sözler ("TURN THE LIGHTS DOWN WHEN WE CRY"), "Low Light"'ı Idlewild'ın marşı
yapmaya yetiyor. Şarkı bana Nirvana'nın "Aneurysm"'ini hatırlattı. Grunge
öldü diyorlar. Siktir edin grunge'ı, zaten asla çok fazla ilgimi çekmemişti.
Post-grunge dedikleri olay Idlewild olsa gerek ve inanın Nirvana'yı aratmıyor.
- Kıvanç. www.idlewild.co.uk
INDEX
LOW – “I Could Live In Hope”
1994
Vernon Yard Records
Low'un
bu debutu slowcore olarak adlandırılan öldürücü yavaşlıktaki müzik türünün belki
de en önemli albümü. Kendinizi buz gibi soğuk hissettiğinizde, veya yaşamla
öylesine yaşam arasındaki o ince çizginin öylesine yaşam tarafına
geçtiğinizi farkettiğinizde imdadınıza koşar bu sıradışı eser. Low sizi yakalar,
durduğunuz yere mıhlar, ağzınızı açmanıza, hâtta ağlamanıza bile izin vermez,
ama yine de içinizi boşaltmanızı sağlar.
“I Could Live In Hope”'un
11 şarkısı da tek isimli. (Örnek: “Cut”, “Down”, “Fear”, “Drag”, vs...) Bu,
grubun müziğine de uygun; size saatler kadar uzun gelen bir süre boyunca hep
aynı riffler tekrarlanıyor, melodi sabit kalıyor, şarkılar başladığı karamsarlık
ve durgunlukla sona eriyor ve sizi paramparça ediyor. Açılıştaki “Words” albümün
en iyi şarkılarından biri. “IF YOU'RE HEARING SCREAMS, COME BACK...” dizeleri
ilk başta şarkının dingin yapısıyla bir tezat oluşturuyormuş gibi gözükse de,
dikkatlice irdelendiğinde daha derin alt anlamlar taşıyor. Sanırım “Words”
sevdiği kadın tarafından monotonluğu ve sıkıcılığı yüzünden terk edilen basit
bir adamın eski sevgilisine haykırışlarından başka bir şey değil. Demek istiyor
ki, “Eğer fazla hareketten korkar ve yeniden o eski monoton hayatını özlersen,
bana dönebilirsin; kapım sana her zaman açık.” Tek kelimeyle trajik... “Lazy”
hâlen grubun kariyeri boyunca yaptığı en etkileyici şarkı; zaten çok ağır
tempoda ilerleyen “I Could Live In Hope”'un asla bitmeyeceğini düşünüyorsunuz bu
parçayı dinlerken: “IT'S NOT ENOUGH...” Ardından gelen “Lullaby” 10 dakikalık
bir ninni; eğer hâlâ moraliniz bozulmadıysa veya geçmişteki sevgilileriniz bir
bir aklınıza gelmeye başlamadıysa, “Lullaby” sizin için hazır bekliyor olacak:
“LULLABY WAS NOT SUPPOSED TO MAKE YOU CRY.” (!)
“Sea”, albümün mutlu denebilecek tek
şarkısı. 2 dakikadan kısa sürüyor ve “Lazy” ve “Lullaby” ile iyice bozulan
moralinizi bir parça da olsa düzeltiyor. Yine de oldukça ağır tempolu bir parça;
albümün tamamının sahip olduğu o ölümcül yavaşlık hissinden bir an bile
uzaklaşmıyor, ve sözleri ile de bununla uyuşan bir uyuşukluğa sahip: “THE
SEA IS A LONG WAY FROM ME / I'D GO THERE IF I HAD THE TIME / BUT LYING HERE WILL
JUST DO FINE.” Albümün göreceli olarak en enerjik şarkısı olmasına rağmen,
albümü en iyi özetleyen şarkı da bu sanırım: “Oraya gitmek isterdim, ama böyle
yatmak da iyi (hem yorulmuş olmam)”. Finaldeki “Sunshine” eski bir country
şarkısının coverı. Birkaç yıl önce “O Brother, Where Art Thou?” filminde country
yorumuyla karşımıza çıkmış olan bu şarkıyı Low kendine has bir üslupla yeniden
yorumlamış. Melodik açıdan albümün en güçlü parçalarından biri ve eşsiz
güzellikte sözlere sahip:
“YOU ARE MY SUNSHINE, MY ONLY SUNSHINE
YOU MAKE ME HAPPY WHEN THE SKIES ARE GREY.
YOU'LL NEVER KNOW, DEAR, HOW MUCH I LOVE YOU
PLEASE DON'T TAKE MY SUNSHINE AWAY.”
Tembellik, miskinlik, hüzün ve acının kusursuz bir
birleşimi “I Could Live In Hope”. Daha fazla acı çekmemek için yerinden bile
kıpırdamak istemeyen ve böylece zamanı (hayatı) dondurup acının gelmesini
engelleyebileceğini düşünenlerin müziği. Siz hâlâ bunalıma girmek için
Portishead'in “Dummy”'sini, Cat Power'ın “Moon Pix”'ini veya Tindersticks'in ilk
iki albümünü mü tercih ediyorsunuz? “I Could Live In Hope”'u mutlaka dinleyin.
Eğer müzikte ufuklarınızı genişletmeye açıksanız, albüm hakkındaki
düşünceleriniz aşağıdaki iki seçenekten biri olacaktır:
1-) Onu çok seversiniz ve başucu
albümlerinizden biri olur.
2-) Moralinizi bozar, ondan nefret
edersiniz ve sizi ağlatır.
İnanın başka bir olasılık düşünemiyorum.
– Kıvanç.
www.chairkickers.com
INDEX
MANIC STREET
PREACHERS
– “Generation Terrorists”
1991
“Generation
Terrorists” Manic Street Preachers'ın ilk albümü, ve grubu 90ların sonlarında
“Everything Must Go” veya “This Is My Truth Tell Me Yours” ile tanıyan
dinleyicileri oldukça şaşırtacak bir çalışma. Grup üyeleri “Generation
Terrorists”'i âdeta sadece kendi
dinledikleri grupların müziğinin bir karışımı olarak görmüş olmalı ki,
“Generation Terrorists” piyasaya sürülüş zamanı da dikkate alındığında bariz bir
Guns N' Roses albümü gibi duruyor! Evet, Manic
Street Preachers 90'ların en önemli İngiliz gruplarından biri. Peki neydi onları
bir Amerikan rock albümü yapmaya iten şey? Bunu görebilmek için sanırım grup
üyelerini biraz daha yakından tanımak gerekiyor.
Manic Street Preachers
80'lerin sonlarında Galler'de kuruldu. İlk
kadro şu şekildeydi: James Dean Bradfield (gitar), Nicky Wire (gitar), Sean
Moore (bateri –bu çocukta tam Türk tipi vardır–) ve Flicker adlı soy ismini
bilmediğim bir şahıs (bas gitar). Daha sonra Flicker gruptan kovuldu ve yerine
gitar çalmak hakkında en ufak bir bilgisi olmayan Richey James getirildi. Bunun
iki sebebi vardı: 1-) Richey, Nick'in en iyi arkadaşıydı. 2-) Yakışıklıydı.
Grup üyeleri zamanla Richey'e gitar
çalmasını da öğrettiler ve gerçek bir grup olmaya başladılar. O dönemde en çok
dinledikleri gruplar Guns N' Roses, Public Enemy ve The Clash'ti. Eh, durum
böyle olunca ilk kaydettikleri şarkıların sert olmaması beklenemezdi.
Grubun tek bir amacı
vardı: Guns N' Roses'ın yaptığını yapabilmek. Guns ilk albümleri “Appetite For
Destruction” ile dünya çapı 17 milyon albüm satmayı başarmıştı (16 milyonu
Amerika'da olmak üzere). Manics de kendi “Appetite For Destruction”'ını yapmak
istiyordu. Ve oldukça alçakgönüllüydüler: 17 milyon satmak gibi bir hedefleri
yoktu, amaçları sadece 16 milyon satabilmekti! Ardından da grubu dağıtacaklardı.
Kendilerine o kadar çok güveniyorlardı ki, albümün 16 milyon satmaması gibi bir
olasılığı akıllarının ucuna bile getirmemişlerdi.
“Generation
Terrorists” 300 bin adet sattı. Ve grup dağılmama kararı aldı. Aslında iyi
yapmışlar, çünkü daha ileride bundan daha iyi albümlere imza attılar. Ama bir
bakıma da dağılmış gibi oldular, çünkü bundan sonra kaydettikleri hiçbir şey
“Generation Terrorists”'e benzemeyecekti.
“Generation
Terrorists” 73 dakikalık bir double albüm ama içinde ancak 40 dakikalık iyi
müzik var. İstediğiniz kadar dinleyin, bunun çok iyi bir albüm olduğunu iddia
etmek yanlış olacaktır. Zaman zaman çok özel anları var elbette ki, örnek:
“Motorcycle Emptiness”, hâlâ grubun en etkili şarkılarından biri. “Repeat (Stars
And Stripes)”’ı dinlemeye başladığınızda ise “Ne oluyoruz yahu?” gibi bir tepki
vermeniz muhtemel, şarkının girişi Public Enemy'nin hip hop klasiği “It Takes A
Nation Of Millions To Hold Us Back”'in açılış şarkısı “Countdown To Armageddon”’dan
alınmış, ama yerine pek oturduğu söylenemez, illâ Public Enemy dinlediğinizi
niye gözümüze sokuyorsunuz kardeşim? Albümün en can alıcı şarkılarından “Little
Baby Nothing”’de James'e vokallerde eşlik eden bayan ise porno yıldızı Traci
Lords'dan başkası değil. Aslında grup ilk başta Kylie Minogue'a teklif götürmüş,
ama Kylie'nin istediği parayı bulacak halleri olmadığından Lords ile
anlaşmışlar. Yine “Little Baby Nothing” havasındaki, albümün en ünlü şarkısı
“You Love Us” da etkili rifflere sahip sıkı bir rock şarkısı.
Peki “Generation
Terrorists”'de yeni ne var? Elbette hiçbir şey. Dediğim gibi Manic'ler
dinledikleri müziği direkt olarak yansıtmışlar bu albüme. Orijinal bir yapıt
değil, 18 şarkının yarısının gereksiz olduğu söylenebilir. Ama yukarıda da
saydığım gibi birkaç adet çok güzel şarkı var, bunlara “Born To End” ve “So Dead”’i,
eh hadi bir de “Rocket Queen” taklidi yapan finaldeki “Condemned To Rock ‘N’
Roll”’u da eklemek mümkün. Ancak grup her ne kadar özenti bir müzik yapmış olsa
da, kumaşının kaliteli olduğunun işaretini vermiş “Generation Terrorists” ile.
Bundan sonra yaptıkları “Gold Against The Soul”'da, “Generation Terrorists”'teki
kadar bile güzel şarkı bulmak mümkün değil, ardından gelen “The Holy Bible” ise
her ne kadar ilk iki albümlerinden daha iyi olsa da, grubun istediği patlamayı
hâlâ yapamamış olması sebebiyle yine geri plânda kalmıştı. Manic’ler asıl
çıkışını, zamanla grubun en önemli üyesi olan Richey James'in kaybolmasından
sonra gelen “Everything Must Go” ile âdeta sürpriz bir şekilde yapmış ve bir
anda İngiltere'nin en popüler grubu oluvermişti. Evet, “Everything Must Go” ve
ardından gelen “This Is My Truth Tell Me Yours” kuşkusuz grubun en kaliteli
eserleri, ancak hiçbiri “Generation Terrorists”'den daha cool değil. Çünkü bu
Manics, başka bir Manics! – Kıvanç.
www.manics.co.uk
INDEX
MEKONG DELTA –
“The Music Of Erich Zahn” 1988
Aaarrg
Records
Söz
konusu albüm Mekong Delta’nın “The Music Of Erich Zahn”’ı olunca konuya nasıl
gireceğimi bilemiyorum. En iyisi kolay yoldan girmek: “The Music Of Erich Zahn”
tüm zamanların en orijinal, en benzersiz Metal albümlerinden birisi ve aynı
zamanda benim için tüm zamanların en iyi 10 albümünden biri. Eğer bir albüm
hakkında bu kadar övgü yapılıyorsa o albümün en azından “kötü” olma şansı hiç
yoktur. “The Music Of Erich Zahn” tam anlamıyla bir “sanat eseri” ve Thrash
Metal’de orijinal şeylerin hala yapılabileceğinin en iyi göstergesi – hem de
1988’den kalmasına rağmen!
Mekong
Delta ‘80’lerin en ilginç projelerinden biriydi. Bunun nedeni Aaarrg Records’un
sahibi ve aynı zamanda Warlock, Living Death, Steeler gibi ‘80’lerin önde gelen
Alman gruplarının ses teknisyeni olan Ralph Hubert’in 1985 senesinde başlattığı,
farklı gruplardan çeşitli Alman müzisyenleri bir araya getirerek o günün
müziklerinden tamamen bağımsız, yenilikçi bir şeyler yaratmak için kurduğu bir
proje olmasıydı. 4 kişiden oluşan ilk kadroda ilginçtir, Ralph Hubert kendisi
yer almıyordu. Grubun sonraki 5 kişilik kadrosunda Ralph Hubert bas çalıyordu ve
davulda Running Wild, Grave Digger gibi gruplardan tanıdığımız Jörg Michael,
gitarlarda Living Death gitaristleri Frank Fricke ve Reiner Kelch ile vokallerde
Wolfgang Borgmann yer alıyordu. Ancak Metal piyasasında Alman müzisyenlere fazla
ilgi gösterilmeyeceği düşünüldüğünden elemanlar takma isimler kullandılar,
dahası hiç konsere çıkmadıkları gibi hiç fotoğraf da çektirmiyorlardı, bu da
grubun “esrarengiz” bir havaya sahip olmasını sağlıyordu. Self-titled albümleri
1987’de, birazdan bahsedeceğim “The Music…” ise 1988’de yayınlandı. Sonra grup
elemanları farklı gruplarda çaldığından kadroda istikrar sağlanamadı, buna
rağmen 1990’a dek “The Principle Of Doubt” ve “Dances Of Death (And Other
Walking Shadows)” gibi iki sağlam albüm daha yayınladılar. Metal dünyası için
dertlerle dolu geçen 90’ların ilk yarısında ise vokalistleri Borgmann ve
baterist Michael grupta yoktu, ancak 1994’e kadar “Kaleidescope” ve “Visions
Fugitive” albümlerini yayınladılar, dahası turneye çıkmaya başlayarak bir de
konser albümü yayınladılar. Grubun son çalışması 1997’de yayınlanan enstrümantal
“Pictures At An Exhibition” oldu. Grup yıllardır yeni bir çalışmaya imza
atmamasına rağmen Progressive Thrash Metal tarzında imza attıkları birbirinden
başarılı albümleri ile çok "ayrı" bir konuma sahip.
“The
Music Of Erich Zahn” grubun tek konsept albümü ve Queensryche’ın “Operation
Mindcrime”’ı ile “Iron Maiden’ın “Seventh Son Of A Seventh Son” albümleri ile
aynı sene çıkmasının yanında, özellikle “Seventh Son…” ile oldukça benzer bir
temaya sahip. Albüm H.P. Lovecraft’ın aynı isimli kısa öyküsünden uyarlanmış
olsa da buradaki konseptte öyküdekinden daha fazlası var.
İsterseniz öyküyü bir hatırlayalım: Kahramanımız tekinsiz, esrarengiz
Auesil sokağında bir pansiyona taşınır. Burada geceleri pansiyonun en üst
katından gelen keman sesleri dikkatini çeker. İsimsiz kahramanımız (bundan sonra
Lovecraft olarak geçecek) en üst katta Erich Zahn isimli yaşlı, sağır ve dilsiz
bir kemancının yaşadığını öğrenir. Lovecraft en sonunda merakına yenilir ve
kemancıyı ziyaret eder. Bu arada kemancının odası, bir yokuş üzerine kurulmuş
sokağın en yüksek noktasıdır, dahası sokağın sonundaki yüksek duvarın ardının
görülebildiği tek yerdir. Lovecraft pencereyi açıp duvarın ardını görmek
istediğinde kemancı telaşlanarak onu engeller. Ona her şeyi yazacağını söyler.
Daha sonraki günlerde kemanın çaldığı melodiler gittikçe garipleşir, adeta Erich
Zahn kemanını kullanarak bilinmeyen bir güçle mücadele etmektedir. Bir gün
sesler iyice garipleşir ve en sonunda aniden kesilir. Lovecraft koşarak Erich
Zahn’ın odasına çıkar ve gördüğü manzara karşısında şok olur. Kemancı gitmiştir,
pencere açıktır ve odada parçalanmış İncil yaprakları dört bir yana saçılmıştır.
Lovecraft kemancının kimsenin farkında olmadığı ama dünyayı acıya ve kötülüğe
boğan gizli bir güçle, müziği aracılığıyla mücadele ettiğini, ama bunu kimseye
anlatamadığını anlar. Erich Zahn bu mücadelede kendini feda etmiştir. Lovecraft
son olarak pencereye yaklaşır, duvarın ötesine bakar, gördüğü manzara karşısında
şok geçirerek önce pansiyondan, sonra da Auesil sokağından kaçar (duvarın
ötesinde ne olduğu sürpriz olsun, hikayeyi okuyup kendiniz görün). Kendine
geldiğinde sokağa geri dönmek ister, ama sokağı bulamaz, adeta hiç
varolmamışçasına kaybolmuştur…
Grup
öyküyü bir yandan yine orijinalinde olduğu gibi fantastik temeller üzerinde
tutsa da, insanların farkında olmadığı ve içlerinde yaşadıkları çürümüşlüğü,
kötülüğü günümüz dünyasına uyarlamış. Söz konusu karakterin savaştığı bu
kötülüğü yayan karanlık güçten bahsedilirken, bir yandan da gücün ve paranın
esiri olmuş günümüz toplumuna çok sert eleştiriler yöneltiliyor (“True Lies”).
Erich Zahn insanların günlük yaşamları içinde görmezden geldikleri “deliliği”
(“Confessions Of Madness”) görüyor ve dahası bu deliliğin sürmesi sonucunda
neler olacağına tanık oluyor (“Memories Of Tomorrow”). Aynı “Seventh Son…”’da
olduğu gibi insanları uyarmak istiyor ancak başarılı olamıyor (öyküdeki
“dilsizlik” bunun bir metaforu olarak görülmüş olabilir). Ve sonuçta yine
öykünün orijinalinde olduğu gibi kendini feda ediyor, ve albüm şu sözlerle tam
anlamıyla boşlukta noktalanıyor “Ne öğrendik ki? Hiçbir şey
değişmedi…”.
Albümdeki müziği tarif etmek oldukça zor çünkü aynı dönemden, daha
doğrusu aynı janr içersindeki gruplardan Mekong Delta’ya benzeyenine rastlamadım
şu vakte dek. Kabul, müziklerinin içindeki belirli öğeler başka grupları
hatırlatıyor, örneğin vokaller biraz Forbidden’ı anımsatırken, müzikteki ölçü
değişimleri, komplike riffler Paradox’u ya da Hexx’i anımsatıyor. Ancak Mekong
Delta’nın müziğini benzersiz yapan şeyler hiç şüphesiz ki kullandıkları özenle
seçilmiş karanlık, tekinsiz riffler, müziğin “aşırı” komplike olmasına rağmen
son derece akıcı yapısı, gerek vokallerde, gerek gitarlarda kullandıkları
efektler, her bir enstrümanın adeta suyu çıkartılırcasına birbirinden farklı
partisyonlar çalması, 4 hatta 5 farklı gitar partisyonunun beraber gittiği
kısımlar. Mekong Delta “The Music Of Erich Zahn”’da tüm bu ekstrem unsurları
soğuk, karanlık bir sound içersinde birleştiriyor ve ortaya kafa karıştırıcı,
donuk ve bunaltıcı bir müzik çıkıyor; aynı Lovecraft’ın öykülerindeki yapı
gibi!! Şu ana dek Lovecraft’tan etkilenen birçok grup gördüm (bilhassa Black
Metal grupları), ancak Lovecraft’ın paranoyak, karamsar yazım tarzına bu kadar
yakın bir karşılık getiren bir gruba daha rastlamadım.
Hiç
şüphesiz grubun bu öğeleri bu kadar benzersiz bir biçimde bir araya getirmesinde
grubun sahip olduğu senfonik altyapının da büyük bir rolü var. Gitarların
davranışları klasik Thrash rifflerinin çoğu kez dışına çıkıyor; 4/4’lük ölçüyü
albüm boyunca çoğu yerde mumla ararken bilhassa sololarda ve müziğin üzerinde
giden armonik gitar partisyonlarında müzik adeta yaylı enstrümanlar için yazılıp
daha sonra gitar ve basa uyarlanmış havası veriyor. Bu bahsettiğim yapının
albümdeki en iyi örnekleri hiç şüphesiz “Confessions Of Madness” ile “Memories
Of Tomorrow”. Özellikle “Memories Of Tomorrow”’un nakarat bölümünde bas gitarın
gitarlardan tamamen bağımsız olarak farklı melodiler çalması dikkat çekici, ki
albüm boyunca mükemmel kullanılan bas gitar bu yapıyı sürekli olarak
sergilemekte. Buradaki bas kullanımı gerçekten inanılmaz (bkz. Steve DiGorgio),
bas gitar miksajda oldukça yukarıda tutulmuş , üstüne üstlük bas partisyonları
da böyle mükemmel yazılınca sonuç tam bir ses ziyafetine dönüşüyor.
Albümdeki sololara da özel olarak değinmek gerekir; sololar kesinlikle
“dolgu malzemesi” olarak düşünülmemiş, çoğu kez ardı ardına kısa ama farklı
yapıda sololar geliyor, bunlara bas soloları da dahil (“Age Of Agony”, “The
Final Deluge”). Grup dediğim gibi gitarlar üzerinde yer yer farklı efektler
kullanmış, ki kulağım beni yanıltmıyorsa söz konusu efektler Pestilence’ın
“Spheres” albümünde kullanılan ve gitardan viyolonsel sesi çıkartabilen
synthesizer’ların eski birer modeli olsa gerek. Keza albümdeki karanlık hava yer
yer söz konusu albümü çağrıştırmıyor da değil (tabi ki bu çok daha kalıplı bir
albüm). “True Lies”’ın girişi buna iyi bir örnek. Söz konusu efektler vokallerde
de mevcut, özellikle grubun yer yer kullandığı “acayip” bir efekt var ki garip
gelebilir ama neredeyse kuş sesini andırıyor (tam tarif edemiyorum, dinleyince
görürsünüz). “Age Of Agony”’nin nakarat kısmında bu efekt çok mistik bir hava
veriyor. Albümün en güzel yönlerinden biri ise sürükleyiciliği. Böyle kafa
karıştırıcı bir müzik ile albüm son derece sıkıcı bir hale gelebilirdi ama grup
albümün dinamizmini birbirinden farklı farklı yapılar gösteren parçaları birbiri
ardına, adeta bir zincirin halkaları gibi sıralayarak sağlıyor.
Bu
noktada “Interludium” başlıklı ve albümün tam merkezinde yer alan enstrümantal
parçadan bahsetmek gerekir diye düşünüyorum. Söz konusu parça dinlediğim en iyi
enstrümantal parçalardan birisi ve tek kelimeyle dehşet verici. Grup bu parçada
oldukça melankolik bir klasik gitar partisyonunun ardından “Psycho” filminin
Bernard Hermann imzalı unutulmaz müziğini sample olarak kullanıyor ve geride
kalan “metal” enstrümantasyonunu kendileri kotararak Therion’un asla ulaşamadığı
görkeme sahip bir senfonik metal çalışması çıkarıyor ortaya. Bu parçada albüm
boyunca üstün bir performans gösteren Jörg Michael’ın performansı doruğa
çıkıyor. Kapanıştaki “Epilogue” ise sadece vokal ve klavye ile oluşturulmuş,
tarif etmek için kelimelerin yetersiz kalacağı bir çalışma.
Albüm
bir bütün olarak lirikleri takip dilerek dinlendiğinde inanılmaz etkileyici
oluyor, ama parça parça değerlendirildiğinde de çok güçlü bir sonuç var ortada;
“Age Of Agony” ve “The Final Deluge” gelmiş geçmiş en iyi Thrash Metal parçaları
arasına kafadan girebilecek eserler.
“The
Music Of Erich Zahn”’ın hiç şüphesiz en büyük sorunu prodüksiyonu; sound kirli
ve boğuk. Ama hani bazı albümler vardır ya, kötü prodüksiyon atmosferini hepten
güçlendirir, gücünü yükseltir, işte “The Music Of Erich Zahn”’da da bu durum söz
konusu. Sound’un boğukluğu müziğin atmosferini iyice
kuvvetlendiriyor.
Albümün
CD versiyonunda bonus olarak daha önceden bir EP’lerinde yer alan “The Gnome”
yer alıyor, ki söz konusu parça bir klasik müzik uyarlaması. O da dehşet verici
bir çalışma.
“The Music Of Eric Zahn” yapıldığı zamanın çok ötesinde bir çalışma
olmasının yanı sıra bugün bile benzersizliğini koruyor. Bence tüm zamanların en
iyi Metal albümlerinden biri. Bugün neredeyse “obscure” bir konumda bulunan bu
albüm kesinlikle çok daha fazla ilgiyi hak ediyor. “The Music Of Erich Zahn” bir
sanat eseri ve bir albümden çok bir “tecrübe”. Arşivinize mutlaka katın, pişman
olmayacağınızı garanti ediyorum. -
Mert.
www.bnrmetal.com/groups/mede.htm
INDEX
MY BLOODY VALENTINE – “Loveless”
1991
Creation
Records
My
Bloody Valentine'in
“Loveless”'ı 90’ların en güzel albümlerinden biridir. Belki en güzeli
olmayabilir, ancak kimsenin yadsıyamayacağı bir gerçek var: “Loveless” 90’ların
en önemli albümüdür. Nokta.
My
Bloody Valentine 1988'de ilk albümü “My Bloody Valentine Isn't Anything”'i
yayınladığında, o yılın en iyi albümlerinden birini kaydettiğinin farkında
değildi muhtemelen, aynen “Loveless”'ı piyasaya sürdüklerinde müzik tarihinin en
orijinal eserlerinden birine imza attıklarının farkında olmadıkları gibi.
“Loveless” dinleyebileceğiniz en sert rock albümlerinden biri, ama bu şaheserin
hard rock veya heavy metal ile uzaktan yakından alakası yok. Distortionlı
gitarlarının kol gezdiği “Loveless”'ın ardında son derece basit ve içten pop
şarkıları yatmaktadır, ancak bunu çözümleyebilmek gerçekten derin bir gözlem
gücü gerektirir. Çoğu insan “Loveless”'ı “kafa s*ken, beyin uyuşturan bir albüm”
olarak görür. “Loveless”'ın beyninizi uyuşturduğu doğrudur, ancak kafanızı s*kmez,
sizden sadece onu birazcık çalıştırmanızı ister. Bu çabayı gösterdiğiniz
takdirde, ortaya çıkan sonuçtan memnun kalmamanız zaten mümkün değildir.
“Loveless” hâlâ rock
tarihinin en iyi açılış şarkılarından biri olan görkemli “Only Shallow” ile
açılır. My Bloody Valentine, adına shoe-gazing denen akımın en önemli grubunun
neden kendileri olduğunu çok iyi kanıtlar bu parçayla bizlere: “LOOK IN THE
MIRROR, SHE'S NOT THERE / WHERE SHE WON'T CARE SOMEWHERE”. Hazır söz shoe-gazing'den
açılmışken bunun ne anlama geldiğine de değinelim. Shoe-gazing bir müzik türü
değil, bir yaşam biçimidir. Son derece utangaç oldukları için konserlerde
seyircilerin yüzlerine bile bakamayıp başlarını önüne eğen ve ayakkabılarını
seyreden gruplar kastedilmektedir shoe-gazing ile. Ride, Cranes ve
Slowdive shoe-gazing'e dahil edilen gruplardan birkaçıdır.
“When You Sleep”
albümün en rahat dinlenen şarkılarından biridir ve “Loveless”'ın en melodik
parçası olarak da adlandırılabilir. Gitarlar beyninizi okşar, davul hiç susmaz,
vokaller kalbinize işler ve siz de eriyip bitersiniz. Ardından yine “When You
Sleep” gibi beyni çok fazla yormayan iki şarkısı daha gelir albümün: “I Only
Said” ve “Come In Alone”. Sözler basittir ve melodiler komplike değildir My
Bloody Valentine'da; ama ne sözleri kolay kolay anlayabilirsiniz, ne de
melodileri rahatça ayırdedebilirsiniz. Bunun en güçlü örneği albümün en karanlık
şarkısı olan “Sometimes”’da görülür: “I DON'T KNOW, BUT YOU COULD NOT LOVE ME
NOW... / ... YOU CAN HIDE, MY LOVE, BUT WHERE TO?”
“Blown A Wish”’in
başlamasıyla “Sometimes”’ın yarattığı karanlık hava dağılır:
“MIDNIGHT WISH, BLOW
ME A KISS / I'LL BLOW ONE TO YOU.
MAKE
LIKE THIS, TRY TO PRETEND IT'S TRUE.”
Ancak şarkının
sonundaki dizeler tüyler ürperticidir:
“FALL APART MY
BLEEDING HEART, NOTHING LEFT TO DO.
ONCE
IN LOVE, I'LL BE THE DEATH OF YOU.”
Finale doğru gelen
“What You Want” gitarlarıyla yine beyninize darbeleri göndermeye başlar. “Loveless”'ın
son ve en uzun şarkısı olan “Soon” ise (yaklaşık 7 dk.) albümün en iyi bestesi
olma konusunda “Only Shallow”, “Sometimes” ve “When You Sleep” ile yarışabilir.
Aynı zamanda da “Loveless”'ın en kolay dinlenen şarkısıdır.
“Loveless”'ın müziği
öylesine etkilidir, ama vuruşları bir o kadar da bilerek geri plâna atılmıştır
ki, gruba bir kez daha saygı duyarsınız: Bu harika melodileri daha normal
bir şekilde kaydetselermiş, bu albüm yine aynı dönemde piyasaya sürülen
Nirvana'nın “Nevermind”'ı kadar satabilirmiş. Ancak MBV'ın esas adamı olan Kevin
Shields ve arkadaşları bizlere çözümü zor bir problem bıraktılar: “Loveless”.
Aradan 13 yıl geçti ve biz hâlâ bu problemi çözebilmiş değiliz. Bu süre zarfında
Nirvana da My Bloody Valentine da adlarını müzik tarihine altın harflerle
yazdırdı. Ama şu soruma dürüst bir şekilde cevap verin: “Nevermind”'ı en son ne
zaman dinlediniz? 1 ay önce? 3 ay? 2 yıl? Ah...! Emin olun “Loveless”'ı bir ay
dinlemeyeceğiniz hiçbir dönem olmayacak hayatınızda, çünkü “Loveless” âdeta her
dinlendiğinde bir başka albüme dönüşüyor, ve sanırım asıl gücünü de buradan
alıyor. – Kıvanç.
http://cgi.di.uoa.gr/~postg21/
INDEX
NEW ORDER – “Power,
Corruption & Lies” 1983
CentreDate Co Ltd.
New Order'ın ikinci albümü olan
“Power, Corruption & Lies” grubun 80’lere damgasını (gerçek anlamıyla) vuran bir
yapıtı. Bundan sonra yaptıkları “Low-life” (1985) ve “Technique” (1989) de en az
bunun kadar güzeldi, ama hiçbiri New Order ruhunu “Power, Corrupton & Lies”
kadar iyi yansıtamadı.
New Order, Joy Division vokalisti
Ian Curtis'in 1980'deki şok intiharının ardından, Joy Division üyeleri Bernard
Sumner (asıl adı Bernard Albrecht), Peter Hook ve Stephen Morris tarafından
Manchester'da kuruldu. Kısa bir süre sonra da Gillian Gilbert gruba dahil
edildi. Rock tarihinde Joy Division kadar ilham verici bir topluluk olmadı belki
New Order, ancak hem Bernard Sumner zamanla yeteneklerini geliştirerek daha iyi
bir müzisyen ve besteci oldu, hem de diğer grup üyeleri New Order'a çok şey
kattılar. Ve bugünden bakıldığında New Order'ın Joy Division'dan daha yetenekli
bir grup olduğu aşikârdır. Ancak bu elbette ki biraz da zamanlama ile ilgili bir
şeydir; Ian Curtis'in zamansız ölümü gerçekleşmeseydi, muhtemelen Joy Division
çok daha büyük bir grup olacaktı.
New Order'ın ilk single’ı
“Ceremony” Ian Curtis ölmeden önce kaydedildiği için grubun Joy Division'a
oranla daha dinlenebilir (ve iyimser) olan müzikal atmosferinden biraz uzak
durur; ancak grup zamanla kendi kimliğini ve müzikal tarzını oturtmuştur. New
Order ilk albümü “Movement”’ı 1981'de yayınlamış ve iyi eleştiriler almıştı.
Ardından gelen “Power, Corruption & Lies”’ın müzikalitesi ise sadece ‘iyi
eleştiriler’ almakla yetinmeyecek kadar üstündür. Grup aynı dönemde “Blue Monday”
single’ını da yayınladı ve bir anda Britanya'nın en sevilen İngiliz grubu
konumuna yükseldi. “Blue Monday”, Elton John “Candle In The Wind”’i Lady
Diana'nın ölümü sebebiyle bir kez daha single olarak yayınlayıncaya kadar da
İngiltere tarihinin en çok satan single’ı olarak kaldı. Ayrıca hiçbir New Order
stüdyo albümüne dahil edilmeyerek ilginç de bir gizeme sahip oldu. Gerçi “Power,
Corruption & Lies”’ın yeni baskısında “Blue Monday”’in de bulunduğuna dair
dedikodular duydum, fakat ben CD'nin ilk çıkan versiyonuna sahibim ve bu baskı
“Blue Monday”’i içermiyor.
“Power, Corruption & Lies” bir
synth-pop şaheseri olmasının yanısıra, cayır cayır da bir rock albümüdür.
İçerdiği 8 sekiz şarkıyı da birbirinden ayırmak mümkün değildir; herbiri çok
özel ve üstün eserlerdir ve biri diğerlerinin arasından sıyrılıp ön plâna
çıkmaz, bu da 43 dakikalık “Power, Corruption & Lies”’ı hiç sıkılmadan ve
keyifle dinlenen bir albüm haline getirir. Açılıştaki “Age Of Consent” hipnotize
edici bir gitarla sizi etkisi altına alır. Finaldeki “I'VE LOST YOU... I'VE LOST
YOU” diye giden dizeler, Joy Division'ın günümüz gençliğini hâlâ etkileyen
tekinsiz sadeliğinin etkisiyle ortaya çıkmış gibidir. “We All Stand” son derece
gotik bir parçadır; Cocteau Twins ve Siouxsie And The Banshees gibi gotik
grupların en atmosferik şarkıları kadar etkilidir de. “The Village” günümüz
tekno müziğinin öncülerindendir. Dikkatli kulaklar şarkının klavye
partisyonlarını The Cure'un “Inbetween Days”’ine benzetebilir, ancak “The
Village” bu şarkıdan daha eskidir, bunu da belirtmek lazım. “OUR LOVE IS LIKE
THE FLOWERS... THE RAIN AND THE SEA AND THE HOURS” dizeleri albümün kapağına bir
gönderme olmasının yanısıra, bir şair gibi tınlamak için şair olmak
gerekmediğinin son derece yalın bir örneğidir. 7 buçuk dakikalık “586” grubun
zaman zaman deneysel takıldığı, ama bu durumda bile sadeliğinden ödün vermediği
bir bestedir. Şarkının 2. dakikasından itibaren “Blue Monday”’in riffleri
duyulmaya başlar. Grubun “Blue Monday”’i albüme almama sebebi belki de budur.
“Your Silent Face”’deki muhteşem klavye kullanımı ise, belki de bu enstrümanın
pirleri Depeche Mode ve Human League'in bile hiç yakalayamadığı kadar olağanüstü
güzelliktedir. New Order aradaki çizgiyi çekmesini çok iyi becermiştir, böyle
bir yorumda bulunmamın sebebi sanırım budur. Evet, klavye yerinde
kullanıldığında çok etkili bir enstrümandır, ancak sadece klavyeden oluşan bir
müziği dinlemek de zamanla sıkıcı olmaya başlayacaktır. “Ultraviolence” adı gibi
vahşi bir şarkıdır, içerdiği “EVERBODY MAKES MISTAKES / EVERYBODY MAKES MISTAKES
/ EVEN ME” sözleri, megaloman insan Billy Corgan'ın asla yazmayacağı alçak
gönüllülüktedir. “Ecstasy” adlı enstrümantal, bilgisayar destekli müziğiyle
günümüz ambient'ının Boards Of Canada, Aphex Twin gibi etkin isimlerine ilham
kaynağı olmuş gibi gözükmektedir. Albüm “Leave Me Alone” adlı gitar ağırlıklı
bir şarkı ile son bulur. Bu şarkı riffleri itibariyle açılıştaki “Age Of Consent”’i
andırdığı için, albümü CD'den dinlediğiniz takdirde, repeat özelliği açık ise,
albümün sona erip tekrar baştan başladığını fark edemeyebilirsiniz.
Albümle ilgili
söyleyebileceğim tek kötü şey içerdiği booklet'in yetersizliği. İç kapak
açıldığında ortaya çıkan tek şey böyle çiçekler, güller falan. Hoş olmuş tabi,
ama biraz fazla sade. Hatta öylesine sade ki, ne grupla ilgili bir bilgi bulmak
mümkün, ne de şarkıların isimlerini! Şarkıların isimleri sadece CD'nin üzerinde
yazıyor, arka kapakta bile bu konuda bilgi bulmak mümkün değil. Neredeyse plâk
şirketinin adını bile yazmayacakmış abiler!
“Power, Corruption &
Lies”’ı 80’ler müziğine gönül vermiş herkes dinlemeli. Hem rock, hem de dans
dinleyicileri aradıkları herşeyi bu harikulade albümde bulabilirler.
– Kıvanç.
INDEX
OFFICIUM TRISTE – “Ne Vivam”
1997 Teutonic Existence
Records
’97
senesinde Officium Triste davulcusu Martin bana bu CD’yi yolladığında elimde
ilerde “klasik” olarak nitelendireceğim bir albüm tuttuğumun farkında değildim.
Son derece gösterişsiz, hatta ilginçtir, Pentagram’ın “Trail Blazer”
albümününkiyle neredeyse tamamen aynı bir ön kapak, yine aynı koyu tonlarda iç
sayfalar, siyah beyaz grup fotoğrafları. Görsel kısmı müziği açısından pek de
bir şey vaat etmiyordu “Ne Vivam”’ın. Ancak müziği dinlemem ve afallamam da bir
oldu. Officium Triste dinlediğim en iyi Doom Metal albümlerinden birini, bir
Doom Metal manyağı olan bana bizzat kendileri ulaştırmıştı. Geçen dakikalar
sonunda müziğin hem inanılmaz heavy hem de inanılmaz melankolik havasında
kaybolup gittim. Ve sonunda şu karara vardım: “Ne Vivam” çok çok iyi bir Doom
Metal albümü. Doom Metal’in herhangi bir türünü seven herkesi kendine rahatlıkla
çekebilecek bir albüm çünkü son derece saf ve sade, aynı ölçüde de görkemli.
Bugünden bakıldığında benim için “Ne Vivam” yılların eskitemediği gerçek bir
klasik konumunda. Bu albüm Cathedral’ın “Forest Of Equilibrium”’u,
Disembowelment’ın “Transcendence Into The Peripheral”’ı veyahut Funeral’ın “Tragedies”’i
gibi albümlerle aynı seviyede. Ancak bu albümü bir klasik yapan şey Britanya
Doom Metal’i kalıplarından çok fazla taşmamasına ve türe çok yeni fazla bir
şeyler getirmemesine rağmen sadece 5 kişilik bir kadroyla bu kadar “dolu” ve
catchy bir sound üretilebilmiş olması ve içerdiği birbirinden mükemmel 8 parça
boyunca kalite seviyesini hiç düşürmemesi. Albümde bütün parçalar inanılmaz, ve
bu İngiliz Doom Metal’inin “yabancı” bir grup tarafından üretilmiş belki de en
mükemmel örneği.
Müziğe geçmeden önce fantastik bir hareket ile prodüksiyona değineceğim. Albümün
prodüksiyonu tek kelimeyle mükemmel. Grup albüm için Excess stüdyosunu
kullanmış. Gitarlar inanılmaz heavy ve nefis tonlara sahip, ancak en önemlisi
öyle bir davul tonu var ki tek başına bile dinlenebilir. My Dying Bride’ın “Like
Gods Of The Sun”’daki davul tonları seviyesinde, belki daha bile iyi, tek
kelimeyle harika. Genel olarak çok temiz, yüksek ve çok güçlü bir ses örgüsü
sunuyor “Ne Vivam” bizlere ve bu da müziğin kalitesini en temiz bir şekilde
görmemizi sağlıyor. Grup tamamen gitar müziği yapıyor ve bu nefis prodüksiyon
içinde akustik kısımlar ile inanılmaz heavy bölümler o kadar güzel dengelenmiş
ki Academy’den çıkmış kayıtlarla aşık atacak bir sonuç var ortada.
Müzikal açıdan albüme baktığımızda komplike olmayan, genel olarak kolay
dinlenebilir, melodik ve melankolik parçalar dikkat çekiyor. Müzik eski Anathema
ve My Dying Bride etkilerine sahip, ancak grubun Cathedral vari groovy riffler
ve nefis rock tınılarına sahip parçaları da yok değil. Müzik bazı kısımlarda
nefis melodik sololarla klasik Heavy Metal basitliği ve duygusallığına ulaşırken
bazı bölümlerde ise çok yavaş Doom Metal katliamı sunuyor. Vokaller derin bir
brutalliğe sahip, Darren White etkisi hissediliyor, ancak ondan daha melodik bir
kimliğe sahip.
“Frozen Tears”, “Dreams Of Sorrow”, “A Journey Through The Lowlands Green” orta
tempolu, duygu yüklü ve kolay dinlenebilir Doom Metal çalışmaları; üçü de
birbirinden güzel. Yer yer oldukça karamsar bir bütünlük gösterseler de temelde
tatlı bir hüzne sahipler. “Lonesome” verse riffleriyle My Dying Bride’ı feci
şekilde hatırlatsa bile daha melodik ve basit bir yapıya sahip, ve bir Doom
Metal fanının rüyası gibi. “Stardust” Groovy riffler ile melodik ve hüzünlü
bölümlerin nefis bir karışımı. “Psyche Nullification” albümün en karanlık ve
yavaş parçası, “Forest Of Equilibrium” kanı taşıyor demem mümkün. Ancak en
vurucu parça 9 küsur dakikalık epik “One With The Sea”. İnanılmaz bir duygusal
yıkım, harika gitar armonileri, duygu yüklü lirikler ve inanılmaz bir bateri
performansı. Son parça “The Happy Forest” ise heavy olsa da albümün en tatlı, en
pozitif duygular barındıran parçası ve hüznün her rengiyle kaplı bir albümü
tamamlamak için en iyi seçim.
Albümdeki lirikler oldukça basit ve sade, ancak aynı ölçüde de etkili. Vokalist
Pim’in seçtiği cümlelerde inanılmaz bir samimiyet hissediliyor.
Bir bütün olarak baktığımızda “Ne Vivam” kulağa tanıdık gelen riffleri ve kolay
dinlenebilir parçalarıyla çok özel bir albüm gibi görünmeyebilir ama albümü asıl
özel kılan da bu zaten, Officium Triste “Ne Vivam”’da saflığın ve basitliğin
içinde mükemmelliğe ulaşmış; melodiler müthiş uyumlu, sololar harika, clean
gitar pasajları nefis ve her şey son raddede akılda kalıcı. “Ne Vivam” “Doom
Metal nedir?” diye soracak olanlara, sırtını klavye değil de tamamen Metalin
temel enstrümanı olan gitar’a dayadığı için dinletilecek ilk albümlerden biri
olmalı.
Oldukça çalkantılı bir kariyere sahip olan Officium Triste bence asla hak ettiği
yere gelemedi. Sizlere “Ne Vivam”’ın yanında Amerikalı Heavy Doom grubu Cold
Mourning (Hi Angelo!) ile yayınladıkları split MCD’lerini ve 2001’de
yayınladıkları “The Pathway” albümlerini de öneririm, özellikle ikincisi
dinlediğim en iyi Doom Metal parçaları arasında adını rahatlıkla sayabileceğim
“Roses On My Grave”’i de içeriyor. Yeni albümleri "Reson" yakında piyasaya
çıkacak. Grubun websitesini muhakkak ziyaret edin ve mp3lere muhakkak bir göz
atın, zira ilk demoları ve “Mountains Of Depressiveness” adlı kült EP’lerini
olduğu gibi indirebiliyorsunuz. “Ne Vivam”’ın sınırlı sayıda plak olarak tekrar
yayınlandığı bu günlerde bir Doom Metal dinleyicisinin bu başyapıta karşı
kayıtsız kalması bir nevi vatan hainliği olur, daha fazla söze de gerek yok.
– Mert.
www.officiumtriste.com
INDEX
PAVEMENT – “Crooked Rain,
Crooked Rain”
1994
Pavement
için Amerika'nın yetiştirdiği en büyük alternatif rock grubu olduğu yorumu
yapılabilir. Kimileri bu Chicago'lu grubu Amerika'nın İngiltere'nin
Radiohead'ine olan cevabı olarak görür, ancak bu yanlıştır, çünkü Pavement
Radiohead'den daha eski bir gruptur. Müzik dergilerince “Nirvana'nın
“Nevermind”ının daha güçlü bir ruha sahip versiyonu” olarak adlandırılan 1992
tarihli ilk Pavement albümü “Slanted And Enchanted” hâkikaten de rock tarihinin
en önemli albümlerinden biridir. Grubun ikinci (baş)yapıtı “Crooked Rain,
Crooked Rain” de en az “Slanted And Enchanted” kadar etkili, hâtta ondan daha
bile gelişkin bir müzik sunar dinleyicisine. 12 şarkı ve 45 dakika boyunca, her
an sanki sizin için özel olarak kaydedilmiş olduğunu düşünürsünüz bu albümün.
Açılıştaki
“Silence Kit” (“Silent Kid” adıyla da bilinir) ve ardından gelen “Elevate Me
Later” kaygan gitarlarıyla öne çıkarlar. “Silence Kit”te “DON'T LISTEN TO YOUR
GRANDMOTHER'S ADVICE” der solist Stephen Malkmus ve bu tavsiyesi x-kuşağına
yapılmış en samimi söylemdir belki de. “Stop Breathin'" albümün en iyilerinden
biridir; bas gitar, davul, vokal ve elektro gitar dörtlüsünün hep bir arada bir
şarkıya bu kadar iyi uyum sağladığını hiç görmedim. “DAD, THEY BROKE ME” der
Malkmus ve sizin de içinizden bir şeyler kırılıverir. “Cut Your Hair” albümün en
enerjik parçasıdır, aynı zamanda müzik piyasasındaki özenti rock gruplarını
iğneleyen sözleriyle dikkat çeker. “Newark Wilder” ağır havasıyla “Cut Your
Hair”in yarattığı neşeli havayı hemen sonlandırır. “IT'S A BRAND NEW ERA, IT
FEELS GREAT / IT'S A BRAND NEW ERA, BUT IT CAME TOO LATE” sözleri her yöne
çekilmeye adaydır; rock ‘n’ roll'dan da bahsediyor olabilir, geç gelen bir
sevgiliden de. Kökeni grunge olan grubun bu albümündeki şarkılardan grunge'a en
benzeyeni “Unfair”dir; ancak yine de bu parçadan ‘grunge’ diye bahsetmek komik
olacaktır. Tüm vahşiliği ve agresifliğine rağmen “Unfair” basit bir aşk
şarkısından daha az samimi değildir. “Gold Soundz” albümün belki de en
etkileyici parçasıdır. Hayatımı karartan şarkılar listesinde ilk sıraya (Tindersticks'in
“Tiny Tears”inden da öteye yani!) koymaktan çekinmeyeceğim kadar olağanüstü bir
şarkıdır “Gold Soundz”. Ben bir aşk hikâyesinin bu kadar etkili bir şekilde
anlatıldığı bir başka şarkı duymadım, duyamadım. “SO DRUNK IN THE AUGUST SUN /
AND YOU'RE THE KIND OF GIRL I LIKE / BEACUSE YOU'RE EMPTY AND I'M EMPTY” der
Malkmus ve şarkının sözlerini içinize işler. Ardından “5-4=Unity” gelir, bu
şarkı ünlü “Take Five”ın kısa bir coverıdır; caz ve blues karışımı enstrümantal
bir beste. Bir sonraki “Range Life” ise belki de albümün en güzel şarkısıdır.
“Crooked Rain, Crooked Rain”i bu kadar güzel yapan şey de budur; ilk şarkı
(olağanüstü) “Silence Kit”ten sonra gelen tüm şarkıların sırasıyla bir
öncekinden daha iyi olduğunu iddia etmek, en azından ‘desteksiz sallamak’
olmayacaktır; her şarkı birbirinden iyidir bu albümde. Ama “Range Life” yeri
ayrı olanlardan biridir, aynı “Gold Soundz” gibi. İçerdiği “YOU GOTTA PAY YOUR
DUES BEFORE YOU PAY THE RENT” cümlesi basit ama zekice kurulmuş bir cümledir ve
bu şarkıyı tek kelimeyle açıklamak gerekirse, işbu cümle tercih edilebilir. “I
GOT ABSOLUTELY NO ONE / NO ONE BUT MYSELF TO BLAME” dizeleri dibe vurma
dediğimiz olayın ta kendisidir sanırım. Şarkı o kadar duygusaldır ki, Stone
Temple Pilots ile dalga geçtikleri bölümde bile gülemeyebilirsiniz: “STONE
TEMPLE PILOTS, THEY'RE ELEGANT BACHELORS / THEY'RE FOXY TO ME, ARE THEY FOXY TO
YOU?”. “Heaven Is A Truck”, “Range Life” ile yükselen duygusallığın dozunu
korurken, “Hit The Plane Down” albümün en hızlı parçası olarak dikkat çeker; bu
şarkıdaki bas gitar partisi gerçekten inanılmazdır ve dinlediğim en iyi bas
partileri arasında rahatlıkla girer. Son şarkı “Fillmore Jive” ile ise depresyon
tavana vurur; albümün bu en uzun şarkısı, en görkemli, en ihtişamlı (ve belki de
en güzel) parçasıdır. “WHY WON'T YOU LET ME SLEEP?” diye sorarken Malkmus,
gerçekten uyumak isteyip istemediğinden bile emin olamadığını farkedersiniz
adamın. “GOOD NIGHT TO THE ROCK ‘N’ ROLL ERA” gibi ironik bir cümlenin ardından
“COS THEY DON'T NEED YOU ANYMORE” der Malkmus ve albümü bir sürpriz ile bitirir:
“THEIR THROATS ARE FILLED WITH...” Devamı gelmez; cümlenin sonunu istediğiniz
gibi bağlayabilirsiniz.
Hâttızatında
“Crooked Rain, Crooked Rain” en az “OK Computer” kadar iyi ve en az
“Psychocandy” kadar önemli bir albüm. Benim en sevdiğim 5 albümden biri olması
sizin için ne ifade eder bilmiyorum ama, en sevdiğim iki müzik dergisinin de
benimle aynı fikirde olduğunu belirtmeliyim. Pitchforkmedia (http://www.pitchforkmedia.com),
“Crooked Rain, Crooked Rain”i 90lı yılların en iyi 8. albümü olarak göstermiş.
NATN (http://www.nudeasthenews.com)
ise 90lı yılların en iyi 4. albümü olarak tanımlamış “Crooked Rain, Crooked
Rain”i. Herhalde boş yere bu kadar övülmez bir albüm, öyle değil mi?
- Kıvanç.
INDEX
ROGER WATERS -
"The Pros And Cons Of Hitchhiking" 1984 EMI
"Gerçek Floyd hangisi?"…
'80'lerde Roger Waters "Radio K.A.O.S."'u ve Pink Floyd da "A Momentary
Lapse Of Reason"'ı yayınladığında akıllarda dönüp dolaşan bir soruydu bu. Çoğu
kişi, özellikle de grupla yakından ilgilenmeyenler "adı üstünde Pink Floyd olan
gerçeği tabi ki" diyeceklerdir eminim, ama olaylar bu denli basit değil
maalesef. Zira David Gilmour'un ipleri elinde tuttuğu ve giderek
üretkenliklerini yitiren diğer Floyd elemanları Nick Mason ve Richard Wright'ın
birçok konuk müzisyenle beraber kadroda bulunduğu 3. dönem Pink Floyd'u, Roger
Waters'ın önderliğindeki Floyd'dan çok farklı bir bileşimdir. Özellikle "A
Momentary Lapse Of Reason" albümü bir Gilmour solo projesinden Floyd albümüne
dönüştürülmüştür ve bu proseste "The Wall"'ın co-prodüktörü Bob Ezrin ve albüme
besteci ve lirik yazarı olarak katkıda bulunan diğer bir çok müzisyen de etkin
bir rol oynamıştır. Oysa ki Waters'ın döneminde yalnızca orkestral düzenlenmeler
konusunda grup dışından insanların bu denli büyük katkısı olmuştur, yani o
dönemdeki Pink Floyd müziği tam anlamıyla grubun içinden gelen bir birikimin
sonucudur Gilmour döneminin aksine. "The Division Bell" albümünde ise bence bu
kez gerçekten formuna kavuşmuş bir Pink Floyd vardı, özellikle de Wright'ın
kendine gelmesi ve müzikal açıdan bu üç elemanın ortak favorisi olan 1973-1975
yıllarındaki Floyd sounduna göndermeler içeren müzikleri dinleyenlere "işte bu
Floyd" dedirtiyordu, tek bir farkla: '70'lerin o döneminde albümlerin tematik
bütünlüğünün ve liriklerinin arkasındaki tek isim olan Roger Waters'ın yerinin
farklı lirik yazarları tarafından doldurulmaya çalışılmış olması sırıtmaktaydı.
Yüzeysel olarak bakıldığında bu yeni dönem Floyd lirikleri de oldukça sağlamdı,
ama kesinlikle Waters'ın liriklerindeki o düşünsel derinlikten yoksundu. Hatta
Waters Gilmour'un eşi Polly Samson'a lirik yazdırmasını "Spinal Tap moment"
olarak nitelendirmişti. Ama ben dahil Floyd'un müzikal yanına daha çok önem
veren kişiler o albümü özümsediler ve sağlam bir Floyd albümü olarak
kabullendiler. Bu dönemde David Gilmour'un deyimiyle eskiden "grubun beyni"
olan Roger Waters da gruptan uzakta kendi başına solo albümler hazırlamaktaydı,
hem de eski silah arkadaşlarının aksine parça yazımında kimsenin yardımına
ihtiyaç duymaksızın. Waters Floyd'u terk ettikten sonra '87 senesinde "Radio
K.A.O.S." albümünü yayınlamıştı. Albüm her ne kadar tematik bakımdan son derece
zekice kotarılmış, derin ve kompleks bir altyapıya sahip olsa da müzikal
bakımdan Waters'ın Floyd döneminde bilinen bestelerindeki birçok unsuru
aratıyordu. Bu da Gilmour'un "Roger grubun beyniyse ben de kalbiydim" sözünü
daha iyi anlamamıza ve kabullenmemize neden oluyordu; evet, Waters iddia ettiği
üzere '75 sonrası Floyd'un müziğinin dinamosuydu, ama onun ürettiği
kompozisyonları müzikal yetkinliğiyle zenginleştiren de David Gilmour'du, "Radio
K.A.O.S." albümü o güne dek Waters'ın küçümsemiş olduğu Gilmour'un değerini
ortaya koyuyordu. O günler için oldukça modern ve mainstream bir sounda sahip
olan albüm ticari açıdan maalesef bir fiyasko oldu. Ama Waters pes etmemişti,
hala asıl Floyd'un kendisi olduğunu ispatlamak istiyordu, ve bunun sonucunda '92
senesinde bir başyapıt seviyesindeki "Amused To Death" albümünü hazırladı.
"Amused To Death" konsept olarak en az Floyd'dayken imza attıkları kadar derin
ve sağlam bir yapıda olmasının yanı sıra, "Radio K.A.O.S."'daki o
yabancılaştırıcı ve başarısız mainstream'e kayma denemelerinden uzakta, oturmuş
bir Roger Waters soundunu da beraberinde getiriyordu; arenaları yerinden
oynatabilecek hit potansiyelli parçaların yanında Floyd'un o kendine özgü uzun,
progresif parça yapılarını andıran çalışmalar da albümde yer alıyordu. Ancak
albüm her nedense küçümsendi, adeta gizli bir hazine gibi müzik tarihinde
unutuldu gitti. Sonuçta bu dört birbirinden ayrı çalışma, özellikle de
"Amused To Death" ve "The Division Bell", hem Waters ile diğer Floyd
elemanlarının müziğe bakış açılarını ortaya net bir biçimde koyuyor, hem de
Floyd'un hangi özelliklerinin hangi elemandan geldiğini dinleyicinin önüne
seriyordu. Waters hiç şüphesiz ki inanılmaz derin düşünen bir sanatçıydı, ama
Gilmour da harika melodiler ve ses denemeleri yaratabilen üstün bir müzisyendi.
İnsan "keşke dağılmasalardı" diye içinden geçirse de belli bir yerden sonra bu
dörtlünün beraber devam edebilmesine imkan olmadığını da anlıyor. Bu yüzden
yapmamız gereken bu farklı "Floydian" çalışmaları bize sundukları için bu dört
kişiye teşekkür etmek belki de. Biliyorum çok uzun bir giriş oldu ama böyle
bir konu için bunu gerekli gördüm. Burada bahsedeceğim albüm bence hala
Waters'ın en güçlü çalışmalarından birisi olan ancak her nedense asla hak ettiği
ilgiyi göremeyen, Waters'ın henüz resmi olarak Floyd'dan ayrılmamışken
hazırladığı "The Pros And Cons Of Hitchhiking". Bilen bilir, '70'lerin
sonlarında "Animals" albümünden sonra artık tüm grup Waters'ın liderliğini
benimsemişti ve asıl üretici olarak onu kabullenmişti. Albümler onun fikirleri
temel alınarak yapılıyordu. Waters '78 yılında gruba iki farklı projeyi demo
olarak sundu. Her ikisi de oldukça kişisel olan bu projelerden birisi "The
Wall"'un ilk haliydi, diğeri ise Waters'ın bir kabusu üzerine yazdığı ve seks
başta olmak üzere bilinç altındaki birçok arzuyu, takıntıyı ve problemi neşter
altına yatırdığı bir çalışmaydı. Grup bu projeyi aşırı kişisel olduğu için
reddetti. Ancak Waters bu fikri kafasından silmedi, bunun yerine biraz daha da
geliştirip '84 yılında, Pink Floyd (bazılarınca bir Waters solo albümü olarak
görülen) "The Final Cut"'ı yayınladıktan sonra Eric Clapton da dahil çeşitli
konuk müzisyenlerle beraber hayata geçirdi. Bu çalışma anlayabildiğiniz üzere
"The Pros And Cons Of Hitchhiking". Albüm yapı olarak Floyd'un "The Wall" ile
birlikte edindiği soundu fazlasıyla andırıyor, bilhassa da "The Final Cut" ile
birçok benzerliği söz konusu. Yani ortada temel olarak tek bir parça var, ve bu
parça albüm içinde aynen bir romanda olduğu gibi bölümlere ayrılıyor. "The
Wall"'da prodüktör Bob Ezrin'in büyük çabaları sonucu araya eklenen ve tek
başına dinlendiğinde de bir "parça" niteliği gösteren çalışmalar (bkz.
"Comfortably Numb", "Run Like Hell", "Hey You" vs…) "The Final Cut"'da
prodüktörlüğü de Waters'ın ele almasıyla beraber daha az görülmekteydi. Aynı
yaklaşım "The Pros And Cons Of Hitchhiking"'de de söz konusu. Yani aslında bu
iki albüm "kardeş albümler" bile sayılabilirler, her ne kadar sahip oldukları
temalar gereği bazı farklı müzikal unsurlara da sahip olsalar ("The Final
Cut"'ın orkestral bölümleri ve "The Pros And Cons…"'in yoğun blues etkisi) her
ikisi de sahip oldukları dinamikler ve hatta kurgu bakımından aşağı yukarı aynı
yapılardalar. Sonuçta her iki albüm de baştan sona bir öyküyü neredeyse
sinematik bir duyarlılıkla müziğe döker ve tüm parçalar ardı ardına lirikler
takip edilerek dinlendiği vakit asıl güçleri ortaya çıkar. Belki "The Final
Cut"'a başka bir kritikte değiniriz zira o da ayrı bir başyapıt, bu kritiğin
geri kalanında ise büyütecimizi "The Pros And Cons"'in üzerinde tutalım, nedir
bu albümü bu kadar özel kılan?
Öncelikle albüm fikir olarak
Waters'ın yaratıcılığının son derece orijinal bir ürünü. Yukarıda da bahsettiğim
gibi albüm bir rüya (daha doğrusu kabus) üzerine kurulu. Ve tüm parçalar "4.30
A.M."'den başlayarak "5.11 A.M."'e dek isimlendirilmişler, yani her parça, yada
her bölüm, rüyanın görüldüğü zamandaki konumuna göre isimlendirilmiş, her ne
kadar alt isimlere sahipseler de. Buna göre bu rüya da albüm gibi 42 dakika
sürüyor, ancak söz konusu şey bir rüya olduğundan hikayenin içindeki zaman da
büyük bir değişim gösteriyor. Yani zaman ve mekan sık sık Waters'ın bilinç
altının serbest çağrışımları sonucunda değişime uğruyor. Müzik de Waters'ın
rüyasında girdiği bu farklı mood'lara göre değişim gösteriyor, hatta bu konuda
albümüm iki uç arasında (yumuşak akustik bölümler ve distortionlu agresif
bölümler) gidip gelen manik depresif bir yapısı olduğu bile söylenebilir, ancak
albümün başından sonuna dek sürekli olarak parçaların içlerinde devam eden ve
karşımıza çıkan birkaç temel motif bize dinlediğimiz şeyin bir bütüne ait
olduğunu hatırlatıyor, ki bu konuda albüm "The Final Cut"'dan bile daha katı
anlayışa sahip diyebilirim. Özellikle albümün ilk 4 parçasını ayırt etmek
neredeyse imkansız, Waters klasik parça yazım geleneklerini tek kelimeyle
darmadağın etmiş bu albümde. Hiç şüphesiz arada tek başına da tabiri caizse
"ayakta durabilecek" parçalar mevcut, albümün isim parçası ve hala Waters'ın
yaptığı en iyi bestelerden biri olan "Every Strangers Eyes" buna iyi birer
örnek. Bunun dışında göze çarpan diğer bir şey de grubun bilhassa "The Wall"'da
çok etkili bir biçimde kullandığı sample, konuşmalar vs… gibi müzik dışı
öğelerin albüm boyunca etkili bir biçimde kullanılmış olması, ki Waters'ın
sonraki çalışmalarında da görülen bir özellik bu. Albümdeki bazı rifflerin
"The Wall" ve "The Final Cut"'daki bazı riffleri fazlasıyla hatırlatması da bu
albümün tematik bazı noktalarının o albümle kesiştiğinin bir göstergesi bence.
"The Pros And Cons…" Waters'ın önceki bu iki yaratımından aşina olduğumuz
orkestral bölümleri oldukça az içeriyor, bunun yerine dediğim gibi blues
etkilenimleri ve akustik kısımlar daha fazla ön planda. Aynı zamanda "Wish You
Were Here"'dan itibaren Floyd'un soundundan silinmeye yüz tutan bayan soul
vokaller albümde etkili bir şekilde kullanılmış. Albümde Gilmour'un güçlü
elektro gitar riffleri yerine büyük ölçüde bas gitar ve akustik gitar ile
piyanonun birlikteliği ön planda, ancak Waters bu albümün bluesy sounduna uygun
olarak belki de çalışabileceği en iyi gitaristle çalışarak oluşabilecek muhtemel
açığı kapatmış. Eric Clapton'ın bol slide'lı soloları albüme gerçekten çok şey
katıyor, hatta bambaşka bir seviyeye taşıyor bile denilebilir. Albümde yine bol
miktarda karşımıza çıkan bir başka enstrüman da Floyd'un "The Dark Side Of The
Moon" döneminde müziğine kattığı saksofon. David Sanborn Dick Parry gibi
olağanüstü olmasa da oldukça sağlam bir performans gösteriyor bu konuda. Ve
gelelim Waters'ın performansına... Öncelikle bu albüm Waters'ın soloları
arasında bir bas gitarist olarak kendini en fazla gösterdiği çalışma bile
sayılabilir. Waters'ın bas soundu müziğin özellikle agresifleştiği "Running
Shoes" gibi parçalarda kendini fazlasıyla ortaya koyuyor. Vokal konusunda ise
Waters yine bildiğimiz gibi. Kendisi çok iyi bir vokalist değil, hatta bu
albümde de detone olduğu kısımlar oluyor, ancak ortada bir gerçek var o da bu
parçaların başka bir vokal ile bu kadar güçlü olamayacağı. Waters'ın vokalleri
de albümün genel yapısı gibi iki uç arasında gidip geliyor; müziğin yavaşladığı,
yumuşadığı kısımlarda neredeyse fısıltıya dönüşürken, hiddetlendiği bölümlerde
sanatçı belki de en agresif, en kontrolsüz vokal performansını ortaya
koyuyor. Albümün konseptine dönecek olursak; Waters'a göre "The Pros And Cons
Of Hitchhiking" tamamen seks üzerine yaptığı tek albümü. Yani albüm kapağından
da anlaşılacağı gibi Waters bu kez seksi merkeze oturtan bir öykü çıkarmış.
Ancak tabi ki buradaki seks daha çok "evli bir erkeğin bastırılmış seksüel
içgüdülerinin su yüzüne çıkması" şeklinde karşımıza geliyor. Rüyanın başında
Waters eşiyle beraber arabalarına iki otostopçuyu alıyor, Waters otostopçu kızı
arzuluyor ve onla beraber oluyor, bu da beraberinde ailesine ve eşine karşı olan
sorumluluk duygusuyla beraber suçluluk hissini getiriyor. Rüya ilerledikçe
Waters'ın bilinç altındaki birçok korkusu da bir bir su yüzüne çıkıyor ve rüya
gitgide bir kabusa dönüşüyor, Waters sorumluluklarını yerine getiremeyip
sevdiklerine bakamayan aile babası haline geliyor, kendini gittikçe kaybediyor
ve rüya bir "yol öyküsü"'ne dönüşüyor. Waters bu albümde adeta kendini neşter
altına yatırıyor (belki "The Wall" ve "The Final Cut"'dakinden bile daha fazla).
Ancak albümün bir nevi doruk noktası sayılabilecek muhteşem "Every Strangers
Eyes"'da inanılmaz güzellikteki lirikler eşliğinde Waters "The Dark Side Of The
Moon"'daki "Eclipse"'de olduğu gibi kendinle ve doğal olarak da sevdiği ve
nefret ettiği diğer tüm insanlarla da kendi içinde barışıyor ve elindeki en
önemli şeyin eşiyle aralarındaki sevgi bağı olduğunu anlıyor. Ardından gelen
"The Moment Of Clarity" ise kapanışı, daha doğrusu "uyanışı" getiriyor. Yani bu
albüm ilginç bir biçimde diğer Waters çalışmalarına göre daha optimist bir
biçimde son buluyor, bu da bu kadar histeri dolu bir albüm için çok yerinde ve
doyurucu bir kapanış, albümün geride bıraktığı duygu çok güçlü oluyor gerçekten.
İnsanı en "iyi" hissettiren Waters albümü budur belki de. Sonuç olarak
günümüzde unutulmaya yüz tutmuş Waters'ın bu belki de en kişisel, en "özel" ve
en Floydesque albümünü hem Pink Floyd fanlarına, hem Progresif Rock
dinleyicilerine, hem de Blues hastalarına şiddetle tavsiye ederim. "The Pros And
Cons Of Hitchhiking" akla kazınan, duygusal ve unutulmaz bir filmden farksız.
Kritiği "Every Strangers Eyes"'ın son sözleriyle bitirmek istiyorum
izninizle: "Hatırlıyorum gözlerinde tutuşturduğun umudu / Artık çok daha
kolay, biz burada karanlıkta yatarken / Bizi göz yaşlarımızı tutmaktan
alıkoyacak bir şeyin olmadığı apaçık ortada / Yok etmeye çalışan, aşkımızın
kıvılcımını." - Mert. www.rogerwatersonline.com
INDEX
SIMON &
GARFUNKEL – “Parsley, Sage, Rosemary And Thyme”
1966
1966 yılında Amerika’daki
popülaritesi ancak Beach Boys veya Beatles ile kıyaslanabilecek bir gruptu Simon
& Garfunkel. “The Sounds Of Silence”, “You Can Tell The World” gibi
şarkıları âdeta anthem olmuştu. "Parsley, Sage, Rosemary And Thyme" adlı
albümleri ise ‘hit’ yaratma kaygısından uzak, yenilikçi ve hâtta riskli bir
eserdi, ancak bugünden bakıldığında grubun belki de en güzel albümü olarak
durmakta. İlginçtir, Beatles da, Beach Boys da 1966’ta kariyerlerinin hem en
riskli hem de en güzel albümlerine imza atmışlardır (Beatles – Revolver,
Beach Boys – Pet Sounds).
"Parsley, Sage, Rosemary And Thyme" grubun önceki
albümlerindekine oranla daha olgun ve nitelikli gözlemler taşır hayata dair.
Albüm Bob Dylan’a bir saygı duruşu niteliğindedir; Paul Simon ve Art Garfunkel,
Bob Dylan’ın yüzyılımızın en önemli müzisyeni olacağını pek çok insandan önce
keşfetmiştir.
Açılıştaki “Scarborough Fair/Canticle” grubun kariyerinin en
iyi şarkılarından biridir. Çok etkili bir gitar tonuna sahiptir ve insanı
çabucak atmosferinin içine sokar. Nakarattaki "REMEMBER ME TO ONE WHO LIVES
THERE / SHE ONCE WAS A TRUE LOVE OF MINE" dizeleri Bob Dylan’ın “North Country
Girl” şarkısından alınmış ve parçaya çok iyi uyum sağlamıştır.
“Homeward Bound” '60'ların en güzel şarkılarından biridir.
"SO I’LL CONTINUE TO PRETEND MY LIFE WILL NEVER END" dizeleri ile “Flowers Never
Bend With The Rainfall” ölüm üzerine yapılmış şiirsel bir parçadır. “A Simple
Desultory Philippic (Or How I Was Robert McNamara’d Into Submission” komik
sözlere sahipken, “For Emily, Whenever I May Find Her” ve “A Poem On The
Underground Wall”, Paul Simon’ın ne kadar yetenekli bir besteci olduğunu bir kez
daha gösterir bize.
27 dakika süren Parsley, Sage, Rosemary And Thyme,
'60'ların havasını en iyi yakalayan albümlerden biridir. – Kıvanç.
http://freespace.virgin.net/r.kent/index.html
INDEX
SLINT – “Spiderland”
1991 Touch & Go
1991
yılında Slint’i oluşturan Kentucky’li 4 genç (Todd Brashear, Brian McMahon, Dave
Pajo, Britt Walford) bir yandan gündüz işleriyle meşgulken uyku uyumamayı dahi
göze alarak 3 hafta sonu boyunca ikinci albümlerini kaydettiler. Oldukça yorucu
ve depresif bir çalışma döneminden sonra “Spiderland” adını verdikleri
albümlerini piyasaya sürdüler, ardından da sessiz sedasız dağıldılar. İlk
albümlerinin prodüktörü, Big Black ve Shellac üyesi üstün kişilik Steve Albini,
Melody Maker’da “Spiderland”’in ilerde bir başyapıt olarak anılacağını iddia
etti. Takip eden dönemde “Spiderland” ardı ardına sağlam eleştiriler aldı ve
basında doğru dürüst röportajı bile çıkmamış olan Kentucky’li bu acayip grup
kült bir konuma yerleşti. “Spiderland”’i kaydederken ciddi bir şekilde
depresyonda oldukları ve albümden sonra bazı elemanlarının kliniğe yattığı
şeklindeki söylentiler de bu konumlarını sağlamlaştırdı.
“Spiderland”’in ardından tam 13
yıl geçti ve Steve Albini’nin o gün söylediğinin doğruluğu bugün rahatlıkla
görülebiliyor. “Spiderland” gerçek bir başyapıt ve Amerikan Rock’ında bir
kilometre taşı. Etkileri PJ Harvey’den tutun Godspeed You Black Emperor!’a kadar
bir çok grup ve sanatçının albümlerinde görülebilmekte. “Spiderland” kalıpları
darmadağın eden, klişeleri adeta bir kara delik gibi içine çekip yok eden bir
Post-Rock şaheseri. Ve “Spiderland” 3 hafta sonu boyunca kaydedilebilecek en
yoğun ve en depresif albümlerden biri!!
İlk albümleri “Tweez”’i 1989’da
oldukça ufak bir şirketten yayınlayan Slint, eski Squirrel Bait elemanlarının
kurduğu bir grup. Her ne kadar Hardcore kökenine sahip olsalar da “Tweez”’de
icra ettikleri müzik tüm kategorilerin dışında kalan bir müzik olmuştu. Acid
rock’tan jazz’a, progressive’den noise’a varan bir etkileşimler yumağıydı “Tweez”.
Steve Albini’nin prodüksiyonunu üstlendiği albümdeki parçaların büyük kısmı
enstrümantaldi, vokal olan kısımlarda da Brian McMahon kafasına göre
mırıldanıyordu. Kayıtlar sırasında grup hiçbir şeyi önemsemeden “takılmıştı”;
mikrofonu ilk parçada kayıt yaptıkları odada kafalarına göre dolaştırmışlardı,
son parçada da Brian su içerken boğazına dayamışlardı. Parçaların isimleri bile
yoktu; isim yerine albümdeki 9 parçaya grup elemanlarının anne babalarının ve
evcil hayvanlarının isimleri verilmişti! Zaten A ve B yüzleri yerine de “Bemis”
ve “Gerber” yazılmıştı, ki bu isimleri de grup bir klozet markasından almıştı,
“Bemis Gerber”. Kısacası “Tweez”’in içerdiği her şey anlamsızdı, “Tweez”
kendisine yüklenecek herhangi bir anlamı yok edecek bir ses kaydıydı. Bir
eleştirmen “Tweez”’deki müziği “amaçsız müzik” olarak tanımlamıştı ki katılmamak
mümkün değil. Klişelere boğulmuş ‘80’lerin ardından Slint adeta “inadına”
klişeleri anlamsızlık içinde yok eden bir müzik icra ediyordu!
Jennifer Hartman Ltd gibi çok
küçük bir şirket tarafından yalnızca plak olarak basılan “Tweez” (CD versiyonu
1993’te yayınlandı) minimal bir tanıtım ile kült konuma yerleşti. Grup bir
sonraki albüm için Touch & Go ile anlaştı ve bu kez prodüktör olarak Steve
Albini gibi bir isimle çalışmak yerine Brian Paulson ile çalışmayı tercih etti.
Yazının başında da belirttiğim gibi grup stres altında 3 hafta sonu boyunca,
geceden sabaha dek kaydetmek suretiyle albümü tamamladı. Bu kez vokale
eskisinden daha fazla ağırlık vermek istiyorlardı ancak grup provalar sırasında
vokal kullanmadığından ne yapacaklarını bilemiyordu. Bunun üzerine Brian tüm
kayıtlar bittikten sonra ışıkları kapatıp kayıt odasına kapandı ve
uyuşturucuların etkisi altında yarı doğaçlama bir şekilde vokalleri kaydetti.
Aykırı müzisyen ve apayrı bir yazı konusu olan Will Oldham kapak fotoğrafını
çekti. Sonuçta ortaya çıkan albüm “Tweez”’in nihilistik boşluğundan uzaklaşıp
daha tehlikeli, intiharsal ve karanlık sulara açıldıkları bir şaheser olmuştu.
Albüme müziğin soyut bir karşılığı olduğunu düşündükleri “Spiderland” ismini
verdiler.
“Spiderland” bir progresif rock
albümü değil ama ilerici. Heavy ve gitar orientli bir albüm ama Metal etkisine
sahip değil. “Spiderland” Rock’ı yeniden tanımlayan bir albüm. İçerdiği 6
parçanın tümü birbirinden farklı uçlara yönelen, yenilikçi şaheserler ve bir
araya geldiklerinde bir yap bozun parçaları gibi “Spiderland”’in karanlık
bütünlüğünü oluşturuyorlar. McMahon’un vokalleri albüm boyunca mırıldanma ile
haykırma arasında gidip geliyor. Davul tonları son derece “kuru”, her vuruş
beyninize bir çivi gibi işliyor. Çift gitar kullanımı harika. Albüm boyunca
komplike riffler ve ölçü değişimleri atmosfere eşlik ediyor. Sound harika,
grubun karanlık, ışıksız bir odaya kapanıp beraber çaldıkları hissini size en
iyi şekilde veriyor, zaten “Spiderland” gece kaydedildiği gibi asıl etkisini de
gecenin karanlığında, ışıklar kapalıyken dinlendiğinde gösteren bir albüm.
“Breadcrumb Trail” varyasyonlu
yapısı ve komplike gitar bölümleriyle standart bir alternatif rock grubu
seviyesinin çok üzerinde. Clean gitarların alışılmadık armonileri McMahon’ın
gizemli, anlaşılmaz sözleriyle karışınca anlatılmaz bir his yaratıyor.
“Nosferatu Man” 5/4’lük ölçü üzerinden ilerleyen tekinsiz, depresif ve agresif
bir parça. “Don Aman”’da grup minimalizmin dibine vuruyor; parça 6 küsur dakika
boyunca McMahon’ın iç karartıcı lirikleri koyu tonlardaki clean gitarlar üzerine
mırıldanması şeklinde vücut buluyor. Bence müzik tarihinin en fazla yalnızlık
hissi veren parçalarından birisi, gerçek bir depresyon anıtı.
Bundan sonra müzikteki karanlık
artık elle tutulur bir hale geliyor. “Washer” Codeine’in ilk albümünden fırlamış
gibi duran bir Slow Core şaheseri, inanılmaz kırılgan, inanılmaz melankolik. The
Cure’un “To Wish Impossible Things” veya “If Only Tonight We Could Sleep” gibi
şaheserlerindeki melankoli seviyesine ulaşıyor, hatta belki de aşıyor! Adeta
grubun albüm kapağında yüzdüğü gölün içinde geceleyin yüzüyoruz müzikle beraber.
“For Dinner” “Don Aman”’dan bile daha minimalist, doğaçlama takıldıkları bir
enstrümantal. “Good Morning Captain” ise albümün, belki de Slint’in doruğu.
Albümün 5 parça boyunca sunduğu tüm tarzların birleştiği inişli çıkışlı,
komplike ve her şeyden önemlisi “moral bozucu” bir çalışma. Parçanın nakaratında
vokal olmaması bir yana finalde tüm parça boyunca mırıldanan McMahon’un artık
acıya dayanamayıp “I Miss You!” diye haykırdığı kısımlar kalbinizi yerinden
söküp alıyor. Evet, “Spiderland”’de hiç umut yok ve grup bizi içinden çıktıkları
boşluğun kıyısında terk edip gidiyor. Albümü ilk kez dinlediğiniz 40 dakika
sonunda aklınızda melodilerden çok hisler kalıyor, ancak bu kadarı bile albümü
tekrar tekrar dinlemeyi istemeniz için yeterli.
Dediğim gibi, “Spiderland” öyle
yenilikçi ve uçlarda gezinen bir albüm ki grubu da beraberinde yok etti.
Slint’in bundan sonraki tek çalışması grup dağılmışken 1994 senesinde yayınlanan
iki parçalık self-titled bir EP oldu, bu EP’de iki “Spiderland” outtake’i
mevcut. Grup elemanları sonraki dönemlerde farklı farklı projelerle meşgul oldu.
Britt Walford The Breeders ile bir süre takıldı, sonra diğer 3 Slint elemanıyla
beraber Will Oldham’ın The Palace Brothers projesinde Apocalyptic Folk sularında
gezindiler. En çalışkanları olan Dave Pajo bir yandan İngiltere’de sanat
eğitimini sürdürüp okuldan atılırken, bir yandan da Tortoise da dahil çeşitli
gruplarda boy gösterdi, ki bunlardan birisi de Billy Corgan’ın son projesi
Zwan’dı.
“Spiderland” Slint’in sonu oldu
ancak bugün bile önde gelen birçok eleştirmen bu albümün Post-Rock’ın doruğu
olduğu görüşünde. Slint Jesus Lizard ya da Shellac kadar Punk olmadığı gibi
Godspeed You Black Emperor! kadar da progresif değil, Codeine kadar melodik ve
kolay dinlenir oldukları zaten söylenemez. Ama “Spiderland” yeniliğin
tohumlarını barından öncü bir albüm ve her şeyden önemlisi, “Spiderland” çok iyi
bir albüm. Grubun içinde bulunduğu duygusal yoğunluk plansız ve son derece doğal
bir biçimde ürettikleri müziklerine birebir yansımış ve bu da “Spiderland”’i
gerçek bir sanat eseri yapıyor: Duyguları sanatçının imgeleminden birebir
yansıtabilen kusursuz bir ayna! Bana sorarsanız “Spiderland” geceleyin denize
dalmak gibi bir tecrübe, 40 dakika boyunca Slint sizi sonsuz yalnızlığınızla baş
başa bırakıyor ve kaçmanız mümkün değil. İnsan yalnız doğduğu gibi yalnız
ölüyor, ölüm sorgusuz sualsiz her şeyi içine çekiyor, aynı “Spiderland”’in de
müziğin geçmişini yuttuğu gibi. Ve umarım ölüm de yeni bir varoluşa açılan bir
kapıdır, tıpkı “Spiderland” gibi…
– Mert.
http://www.geocities.com/SunsetStrip/Palladium/2142/slindex.html
INDEX
STEELY DAN – “Can't Buy A Thrill”
1972
MCA
“Can't Buy A Thrill” 70lerin en nev-i şahsına
münhasır rock grubu Steely Dan'in ilk albümü. Steely Dan aslında iki kişilik bir
grup, ancak her albümlerinde pek çok müzisyenle beraber çalışıyorlar. ‘Asıl’
adamlardan Walter Becker bas gitar çalarken, Donald Fagen klavye ve piyano ile
ilgileniyor. İkisi de yeri geldiğinde değişik enstrümanları çalabiliyorlar ve
şarkılara vokal yapıyorlar (ilerleyen yıllarda Fagen'ın vokali daha ağırlık
kazanacak). “Can't Buy A Thrill”de öne çıkan diğer kişiler, grubun bir sonraki
klasiği “Countdown To Ecstasy”de de onlara eşlik edecek olan 4 müzisyen;
perküsyoncu Jim Hodder, gitaristler Jeff “Skunk” Baxter ve Denny Dias ve ekstra
vokalist David Palmer. Grup 1972'den 1980'e kadar 7 stüdyo albümüne imza attı ve
kendine has müziğiyle rock tarihinde önemli bir yere sahip oldu. Öyle ki, müziğe
20 yıl ara veren Steely Dan, 2000'de “Two Against Nature” adlı albümüyle yeniden
sevenleriyle buluştuğunda büyük bir heyecanla karşılandı. Hâtta akademi de
onları onurlandırmayı ihmal etmedi ve “Two Against Nature” ile yılın albümü
dalında Grammy ödülü kazandı grup. Steely Dan'in müziğini kısaca ‘rock & roll’
diyerek özetleyebiliriz. Ancak Rolling Stones, Deep Purple gibi rock
gruplarından ayrılmalarını sağlayan önemli bir özellikleri var: Dan'in müziğinin
altyapısını caz oluşturuyor; yaptıkları bestelerde bunun esintileri bulmak
mümkün. Drum & bass müzisyeni Squarepusher'ın müziğinde kullandığı caz
temalarının anahatlarını Steely Dan'de bulmak mümkün, hâtta neredeyse rock ile
aynı derecede ön plânda bu temalar. Blues, gerçek blues da grubun müziğinin
beslendiği türlerden biri. Rock'a yakın her müzikseverin hoşlanacağı bir müzik
icra ediyorlar, öyle ki; hip hop grubu De La Soul, grubun “Aja” albümünde yer
alan “Peg” adlı şarkısını “Eye Know” adı altında samplelamış ve büyük başarı
elde etmişti, hâtta rockseverlerce bile benimsenmeyi başarmıştı. Grubun 70lerde
kaydettiği 7 albüm de birbirinden iyidir, bu yüzden en iyisini seçmek gerçekten
çok zordur. Kimi eleştirmenler “Aja”yı ön plâna çıkarırken, bazıları “Countdown
To Ecstasy”nin, bazıları “Katy Lied”ın, bazıları da “Pretzel Logic”in grubun en
iyi albümü olduğunu düşünür. Bu, kuşkusuz grubun kumaşının ne kadar kaliteli
olduğunun en büyük örneğidir.
Grubun ilk albümü olmasından dolayı
hayranlarınca ayrı bir yere koyulan “Can't Buy A Thrill” en ünlü Dan
şarkılarından biri olan “Do It Again” ile açılıyor. Bu, albümün en güçlü şarkısı
ve 6 dakikalık bir synthesizer – gitar – dub şaheseri. Denny Dias'ın kullandığı
sitarın da etkisiyle, aradan geçen 32 yıla rağmen hâlâ öylsine etkili bir
parçadır ki. Ardından Pink Floyd'un “Fat Old Sun”ını andıran havasıyla “Dirty
Work” geliyor. “Reelin' In The Years” harika piyano melodisi ve konuşurcasına
yapılan vokalleriyle neredeyse hip hop'a esin kaynağı olmuş gibi duran ve hemen
dikkat çeken bir parça. Beste, enstrümana virtüözite seviyesinde hakimiyetin
hissedildiği harika gitar sololarıyla süslenmiş, ve bunlar dozunda kullanıldığı
için şarkının gücünü oldukça arttırıyor. Çok güzel bayan back vokallerle süslü
“Kings” ve Marvin Gaye'imsi havasıyla dudak uçuklatan bir rock / soul bestesi
olan “Only A Fool Would Say That” rock'ın neden asla eskimeyen bir müzik türü
olduğunun yaşayan kanıtları. “Fire In The Hole” piyanonun bir rock şarkısına
katabileceği şeylerin ne kadar fazla olduğunu ziyadesiyle gösteriyor. “Change Of
The Guard” Eric Clapton'ın Cream zamanlarını andıran gitarıyla “Can't Buy A
Thrill”in en ‘rock & roll’ şarkısı. Finaldeki “Turn That Heartbeat Over Again”
ise albümün en iyilerinden biri. King Crimson – Peter Gabriel dönemi Genesis
arası bir hava yakalayan bu şarkı ile Steely Dan, zorlayıcı olmayan harika bir
progresif rock örneği sunuyor dinleyicisine.
Steely Dan hâlâ bu ilk albümündeki kadar
güçlü. Grubu merak edenlere, adı geçen tüm yapıtlarını şiddetle öneririm. Gerçi
arayıp da bulamamanız da ihtimal dahilinde, ancak sanırım “Two Against Nature”
piyasada en kolay bulunabilecek Dan albümü ve o da grubun klasikleri arasına
şimdiden girmeyi başarmış bir eser. Belki de rock tarihinin en istikrarlı grubu
olan Dan'e kulak verin, es geçmeyin.
– Kıvanç.
INDEX
SUPER FURRY ANIMALS - “Fuzzy
Logic” 1996
Creation Records
“Fuzzy Logic”
daha kapağından farklı olduğunu hissettiren bir albüm. Grubun ilk şaheseri (bir
yıl sonra “Radiator”'u yaptılar) ve belki de 1996'nın en iyi İngiliz rock
albümü. (Evet, Manic Street Preachers'ın “Everything Must Go”'su kadar iyi,
hâtta ondan bile daha iyi!)
Albümün kapağı size saçma gelebilir, ama inanın
grubun müziğiyle doğrudan ilintili. İç kapağa geçtiğinizde karşınıza çıkan ilk
fotoğraf, albümün son ve belki de en güzel şarkısı olan “For Now And Ever”’da da
adı geçen İngiliz hava durumu sunucusu Sian Lloyd. Altında, “Fuzzy Logic”
(bulanık mantık) teriminin ne olduğunu açıklayan bir yazı var. Bulanık mantığın
ne demek olduğunu elektronik bilgisi olan insanlar elbette çok iyi bilirler, bu
konu hakkında daha önce hiçbir şey duymamış olanlara ise bunu kısaca şöyle
özetleyebilirim: Bilgisayarlar son derece basit bir mantık ile çalışır, sadece
iki komut ile (0=Kapalı, 1=Açık). “Fuzzy Logic”'de ise bir üçüncü komut daha
vardır ve belli noktaların 0 mı yoksa 1 mi olacağı kesin olarak belli değildir.
Evet, kaba hatlarıyla bulanık mantık böyle bir şey; peki ben niye bunu anlatıp
kafanızı karıştırdım? Çünkü bulanık mantık Super Furry Animals'ın müziğini çok
iyi açıklıyor. Brit-pop deseniz değil; çok daha karmaşık. Punk deseniz değil;
nihilizmin zerresini bulmak mümkün değil bu çocuklarda. İkisininin arası gibi
bir şey, artı son derece insancıl ve samimi.
Evet,
müziğe hâlâ gelemedim, biliyorum, ama daha albümün kapağını anlatmam lazım
sizlere! Sian Lloyd'u ve bulanık mantığın tanımını geçtikten sonra karşınıza
Bill Hicks, Isaac Newton ve bir hamster fotoğrafı geliyor. Bunların hepsi şarkı
sözlerinde adı geçen ve bir şekilde grubu etkilemiş kişilikler. Stavros adındaki
hamster ise Bunf adlı hayali bir kişiliğin sahip olduğu bir hayvan ve özellikle
albümün ikinci şarkısı “Fuzzy Birds”'de başrol oynuyor.
Gelelim en önemli hayali kişiliklere:
Elbette ilk başta Howard Marks (Mr. Nice): Master Of Disguise! Bu bıyıklı şahıs
aynı zamanda albümün kapağındaki fotoğraflarda da kılıktan kılığa giren süper
bir zat-ı muhterem ve grup üyelerini en çok etkilemiş insan. Albümün en iyi
şarkılarından biri olan “Hangin' With Howard Marks”’ın sözlerine dikkat
ettiğimizde, grup üyelerinin en çok birlikte takılıp zaman geçirmekten
hoşlandıkları insanın da Howard Marks olduğunu fark ediyoruz. Ha tabii bir de
The Guy From Sparks var! O da Howard Marks'ın kankası tadında bir insan ve fötr
şapkasıyla müthiş karizmatik duran bir abi.
“Fuzzy Logic”'i satın almak için bence
sadece bu saydıklarım bile yetmeli, çünkü SFA çok orijinal ve etkileyici bir iç
kapak tasarımına imza atmış. Ancak grubun müziği bunu bile gölgede bırakıyor.
İnanın “Fuzzy Logic” boş bir albüm çıksaydı çok üzülecektim, çünkü adamlar
gerçekten ne kadar yaratıcı olduklarını göstermişler.
2 dakikadan kısa süren ilk şarkı “God! Show
Me Magic” sizi hemen sarıp etkiliyor. Etkileyici gitar riffleri ve gürültülü
havasıyla, başlı başına bir şarkı olmasına rağmen, albümün konsept yapısı göz
önüne alındığında ‘ilginç ve uzun’ bir intro gibi duruyor. Sözlerine dikkat:
“WOULDN'T IT BE NICE TO KNOW WHAT THE PAPER DOESN'T SAY, WHAT THE T.V. DOESN'T
SAY, AND WHAT MY HAMSTER ATE TODAY?”.
“God! Show Me Magic”’in ardından, biraz
önce de adı geçen Bunf ve hamster’ı Stavros'un düet yaptığı “Fuzzy Birds”’e
geçiyoruz. Komik bir parça. Bunu takiben gelen “Something For The Weekend” ise
albümün en ünlü şarkısı. Neredeyse bir pop şarkısı kadar melodik durmasına
rağmen modasının hâlâ geçmemiş olması ne kadar etkileyici bir parça olduğunu
kanıtlıyor: “YOU'RE ON MY MIND EVERY DAY AND EVERY NIGHT, AND YOU'LL NEVER GO
AWAY 'COZ I KNOW YOU'RE HERE TO STAY FOR THE REST OF MY LIFE.”
“Something For The Weekend” ile benzer
havada olan ama belki de ondan bile daha güzel duran “Frisbee”, “TOO SEE YOU!
TOO SEE YOU! NICE TO SEE YOU!” dizeleriyle hafızaya kazınıyor, bir daha asla
çıkmamacasına. “Hometown Unicorn”’da “WILL YOU EVER RETURN ME?” diye soruyor
solist Gruff Rhys, ve öylesine samimi ve inandırıcı ki bu sözleri söylerken,
hisleriniz âdeta adamınkilere dönüşüyor. “If You Don't Want Me To Destroy You”
ise, neredeyse komik olan şiirsel sözleriyle, başından beri tatlı bir havada
ilerleyen Fuzzy Logic'ın A-yüzünün neşeli bir sonla bitmesini sağlıyor:
“GRAVITY! YOU JUST HOLD ME DOWN SO QUIETLY! YOU JUST PULL ME DOWN TO EARTH. LET
ME GO TO THE DEPTHS OF YOUR INFINITY, I CAN SENSE YOUR PRESENCE IN THE VICINITY.”
B-yüzü albümün en enerjik şarkısı olan “Bad
Behaviour” ile başlıyor: “I REMEMBER ONCE I HAD A BRAIN”. “Hangin' With Howard
Marks” ise, daha önce de belirttiğim üzere, o kadar tatlı ve güzel bir şarkı ki,
albümün zirvesinin bu olduğundan emin oluyorsunuz. Ancak yanılıyorsunuz, çünkü
en iyi şarkı ondan sonra geliyor: “Long Gone”. Albümün belki de tek kasvetli
şarkısı ve şu sözleriyle akılda yer ediyor: “LONG GONE... THERE'S A DISTANCE FAR
AWAY. LONG GONE... IF I BELIEVED I WOULD PRAY.”
Ancak aslında albümün en iyi şarkısı hâlâ
gelmiş değil, finaldeki “For Now And Ever” sizi bir kez daha yamultuyor.
Şarkının sözlerini Britney Spears bile yazmış olabilir: “WE'LL BE TOGETHER / FOR
NOW AND EVER”. Bir Rock grubu için fazla basit duruyor değil mi? Siz onu bir de
bana anlatın, çünkü ben sözleri SFA'ın ağzından dinledim, Britney Spears'ın
değil! “For Now And Ever” enerjinin doruğa çıktığı müthiş bir aşk şarkısı.
Bu albümü dinlemelisiniz, daha ne kadar
ısrar edebilirim? – Kıvanç.
INDEX
THE CLASH -"London
Calling" 1979 CBS
"London Callıng" kuşkusuz punk tarihinin en nitelikli albümüdür.
1977'de ortaya çıkan The Clash'in kendi adını taşıyan ilk albümü, çoğu insanın
sandığının aksine Sex Pistols'ın "Never Mınd The Bollocks, Here's The Sex
Pıstols"'ından önce çıkmıştır. Bu albümün verdiği gazla hemen bir yıl sonra
"Gıve 'Em Enough Rope"'u yayınladı grup. "London Callıng" The Clash'in 3. stüdyo
albümü. Grubun ilk iki stüdyo albümü çok iyi eleştiriler almıştı ve hatta ikisi
de hala başyapıt olarak kabul edilir. Ancak "London Callıng" öylesine üstün bir
müzikal anlatıma sahipti ki, başyapıt tanımlamasına yeni bir açılım getirmek
durumunda kaldı eleştirmenler. Açılış şarkısı "London Calling" çok iyi bir
giriştir ve ilk albümlerindeki, konserlerinin marş şarkılarından "London's
Burning"'i gölgede bırakacak seviyededir. "Jimmy Jazz", her zaman reggae ve
blues gibi siyahi kaynaklı müziklere açık olmuş olan Clash'ten çok da
beklenmedik bir parça değildir: Solist Joe Strummer'ın bu şarkıdaki vokalleri
çok funky'dir. Ancak albüm asıl "Hateful"'la başlar. Ardından gelen "Rudie Can't
Fail" ise çok basit akorlara sahip harika bir rock n' roll şarkısıdır. Artık
albüme iyice ısınmışsınızdır, çalan kapı zilinin veya cep telefonuna gelen bir
mesajın bir süre daha beklemesinin hiç sakıncası yoktur. "Spanish Bombs" gayet
pop bir şarkıdır, ama bu Clash pop'udur, Michael Jackson veya Madonna pop'u
değil. "The Guns Of Brixton" ise albümün en güzel bestelerinden biridir ve benim
de şahsi favorimdir. "Wrong 'em Boyo" çok tatlı bir ska parçasıdır, neye
uğradığınızı şaşırırsınız: Evet buna kadar dinlediğiniz hiçbir punk albümü bu
kadar kolay dinlenebilir değildi, değil mi? Aynı atmosfer "Death Or Glory" ve
"Koka Kola"da da devam eder. Gelelim "The Card Cheat"'e, albümün en hüzünlü
şarkısına. Joe Strummer'ın bu parçadaki vokal performansı şapka çıkarılacak
cinstendir. Adeta ağlayarak söyler şarkıyı ve siz artık "London Callıng" ile
ilgili nihai ve en doğru kararınızı verirsiniz: Bu albüm, basit bir punk
çalışması olarak tanımlanamayacak kadar karmaşık, hisli, düzenli ve hatta
düzeylidir! "London Callıng" hala Rock N' Roll tarihinin en önemli
albümlerinden biri. Clash'i çok grup taklit etmeye çalıştı ama hiçbiri onların
hissettirdiği şeyleri veremedi insanlara. Neden peki? Çok basit. Clash üyeleri
çok iyi müzisyenler sayılmazdı. Daha dürüst olayım: Başlangıçta hiçbir aleti
doğru dürüst çalmasını bile beceremiyorlardı. Ama müzik yapmak konusunda
gerçekten istekli ve tarihte belki de hiçbir grubun olmadığı kadar samimiydiler.
Grubun çöküşüne sebep olan son stüdyo albümleri "Cut The Crap"'i bir kenara
bırakırsak asla kendilerini tekrar etmediler. Bu yüzden bu kadar çok insanı
etkileyebildiler. - Kıvanç. http://www.geocities.com/SunsetStrip/Palladium/1028/
INDEX
THE SMITHS – “Meat Is Murder”
1985
Warner Music
80’lerin U2 ile birlikte en önemli rock grubu
olan The Smiths, İngilizlerce müzik tarihinin en iyi grubu olarak anılır.
Vokalde Jim Morrissey, gitarda Johnny Marr, basta Andy Rourke ve bateride Mike
Joyce'dan oluşan kadrosuyla grup yaptığı her albüm ile İngiliz gençliğini
derinden etkilemiş ve belki de Nirvana'nın 90’larda yakaladığı başarının daha
büyüğünü (yalnızca Britanya çapında olsa da) yakalamıştır.
60’larda doğan popüler müzik 70’lerde kendini
geliştirmiş ve nitelik olarak 90’larda zirveye ulaşmıştı. 80’ler ise bir
duraklama evresi gibidir; birkaç rock grubu (U2, Smiths, The Cure, Sonic Youth,
vs...) ve birkaç pop sanatçısı (Michael Jackson ve Prince) dışında hemen herşey
birbirine benzer, klişelerle örülmüştür ve sıkıcıdır. 80’lerde yapılan çoğu
kayıt bugün ancak gülmek için dinlenebilir (bkz: `Emrah'ın filmlerinde disko
sahnesinde çalınan şarkılar`), ancak Smiths belirttiğim gibi aradan sıyrılan
isimlerden biridir ve yazdıkları dahice sözler ile bugün hâlâ rock dünyası için
en ilham verici kaynakların başında gelir.
The Smiths her ne kadar 4 kişiden
oluşsa da, solist Morrissey ve gitarist Marr için grubun her şeyi oldukları
yorumu yapılabilir. Morrissey çok iyi bir vokalist olmasının yanısıra gerçekten
iyi bir şairdir de. İçinden geleni ara yollara sapmadan direk olarak
söyleyebilme yeteneği onu bir rock tanrısı konumuna yükseltmiştir, ancak
Morrissey hiç de tanrısal güçlere sahip bir insan değildir aslında. Onu
kendisine hayranlık besleyen insanlardan ayıran şey sanatçı yeteneğidir, ancak
bir rock tanrısı konumuna yükselmesini sağlayan şey, hayranlarından bir farkı
olmamasıdır. Morrissey bir “insan”’dır, yaşadığı hayal kırıklıklarını, çektiği
acıları ve saplantılarını utanmadan ve hâtta gururla söyleyebilmiş olmasıdır onu
sorunlu İngiliz gençliği için rock tarihinin en büyük fenomeni haline getiren.
Morrissey gerçektir ve yalan söylemez. “Bugün içimde bir sıkıntı var, sevgilimle
aram da pek iyi değil, umarım beni terk etmez” gibi bir söz yazmaz Morrissey,
bunun yerine şunu tercih eder: “Bugün boktan bir gün ve hâlâ HİÇ sevgilim
olmadı”. Gay olduğunu itiraf etmiş ve hemen hiç tepki görmemiştir, hayranları
onu böyle de sevmesini bilmiştir.
Sizlere gitarist Johnny Marr ile ilgili de
pek çok şey anlatabilirim, ama artık “Meat Is Murder”’a odaklanmanın vaktidir..
Grup ilk iki albümü “Hatful Of Hollow” ve “The Smiths”’i 1984'te yayınlamış ve
belli bir çevrede benimsenmişti. İkisi de hâlâ etkili albümlerdir ve dehâ
pırıltıları barındırırlar. “Meat Is Murder” ise dehâ pırıltısı falan
barındırmaz, “dehâ”’nın ta kendisidir çünkü. İç kapaktaki gruba ait resim ise
Smiths hayranlarının mutlaka görmesi gereken cinstendir. 4 grup üyesinin belki
de biraz The Clash'e özenerek verdiği pozda özellikle Morrissey'in duruşu çok
etkileyicidir. Sanatçının cool ve hâtta neredeyse gülümseyen bakışının ardındaki
gerçek, onu tanıyanlar tarafından hemen fark edilebilir. Morrissey o karizmatik
duruşuna rağmen hâlâ üzgündür. Kalbinin kırık olduğunu fark edebilirsiniz. “Meat
Is Murder”’ın müziğine bakacak olursak; açılıştaki “The Headmaster Ritual”
kendini hemen belli eden gitarıyla Morrissey'den çok gitarist Marr'ın öne
çıktığı bir şarkıdır. Nakarattaki “Na-na-na-na” kısmı grubun bir yıl sonra
yapacağı (ve asıl şaheseri olan) “The Queen Is Dead”’in ilk single'ı “The Boy
With The Thorn In His Side”’ı andırır. “I Want The One I Can't Have” klasik
Smiths şarkılarından biridir; uzun isimli, ve yalnız sözlere sahip: “I WANT THE
ONE I CAN'T HAVE / AND IT'S DRIVING ME MAD / IT'S WRITTEN ALL OVER MY FACE”.
“How Soon Is Now?” belki de grubun günümüzde en bilinen şarkısıdır. T.A.T.U.
adlı sübyan rezaletinin de coverla(yama)dığı bu muhteşem parçada Morrissey,
Smiths'e özgün karamsar lirikleriyle şarkının sonunu muhteşem getirir: “WHEN YOU
SAY IT'S GONNA HAPPEN 'NOW' / WELL, WHAT EXACTLY DO YOU MEAN? / SEE I'VE ALREADY
WAITED TOO LONG / AND ALL MY HOPE IS GONE”. Grubun bundan daha iyi parçaları da
vardır, ancak Smiths'in ruhunu en iyi yansıtan şarkı bu olmalı. Zaman zaman
politik mesajlar da veren The Smiths, “Nowhere Fast”’de “I'D LIKE TO DROP MY
TROUSERS TO THE QUEEN” diyerek, Kraliyet Yönetimine Sex Pistols'tan bu yana
müzik piyasasında yapılan en büyük eleştiriyi getirir. Albümün en iyi kısmı ise
bundan sonra başlar, son üç şarkı albümün en iyi üç şarkısıdır da aynı zamanda.
Örneğin “Well I Wonder” nefis bir bas gitar partisyonuna sahip; harikulade bası
ile neredeyse Jane's Addiction – “Three Days” keyfi yaşatıyor insana. “Barbarism
Begins At Home”’da gitar âdeta basla kavga ediyor. “UNRULY BOYS WHO WILL NOT
GROW UP MUST BE TAKEN IN HAND” dizeleri ile Jim Morrissey bu parçada,
dinleyicileriyle bir şarkıcı veya besteciden öte, neredeyse bir psikolog gibi
iletişim kuruyor. Finaldeki “Meat Is Murder” ise adından da anlaşılacağı üzere
hayvan haklarını savunan bir şarkı (gerçekten!). Çok iyi bir beste olduğu su
götürmez, ancak verdiği mesajlar bu konuya kaygılı yaklaşmayan benim gibi
anti-idealist bireyler için pek fazla anlam ifade etmiyor. Bana ne kardeşim, ben
haftada en az iki kere et yiyen bir bünyeyim, et yemeden doyamıyorum, anlayın!
“Meat Is Murder” The Smiths'in iyi bir grup
olmaktan öteye geçip, çok iyi bir grup olmaya başladığı albüm. Elbette “The
Queen Is Dead” kadar muhteşem değil, ancak gözüm kapalı 10 üzerinden 9 vereceğim
bir albüm, ve olay bir albüme puan vermeye gelince benim gibi “Sıfırcı hoca”
tadında takılan birinin bile onayından rahatlıkla geçiyor. Nearly a must yani!
– Kıvanç.
INDEX
THE THE – “Burning Blue Soul”
1981
4AD Records
“Burning
Blue Soul” lo-fi olarak adlandırılan, enstrümanların amatörce çalındığı, kaydı
için fazla para harcanmayan, çoğu zaman deneysel havada tınlayan müzik türünün
öncü albümlerinden biridir. Albüm
1981'de piyasaya sürüldüğünde Matt Johnson'a ait solo bir kayıttı, ancak 1993'te
yeniden basıldığında The The'nın ilk albümü olarak lanse edildi. Matt Johnson
albümü sadece 1800 sterlinlik bir bütçe ile kaydetmiştir. Albüm zamanında pek
anlaşılamamıştır, ancak yıllar geçtikçe insanları daha çok etkileyip, alternatif
rock icra eden müzisyenlere yön vermiştir. Matt Johnson kayıt sırasında tüm
enstrümanları; elektro, akustik gitarı, klavyeyi, bateriyi, etnik enstrümanları
kendisi çalmıştır. Wire üyeleri Bruce Gilbert (bir iki parçada gitar çalmıştır)
ve Graham Lewis'in (piyano desteği sağlamıştır) yardımı gözardı edilirse,
“Burning Blue Soul” 100% Johnson'a ait bir eserdir. Davul looplarını ve sample
olayını ilk kullanan müzisyenlerden biri olarak Johnson, işbu albümde
saykodelikten progresif rock'a ve zaman zaman new age'e kadar pek çok türü
denemiş ve (sanırım) 1800 £'e kaydedilebilecek en iyi, en zorlayıcı ve
olağanüstü albümü kaydetmiştir.
“Burning Blue Soul”
insanın kendisini iyi hissettiği bir anda dinlemek isteyeceği türden bir albüm
değildir; şarkılar tecrit, korku, pişmanlık, yalnızlık ve intihar gibi temalarla
örülmüş liriklere sahiptir. Açılıştaki “Red Cinders In The Sand” adlı
enstrümantal, ilgisiz bireylerin hemen stop tuşuna basmasına sebep olabilecek
kadar gariptir. Lo-fi ile alâkadar dinleyiciler de muhtemelen aynı tepkiyi
vereceklerdir, ancak onlar “oha! bu nası bişiymiş yahu? hem de 1981'de!” demeyi
uygun bulacaklardır. Dünya dışı bir atmosfere sahip olan müzik, dinleyicisini
mutlaka etkileyecektir. “Burning Blue Soul”u farklı yapan şey, melodinin ne
zaman değişip ne zaman sabit kalacağını önceden kestirememenizdir; Matt Johnson
klasik şarkı yazma teknikleriyle ilgilenmemiş, yepyeni ve hepsi orijinal olan
fikirleriyle rock müzikte ufak çaplı bir çığır açmıştır. 2. şarkı “Song Without
An Ending”, “I LIKE YOU... I THINK YOU'RE PRETTY GOOD. / BUT I THINK THAT YOU
THINK I'M A BIT UNDERCOOKED” sözleriyle açılır. Johnson'ın vokali o kadar garip
ve anlaşılmazdır ki, booklet'ten sözleri takip ettiğiniz takdirde bile, arada
onu kaybedebilirsiniz. Şarkının sonunu şöyle getirir Johnson: “IMAGINE THAT
YOU'RE HAPPY NOW / IT'S EASY IF YOU TRY / BEACUSE WE'RE ALL CAUGHT UP IN A
MORTIFYING LOOP: LIFE”. Vay be!
“Time (Again) For The
Golden Sunset” Joy Divison'vari bir tınıya sahiptir; Matt Johnson'ın bu
şarkıdaki vokalinin de Ian Curtis'i andırması parçaya gotik bir hava katar.
“Icing Up” ilk dinleyişte The Cure'u andırabilecek bir gitarla açıldıktan sonra,
klavyenin salınımları ve Johnson'ın yalnızlık hissi veren vokalleriyle (“I HAVE
NO FUTURE, FOR I'VE HAD NO PAST”) Kraftwek – Brian Eno arası bir tınıya bürünür.
“I'M TOO TIRED TO EAT / TOO LAZY TO DIE” sözlerinin ardından, Radiohead'in “The
Gloaming”ini andıran looplar ile (tabii o kadar sıkıcı ve beyin sikici değil)
albümün a-yüzü acayip bir atmosferde biter.
B-yüzü “(Like A Sun)
Risin' Thru My Garden” ile açılır. Geri plândaki gitar ve Johnson'ın zorlayıcı
vokaline karşın bu şarkı, albümün en rahat dinlenen parçalarından biridir. “Out
Of Control” adlı enstrümantalin ardından, kısacık “Bugle Boy”a, “Burning Blue
Soul”un zirvelerinden birine geçilir. Çok iyi sözlere sahip olan bu şarkı hâlâ
The The'nın en iyi bestelerinden biridir. “HAVE YOU EVER THOUGHT YOU WERE THE
MOST IMPORTANT THING IN THE UNIVERSE?” gibi ironik bir cümlenin ardından,
“THERE'S MAGIC IN MY HEAD, GIRL / BUT I ONLY USE IT WHEN I'M DEPRESSED” demekte
hiçbir sakınca görmez Johnson. Şarkının sonundaki “I DID KNOW THE SECRET OF THE
UNIVERSE – ONLY I FORGOT!!” dizeleri ise çok etkileyicidir. “Delirious” Brian
Eno'nunkileri andıran garip enstrümanlara ve konuşurcasına yapılan bir vokale
sahiptir. “Red Cinders In The Sand”den bile daha zorlayıcı bir enstrümantal olan
“The River Flows East In The Spring” yine insanı şaşırtan geçişlere sahiptir,
Johnson'ın dinleyicileri şaşırtmak için potpurimsi bir şey kaydetmiş olduğunu
düşünürsünüz. Şarkı zaman zaman 3. sınıf korku filmi müziklerini andırır.
“Burning Blue Soul”un finalinde, albümün en iyi şarkısı olan “Another Boy
Drowning” vardır. İntiharsal ve depresif lirikleriyle belki de bu şarkı The
The'nın kariyerinin doruğudur. “YOUR LIFE IS SLIPPING AWAY / YOU FOUND OUT
YOU'RE OLDER THAN YOU THOUGHT YOU WERE TODAY” dizeleri, şarkının nereye doğru
yönelmekte olduğu hakkında size bir fikir verebilir. “LIFE... JUST DOESN'T SEEM
THAT SIMPLE ANYMORE” dedikten sonra Johnson, albümü şu sözlerle bitirir: “I HOPE
YOU'LL FEEL GLAD THAT YOU KNOW ME – WHILE I WAS HERE!!!”
İç kapaktaki albüme ait notlar Ian Pye'a
aittir ve “Burning Blue Soul”u kusursuz bir biçimde özetler: “Bu albüm hakkında
ilk kez yazdığımda, bir fan'ın samimi hevesiyle, şöyle demiştim: Bu,
hayalperestler için bir kayıt; ağlamak ve gülmek isteyenler için. Bu, küçük
odaların ve geniş düşünebilen dimağların müziği. Tüm acayipliğine rağmen, insan
düşünmeden edemiyor... Matt Johnson bundan daha muhteşem bir şey yapabilecek
mi?” Ve Pye, bu yazıyı yazdıktan 12 yıl sonra, hâlâ aynı şeyleri hissettiğini de
ekliyor. – Kıvanç.
INDEX
TROUBLE – “Psalm 9”
1984
Ne tarz Doom Metal seversiniz
bilmem, şahsen ben Doom Metal’in tüm çeşitlerini severim. Pentagram – Cold Mourning –
St. Vitus tarzı old school Doom, Candlemass – While Heaven Wept – Solitude
Aeturnus tarzı Heavy Doom, Sleep – Grief – Eyehategod tarzı Sludge/Doom, My Dying Bride – Anathema – Paradise Lost tarzı Britanya Doom’u, Funeral –
Skepticism – Shape Of Despair tarzı Funeral Doom, Winter – Sorrow – Cianide
tarzı Death/Doom, Cathedral – Celestial Season – Goatsnake tarzı Stoner/Doom… Bu liste böyle uzar gider ve ben tümünü benimserim. Kısacası Doom Metal
benim için en üst kattadır. “Psalm 9”’u sevebilirsiniz, sevmeye de bilirsiniz.
Ancak bildiğim bir şey var, o da “Psalm 9”’un en sağlam 10 Doom Metal
albümü arasındaki yerinin her zaman için hazır olacağı. “Psalm 9” tartışmasız
bir biçimde gelmiş geçmiş
en iyi Doom Metal albümlerinden biri, dahası en etkililerinden biri.
“Psalm 9” gerçek anlamda “zamansız” bir
albüm; bugün de kaydedilmiş olabilirdi, 1970 senesinde de. Müziğin
zamansızlığını bir kenara bıraktık, albümün sound’u bile zamansız. Öyle gitar
tonları var ki bugünkü değme Doom gruplarına taş çıkartır. Hatta
ileri giderek "değme Black Sabbath albümlerine taş çıkartır" diyeyim de tam olsun.
Gitarlar gerçekten inanılmaz heavy, Cathedral’ın ilk albümünü veyahut
Candlemass’in “From The 13th Sun”’ını hatırlatacak derecede sert. Tonları bir
kenara bırakıp tekrar müziğe dönelim; gitar armonileri o kadar etkileyici, riffler o
kadar vurucu ki hayran olmamak mümkün değil. Trouble “Psalm 9”’da Anathema ve My
Dying Bride gibi grupların ‘90’larda Dünyayı sallayacakları müziğin
ilk prototipini sunuyor bizlere. İnandırıcı gelmiyor mu? O halde bu albümün
dördüncü parçası “Revelation (Life Or Death)”’in giriş rifflerine bir kulak
verin. Trouble gerçek anlamda bu müziği Black Sabbath’ın “Masters Of Reality”
albümünden çok daha komplike riffler ile baştan yaratmış. Unutmayın, bu albüm
çıktığında Candlemass henüz bir albüm bile yayınlamamıştı. Buradaki çoğu parça klişelerle
ve kağıt üzerinde kotarılmış müziklerle dolu ‘80’lerle alay edercesine
“verse-chorus” yapısını paramparça ediyor, adeta alay ediyor! Tabi ki straight-forward
parçalar da var albümde, ancak albümün asıl gücü inişli çıkışlı, ultra heavy
parçalardan geliyor. Ve tabi ki karamsarlık… Doom Metal’in özünde romantik bir
duygusallığın değil, kafa ezici bir karamsarlığın bulunduğunu bize en iyi
anlatan albümlerden biri “Psalm 9”; bu albümde mutluluğun kırıntısı bile yok,
müzik bir yıkım portresi yaratıyor ve dinleyiciyi bunun tam ortasına atıyor.
Eric Wagner’ın Robert Plant vari vokalleri de intikam arzusuyla yanıp tutuşan
yaralı, yırtıcı bir kuş gibi bu cehennem manzarasının üzerinde uçuyor: “Psalm 9”
bize dünyanın sonunun geldiğini müjdeliyor!
Açılıştaki 6 buçuk dakikalık epik
“The Tempter”, kısa ve atmosferik bir intronun ardından Cathedral’ın “Forest Of
Equilibrium” başyapıtını tamamen üzerine kurduğu dirgy, heavy riffler ile, son
derece yavaş bir tempoyla açılıyor. Parça “Black Sabbath”’ın inişli çıkışlı
yapısıyla “Children Of The Grave” ve “Into The Void” gibi parçaların enerjik
yapısının bir
birleşimi gibi. Bu arada değinmek gereken bir nokta da lirikler. Trouble koyu
Hıristiyan bir grup (çoğu kez White Metal olarak da sınıflandırılmışlardır
zaten) ve lirikler de bu özellikleriyle paralel işliyor, özellikle de bu
albümde. Trouble liriklerde şehvetin baştan çıkarıcılığını, bencilliğin ve
vurdumduymazlığın yıkıcılığını ve aç gözlülüğün insanlara çektirdiklerini
lanetliyor. “Assasin” ise
kabul etmem gerekir ki Iron Maiden’ın aynı adlı parçasını ezip geçen bir parça.
Albümün en gaz iki parçasından biri, tarz olarak da Traditional Metal tadının en
çok hissedildiği çalışma. Yine Sabbath etkileşimleri hissedilse de Judas Priest esintileri de burada rahatça göze çarpıyor. “Victim Of The
Insane” bir Doom Metal klasiği; bir ordunun savaş alanına yürüyüşünü hissettiren
girişi ve ardından gelen inanılmaz yavaş ve heavy riffleri yıkıp geçiyor. Lirikler çökmüş; belki de bu tarz liriklerin ‘80’lerdeki ilk örneği.
Yukarıda adını zikrettiğim “Revelation (Life Or Death)” tüm zamanların en iyi
rifflerinden biriyle açılıyor
desem yanlış olmaz. Bu nasıl bir riff, nasıl bir gitar tekniği, nasıl bir ton,
hem de 1984 senesinde, akıl ermiyor! Çok değişken yapısı, bluesy soloları ve
müthiş armonileri ile albümün en iyi parçalarından birisi. “Bastards Will Pay”
vaktin Heavy Metal sınıflandırılmasına maruz kalan gruplarından daha agresif ve
heavy yapısıyla ayrılıyor, kesinlikle ‘90’lardan fırlamış gibi duruyor. Albümün
en hızlı parçası ama cehennem gibi Heavy ve hala Doom Metal bölümlerine haiz, yavaşladığı kısımlar olayı bitirmiş. Politikacıları öldürme emrini
beyninize yerleştiren lirikleri biraz cheesy gibi gelebilir ilk etapta, ama Eric
Wagner o kadar içten gelerek söylüyor ki etkisinde kalmamak da imkansız. “The Fall
Of Lucifer”; yine harika, akılda kalıcı riffler, vaazkar lirikler ve komplike
olmasına rağmen su gibi temiz bir müzikal yapı. Nefis. Geldik benim favorime.
“Endtime” 5 dakikalık süresiyle bir enstrümantal ve bir parçadan çok “Doom Metal
nasıl yapılır?” sorusuna bir cevap gibi. Bruce Franklin ve Frank Wartell’in
gitarları artık aşmış vaziyette. Ölçü ve tempo değişimleri, ardı ardına hunharca sarf edilen riffler… “Psalm 9” öyle karanlık bir girişe sahip ki olay “evil” bir
ölçüye varıyor ister istemez. Liriklerdeki vaaz olayı doruğa çıksa da kimin
umurunda, buradaki müzik lirikleri ezip de geçiyor. “Tales Of Brave Ulysses” son
derece akıllı bir taktikle albümün sonuna yerleştirilmiş Cream cover’ı. Akıllı
bir taktik dedim zira bu kadar karamsar parçaların ardından insan kendine gelmek
için biraz rahatlatıcı bir şeylere gereksinim duyuyor, bu cover da bunu
sağlıyor, ki yapılmış en iyi Cream cover’ı bile olabilir, çok çok güzel.
Albümün kapak çalışması bile bu
tarz için standartları belirleyecek cinsten. İç kapak için ise aynı şeyi
söylemek mümkün değil, ama umurumda da değil. Trouble Doom Metal’in
gelecekte öncü sayılacak bir sürü grubuna esin kaynağı olan bir albüm yapmış.
Burada Cathedral’dan tutun My Dying Bride’a, Paradise Lost’tan tutun Solitude
Aeturnus’a hatta Candlemass’e varana dek bir yığın büyük grubun müziğinin
tohumlarını bulacaksınız. Eğer bu saydığım grupların fanıysanız ancak Trouble
dinlememişseniz “Psalm 9”’u dinlediğinizde de ja vu hissi yaşamanız kaçınılmaz,
işte bu derece “öncü” bir albüm “Psalm 9”. Aslında Trouble’u en iyi My Dying
Bride’ın gitaristi Andrew anlatıyor: “En büyük etkilenim kaynaklarımdan biri,
nasıl Metallica kadar büyük bir grup olamadılar aklım almıyor…”. Evet bunun için
birçok cevap verilebilir elbette, grubun kendi içinde yaşadığı sorunlardan
liriklerinin katı konsevatif yapısına kadar, ama bu da işin güzel yanı zaten, bu
albümü dinleyince evinizin tavan arasında gizli kalmış bir hazine bulmuş hissi
yaşıyorsunuz.
Önde gelen Metal Sitesi BNR Metal pages’a göre “Psalm 9” 1984’ün en iyi albümü. Şimdi bir düşünün o yıl
ne kadar sağlam albümlerin çıktığını, “Powerslave”, “Ride The Lightning”, “Show No
Mercy”, “Defenders Of The Faith”, “Don’t Break The Oath” vs. vs… Bu albüm o kadar
albümün önünde birinci sıraya konulduysa bunun bir nedeni vardır öyle değil mi?
“Psalm 9” Doom Metal’in en iyi ve
en önemli albümlerinden biri. Bu albümü dinlememiş birisinin "Doom Metal
dinliyorum" demesi kendi kendine hakarettir. Farz!
– Mert.
INDEX
TYPE O
NEGATIVE – “Slow, Deep And Hard” 1991
Roadrunner
Records
“Peter Steele” deyince aklınıza ne geliyor? Ultra-karizmatik, cool,
heybetli, dark bir frontman mi? Etkileyici bariton sesli bir gotik ilahı mı?
Eğer bu soruyu “Bloody Kisses”’dan önce sorsaydım herhalde kimsenin aklına
bunlar gelmezdi. Bunların yerine muhtemelen “kendine ve etrafına zarar vermeye
eğilimli, sosyopat, kadın düşmanı, nazi yanlısı, komünist, patriotik bok çuvalı”
gibi bir şey gelirdi akıllara. Doğruya doğru, Peter Steele’in imajı geçen yıllar
içinde değişime uğrasa da aslında o hep aynı kaldı: “non politically-correct”!!!
Canını sıkan şeylere (çoğunlukla da sarkastik bir biçimde) hep aşırı tepkiler
gösterdi, vur deyince öldürdü, en ufak problemlerden ve en ufak hayal
kırıklıklarından obsesif destanlar yarattı, olmak istediği ile olduğu arasında
bağlantılar kurmaya çalıştı ve bu proses içinde arkadaşlarıyla beraber ortaya
inanılmaz güzellikte albümler çıkardı. Böyle eşsiz bir müziğin, eşsiz bir imajın
ardında hiç şüphesiz ki çok derin bir zeka yatıyor ama o buna rağmen hep
kendinle alay etti, küçümsedi. Bazıları bunun da bir espri olduğunu anladı,
bazıları ise ciddiye aldı. Ama bugün Type O Negative’in kökeninde bir
deli-dahinin attığı tohumların var olduğuna yürekten inanıyorum.
Peter Steele çok farklı müzikal zevklere sahip. En sevdiği iki grup The
Beatles ve Black Sabbath, ki bu diğer grup elemanları için de geçerli. Ancak
Steele bunların dışında Gothic Rock’tan Synth Pop’a, Hardcore ve Metalden
Endüstriyel Müziğe dek bir çok farklı müziği seven bir insan. Her ne kadar
grubun ilk dönemlerinde bu zevklerinin tümünü yazdığı müziğe yansıtmasa da,
özellikle parça düzenlemelerinde gruptaki diğer elemanların da ağırlık
kazanmasıyla beraber Steele’in farklı yönleri zaman içinde Type O müziğine dahil
oldu. Bazıları grubu “davayı satmak” ile suçladı, ancak yapılan tek şey
Steele’in farklı yönlerinin de ortaya çıkmasıydı, “October Rust”’daki duygusal
havayı yaratan kişi vakti zamanında cinayet şiirleri okuyan kişiden başkası
değildi. Ancak ne yazık ki yıllar geçtikçe grubun kökenleri fanlar tarafından
unutulmaya yüz tuttu, ta ki son zamanlarda eskiye dönük tatları müziklerine
tekrar bulaştırmaya başlayana dek. Eh, bu durumda Type O Negative
efsanesinin başlangıcı olan bu başyapıttan bahsetmezsek ayıp olur
bence.
“Slow, Deep And Hard” ve Type O Negative’in başlangıcından önce ise
sanırım Steele’in müzikal geçmişine şöyle bir değinmekte yarar var. Kendisi
bildiğiniz gibi ‘80’lerin New York’lu kült HC/Thrash grubu Carnivore’un
lideriydi. Zamanının (ve hatta tüm zamanların) en ekstrem gruplarından birisi
olan Carnivore Peter Steele’i anlamamız için incelememiz gereken ilk nokta
olacaktır. Grup, isimlerine yaraşır bir biçimde kanlı canlı lirikler ve Venom,
eski – Manowar, Sabbath ve bilimum Thrash grubunun etkisinin rahatça
hissedilebildiği self-titled ilk albümüyle piyasaya adım attı. Grup kıyamet
sonrası hayatta kalan vahşiler gibi (bkz. “Mad Max”) giyinip yine aynı konsepte
uygun lirikler yazıyor, bunu da oldukça down tuned, dirgy ve çiğ bir sound
eşliğinde dinleyicilere sunuyordu. Lirikler gerçekten çok ekstrem ve cesurdu,
her ne kadar “fantastik” gibi görünseler de aslında Steele’in toplum ve hayat
hakkındaki görüşlerini alegorik bir şekilde yansıtan özlü sözlerden başka bir
şey değillerdi. Steele Cannibal Corpse’dan yıllar önce kadın vajinası yemekten
(“Carnivore”), savaşlarda kadınlara tecavüz etmekten, düşmanlarını
parçalamaktan, öldürdüğü düşmanların beyinlerini çiğ olarak yemekten (“Male
Supremacy”) adeta tiksindiği bir hayvan topluluğuna olan nefretini
haykırırcasına bahsediyordu parçalarında. Bunun üzerine bir de yine bu
tiksindiği ırkın olası nükleer felaketler ile sokaklarda cayır cayır yanmasını
yine zevkle parçalarına konu ediyordu. Kısacası Steele içine düştüğü soğuk ve
duygusuz dünyadan böyle bir müzikle intikam alıyordu!
İkinci albümleri (ve bir başyapıt olan) “Retaliation”’da ise karşımıza
post apokaliptik imajından sıyrılmış, yerine bir “sokak” havası gelmiş, daha az
Traditional Metal ve daha fazla HC etkisine sahip bir Carnivore çıkıyordu. Bu
albüm hem müzikal olarak, hem de tematik bakımdan bir önceki albümün bıraktığı
yerden bayrağı devralmakla kalmıyor, bir yandan da Steele’in bilinmeyen iç
dünyasına bizi biraz daha yakınlaştırıyordu. Müzikal olarak Sabbath etkileri
hala bariz bir biçimde hissedilse de ilk albümden daha hızlı, daha agresif, daha
çiğ ve brutal bir müzik vardı ortada. Steele “Race War” ve “U.S.A. For U.S.A.”
parçalarında Amerika’daki karmaşık etnik kökenlerin yarattığı kaos hakkındaki
düşüncelerini (ileride ırkçı olarak damgalanmasına sebep olacak bir biçimde)
sıralarken “Technophobia”’da nükleer enerji karşıtlarına, “Suck My Dick”’te
kendilerini eleştirenlere, “Sex & Violence”’ta da geride kalan herkese
saldırırken, albümün (ve belki de Steele’in gelmiş geçmiş) en retrospektif, en
acı, en agresif, en içten parçası “Inner Conflict”’te içine düştüğü depresyondan
inanılmaz bir içtenlikle söz ederek kendi yüzünü parçalamak istediğini
haykırıyordu dinleyicilere. İşte bu ve “Angry Neurotic Catholics”, Steele’in
ruhsal durumunu en realist bir biçimde dışarı yansıtan parçalardı ve aslında
albümdeki tüm bu ekstrem agresyonun altında da artık acıdan hissizleşmiş, adeta
yardım için haykıran bir adamın çığlığı yatıyordu, ki “Inner Conflict” parçasını
Steele “Help!” diye fısıldayarak bitiriyordu.
Albüm ‘87’de çıktı. ‘88’de Carnivore dağıldı. ‘89’da da Peter Steele
bileklerini kesmek suretiyle intihar etti…
Tabi ki ölmedi. Dev cüssesi ölmesine izin vermedi. Aynı sene kankası Sal
Abruscato Carnivore’un devamı şeklinde bir grubu neden düşünmediğini sordu
Steele’e. Kısa bir sürede Sal ile beraber eski kankası Josh Silver ve Kenny
Hickey’i de yanına alarak Sub Zero’yu kurdu. İsim sonra Repulsion’a, en sonunda
da Type O Negative’e dönüştü. Steele’in eski şirketi Roadrunner kötü-ünlü Steele
ve ekibinin oldukça çiğ ilk demo girişimlerini CD’ye basmakta ve provokatif
ilanlarla tanıtmakta gecikmedi. Bay sosyopat geri dönmüştü: “Type O Negative,
eski Carnivore lideri Peter Steele’in yeni deli çocuğu, Brooklyn’in arka
sokaklarından çıkıp size getiriyor: ‘Slow, Deep And Hard’” !!!!
Grup albüm anlaşmasını da yine adına yaraşır bir biçimde yapmıştı:
Steele önce tuvalete gidip mastürbasyon yapmış, bir kaba koyduğu spermini
kanıyla birleştirmiş ve bu “kutsal karışım” ile anlaşmayı imzalamıştı. Tabi ki
tüm bunların tarihi birer belge olarak hatırlanması için fotoğrafları çekildi ve
Roadrunner grubun promosyonu amacıyla bu fotoğrafları dört bir yana dağıttı.
Steele’e bunu neden yaptığı sorulduğunda gayet duygusuz bir biçimde “gruba ilgi
çekmek için” cevabını verdi. Steele grubun press kit’lerinde inanılmaz demeçler
veriyordu: “Yalnızca kahramanlar kendilerini öldürürler, aptallar ise
kendiliğinden ölmeyi beklerler”, “Kendini öldürebilmek bir şereftir, muhtemelen
benim ölümüm de kendi elimden olacak”. Steele’in “Retaliation” sonrasında
yaşadıkları düşünülürse çok da şaşırtıcı demeçler sayılmazlar bunlar. Albümün
genelinde yaygın olan hava da Steele’in bu sözleriyle doğru orantılı; “Slow,
Deep And Hard” acıyı, psikolojik acıyı belki de tüm zamanların en dürüst ve en
gerçekçi bir biçimde yansıtan ses kaydı.
Albümde ilk dikkat çeken şey hiç şüphesiz ki uzun parça isimleri ve
süreleri. Grubun “Slow, Deep And Hard”’da oldukça deneysel bir müzik yaptığını
belirtmek hiç de yanlış olmaz. Kendi içlerinde farklı bölümlere ayrılan
parçalar, birçok farklı türün getirdiği etkileşimler, arada bir devreye giren
sample’lar, ve tüm bunların üzerine Steele’in inanılmaz negatif özlü sözler
haykıran, herhangi bir estetik kaygı gütmeyen vokalleri... “Slow, Deep And
Hard”’daki müziğin yarısından çoğu Carnivore left-over’larından oluşturulmuş,
ancak Steele bu yeni proje için parçaları tekrar düzenlemiş ve lirik yazmış.
Carnivore’dan aşina olduğumuz hızlı, agresif Thrashcore bölümleri ve Black
Sabbath etkili heavy riffler burada yerli yerinde, ancak grup bunların üzerine
Carnivore’un “Ground Zero Brooklyn”, “Technophobia” gibi parçalarında
belirtilerini gösterdiği sludge etkili dirgy kısımların miktarını burada oldukça
arttırmış. Genel olarak müziğin çok yavaş ve kulak delici bu sludge bölümleriyle
daha hızlı, straight forward HC bölümleri arasında gidip gelen bir yapısı var
denilebilir. Steele bu aşırı yavaş, ezici bölümleri kullanmasının sebebini şu
şekilde açıklıyor: “Yavaş tempolar ve çığlık vokaller bana hayatımda hiçbir şey
yolunda gitmediğinde hissettiğim acıyı çağrıştırıyor”. Type O Negative’in de
hayattaki negatif duygulardan esinlenen bir müzik yaptığı düşünülürse bu
bölümlerin bu albümde bu kadar fazla olmasına şaşmamak gerekir.
Dikkat çeken bir diğer farklılık da Steele’in ilk defa etkin bir biçimde
müziğine klavye dahil etmesi. Josh Silver her ne kadar klavyesini çoğu kez gitar
ve bası desteklemek için hammond tonlarında kullansa da özellikle müziğin
hızlandığı ve melodikleştiği bölümlerde sonraki albümlerde ağırlığını
hissettireceği gotik tatları müziğe ustaca yediriyor. Kenny Hickey gitarlarda
“Retaliation”’daki Marc Piovanetti’nin müthiş performansını aratmıyor
kesinlikle. Steele’in distortionlu bası (daha doğrusu grup elemanlarının
deyimiyle “bariton gitar”’ı) da yerli yerinde. Steele’in vokalleriyse her ne
kadar Carnivore’dan aşina olduğumuz scream türündeyse de sonraki albümlerinde
mükemmelleştireceği bariton, gotik sesine az da olsa burada da tanık oluyoruz.
Yine önemli bir nokta agresif vokallerin de eskiye göre çok daha kontrolsüz ve
saldırgan bir yapı sergilemesi, Steele Carnivore albümlerindeki Tom Araya’dan
daha hızlı söyleme çabasını terk etmiş, her cümleyi üzerine basa basa
haykırıyor. Albümün prodüksiyonu ise neredeyse “bilinçli bir biçimde” kötü.
Parçaların temelde canlı olarak kaydedilmiş olduğu ortada zira tonlar çoğu yerde
fazla çiğ, çirkin hatta zayıf. Davullar bol reverb’lü bir halde neredeyse her
şeyin önünde. Tüm bu estetiğe aykırı seçimler grubun bu albümü sanki bir lağımda
kaydetmiş olabileceğini düşündürüyor!! Ve bu etki de müzikteki mevcut
depresifliği adeta katlıyor. Bu nedenle burada kötü prodüksiyonun albümün
hayrına olması durumuna çok iyi bir örnek var diyebiliriz.
Albüm grubun ilk klasiği diyebileceğimiz “Unsuccesfully Coping With
The Natural Beauty Of Infidelity” ile açılıyor. 12 dakikalık, “aldatma”
konusuna sert bir biçimde değinen bu çalışmada grup Carnivore-vari riffler ile
sludge bölümlerini ard arda sıralayarak yukarıda bahsettiğim manik depresif
yapıyla bizi daha hemen albümün başında tanıştırıyor. Parçanın uzun süresi
içinde Type O tüm numaralarını sergiliyor; akustik bölümler (bir Type O
trademark’ı diyebileceğimiz kadın inlemeleri bu bölümde dikkat çekiyor), klavye
ağırlıklı gotik bölümler, bol back vokalli catchy Punk bölümler ve dinmek
bilmeyen vahşet... Liriklerde ise Steele adeta bir intihar propagandası yapıyor:
“Sonsuzluğa inanıyor musun? Ben yarına bile inanmıyorum. Sonsuza dek kalacak tek
şey hatıralar ve üzüntü”. Parça temelde Steele’in kendisini aldatan kız arkadaşı
(belki de eski karısı??) ile ilgili, Steele nakaratta “başkasıyla düzüştüğünü
biliyorum!” derken hem esprili hem de tehditkar bir hava sergiliyor.
İkinci parça ise albümün en tartışmalı bestesi “Der Untermensch”. “Slow,
Deep And Hard”’daki Carnivore çağrışımlarına en fazla rastladığımız parça bu,
hem müzikal, hem de liriksel bakımdan. Bunun nedeni parçanın diğer parçaların
aksine “toplumsal” bir temaya sahip olması ve diğer parçalara göre daha az gotik
ve Punky bölüm içermesi. Ağırlıklı olarak Thrashy riffler karşımıza çıkıyor
ancak Steele burada adeta endüstriyel bir hava veren klavyeler ve müzikteki ani
dur-kalk’lar ile Carnivore soundunu bir adım öteye taşımış görünüyor. Parça
anlaşıldığı kadarıyla Harlem’de ve Bronx’da yaşayan, geçimini uyuşturucu ve
kadın satıcılığıyla geçiren, ve işsizlik kredisini sömüren herkesle ilgili,
ancak bu meslekleri New York’da daha çok Latin ve Siyahların yaptığı düşünülürse
laf belirli bir yere gidiyormuş izlenimi veriyor ister istemez. Steele
liriklerde son derece mikrokozmotik bir bakış açısına sahip ki genel olarak New
York gruplarında görülen bir olay bu, grup “büyük resmi” umursamadan kendi
etrafında olup bitene göz atıyor. Steele “Siz bir hayat israfısınız” diye
haykırırken “Taxi Driver”’ın Travis’ini fazlasıyla çağrıştırıyor. Yani katılalım
ya da katılmayalım, Steele’i Amerika’nın çoğunluğunun yaptığı gibi yüzlerine
liberallik maskesi takıp içlerinden geleni dile getirmeyişleri gibi iki yüzlülük
yapmadığı için bile kutlamak gerekir sanırım (eh, beni de bu konu hakkında bu
kadar açık konuştuğum için kutlamak gerekir, bunu yazdıktan sonra “nazi”’ler
başlar yine). Hiç şüphesiz ki bakış açısı çok sert ama bu albümün depresyonun
ucunda dolanan bir adamı anlattığı düşünülecek olursa çok da şaşmamak gerekir
diye düşünüyorum. Müzikal olarak “Der Untermensch” bir klasik olarak
nitelendirilmeyi hak edecek kadar iyi.
Ardından gelen “Xero Tolerance” Steele’in kendisini aldatan kız
arkadaşından bahsetmeye devam ediyor, ancak bu kez çok daha ekstrem ve tehditkar
bir şekilde. “Xero Tolerance” Steele’in kız arkadaşını yeni erkek arkadaşıyla
bir plajda sevişirken yakalamasını ve kafalarını bir kazmayla paramparça
etmesini anlatıyor! Ancak işin korkunç tarafı Steele liriklerin bu “cinayi”
kısımlarını müziğin en çocuksu, en “hafif” bölümlerinde sıralıyor. Gerçekten de
bu etkiyi kelimeler ile tarif etmek mümkün değil. Müzikal olarak “Der
Untermensch”’daki Carnivore tatlarıyla ilk parçanın punky havasının bir karışımı
olarak nitelendirilebilir “Xero Tolerance”. Bu parça da bir klasik kıvamında, ve
bu noktada albümün kalitesiyle ilgili tüm şüpheleriniz sönüp gidiyor
haliyle.
“Prelude To Agony” yine 12 dakikalık bir çalışma, bu kez daha dark ve
doomy. Steele bu kez “kadın” olgusunu neşter altına yatırıyor kendi bildiği
biçimde. Parçanın sonunda yine dönüp dolaşıp kendine acı çektiren kız arkadaşına
bu kez hilti ile (hilti yol çalışmalarında asfaltı parçalamak için kullanılan,
ucu yere batırılıp belirli bir periyottaki darbeler aracılığıyla parçalama
işleminin yapıldığı bir makine) tecavüz ediyor. Parça yapısal olarak yine “Der
Untermensch”’i hatırlatsa da bu kez sludgy bölümler daha ağırlıkta, özellikle
finaldeki makine sesleriyle kadın çığlıklarının birlikte verildiği kısım kan
dondurucu.
“Glass Walls Of Limbo” deneysel, gotik bir çalışma. Parça Steele’in
çeşitli makine seslerinden yarattığı loop’lar, çan ve rüzgar sesleri vs… üzerine
armonik, bariton vokaller yapması şeklinde vücut buluyor. Kesinlikle inanılmaz
etkileyici bir sonuç.
“Misinterpretation Of Silence And Its Disasterous Consequenes” ise grubun
espri anlayışının bir örneği. Parça 1 dakikalık bir boşluktan ibaret!
“Gravitational Constant: G = 6.67 x 10-8 cm-3
gm-1 sec-2” ise albümün en ağır, en Doomy ve en acı
bestesi ve kapanış için seçilmiş olması da çok anlamlı, çünkü “Gravity” albümün
direk olarak intihar ile ilgili tek bestesi. Albümdeki tüm parçalar boyunca
anksiyete, ağır depresyon ve şiddet isteği yüzünden adeta aşırı bir yerçekimi
altında ezildiğini hisseden Steele bu parçada kendini nasıl öldürmeyi denediğini
anlatıyor, ancak gerçek hayattakinin aksine bu kez yüksek bir yerden atlamak
suretiyle. 9 dakikalık süresi içinde yine birbirinden ayrı birçok bölüm boyunca
eşi benzeri olmayan bir sonik saldırıya maruz bırakıyor grup bizi. Parçanın son
bölümü “Requiem For A Soulless Man”’de ise inanılmaz catchy ve duygusal riffler
eşliğinde intihar girişiminde başarısız olan Steele’in sıraladığı sözler o kadar
gerçekçi ki “acıtıyor!”: “…Hayır şefkat belirtileri göstermiyorum, ben
duygusuzluğa alışkınım. Bileklerimdeki kesikler aptalca görülebilir, o zaman
bana bir dahaki sefer için şans dile. Peki ya bin kez ölmüş olsaydım? Deli
olduğumu düşünüyorsun ama pişman değilim. Bir kez daha denemek bir sorun olmaz –
İntihar kendini ifade etmektir!!”
Albüm kapağı da neredeyse surata atılmış bir tükürük kıvamında. Steele
burada da vurucu olmayı başarmış, görüntünün aslını görmek istiyorsanız
buraya tıklayın.
Aslında albümü en iyi özetleyen cümleyi yıllar önce bir müzik yazarı
yazmış: “Peter Steele’den soğuk ve acımasız dünyaya nefret dolu bir haykırış”.
Bu cümle albümü o kadar iyi özetliyor ki yukarıda yazdığım tüm şeyler gereksiz
duruyor. “Slow, Deep And Hard”’daki acı o kadar gerçek ki hiçbir Anathema veya
My Dying Bride veya Katatonia (ki üçünü de çok severim) veya bir X grubunun
albümündeki acının buradakiyle boy ölçüşebileceğine inanmıyorum. Bu saydığım
gruplardaki “acı” sanatsal bir estetiği de beraberinde getiren, belirli bir
mood’a gönderme yapan, kırılgan ve sofistike ruh hallerinden ibaret. “Slow, Deep
And Hard”’daki acı ise artık anormallik sınırını çoktan geçmiş, acıyı ve nefreti
vücudunun en ufak hücrelerinde bile hissetmiş, depresyondan adeta kırılmış,
sevgisiz, ikiyüzlü ve acımasız bir dünyanın içinde tamamen silinmiş ve artık
kaybedecek tek bir şeyi bile kalmamış, parçalanmış bir adamın intikam haykırışı
şeklinde karşımıza çıkan, gerçekliği, samimiyeti ürkütücü boyutlara varan bir
acı. Yani bu albüm rakı eşliğinde ağlayıp boşalmanızı sağlamaz, olsa olsa mutlu
bir gününüzü karartıp cehenneme çevirir, mutsuz gününüzde ise size zarar
verdirmek için telkinde bulunur. En kötü gününüzde ne yapar inanın bilemiyorum,
sonuçlarının iyi olmayacağına hiç şüphe yok. Ancak ortada en azından şu gerçek
var, “Slow, Deep And Hard” müzik tarihinin eşi benzeri olmayan klasiklerinden
birisi. Ama tüm estetik kaygılardan uzak, düşük prodüksiyon kalitesi ve
fazlasıyla agresif müzikal ve liriksel içeriği nedeniyle geniş kitleler
tarafından kabullenilmesi de olanaksız. Yine de metal, punk, HC, endüstriyel
tarzlarından biri veya birkaçına ilgi duyan herkesin en azından bir kez bile
olsa dinlemesi gereken bir kilometre taşı. Yapmanız gereken tek şey müziği ve
lirikleri olduğu gibi kabullenmek, unutmayın ki albümdeki görüşler depresyonun
dibindeki bir adamın düşüncelerinden ibaret. Bırakın “Slow, Deep And Hard” sizi
etkisi altına alsın, ama albümü dinlerken “Less Than Zero” parçasının sözlerini
de sakın aklınızdan çıkarmayın ve Steele’i çok ciddiye almayın, sonuçta
kendisinin de dediği gibi, “İntihar kendini ifade etmektir!!”.
Mutlu günler. –
Mert.
www.typeonegative.net
INDEX
VAN MORRISON – “Astral Weeks”
1968
Tüm
hayatım boyunca en basitinden tutun da en karmaşık ve acayipine kadar pek çok
müzik türünden sanatçılara kulak verdim. U2 benim için her zaman en büyük oldu
ve bu sanırım asla da değişmeyecek. Pink Floyd müthiş besteleri ve dahice
lirikleriyle benim için hep bir fenomen olarak kaldı. ‘Indie’ olarak
adlandırılan müziğe bulaştım ve içinden çıkmam mümkün olmadı. Tindersticks beni
kalbimden yaraladı, The Smiths bana garip bir şekilde yaşama gücü verdi. Punk'ın
nihilizmine değil, öfkesine vuruldum; sadece The Clash bile (hâlâ bu türün en
yetkin grubu olarak) bu türü sevmem için yeterli bir başlangıçtı: Onlardaki
basit gücün etkileyiciliğine kapılmamak imkânsızdı. Rap müziğini (etrafımdaki
çoğu rap düşmanı arkadaşıma rağmen) sevdim; Public Enemy ve N.W.A gibi
agresiflerinden tutun da, De La Soul, A Tribe Called Quest gibi caz tınılarını
bünyesinde barındıranlarına kadar hepsine (daha doğru bir deyimle, bu müziği
kaliteli yapanların hepsine) sempati duydum. Ambient müziğini (hâliyle) Brian
Eno ile keşfettim, The Orb, Aphex Twin gibi sanatçılarla bu türü daha da sevdim.
Tortoise sayesinde post-rock'a tutuldum (her ne kadar rock'ın öldüğüne inanmasam
da), doğal olarak Slint'i keşfettim (sevgili Osman Kaytazoğlu'na selam) ve bu
türün 21. yüzyıla damgasını vuracağını farkettim. Ancak tüm bu müzikal araştırma
(ve dinlediği hiçbir şeyden tam anlamıyla tatmin olmama ve hep yeni ve farklı
arayışlara yönelme) sürecim sonucunda, sadece tek bir şeyden emin olabildim: En
güçlü şarkılar aşk şarkılarıydı ve bunun aksini kimse iddia edemezdi. Aşk bir
insanın hissedebileceği en güçlü duyguydu, bu yüzden en güçlü şarkıların da aşk
ile ilgili olması elbette sürpriz olmayacaktı. Duygusal yoğunluk olarak aşk ile
yarışabilecek tek bir his vardı şu dünyada: O da, aşkın bittiği yerde başlayan
üzüntü ve geçmişe özlemdi, ki bu da zaten aşk ile doğrudan ilintiliydi. Sanırım
az sonra iddia edeceğim tezin doğru çıkmış olması bir tesadüf olamaz: Evet, en
güçlü şarkılar aşk şarkılarıdır; ancak bunların da içinde en güçlüleri ‘biten
aşk’a yazılan şarkılardır. Mutlu bir ilişki ile ilgili olan bir şarkının, o
ilişkinin yarattığı yıkımdan bahseden bir şarkıdan daha güçlü olması çok az
rastlanan bir şeydir. Sanırım ne demek istediğimi anladınız: Evet, aşk çok güçlü
bir şeydir, ancak aşkın bitişi bundan bile daha güçlü olabilir. Ve işte bu
yazının konusu olan albüm, Van Morrison'ın “Astral Weeks”’i, en ufak bir
tartışmaya yer bırakmaksızın BÜTÜN ZAMANLARIN EN GÜZEL AŞK ALBÜMÜ’dür. Bundan
yola çıkarak “Astral Weeks” için müzik tarihinin en üstün albümü yorumu da
yapılabilir. Buna katılmayabilirsiniz, ancak ‘müzik tarihinin en üstün albümü’
gibi ateşten bir gömleği taşıyabilecek kapasitede çok az albüm vardır, ve
“Astral Weeks” de bu birkaç albümden biridir. Mutlu aşkları anlatmaz “Astral
Weeks”, aşk acılarını anlatır; bu albümü böylesine eşsiz yapan şey de budur.
Çok uzun bir
giriş oldu, ama ben bu albümle ilgili yüzlerce sayfalık bir kitap bile
yazabilirim (inanın bunu yapabilirim). Bir albümün gerçek gücü sizce nerede
yatar? Sadece melodikliğinde mi? Hayır. Sadece güzel sözlerden oluşmasında mı?
Hayır. Sadece sanatçısının hislerini bize direkt olarak sunabilmesinde mi?
Hayır. Bunların hepsinin toplamında mı? Evet. “Astral Weeks”in (ilk
yayınlanışından bu yana 40 yıla yakın süre geçmiştir) 1 milyondan az satmasına
rağmen bu kadar çok insanı etkilemesindeki asıl neden budur. Son 20 yılın bazı
önemli sanatçı ve gruplarıyla yapılan bir ankete göz atmıştım bir zamanlar;
90’ların sonunda olmalı. Bu sanatçılara kendilerini en çok etkileyen müzisyen ve
albümler sorulmuştu. Çoğunun ilk 5'inde tahmin edeceğiniz üzere The Beatles,
Rolling Stones, The Who, Velvet Underground gibi gruplar ve elbette Bob Dylan
yer almaktaydı; Van Morrison'a çok az sanatçının üst sıralarında rastladığımı
çok iyi hatırlıyorum. Ancak çarpıcı bir şekilde, bu sanatçıların en çok
etkilendikleri albümler listesinin 1 numarasında hep “Astral Weeks” yer
almaktaydı (neredeyse yarısında). Van Morrison hakkında o güne dek hep iyi
şeyler duymuş olan (ama kendisi hakkında çok fazla bilgiye sahip olmayan ve
sadece son yıllarda yaptığı 2 albümü dinlemiş olan) ben oldukça şaşırmıştım.
“Astral Weeks”i bundan kısa bir süre sonra edindim ve ilk dinleyişimden sonra,
az önce adı geçen ankette oy kullanan sanatçıların yarısına sağlam bir küfür
ettim. Küfürü yiyen sanatçılar, kendilerini en çok etkileyen albüm olarak
“Astral Weeks”e OY VERMEYEN sanatçılardı. Bu albümü dinleyip de, ABİ OLAY İŞTE
BUDUR demeyen bir adamın orada sanatçı sıfatıyla işi ne diye düşünmüştüm. Çok
sert bir tepki verdiğimi düşünüyor olabilirsiniz, ama buradan albümün benim
üzerimde nasıl bir etki bıraktığını anlayın artık. “Astral Weeks”’in 3. şarkısı
olan “Sweet Thing”’e geldiğimde hüngür hüngür ağlıyordum. İnsanlar müzikten
etkilenip ağlarlar, bu normal olabilir; ama beni “Astral Weeks” dışında hiçbir
albüm veya şarkı daha ağlatmış değildir bugüne dek. Resmen mahvolmuştum: Bu
kadar güzel bir şey olamazdı, bu bir rüya (daha doğrusu kâbus olmalıydı). Bir
insan olamazdı bu şarkıları besteleyen kişi.
Bilmiyorum,
albümün teknik analizini yapmalı mıyım, şu ana kadar yazıyı atlamadan
okuduysanız sanırım buna gerek olmadığını anlamışsınızdır. Yine de, âdet yerini
bulsun hesabı, 8 şarkılık, 46 küsür dakikalık “Astral Weeks”’in müziğinden
bahsedeyim sizlere. Tamamen analog ekipman ile kaydedilen bu albümün ilk şarkısı
“Astral Weeks” 7 dakikalık bir manifesto: Sadece bu şarkı bile bir albüm kadar
güçlü. “IF I VENTURED IN THE SLIPSTREAM / BETWEEN THE VIADUCTS OF YOUR DREAM”
diye giriyor Morrison şarkıya, akustik gitarı eşliğinde. Ancak bu akustik gitar
bildiğiniz akustik gitarlardan değil; öylesine bir atmosfer yaratıyor ki, tarifi
mümkün değil. Şarkının daha başlarında tüyleriniz diken diken oluyor ve albüm
bitinceye kadar bu kahrolasıca tüyler bir türlü eski hâline dönemiyor. “COULD
YOU FIND ME? WOULD YOU KISS MY EYES” diyor Morrison; “TO LAY ME DOWN IN SILENCE
EASY / TO BE BORN AGAIN” diye ekliyor, ve bu sözlerin ardından şarkının sonunu
şöyle bağlıyor: “IN ANOTHER TIME, IN ANOTHER PLACE...”. Ardından “Beside You”
geliyor ve 5 dakika boyunca beyninize kan gitmesine engel oluyor. Bir arkadaşım
bu şarkıyı her gece mutlaka dinlediğini söylemişti; evet, tam bir gece şarkısı.
“Sweet Thing” adı gibi son derece tatlı bir şey olmasına rağmen, lirikleriyle
albümün en melankolik parçalarından biri. “I WILL NEVER EVER GROW SO OLD AGAIN”
diyor Van Morrison nakaratta, ve böylece belki de tüm müzik tarihi boyunca aşkın
en güzel tanımını yapmış oluyor. Gerçekten de aşk, farkına varmasak da, bizi
olduğumuzdan daha yaşlı yapmıyor mu? “Cyprus Avenue” Bob Dylan'ın blues'unun
inanılmaz derecede yavaşlatılmış bir hâli gibi: “EVERYTIME I TRY TO SPEAK / MY
TONGUE GETS TIED / ... I THINK I'LL GO ON BY THE RIVER WITH MY CHERRY WINE”.
Böylesine kasvetli bir albüm için bile depresif sözler bunlar.
“Astral
Weeks”in b-yüzü albümün en ünlü şarkısı olan “The Way Young Lovers Do” ile
açılıyor. Bu şarkıyı Morrison'dan sonra sayısız müzisyen yorumladı, bu
yorumların içlerinde en iyisi sanırım Jeff Buckley'inkidir. Ancak Jeff'in
güzelim sesiyle yaptığı o muhteşem yorumu bile orijinal versiyonunun yanında
acemi işi gibi kalır. Yaklaşık 10 dakika süren “Madame George” satırlara
sığamayacak kadar dolu bir şarkı –ve bunu söylerken, I really mean it!–.
“Ballerina” The Smiths'in “I Know It's Over” ile ulaştığı görkemli seviyenin
bile üzerinde. Bu adam –ki albümü kaydettiğinde 20 yaşında falanmış– bunca şeyi
hangi iki arada bir derede yaşamış? Hadi yaşamış diyelim, böylesine güzel
melodiler bulmayı nasıl başarmış? Hadi onu da başarmış diyelim, PEKİ AMA BU
OLGUN SÖZLERİ NASIL YAZMIŞ? Van Morrison'a gerçekten söyleyecek kelime
bulamıyorum: Büyük adamsın vesselâm. Finaldeki 3 küsür dakikalık “Slim Slow
Slider” da, aynı daha önceki 7 şarkı gibi, sizi öylesine gerçekçi bir atmosferin
içine sokuyor ki, Aha, diyorsunuz, eğer aşk bir din ise, Van Morrison bu dinin
peygamberi olmalı: “YOU'RE GONE FOR SOMETHING / AND I KNOW YOU WON'T BE BACK. /
EVERYTIME I SEE YOU / I JUST DON'T KNOW WHAT TO DO.”
“Astral Weeks”in yanına ilişki
sonlarında kesinlikle yaklaşmayın, böyle bir dönemde bundan daha intiharsal bir
şey bulamazsınız. Bakın; bundan daha intiharsal bir albüm bulamazsınız
demiyorum, bundan daha intiharsal BİR ŞEY bulamazsınız diyorum. Bu dönem
haricinde ise “Astral Weeks”i başucu albümünüz yapın. Hangi tür müzik dinliyor
olursanız olun, bu albüme muhakkak bir şans verin. Müzik tarihinin en güzel aşk
şarkıları burada. Aşk da (zaman zaman buna ben kendim bile inanmasam da)
insanoğlunun tadabileceği en güzel şey. Demedi demeyin. – Kıvanç.
INDEX
GERİ DÖN
|