KİTAP


 

1984

Alfa Ayının Kabileleri

Aptal Beyaz Adamlar

Beyaz Geceler

Yeni! Bir Delinin Hatıra Defteri

Fil Kulesi

Glue

Gözün Hikâyesi

Kabal

Kara Gezgin

Korkunun Sanatları

Kürklü Venüs

Mezarlarınıza Tüküreceğim

Olağanüstü, Üç Kimyasal Romans

Sinemamızda Bir “Auteur”: Ömer Kavur

Ubik

 


1984 - George Orwell / Can Yayınları


20. Yüzyılın bence en önemli edebi eseri bu romandır. George Orwell (asıl adı Eric Arthur Blair - Mert) bu eseri yayınladıktan bir yıl sonra, 1950'de ölmüştür. Politik-bilimkurgusal bir dram olan "1984"'ü tanımlayabilecek en etkili kelime "karamsar" olacaktır. 1984'te umudun en ufak bir kırıntısına bile yer yoktur, eserin kahramanı bir an için bile olsa hayatıyla ilgili iyimser düşüncelere kapılamaz.
Yıllarca süren savaşlar sonunda dünya üç büyük devletin egemenliğine kalmıştır: Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya. Kitabın ilerleyen sayfalarında öğreniriz ki, aslında bu üç devletin de birbirinden farkı yoktur. Ancak kitap Okyanusya tarafını anlattığı için, diğer iki devletin durumunun çok kötü olduğu ve Okyanusya'nın pek yakında dünyanın tek hakimi olacağı düşüncesi bize sık sık empoze edilir. Okyanusya'da (Doğu Asya ve Avrasya gibi) komünizm hüküm sürmektedir. Parti, güçlü ve bilge bir lider tarafından yönetilmektedir: BIG BROTHER (Evet, Biri Bizi Gözetliyor yarışmasının orijinal adı olan "Big Brother", ilk bu eserle ortaya çıkmıştır). Big Brother her şeyi bilir ve görür. Her yerde onun kocaman posterleri asılıdır ve o posterleri delip geçen bakışlarıyla adeta beyninize hükmetmektedir. Posterlerin üstünde aynen şöyle yazmaktadır: "BIG BROTHER IS WATCHING YOU!". Her yerde; işyerlerinde, evlerde, hatta tuvaletlerde tele-ekranlar vardır ve insanların yaptığı her hareket parti üyeleri tarafından denetlenmektedir. Parti sahiplenici ve kucak açıcıdır (aslında hükmedici ve beyin yıkayıcı olsa da)! Parti bu sayede her şeyi denetleyebilmektedir, bir tek şey dışında: Düşünmek. İşte bu yüzden, en büyük suç düşünmektir! Cezası ise ölümden bile daha beterdir.
Parti, insanların düşünmesini engellemenin bir yolunu bulmuştur: Yeni bir dil: Adı da "yenikonuş". Yenikonuş'un tek amacı, kullanılmakta olan sözcükleri her geçen gün biraz daha azaltarak, insanların kendilerini ifade edebilmelerini olanaksız kılmaktır. 1984'te henüz Yenikonuş tek iletim aracı değildi; İngilizce ile birlikte kullanılmaktaydı. Parti, Yenikonuş'un 2050'ye dek İngilizce'nin tamamen yerini almasını planlıyordu.
Bu 'Yenikonuş' hadisesine biraz daha açıklık getirelim: Yenikonuş benimsendiği ve İngilizce tamamen unutulduğu zaman, kabul gören öğretilere karşıt düşüncenin üzerinde düşünülmesi olanaksız hale gelecekti. Yani, Yenikonuş'un sözcük dağarcığı, bir parti üyesinin açıklamak istediği tüm kavramları doğru ve ustaca kullanabilmesine izin verirken, bunun dışındaki tüm kavramları ve onlara ulaşabilmenin dolambaçlı yöntemlerini ortadan kaldırmaktaydı. Bu, kısmen yeni sözcüklerin kurulmasıyla, ama daha çok, istenmeyen sözcüklerin dışlanmasıyla ilgiliydi. Artık kötü diye bir kelime yoktu; bunu yerine 'iyi değil' kullanılmaktaydı. Yenikonuş'un en tehlikeli özelliği, "çiftdüşün" idi. Çiftdüşün sayesinde insanlar, önce kendi kendilerini kandırıyorlar; daha sonra da kendi kendilerini kandırdıklarını unutup, yaşamaya devam ediyorlardı. Bu konuyu birazdan açıklayacağım.
1984'te Okyanusya, Doğu Asya ile müttefikti ve Avrasya ile savaş halindeydi. Ancak üç devlet de o kadar güçlüydü ki, ikisi birleştiğinde bile diğerine üstünlük sağlayamıyordu. Kitabın ilerleyen sayfalarında, değişen şartlar gereği, Okyanusya, Doğu Asya'ya savaş açar ve Avrasya ile müttefik olur. Bir süre sonra dengeler yeniden değişir ve bu bir kısır döngü içinde dolanıp durur. Ancak; Parti'nin hata yapmış olması gerçekten mümkün müdür? Yani, Okyanusya bir zamanlar Avrasya ile savaşıyordu... Buradan tek bir sonuç çıkarılabilir: Avrasya kötüdür. Parti ise asla kötülerle ortaklık yapmaz. Bu yüzden tarih değiştirilmek zorundadır. Bütün gazeteler, dergiler, kayıtlı belgeler değiştirilir ve şu konuma gelinir: Okyanusya tarihin başından beri Doğu Asya ile savaşmaktaydı ve Avrasya ile müttefikti. Kayıtları değiştiren kişiler, çiftdüşün yardımıyla kayıtları değiştirdiklerini unuturlar (Evet, gerçekten unuturlar!) Doğu Asya 'artık' düşman değildir: Doğu Asya zaten hep bizim düşmanımızdı!
İnsanlar ikiye ayrılmış durumdadır: İnsanlar ve proleterler. İnsanlar, Parti için çalışırlar. Her an Parti için bir şeyler yapmak zorundadırlar. Partinin yasaklamaları ve dayatmaları aslında hep 'insanların iyiliği' içindir. Örneğin, cinselliği ele alalım: Cinsellik bir suçtur; seksten kesinlikle zevk alınamaz! Çünkü seksten alınacak zevk, Parti için çalışma isteğinin önüne geçebilir. Bu yüzden seks, sadece çocuk (Parti'nin geleceği için çalışacak bir kişi daha) yapmak için gereken sıkıcı, rutin bir işlemdir. Proleterler ise, Parti ile ilgileri olmayan fakir kesimdir. Parti'nin yasakları bunlar için geçerli değildir; onlar zaten önemsiz yaratıklardır, insan bile sayılmazlar. Onlar içki içip sarhoş olan, seks gibi sıkıcı bir işlemden bile zevk alan, bütün gün kahvede iskambil oynayan, ve en önemlisi Parti'ye yarar sağlayamayan zavallılardır. Parti üyelerinin proleterlerle iletişim kurması yasaktır. Parti, kendisine bir tehdit unsuru olma ihtimali olan proleterleri yaptığı baskınlarla öldürür.
Kendisi de bir parti üyesi olan, eserin anti-kahramanı Winston, bir şeylerin ayırdına varmıştır. Her sabah 7'de kalkıp gece yarılarına kadar parti için çalışmak, bunun dışında başka hiçbir uğraşa sahip olmamak: Hayatın anlamı gerçekten de bu mudur? Bundan gerçekten zevk mi almaktadır? Acaba gerçekten de uçak denen aleti parti mi bulmuştur? Acaba bir gün parti yazıyı da kendisinin bulduğunu iddia edecek midir? Kuşkusuz Winston, bu düşüncelerini kimseyle paylaşmaz; çünkü hiç kimsenin arkadaşı yoktur. Bunlardan birine bahsetmesi, partiye güvensizliğini belli etmesi olacaktır ki, bu da ölüm fermanını kendi eliyle imzalaması demektir. Ancak işin kötü tarafı, kendisi bile hiçbir şeyden emin olamamaktadır, çünkü partinin iddialarının tersini kanıtlayabilecek bir kanıt bile yoktur!
Winston herkesten ölesiye nefret etmektedir, ancak birileriyle partinin geleceği hakkında konuşurken, yüzüne o aptal, memnun koyun ifadesini yine de yerleştirmek zorundadır. Memnuniyetsizlik, parti için tehdittir ve gereken hemen yapılır. Winston'ın çalıştığı bakanlıkta özellikle dikkatini çeken biri vardır: Bir kadın. Bu kadın tüm nefretinin sorumlusu gibidir adeta. Hiç durmadan, saatlerce partinin yaptığı güzel işlerden, etrafa getirdiği iyiliklerden, hayatın ne kadar harika olduğundan bahsetmektedir. Winston bu kadının kim olduğunu ve görevinin ne olduğunu bilmemektedir, ancak eğer bir fırsatını bulabilse, onu öldürmekten memnunluk duyacaktır.
Winston'ın çalıştığı yere arada bir uğrayan O'Brien adlı bir adam vardır. Winston, nedendir bilinmez, o adamın da kendisiyle aynı hisleri paylaştığını düşünmektedir. O da kendisi gibi partinin ne boktan bir şey olduğunun farkındadır sanki, bu yüzden bir fırsatını bulup kendisiyle aynı görüşleri paylaşıp paylaşmadığını öğrenmek istemektedir. Ancak bu mümkün değildir, her yerde tele-ekranlar vardır ve Winston'ın onunla iletişim kurma şansı neredeyse hiç yoktur. Ayrıca O'Brien partinin etkili kişilerinden biri olarak bilinmektedir; Winston ya yanılıyor ise, o zaman ne olacaktır?
Derken Winston bir gece rüyasında O'Brien'ı görür. O'Brien ona şöyle demektedir: "Karanlığın olmadığı bir yerde buluşacağız". Winston artık emindir O'Brien'ın da kendi tarafında olduğundan, ancak yine de ona ulaşması pek kolay olmayacaktır.
Kitabın girişi genel olarak böyle. Elbette Winston'ın nefret ettiği kadın da zamanla olayların içinde kendine bir yer ediniyor ve eser müthiş bir hız kazanıyor. 250 sayfalık bir roman; ama inanın insan bir günde bitirebiliyor, hatta belki de bir oturuşta.
1984'ü okuduktan sonra, hayatınızda hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
- Kıvanç.

www.k-1.com/Orwell

 

INDEX

 


Alfa Ayının Kabileleri (Clans Of The Alphane Moon) – Philip K. Dick / Metis Edebiyat 2002


Philip K. Dick ‘80’li yıllarda “Solar Lottery” romanının “Uzayda Suikast” başlıklı çok eski bir Türkçe çevirisini okuduğumdan beri en sevdiğim bilim kurgu yazarıdır. Beni Dick’in tarzına bu kadar yatkın yapan nedir bilemiyorum, sonuçta her ne kadar işlediği temalar son derece sağlam ve hayal gücü çok kuvvetli olsa da, beni asıl çeken sanırım Dick’in yarattığı paranoyak dünyalar olsa gerek. Dick’in romanları gerçekten hiç kimseye güvenilemeyecek bir ortam sergiler, baş karakterin güvenebileceği kimsesi yoktur, en yakın arkadaşı bile onu her an satabilir, hatta bizzat kendisi bile! Kahramanımız çoğu kez kendini içinden çıkması gereken zor durumlarda veya büyük planların içinde bir piyon olarak bulur, büyük bir resmin içinde birileri yolunu kaybetmesini sağlamıştır ve tek başına bu güvensiz, yabancı dünyalarda kendi yolunu bulmaya çalışır. Karşısına çıkan kadın karakterler büyük ölçüde femme fatale’dır, kadınlara da güvenemez anlayacağınız. İşte tüm bu paranoyak ve belirsiz yapının içine Philip K. Dick önemli sorular yerleştirir: Zaman nedir? İnsan nedir? Gerçek nedir?... Bunu yaparken hikayelerinin içine keskin bir kara mizahı yedirmekten de kaçınmaz. Kısacası kaybetmeye mahkum olan ancak mücadele etmekten de asla kaçmayanların yazarıdır Philip K. Dick.

“Clans Of The Alphane Moon” Dick’in nispeten az dikkat çekmiş romanlarından birisi. Dick bu romanı belki de en önemli üç romanı “The Man In The High Castle”, “Do Androids Dream Of Electric Sheep?” ve “Ubik”’i de yazmış olduğu, en verimli dönemi olarak anabileceğimiz ‘60’lı yılların ortalarında yazmış. Baş karakterimiz Chuck Riddersdorf tam bir Philip K. Dick karakteri; kaybetmiş, hayata küsmüş, sömürülmüş, kadınlar konusunda başarısız… İronik bir biçimde evlilik danışmanlığı yapan karısından ayrılmış, dahası bu fütüristik kabustaki nafaka sistemi sayesinde varını yoğunu kaybetmiş ve kaybetmeye de devam ediyor. Karısının da ön ayak olmasıyla beraber kendini karmaşık ve komplolarla dolu bir olaylar zincirinin ortasında elinden hiçbir şey gelmeyen bir piyon olarak buluyor. Olaylar bir akıl hastanesinin eski sakinleri tarafından işgal edilen ve paranoyaklar, manikler, depresifler gibi gruplara daha doğrusu sosyal sınıflara bölündükleri bir uyduda bağlanıyor.

Çok fazla ayrıntıya girip de işin heyecanını kaçırmak istemiyorum. Romanda bir sürü iyi işlenmiş karakter var ve bölüm bölüm hikaye bu farklı karakterlerin üzerine odaklanıyor. Yani “Clans Of The Alphane Moon” oldukça kompleks bir olay örgüsüne sahip. Gerçi bu kadar değişken ve karmaşık bir olay yapısı Dick’in tarzına yabancı olanlar tarafından başta garipsenecektir muhtemelen ama eminim romandaki ironik ve rahat anlatım birçok kişiyi cezp edecektir de. Bu romanın en ilgi çekici yönü de dediğim gibi Alfa Ayı’nın halkının yani akıl hastalarının oluşturduğu toplumsal yapı. Farklı psikolojik rahatsızlıklar toplumda farklı sınıflar oluşmasına sebep oluyor. Bu da Dick’in topluma ve insanlara olan bakış açısını gayet iyi özetliyor kanımca.

“Clans Of The Alphane Moon” en iyi Philip K. Dick romanı değil hiç şüphesiz ama size çıkmaktan hiç pişman olmayacağınız düşüncelerinizi provoke edecek bir yolculuk sunuyor… – Mert.

www.ideefixe.com

 

INDEX

 


Aptal Beyaz Adamlar (Stupid White Men) – Michael Moore / Babıali Kültür Yayınları 2002


Michael Moore’un, George Bush yanlılarının en çok nefret ettiği kişinin, neredeyse bir tarihsel belge gözüyle bakabileceğimiz bu eserinin tam adı “Stupıd Whıte Men... And Other Sorry Excuses For The State Of The Natıon!”

Kimdir bu Michael Moore? Kendisini “seçmen” olarak tanımlayan birisi; 1954 Michigan / ABD doğumlu bir sinema yönetmeni. Çektiği filmler politiktir ve sistemi eleştiren yapımlardır; tabii ki Moore’un keskin ve eşsiz mizah anlayışıyla.

Moore’u pek çok Türk sanatsever, “Benim Cici Silahım” adlı filmiyle keşfetti. 2002 yılında “En iyi belgesel film” dalında bir Oscar heykelciği getirmişti bu yapım Moore’a. 90lı yılların sonunda yaptığı televizyon ‘belgesel-dizi’si “The Awful Truth” Cnbc-e’de yayınlanmaya başladığından bu yana da ciddi bir hayran kitlesi edindi Türkiye’de.

Mike ilk kitabı “Downsıze Thıs!”’i (Hadi Bunu Da Küçültün) 1996’da yayınladı ve kitap çok konuşuldu. Bu eserde Moore, büyük Amerikan şirketlerini masaya yatırıyordu, hem de Naomi Klein’in o çok ünlü “No Logo”sundan çok önce.

“Aptal Beyaz Adamlar”’ı 2002 Mart’ında yayımladı Moore. Kitap, Amerika gündemine bomba gibi düştü ve tam 22 hafta en çok satan kitaplar listesinin zirvesinde kaldı. Moore kitabı ilk başta ABD başkanlık seçimlerinin analizi olarak tasarlamıştı. Eseri 2001’in başlarında tamamladı ve o yılın Sonbaharında yayınevine gitti. Ekim’in başında 50.000’lik ilk baskı hazırdı, ancak 11 Eylül olayları patlak verince yayınevi kitabın piyasaya çıkış tarihini erteledi. Yayınevi yazarla görüştü ve 11 Eylül olayları hakkında bir şeyler yazmayı düşünüp düşünmediğini sordu. Olumlu cevap alınca, yazardan, bu defa kitabın bazı yerlerini (hemen hemen yarısını), ülkenin içinde bulunduğu hassas ortamda siyasi bir saldırı sayılacağı gerekçesiyle yeniden yazmasını istedi. Özellikle başkan Bush hakkındaki sert fikirlerini yeniden gözden geçirmesini, ona yazdığı açık mektubu, seçimlerde yapılan hileleri anlattığı bölümleri çıkarmasını istiyorlardı. Amerika’nın en büyük yayıncı kuruluşlarından biri olan Harper Collins’in sahibi Rupert Murdoch, ayrıca eski kopyaları yok etmek ve yenilerinin basım masrafının yarısını karşılamak üzere yazardan 100.000 $ istedi.

Moore şaşırmıştı: “Kendimi sansür etmemi istediler ve kendimi sansür etme hakkımı kullanmak için kendi cebimden para ödememi istediler” diyerek yaşananları protesto etti: “Bunu yapmayacağım!”

Moore ile Harper Collins arasındaki pazarlık 3 ay sürdü ve sonunda geri adımı Harper Collins atmak zorunda kaldı. Yayınevi, kitabı hiçbir değişikliğe uğratmadan basacağını ilan etti. Ve görüyoruz ki iyi de yapmış!

“Aptal Beyaz Adamlar”’ı yayınevi, “Mike’ın kötülük ve aleladelik üzerine bir manifestosu” olarak tanımlıyor. George Bush’un ne kadar zeki ve de akıllı (!) bir insan olduğunu hala keşfedemeyen varsa mutlaka okumalı. Bush’un zekasının farkında olanlar da okuyup gülmeli. İşte size Amerika’nın en az yarısının Bush kadar süper zekalı olduğunu gösteren bir anekdot ‘W’ Bush’tan:

“Kazandığıma şaşıyorum. Barışa, refaha ve sorumluluğa karşı yarışıyordum.”

(Seçimi kazandıktan sonra, İsveç başbakanı Goran Perrson ile konuşurken, canlı çekim yapan televizyon kamerasının açık olduğunu fark etmeden söylemiştir!)

Moore hayatı boyunca her alanda aktif olmuş bir insan, yani yaptığı ahkam kesmek değil kesinlikle. 18 yaşındayken, yaşadığı eyaletin Eğitim Başkanı (yani bir nevi Milli Eğitim Müdürü) olmuş bir insan. Tarzını bilmeyenlere tavsiyem, her çarşamba Cnbc-e’de 21.15’te ekrana gelen “The Awful Truth”’u izlemeleri ve sonra da bu kitabı edinmeleri. – Kıvanç.

www.bky.com.tr

 

INDEX

 


Beyaz Geceler – Fyodor Mihayloviç Dostoyevski


“Beyaz Geceler”, Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'nin en tanınan eserlerinden biri değil ve kitabın arkasında da belirtildiği gibi, ilk yayınlandığında büyük yankılar uyandırmamış bir roman. Ancak hakikaten de “sadece genç ruhlarda yaşayabilen saf ve büyük bir aşk”ın en güzel örneklerinden birini sunuyor.
70 sayfadan kısa olan bu roman için size söyleyebileceğim en güçlü şey sizi kalbinizden yaralayacağıdır. Eserin kahramanı kendini ‘hayalperest’ olarak tanımlayan ve kadınlarla ilişki kurmakta –bırakın başarısız olmayı– tamamıyla tecrübesiz bir genç adam. Sadece rüyalarında gördüğü kadınla konuşabilen ve ona aşık olan bir insan bu, hayatının amacı da rüyalarındaki o kadını (yani bir nevi soul mate'ini) gerçek hayatta da bulabilmek. Hayatı boyunca hiçbir kadınla ‘iletişim’ kurmamış; son derece utangaç ve çekingen bir adam. Ve bir gece bir kadınla tesadüf eseri tanışıyor ve sizin de tahmin edeceğiniz üzere ona aşık oluyor.
Dostoyevski zaten sadece iki kişiden oluşan bu romanın kahramanlarının portresini mükemmel çizmiş. Hatta öylesine mükemmel ki, olayların sonunu kitabın daha başlarındayken tahmin edebiliyorsunuz ki, bu sanırım “Beyaz Gecelerin”in en büyük (ya da tek) eksisi. Ancak çok akıcı ve etkileyici bir eser, ve yaşanan onca olaya rağmen kahramanın hep iyimser ve umutlu bir tablo çizebilmesi (ki bu durumda olan bir adamda iyimserliğin zerresini aramak aptallık olur) bile inandırıcı duruyor.
– Kıvanç.
http://sanalkitap.9cy.com/Roman_hikaye/dostoyevski_beyaz_geceler.htm
 

INDEX

 


Bir Delinin Hatıra Defteri – Gogol / Varlık Yayınları


Ukraynalı yazar Gogol'un en ünlü kitabı olan “Bir Delinin Hatıra Defteri” 100 sayfalık bir eser ve üç ayrı hikâyeden oluşuyor. Üç hikâye de garip anti-kahramanlarıyla oldukça şaşırtıcı.

İlk eserin adı “Bir Delinin Hatıra Defteri”, ki vakti zamanında ülkemiz tiyatrolarında bir oyun olarak da sergilenmişti. Başlarda son derece normal bir insan izlenimi veren Aksenti İvanoviç adlı anti-kahramanın akıl sağlığının pek de yerinde olmadığını ilerleyen sayfalarda fark ediyoruz. İvanoviç kendisine bir komplo düzenlendiğini düşünmektedir ve bu komployu engelleyebilecek kişilerin iki tane köpek olduğundan emindir. Birbirleriyle mektuplaştıklarını sandığı köpeklerin mektuplarını bir şekilde ele geçirir ve komployu çözmeye çalışır. Ve bir anda aklına bir şey dank eder: Kendisi yeni İspanya kralıdır! Ancak tahta oturuncaya kadar bunu etrafındaki insanların fark etmesine engel olmak zorundadır... Anlayacağınız, oldukça garip ve sürreal bir hikâye; zaman zaman trajikomik bir havası var.

İkinci eser “Palto” adını taşıyor, üç hikâye arasında en dramatik ve en iyi olanı bu. Bir devlet memuru olan ve şu ana kadar okuduğum bütün romanlar içinde anti-kahramanlığa en yakın kişilik olduğunu düşündüğüm Akaki Akakiyeviç son derece sıradan bir insandır. İşi dışında başka hiçbir meşguliyeti olmayan, hiç arkadaşa sahip olmayan ve işyerindeki diğer çalışanlar tarafından hep alaya alınan zavallı bir adamcağızdır bu. Bir gün paltosunun çok eskidiğini fark eder ve yeni bir palto diktirmeye karar verir. Ancak terzinin verdiği fiyat çok yüksektir; bu parayı biriktirmesi için uzun bir süre boyunca parasından kısması gerekmektedir. Ancak o kararını vermiştir; aylarca para biriktirir ve sonunda yeni paltosuna kavuşur. Palto, onun için bir paltodan çok daha fazla şey ifade etmektedir; sahip olduğu her şey bu paltodur âdeta. Ancak sonra bir gece paltosunu çaldırır ve asıl trajedi bundan sonra başlar... “Palto” gerçekten mükemmel; hayatım boyunca okuduğum en etkileyici kısa hikâyelerden biri.

Üçüncü ve son hikâyenin adı “Burun”. Boris Vian'ın olağanüstülük ile saçmalık arasında gidip gelen hikâyelerini son derece orijinal fikirlerden yola çıkarak tasarladığını düşünürdüm “Burun”'u okuyana kadar. “Burun” Vian'dan çok önce Vian tarzı yazılar yazan bir adam olduğunu kanıtlıyor: Adı da Gogol! Bu hikâyede, Binbaşı Kovalev bir sabah uyandığında burnunun yerinde olmadığını fark eder. İlk başta buna bir anlam veremez, rüya gördüğünü falan sanır, ama burnu gerçekten de yerinde değildir. O da burnunu aramak için dışarı çıkar ve onu bulur. Ama yerine koyması pek de kolay olmayacaktır, çünkü burnu bir insan kılığına girmiştir; âdeta ondan kaçmakta ve eski yerine dönmek istememektedir... Hâkikaten garip bir hikâye.

“Bir Delinin Hatıra Defteri”'ni oluşturan üç hikâye de çok başarılı; bu kitabın hayatım boyunca okuduğum en iyi Rus romanlarından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. – Kıvanç.

www.varlik.com.tr

 

INDEX

 


Fil Kulesi (The Tower Of The Elephant) – Robert E. Howard / İthaki Yayınları 2003


Robert E. Howard'ın 2. bir Conan kitabı daha İthaki Yayınevinden çıktı. İsmi "Fil Kulesi". Anlaşılan o ki İthaki, Robert E. Howard’ın kaleminden çıkmış tüm Conan öykülerini yayınlamakta kararlı, zira kitap “Conan Yıllıkları” serisinin ilk kitabı olarak karşımıza çıkmış. Umarım devamını getirirler.

Çocukluk yılları benim gibi çizgi roman okuyarak geçenlerin yolları Conan ile muhakkak bir şekilde kesişmiştir. Evet, birçok kahraman vardı ama Conan’ın yeri ayrıydı. Her şeyden önce Conan’ın yaşadığı Hiborya çağı adeta nefes alıp verircesine gerçekçiydi. Her ne kadar doğa üstü birçok öğe ile dolup taşsa da karakterleri gerçekçiydi. Öyküler, mekanlar, canavarlar; kısacası her şey görkemliydi. Bilemiyorum çoğu kişi Tolkien’ın dünyasına hastadır ama eğer gerçekliğe tercih edeceğim bir “alternatif dünya” olsaydı bu, Robert E. Howard’ın eşsiz Hiborya çağı olurdu.

Lovecraft ile birlikte en sevdiğim iki korku/fantezi yazarından birisidir Howard. Lovecraft'ın aşırı tekinsiz, bunaltıcı, kapkaranlık, ve de en ufak bir mutluluk kırıntısının dahi bulunmadığı dünyasına karşılık Howard'ın dünyası (yada Dünya'ları) daha sert, daha şiirsel, daha mistik bir havadadır. Her iki yazarın hikayelerindeki baş karakterler tamamen zıttır. Aslında yazarların her ikisi de epey içe kapanık tiplerdir, ama Lovecraft öykülerine adeta kendini baş karakter olarak koyarken, Howard ise gerçek hayatta olmak istediği karakteri başrole koyar. Örneğin Lovecraft karakterleri daima sinirleri zayıf, silik, korkak, karamsar karakterler iken Howard'ın karakterleri son derece güçlü, kuvvetli, karizmatik, cesur ve uyanıktır. Howard'ın karakterleri ister bir boksör, ister ortaçağdan kalma bir sofu, ister bir karanlık çağ kahramanı olsun, bu özelliklere daima sahiptir.

Barbar Conan, Howard'ın en ünlü kahramanıdır. Yazar bu karakterin yer aldığı öyküleri 4 senelik bir süre içinde yazmıştır. Ancak bu sınırlı sayıdaki öyküler dahi devasa bir çizgi romana, sinema filmlerine ve başka bir sürü yazarın yazmış olduğu yığınla öykü ve romana kaynaklık etmiştir.

Türkiye'de “Kılıç ve Büyü Öyküleri” adı altında, Conan tarzında çeşitli öykülerin yer aldığı, farklı yazarların işlerini içeren bir kitap yine İthaki tarafından geçtiğimiz senelerde basılmıştı. Bu kitapta da 3 Howard öyküsü mevcuttu. Daha sonra komple bir roman olan (çizgi romana da uyarlanmıştı) "Conan The Conqueror", yine İthaki'den “Fatih Conan” adıyla yayınlanmıştı. Bu elimizdeki "Fil Kulesi" ise kısa öykülerin derlenmiş olduğu bir kitap.

Kitaba adını veren öykünü benim gibi azılı Conan okuyucuları hemen anımsamışlardır. Conan'ın en unutulmaz öykülerinden birisidir "Fil Kulesi". Kitapta "Fil Kulesi"'nin yanında bir kısmına çizgi romanlarda da rastlamış olduğumuz 5 öykü ve 3 tamamlanmamış öykü yer alıyor. Ancak bunları Howard'ın eşsiz kaleminden okumak bambaşka bir olay kesinlikle. Bir de bence kitabın en önemli ve en zevkle okunan kısmı (en azından benim için) tüm Conan fanatiklerinin ezbere bildiğine inandığım bir Hiborya çağı haritasıyla desteklenmiş Hiborya Çağı Tarihçesi. Gerçekten müthiş bir hayal gücünün ürünü olduğu ortada, bu şekilde de biz Türklerin kökeninin Turan ve Hyrkania'lılara ve daha da eskiye gidersek LeMUria'lılara dayandığını öğrenmiş bulunuyoruz. :)

Kitapla ilgili tek bir şikayetim var. Kapakta Boris Vallejo’nun elinden çıkmış bir resmin yer alması mükemmel olurdu, zira Vallejo’nun adeta fotoğraf tadındaki resimleri (ki hiçbir fotoğraf o kadar güzel olamaz) Conan’ın yaşadığı Hiborya çağının adeta görsel karşılığı gibidir. Umarım bir sonraki kitabın kapağında bir Vallejo resmi ile karşılaşırız.

Sonuçta “Fil Kulesi” sizlere soğuk ve berbat gerçeklikten bir kaçış imkanı sunuyor. Fantastik kurgu türünden hoşlanan ancak Elf’ler ve goblinlerle dolu, bol büyülü Ejderha Mızrağı ve benzeri serilerden aşırı şatafatlı oldukları gerekçesiyle hazzetmeyenler “Fil Kulesi”’ne muhakkak şans tanısınlar. Conan fanatiklerine ise bir şey demeye gerek var mı; almayan bizden değildir! – Mert.

www.ithaki.com.tr

 

INDEX

 


Glue - Irvine Welsh / 2001


İngiltere’de 2001 yılında basılan “Glue”, İskoç yazar Irvine Welsh’in kariyeri boyunca yazdığı en etkileyici roman. En az “Transpottıng” kadar komik, en az “Ecstasy” kadar dramatik, en az “Porno” kadar heyecanlı ve en az “The Acıd House” kadar karmaşık.

“Glue”, Edinburgh’ta büyüyen 4 çocuğun; Terry Lawson, Andrew Galloway, Billy Birrell ve Carl Ewart’ın, hayatlarını anlatıyor. Kitap 4 ayrı bölümden oluşuyor; ilk bölüm 70’lerde geçiyor ve bu bölüm hakikaten çok eğlenceli. Irvine Welsh hayal gücünü hakikaten çok iyi çalıştırmış ve kitabı bize 1 yaşındaki 4 çocuğun ağzından anlattırmış. Okumak lazım! Çok komik!... 1980’lerde geçen 2. bölümde adamlarımız artık ergenlik çağına girmişlerdir ve karı kız peşinde koşmaktadırlar. Bu bölümde fark ederiz ki, içlerinde en çapkını Terry’dir. En beceriksizleri ise Andrew olarak göze çarpmaktadır. 100 sayfa boyunca adamlarımız milli olmak için ellerinden geleni yaparlar ve biz de eğleniriz... Kitabın 3. bölümü 90’larda ve 4. bölümü de 2000’de geçiyor. 2002’den de birkaç sayfalık final ile eser son buluyor. Daha fazla ayrıntıya girip keyfinizi kaçırmak istemem, çünkü eğer kitabı okursanız, daha fazla tüyo vermeyip yazıyı bu kadar kısa kestiğim için bana teşekkür edeceksiniz.

Kitap henüz Türkçe olarak yayınlanmadı, ama sanırım yakında yayınlanacak. Yine de size tavsiyem, eğer İngilizce’niz yeterliyse ve sokak aksanına alışıksanız, kitabı İngilizce okumanız olacak. Çünkü her şey daha iyi yerli yerine oturuyor. – Kıvanç.

 

INDEX

 


Gözün Hikâyesi (Historie de l'æil) - Georges Bataille / Çivi Yazıları


"Gözün Hikâyesi", 20. Yüzyılın aykırı edebiyatının en önemli eseri olarak nitelendirilmektedir. Açıkçası kitap şehvet ve pornografi öğelerine "ısrarla" eğilmekte, bu yüzden okumadan önce iki kez düşünmekte fayda var. Şayet kitabı okuyacaksanız, önsözlerini sona bırakmanızı öneririm. Kitap bir sürü gönderme ve imgelerle dolu, eğer bunları kendiniz açığa çıkarabilirseniz, eserden aldığınız zevk daha da artacaktır (Şahsen ben ereksiyon dolu zevkli bir saat yaşadım, bunu da belirtmeden duramayacağım).
Önsözlerde kitabın genel yapısı ve gidişatından bahsediliyor elbet, ancak hem biraz uzun tutulmuş (Eser yalnızca 60 sayfa iken, önsözleri neredeyse 100 sayfa!), hem de kitabın sonundan bahsedildiği için biraz keyif kaçırıyor. Önsözde Roland Barthes'in de belirttiği gibi Bataille, Marquis de Sade'a çok şey borçlu. Ancak beni Sade'ın eserleri kadar etkilemedi "Gözün Hikâyesi". Gerçi Roland Barthes şu gözleminde yerden göğe kadar haklı: "Sade, erotik kombinasyonların çetelesini tutarken, Bataille'da bir dizi nesnenin huzursuzluğuyla ve maddelerin keşfiyle karşılaşırız". Kitabın bir diğer önsözünü ise Susan Sontag yazmış. Özellikle şu satırları oldukça etkileyici: "Gözün Hikâyesi'ni bu kadar güçlü ve rahatsız edici yapan neden, Bataille'ın, pornografinin nihai anlamda cinselliğe değil, ölüme dair olduğunu daha iyi anlamasıdır". Bu, benim aklıma hemen The Cure'un ölümle ilgili albümü "Pornography"i getirdi, ne dersiniz? (Kesinlikle! - Mert)
"Gözün Hikâyesi", muhtemelen henüz 18 yaşını doldurmamış olan anlatıcının Simone adlı bir kızla tanışması ve yaşamının akışının değişmesini anlatıyor. Beraber keşfettikleri şeyi "seks" olarak tanımlamak etkisiz kalacak: Sanırım yaptıkları, cinsel fantezileri, çok çok ileri boyutlara taşımak (Kimileri bundan sapıklık olarak söz edebilir). Anlatıcı ve Simone daha sonra Marcelle adlı bir kızla tanışırlar ve onu da seks oyunlarına katmak isterler. Ancak Marcelle oldukça utangaç ve çekingen bir kızdır ve onun bu masumluğu, anlatıcı ve Simone'u daha da azdırır ve ondan daha da etkilenirler.
Kitap hakikaten "muzır neşriyatla" (!) dolu. Dediğim gibi, bir saatte okunuyor; bu tip şeyler midenizi bulandırmıyorsa keyifle bile okunabiliyor. Ancak ben kitabı umduğum kadar etkileyici ve "rahatsız edici" bulmadım.
- Kıvanç.

www.civiyazilari.com

 

INDEX

 


Kabal (Cabal) – Clive Barker / Oğlak Yayınları 2000


Evet, geç de olsa kült İngiliz korku yazarı Clive Barker’ın romanları Türkçe olarak karşımızda. “Kimdir bu Clive Barker?” diye sorulacak olursa kısaca “Hellraiser” demem sanırım yeterli olacaktır. Barker bir yazar olmasının yanında sinemada da boy gösteren bir isim ve bu filmi onun kült bir korku ustası sayılmasını da kolaylaştırdı. Yarattığı karanlık atmosfer ve grotesk tiplemeler (bkz. “Hellraiser”’daki unutulmaz “iğne kafa”) Barker’ı diğer korku ustalarından kolayca ayırmamızı sağlayan bazı etkenler. Buna bir de hiçbir romanından eksik olmayan mistisizm, gore ve erotizmi de ekleyince ortaya birbirinden orijinal ve vurucu eserler çıkıyor.

“Cabal” Barker’ın 1988’de yayınlanan romanı, aynı zamanda kendisi tarafından 1990 senesinde “Nightbreed” adı altında sinemaya uyarlanmış. Roman tam anlamıyla “kaybetmiş”, hiçbir umudu kalmamış ve yaşamı boyunca acı çekmiş Aaron Boone karakterinin hayatındaki son günlerini ve “sonrasını” anlatıyor. Zira Boone kendini içinde bulduğu acımasız bir komplo sonucunda son nefesini veriyor ama kendi gibi olanların, yani “ötekiler”’in bir nevi sığınağı olan Midian’ı ölmeden önce keşfetmesi onun bambaşka biri olarak, bir “canavar” olarak geri dönmesini sağlıyor. Bu noktada devreye Boone’un sevgilisi Lori giriyor ve onun gözlerinden bir yandan Boone’un ait olduğu bu yeni varoluşa ve bu varoluşu kabullenmesi için verdiği çabaya, bir yandan da “insan canavarlar”’ın yaptığı kötülüklere tanık oluyoruz. Tabi tüm öykü boyunca Barker’ın trademark’ı grotesk yaratıklar, şekil değiştirmeler, gore ve erotizm eksik olmuyor.

Yazar Midian, yani “gecedölü”’nün (yada diğer bir deyişle canavarların) sığınağı, Tanrıları Baphomet gibi fantastik unsurları ön planda tutsa da aslında romanın alt metini varlığını çoğu kez neredeyse bağıra bağıra gösteriyor. Zira Barker “normal” insan karakterleri kötücül, adi, çürümüş ve neredeyse traji-komik figürler olarak çiziyor ve “canavar”’ları haklı, hatta “kurban” olarak gösteriyor. Yani burada bilindik korku kalıpları tersine çevrilmiş durumda. Barker aslında kimin canavar olduğunu anlatmaya çalışıyor ve bunu yaparken “toplum yararına” çalışan tüm kişileri çürümüş birer mahluk olarak sergiliyor. Örneğin psikiyartist zevki için insanları harcayan bir katil, kasaba şerifi kendi egosu için her türlü acımasızlığı sergileyebilecek bir fırsatçı, kasaba rahibi de gizli bir homoseksüel! Diğer “normal” karakterlerin de büyük çoğunluğu böyle “çürümüş” tipler; bencil, fırsatçı, acımasız. Ve Barker bu “normal” olanların “ötekilere” karşı başlattığı soykırım kokan mücadelede aslında kimin gerçek canavarlar olduğunu sorgulamamızı sağlıyor. Bu noktada Midian’ın halkı olan gecedölü de toplumdan itilmiş, dışlanmış, “sıra dışı” olanları sembolize ediyor. Yani roman aslında toplumun çoğunluğunu oluşturanların kendilerinden farklı olanları nasıl yok etmeye çalıştığını anlatan ve kendini toplumdan ayrı hisseden herkesin kendini kolayca içinde hissedebileceği bir destan havasında.

“Cabal” gerçekten güçlü bir alt metine sahip ve “politically correct” bazı okuyucuları muhtemelen rahatsız edecektir. Ancak benim romanla ilgili rahatsız olduğum nokta da bu: bazı noktalarda Barker’ın eleştirme isteği gereğinden fazla öne çıkıyor ve bu noktalarda olaylar adeta alt metine hizmet veren kamuflaj malzemelerine dönüşüyor. Yani Barker alt metin ile olay akışı arasındaki bağlantıyı kurmamızı sağlayan sembollere (bilhassa romanın ilerleyen bölümlerinde) gereğinden fazla ağırlık veriyor. Ama neyse ki Barker’ın üstün anlatım gücü, yer verdiği bir yığın “twist” ve en önemlisi de inanılmaz hayal gücü romanı zevkle okunur hale getiriyor.

Barker okuyucunun zihnini sıkıcı tasvirlerle yormak yerine karakterlerinin ruh hallerini birebir yansıtıyor ve bunun yarattığı atmosfer ile de en ufak tasvire gerek kalmadan olayları adeta karakterlerin gözlerinden canlandırmaya başlıyoruz, ki bu da bence Barker’ın en üstün yönlerinden birisi. Ama yine de romanın baş karakteri Boone’un “hayatta olduğu” inanılmaz iç karartıcı ilk bölüm diğerlerinden daha farklı bir atmosfer sergiliyor, bence o ilk bölüm başlı başına kısa bir öykü olarak bile yayınlanabilirdi zira her ne kadar sonu açık kalan bazı olaylara sahipse de sağlam bir “twist”’e ve kendi içinde tutarlı bir havaya sahip. Keşke Barker aynı atmosferi tüm romana yaysaymış, zira oradaki intiharsal hava gerçekten eşsiz, ancak hikayenin gidişatı sebebiyle roman çok daha optimist, hatta romantik bir havaya bürünüyor sayfalar ilerledikçe. Tabi bolca gore’a bulanmış bir optimizm bu.

“Cabal”’ı ve diğer Barker romanlarını korku türünde daha farklı, daha mistik tatlar arayanlara ve gore’dan rahatsız olmayanlara şiddetle tavsiye ederim. Bilgisayar oyunu olarak da senaryosunu Barker’ın yazdığı mükemmel FPS “Undying” her daim önerimdir, “Undying”’i bir filme bile tercih edebilirim. “Cabal” Barker’ın dünyasına giriş için iyi bir başlangıç olacaktır. – Mert.

[email protected]

 

INDEX

 


Kara Gezgin – Orkun Uçar / Xasiork 2003


"Kılıç ve Büyü" tarzının Robert E. Howard tarafından yaratılmasından ve fantastik edebiyatta uzun yıllar boyunca ses getirmesinden sonra orijinal bağlamda ülkemizdeki İLK yankısının bu kitap olduğuna değinerek yazımıza girelim.  Neymiş bu fantastik edebiyattaki "Kılıç ve Büyü" tarzı? En yalın haldeki cevabımız herhalde, "Kılıca karşı büyü, büyüye karşı kılıç!!!" anekdotunun genişletilerek hikaye, roman ya da epizodik roman kurgulanması şeklindeki edebi biçimi olur. Sadece yerli yazarları basma gibi globalizm karşıtı bir misyonu yüklenmiş durumdaki Xasiork Yayınevi'nin kurucusu da olan Orkun Uçar, "Kara Gezgin" ile 10 ciltlik bir epizodik roman olan Derzulya serisi oluşturma planını iyice bir rayına oturtuyor. Serinin açılışını "Kızıl Vaiz" ile yaparken, bu tarza, hayali bir öykü kulübü unsuruyla okuyucuyu da katılımcılığa teşvik ederek kıyak bir şekilde sokuluyor. İkinci kitap olan "Kara Gezgin" asıl olayların geçtiği ilk kitap aslında. Aynı zamanda üçüncü ve dördüncü kitaplarla serinin içersinde daha bir birbirine bağlı olayların yer aldığı Habis Üçlemesini oluşturuyor. "Kara Gezgin", "Sarı İstila", "Gri Tanrı" şeklindeki renk içerikli isimler bize Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski'yi de hatırlatmıyor değil: İlk kitaptan dolayı beklentimiz, bu üçlemenin de diğeri gibi başarılı olacağı.

"Kara Gezgin"'de de diğer fantastik yazın ürünlerindeki gibi hayali bir dünya kurgulanmış. Derzulya isimli bu dünya her ne kadar post-apokaliptik bir konsept üzerine oturtulmuşsa da, Mark Twain'in ünlü "Kral Arthur'un Sarayında Bir Amerikalı" klasiğindeki gibi zamanda atlanmış hissini yaşatıyor. İlk başta tüm dünyadaki insanlar ilerdeki bir tarihte toptan bin beş yüz yıl kadar geriye gidecekler gibi bir durumla karşılaşıyoruz. Aslında zaman aynı zamandır ama coğrafyasıyla, havasıyla, suyuyla hatta fizik kanunlarıyla bile dünya aynı dünya değildir artık. Lakin roman ilerledikçe olayın çok daha karanlık olduğunun, şeytandan bile daha şeytani bir sebepten dolayı oluştuğunun farkına varıyoruz. Bu hayali, şeytandan daha şeytani unsurun en akıl almaz kötülükleri bile etik tayfta siyahtan daha açık tonlara kaydırdığına hayranlık veren bir şaşkınlıkla tanık oluyoruz kitapta. Başarılı üslup ve kurgu bu akıl almaz durumu oldukça iyi betimliyor.

Yer yer Derzulya metaforunun Türkiye'nin bir makro kozmosu olduğunu hissettiren kitapta genel olarak, koşulların zorlamasıyla katillerin, şeytanların nasıl birer kahramana dönüşecekleri anlatılıyor. Sosyoloji ve tarih bilgisiyle kurgulanmış olayların pozitivist olmalarından dolayı güncel dünyada kolayca analojik karşılıklarını bulabilmeleri de kitabın fantastik-kurgu değil de bilim-kurgu olduğunu düşündürüyor. Ama bu fizik, matematik, kimya ve biyolojinin uygulanması ile değil de başka bir bilim dalı olan sosyolojinin uygulanması ile oluşturulmuş bir bilim-kurgu. "Kılıç ve Büyü" tarzı kurgular teknolojiyi barındırmazlar zaten. Ama  Orkun  bu tarza sosyolojiyi de katmış. Sosyoloji tabanlı olduğu için de yazarın bulunduğu çağdaki toplumu yansıttığı düşünülebilir. Kötülüğün bu denli abartılmış olması da abartma gibi soyutlamalarla kitapta kaçış edebiyatının amaçlandığını düşündürtüyor. Bu olasılık ne kadar doğrudur bilmem ama kötülüğün en azından bu çağda neredeyse sonsuz olmasından dolayı böyle bir amaç daima boşa çıkar hatta tam tersi olur; kaçış değil de kovalayış edebiyatı!!!

Tasvirlerin azlığı ve kısa cümleler kitaba bir nutuk havası veriyor. Bu hava kitaba sertlik kazandırıyor; "Yüzüklerin Efendisi" bira ise "Kara Gezgin" viski!!! "Conan" ise arada kalıyor, votka!!! Şaka bir yana sertlikte büyük "pulp" ve polisiye yazarı Harold Robbins'le karşılaştırmak gerek bence bu kitabı. "Elveda Janet" kadar kanlı, sert ve şaşırtmacalı. Yaratıcılıkta "Dune" serisi ile boy ölçüşebilecek gibi ileriyi de düşünürsek tabii. Hatta şimdiden örneğin "Dune"'daki baharat burada biraz daha ileriye götürülmüş, kanlı canlı fakat zehrinden dolayı alabildiğine tehlikeli "Toht" yaratığı olmuş. Kitabın çeşnisi olan yer, kişi ve kılıç isimlendirmeleri de alabildiğine bol tutulmuş. Nicelikte olduğu kadar nitelikte de cömert davranılmış; "Albızkıran" gibi etimoloji uygulanabilen titizlikteki bu tarz isimlendirme çalışmaları da ayrı bir takdire layık gerçekten... – Korhan.

www.xasiork.org

 

INDEX

 


Korkunun Sanatları – Giovanni Scognamillo / İnkılap Kitabevi 1996


Kapağında Klaus Kinski’nin olduğu bir kitabın kötü olma ihtimali var mı? Üstüne üstlük yazar da “öteki” sinema ve edebiyat konusunun Türkiye’deki duayeni, emektar Giovanni Scognamillo olursa? Ne yalan söyleyeyim, bu iki şahıs benim açımdan bu kitap için yeterli referanslar. Bu kitabı yakın bir zamanda edinmiş olmam ise tabi biraz buruk bir sevinç benim için, çünkü “Korkunun Sanatları” 1996’da yayınlanmış.

Yazar hakkında “kimdir, nedir?” şeklinde bir tanıtım yapmaya gerek duymuyorum, eğer bu ülkede yaşayıp korku türüyle ilgileniyorsanız ve bu ismi duymamışsanız sanırım kendinizi ilgisizlikle suçlamanız gerekir. Scognamillo “Korkunun Sanatları”nda, farklı farklı sanat dallarındaki “korku” janrlarını neşter altına yatırmış ve ortaya zevkle okunan, yararlı bir araştırma kitabı çıkarmış. Ortada yılların getirdiği bir birikim var ve bunu kitapta rahatlıkla görebiliyoruz.

Kitapta Tiyatro, Müzik, Edebiyat, Sinema, Çizgi Roman, Resim ve Mimari konularında “Korku” türünün (ya da diğer bir deyişle korkuyu besleyen türlerin, örneğin gotik vs...) ortaya çıkışı, gelişimi örneklerle açıklanmış. Yazar bu sanat dallarının korku türündeki birbirinden farklı orijinlere sahip örneklerini, yaratıcılarını, akımlarını incelemiş. Yani kitap “korku” sanatlarıyla ilgilenen kişiler için içerdiği bilgiler nedeniyle tam anlamıyla arşivlik bir çalışma, hatta mini bir ansiklopedi bile diyebiliriz. Kitapta ayrıca konuyla ilgili fotoğraf, resim, poster vs… gibi ekstraların renkli olarak yer aldığı 16 sayfalık bir ek mevcut. Sanırım eleştirebileceğim tek nokta kitaptaki bazı imla problemleri ki bu abartılacak derecede büyük bir sorun da değil. Sonuçta konuyla ilgili kişilerin, özellikle kaynak arayışında olanların kaçırmaması gereken bir çalışma, daha fazla söze gerek yok sanırım. – Mert.

www.inkilap.com

 

INDEX

 


Kürklü Venüs (Venüs Im Pelz) – Leopold Von Sacher-Masoch / Çiviyazıları 2001


Çiviyazıları edebiyatın “aykırı” eserlerini yayınlayan bir yayınevi. Marquis De Sade’ın “Justine” ve “Sodomun 120 Günü” eserlerini yayınlayıp okuyucuyu sadizimle tanıştırdıktan sonra görevlerini tam olarak yerine getirebilmeleri için mazoşizmin baş eserini de yayınlamaları gerekiyordu, bunu da mazoşizm’in isim babası Leopold Von Sacher-Mazoch’un mazoşist edebiyatın kilometre taşı sayılan “Kürklü Venüs” romanını yayınlayarak gerçekleştirdiler.

Öncelikle uyaralım, bu yayınevinin diğer kitaplarını içerdikleri “Sex & Violence” öğeleri için ilgiyle takip eden arkadaşlar “Kürklü Venüs”’de istediklerini bulamayacaklar, zira buradaki şiddet ve müstehcenlik seviyesi örneğin Sade’ın eserleri ile karşılaştırıldığında çok düşük bir seviyede. Ancak bu da işin iyi tarafı, zira roman her ne kadar mazoşist edebiyatın kilometre taşı sayılsa da genel olarak kadın-erkek ilişkileri hakkında önemli noktalara değiniyor ve bu da onu Heteroseksüel olan herkes tarafından okunabilir kılıyor. Kitabı özellikle kadın doğası üzerine kafa yoran arkadaşlar “kullanma rehberi” olarak bile görebilirler. Romanla ilgili daha ayrıntılı incelemeye geçmeden önce yazarı tanısak daha iyi olur sanırım.

Leopold Von Sacher-Mazoch 1835 yılında dünyaya gelmiş. Zeki, kültürlü bir kişilik, erken yaşta okumaya başlamış, tarih ve hukuk eğitimi görmüş ve 20 yaşında doçent olmuş. 23 yaşında ilk romanını yayınladıktan sonra iki kadın ile ardı ardına mazoşizm yüklü ilişkiler yaşamış. Bu ilişkiler sonucunda “Kürklü Venüs” romanını yazmış. Yani romandaki olaylar tabiri caizse “tecrübeye dayalı”. Yazar ilişki kurduğu bu iki kadını Wanda adlı tek bir karakterde birleştirmiş. Daha sonra birçok kez evlenmiş ve çocuk sahibi olmuş, 59 yaşında da kalp yetmezliğinden hayata gözlerini yummuş.

“Kürklü Venüs” gerçekten son derece kişisel bir roman ve yazarın sevdiği kadınlar ile olan ilişkilerini oldukça açık bir şekilde sergiliyor. Roman Severin karakterinin Wanda adlı genç bir dul ile arasındaki aşk ilişkisi üzerine kurulu. Severin sevdiği kadına adeta tapıyor. Aynı zamanda muhtemelen küçükken hayran olduğu teyzesinin kendisini kırbaçla dövmesini de bir takıntı haline getirmiş ve sevdiği kadın tarafından eziyet görmekten, daha doğrusu onun kölesi olmaktan zevk alıyor. Severin adeta bir tanrıça olarak gördüğü Wanda’nın kölesi olmak için adeta yalvarıyor. Her ne kadar Wanda ilk etapta Severin’in bu isteklerine soğuk baksa da Severin’e olan sevgisi nedeniyle isteklerini yerine getiriyor ve böylece tehlikeli bir yolculuk da başlamış oluyor. Severin Wanda’nın gerçek anlamda kölesi olmayı kabul ediyor ve kağıt üzerinde bir anlaşma imzalıyor. Roman boyunca Severin’in yaşadığı ikileme tanık oluyoruz; sevdiği kadın tarafından aşağılanmaktan, onun başka erkeklerle beraber olmasından derin bir acı duysa da aynı zamanda önüne geçemediği bir zevk de alıyor. Wanda ise Severin’in bu kırılgan tavırları nedeniyle ondan nefret etmekle onu sevmek arasında bir ikilem yaşıyor, zira Wanda’nın istediği dediğim dedik, kıskanç bir eş ve ancak böyle bir erkeğe sonsuza dek sadık kalabileceğini biliyor. Ve işin acı tarafı kendini rolüne öylesine kaptırıyor ki Severin’e acı çektirmekten o da zevk almaya başlıyor, ve sevgisi de gitgide yok oluyor. Bu şiddetli sürecin sonunda hem Wanda hem de Severin önemli şeyler öğreniyorlar. Severin Wanda’yı despot bir erkeğe kaptırıyor, ama aynı zamanda mazoşist eğilimleri sonucunda kendini köle gibi teslim ettiği kadının kendine çektirdiklerinden ders alıyor ve romanın sonunda kadın-erkek ilişkileri konusunda oldukça değişen bakış açısını şu cümleler ile özetliyor:

“Doğanın yarattığı gibi olan ve erkeği şimdi olduğu gibi kendine çeken kadın, erkeğin düşmanı ve sadece erkeğin kölesi ya da erkeğin despotu olabilir, ama hiçbir zaman yol arkadaşı olamaz. Yol arkadaşı, ancak erkeğe hakları ile eşit olduğunda, eğitimde ve işte erkek gibi olduğunda, olabilir.”

Yani Severin kadınlarla olan ilişkilerinde bir nevi rol değiştiriyor, despot davranmayı ve kadınları ancak bu şekilde kendine bağlayabileceğini öğreniyor.

Yazarın kadın doğasına bakışı oldukça ilginç ve eminim feministlerin pek de hoşuna gitmeyecektir. Ancak yine de son cümlesindeki “kadın ve erkek eşit olduğunda” sözü sanırım günümüz için durumun daha farklı değerlendirilmesi gerektiğini de ortaya koyuyor.

“Kürklü Venüs” oldukça sofistike bir dille yazılmış. Elimizdeki bu baskı oldukça eski bir Alman baskısından birebir çevrilmiş ve orijinalindeki birçok hata da olduğu gibi bırakılmış. Sonuç olarak mazoşizm teması zerre kadar ilgimi çekmese ve baş karakterin yaşadığı duygusal ikilemi tam olarak anlayamasam da romanı temelde oldukça ilginç ve gerilimli bir ilişkiyi merkeze aldığı için sıkılmadan okuduğumu da belirtmem gerekir. Romanı bitirdikten sonra aklıma iki soru takıldı:

1. Severin karakterinin kadın-erkek ilişkilerine bakış açısının roman sonu itibariyle değiştiğini göz önüne alırsak, acaba Masoch da Severin gibi mazoşist eğilimlerini gerçek hayatta terk etti mi?

2. Steve Severin kendini bunca sene Siouxsie’ye kırbaçlattı mı??? J – Mert.

www.civiyazilari.com

 

INDEX

 


Mezarlarınıza Tüküreceğim (I Spit On Your Grave ) - Boris Vian / Tüm Zamanlar Yayıncılık


Boris Vian'ın en ünlü romanı olan "Mezarlarınıza Tüküreceğim", gerçekten de adı gibi sert bir eser ve insanda yüze aniden inen bir yumruk etkisi yaratıyor. "Mezarlarınıza Tüküreceğim" bence Vian'ın en iyi eseri olmasa da, kesinlikle yazdıkları içindeki en etkileyici olanı. 140 sayfa boyunca agresyon ve sürprizler dinmek bilmiyor ve kitap sizi kesinlikle sersemletiyor. Vian, kitabın olay yaratacağını bildiği için, daha baştan, asıl dili olan Fransızca olarak değil, İngilizce yazmış romanı. Kitap hakikaten de olay yaratmayı başardı, ve hatta filme de alındı. Ne kadar trajik ve ironiktir ki, Vian filmin ilk gösterimi sırasında kalp krizi geçirip ölmüştür.
Peki kitap ne anlatıyor? Kimilerine göre kitap "resimsiz porno" iken, kimileri bunun ırk ayrımına yönelik bir eser olduğunu düşünüyor. Vian'ın betimlemeleri ya seks üstüne kurulu, yada nefret. Sanırım iki görüş de doğru söylüyor eserin konusu hakkında.
"Mezarlarınıza Tüküreceğim" bir yabancının bir kasabaya yerleşmesi ve bir eczaneyi işletmeye başlamasıyla start alıyor. Adamımız 13-14 yaşlarında kızlarla gönül eğlendiriyor, seks partileri veriyor, falan filan. Başlangıçta adamımızın bir sefa pezevengi olduğu düşüncesine kapılabiliriz: Nedir yani, adam genç kızlarla ilgileniyor işte?! Hmmm... Ama inanın bu kadar basit değil. Zamanla işin iç yüzü ortaya çıkıyor ve her şey yerli yerine oturuyor.
Bu roman, 20. yy'ın üstünde en çok konuşulan ve eleştirilen eserlerinden biri, belki de birincisi oldu. Bunun ana sebebi de, kimse aksini iddia etmeye kalkışmasın lütfen, pornografi ve sübyancılık. Kitabın vermek istediği mesaj hep yanlış algılanmış ne yazık ki. Ancak bunda biraz Vian'ın da suçu var; sonuç olarak kitabı öylesine sade ve basit bir dille yazmış ki, bir ilkokul öğrencisi bile kitabı okuduğunda her şeyiyle çözümleyebilir. Eh, bunda Vian'ın suçu ne diyebilirsiniz? Bunu da şöyle açıklayayım: Boris Vian'ın eserleri genellikle hayal dünyalarında geçer. "Pekin'de Sonbahar" olsun, "Yürek Söken" olsun, hepsi öylesine anlaşılmaz ve saçma yapıtlardır ki, verdikleri 'tehlikeli' (!) mesajların üstü bir nebze de olsa örtülebilmiştir böylece. Ancak "Mezarlarınıza Tüküreceğim"'de Vian, belki de kendi isteğiyle, bir kuyuya düşmüştür. Uç noktalarda gezinmeyi ve zamanının ötesinde yürümeyi seven bir insandı Vian, ancak kim bilir, belki de dünya henüz böyle bir şeye hazır değildi?
"Mezarlarınıza Tüküreceğim", çoğu romanının bana hitap etmediğini düşündüğüm Vian'ın en sevdiğim 2. eseri oldu (1.si: "Kırmızı Ot"). Ancak kitabın en eğlenceli bölümünde Boris Vian'ın imzası yok. Şöyle açıklayayım: Kitabı eğer almak istiyorsanız, piyasada hala bulabilir misiniz bilmiyorum ama, mutlaka ama mutlaka Tüm Zamanlar Yayıncılık'ın bastığı kopyayı edinmeye çalışın. Kitap sansürlenmemiş, ancak eserin sonunda T.C. Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyatından Koruma Kurulu'nun (evet, adı aynen böyle!!!) kitap hakkında aldığı 12 sayfalık karar metni bulunuyor. Okuması çok eğlenceli, inanın bana...
- Kıvanç.

www.toadshow.com.au/rob/vian/vian.htm

 

INDEX

 


Olağanüstü, Üç Kimyasal Romans (Ecstasy – Three Tales Of Chemical Romance) – Irvine Welsh / Stüdyo İmge 2003


Irvine Welsh’in “Ectasy” adlı romanı 2003 nisan ayında Stüdyo İmge tarafından basıldı. “Ecstasy” yaklaşık 100’er sayfalık üç orta uzunluklu hikayeden oluşuyor.

İlk hikayenin adı “Lorraine Livingston’a Gidiyor”. Bu hikaye, Rebecca Navarro adlı bir yazarın ve Lorraine’in başından geçen olayları anlatıyor. Tabii yine çılgın rave partileri, ecstasy, haplar... İşin içinde bazı ilginç ayrıntılar da var bu sefer; ölü sevici bir karakter hikayenin en renkli kişiliği. İkinci hikaye “Tetrazidine Çocukları” adını taşıyor. Bunun konusu; bir ilaç şirketinin piyasaya sürdüğü ve zamanında adeta kapışılan ve yok satan bir ilacın, yan etkilerini çok uzun yıllar sonra göstermesi, ve bundan muzdarip olan insanların ilaç şirketinin sahibinden intikam alma çabaları olarak özetlenebilir. Kitaptaki üç hikaye arasında en iyi olanı bu. Son eserin adı “Yenilmeyenler”. Konu, “Lorraine Livingston’a Gidiyor”’a benziyor. Yine club, yine haplar, ecstasy, speed, çilek... Bir kulüpte tanışan iki genç, ve zamanla aralarında gelişen aşk...

“Ecstasy”, yazdığı kitaplar arasında okumadığım sadece bir tane eseri bulunan Irvine Welsh’in beni az etkileyen kitabı oldu. Zevkli sokak aksanı konuşmalar, ince düşünülmüş espriler yine var bu romanda; ancak bana “Glue” ya da “Porno”’daki tadı vermediğini söylemeliyim. Ancak kitap yine de kesinlikle sıkmıyor; hızla ve keyifle okunabiliyor. – Kıvanç.

www.studyoimge.com

 

INDEX

 


Sinemamızda Bir “Auteur”: Ömer Kavur – Şükran Kuyucak Esen / Alfa Yayınları 2002


Webzine’de bulabileceğiniz “Short Films Of David Lynch”’in kritiğinde de belirttiğim üzere bana sinema sanatını sevdiren iki isimden biri Ömer Kavur. “Gizli Yüz” hala en sevdiğim filmlerden biri, keza aynı şey “Anayurt Oteli” için de geçerli. Gelmiş geçmiş en önemli Türk yönetmenleri arasında ismi ilk akla gelen yönetmenlerden birisi hiç şüphesiz. Gerek yılların birikimiyle oluşturduğu kendine özgü anlatımıyla, gerek filmlerini adeta bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlayan temalarıyla Ömer Kavur bugün yurtdışında toplu özel gösterimleri düzenlenen, kendini dünyaya kanıtlamış bir sanatçı. Ne acıdır ki Kavur sineması Türkiye’de asla hak ettiği ilgiyi göremedi, her filmi festivallerde ödüle boğulsa da sınırlı sayıda izleyiciye ulaştı. Bunda Kavur’ın işin ticari yanını önemsemeyişinin de katkısı olduğunu düşünüyorum. Aslında hiç şüphesiz ki bir sanatçının tamamen sanatına konsantre olması gerekir, ancak ben yine de Kavur sinemasının daha iyi bir tanıtımla ulaşabileceği potansiyel izleyicileri olduğunu düşünüyorum. Son filmi “Karşılaşma”’da sanırım durum biraz değişti, “Uzak”’ın Cannes’daki büyük başarısının ardından insanlar sanat sinemasına geçmişe nazaran daha sempatiyle bakmaya başladılar. Bunun sonucunda da “Karşılaşma” bu yıl Altın Portakallarda en iyi film, en iyi yönetmen vs… gibi ödüllerin yanında bir de sürpriz bir biçimde Halk Jürisi ödülünü kazandı. Ne diyelim, umarız gelecekte bu ilgi daha da artar, belki biz de “Gizli Yüz”, “Anayurt Oteli”, “Akrebin Yolculuğu” gibi yönetmenin yerli-yabancı bir çok saygın film festivalinde ödül kazanmış başyapıtını DVD’de görme şansına erişiriz.

Söz konusu kitap Ömer Kavur sinemasını derinlemesine inceleyen 470 sayfalık bir eser. Şükran K. Esen Ömer Kavur sinemasını, yönetmeni bir Auteur olarak ele alarak incelemiş ve yönetmenin filmlerinde sürekli olarak karşımıza çıkan zaman, yabancılaşma, arayış gibi temaları göz önünde tutarak filmlerin içlerinde sürüp giden anlatıyı deşifre etmeye çalışmış. Kitapta kapsamlı bir Ömer Kavur biyografisinin yanında tüm Kavur filmlerinin oldukça kapsamlı sypnosisleri mevcut. Filmlerin çözümlemelerinde Esen, yönetmenle yaptığı söyleşilerden de yararlanmış. Zaten kitapta Kavur’la yapılmış oldukça uzun bir söyleşi de yer alıyor. Tüm film incelemelerinin sonunda Esen Kavur sinemasının özelliklerini ayrıntılı bir biçimde özetlemiş.

Kitap gerçekten büyük bir çabanın ve çalışmanın ürünü ve ortaya çıkan sonuç fazlasıyla tatmin edici. Tek rahatsız eden şey kitaptaki bazı imla hataları, kitabın basılmadan önce sağlam bir editör incelemesinden geçmesi hiç de fena olmazdı. Ama bu haliyle de çok rahatsız edici sayılmaz, zaten dolgun içeriği bu hataların üzerini rahatlıkla örtüyor diyebilirim.

“Sinemamızda Bir “Auteur”: Ömer Kavur”, basında kolay kolay rastlayamadığımız bu usta yönetmenin sinemasına ilgisi olanlar için bulunmaz bir nimet. Aynı zamanda Türk sinemasının en önemli yönetmenlerinden birini böylesine derin bir incelemeye tabi tuttuğu için de arşivsel bir niteliğe sahip. Başta Ömer Kavur severler olmak üzere tüm sinefillere şiddetle öneririm. – Mert.

www.omerkavur.com/alfa_t.asp

 

INDEX

 


Ubik – Philip K. Dick / Altıkırkbeş 2002


Philip K. Dick romanları ülkemizde iki ayrı koldan yayınlanmaya devam ediyor. Metis Bilimkurgu “The Man In The High Castle”, “Vulcan’s Hammer” ve yukarılarda bir yerlerde eleştirisini bulabileceğiniz “The Clans Of The Alphane Moon” gibi eserleri biraz düşük kaliteli bir baskıyla yayınlarken Altıkırkbeş “A Scanner Darkly”, “Radio Free Albemuth” ve “Martian Time Slip” gibi önde gelen Dick romanlarını daha kaliteli bir şekilde okuyucuya sunuyor. Biz gariban Dick fanlarına da hem bu yeni baskıları, hem de artık ikinci elde bulabileceğimiz Dick çevirilerini elimizden geldiği ölçüde satın almak kalıyor tabi ki.

“Ubik” Altıkırkbeş’in bilimkurgu serisinden çıkan bir roman. Bir kitapçıda kapağını gördüğünüzde muhtemelen itici ve garip gelecektir ama “Ubik” yüksek beklentilerle bile okuduğunuz zaman sizi şaşırtacak bir roman. Philip K. Dick ile tanışmak için en doğru roman bu mudur bilemiyorum, ama benim gibi çoğu önde gelen Dick romanını okumuş birisi için “Ubik” Dick’in doruk noktası. Eminim benim fikrimi paylaşmayanlar olacaktır, ama şunu bilin ki bu romanı satın aldığınızda bir başyapıt satın almış olacaksınız.

“Ubik” Philip K. Dick’in ölüm, yaşam, gerçeklik, zaman gibi kavramlar üzerine yaptığı inanılmaz bir çalışma. Yine ironik, karamsar, güvensiz bir gelecek, birbirinden garip ve uçuk bir sürü karakter, Dick’in teknolojiden psişik güçlere varan çeşit çeşit icadı, olay örgüsü içinde karşımıza çıkan bir sürü kırılma noktası, ve Dick romanlarında görülmüş en acımasız ve en akılda kalıcı Femme Fatale. “Ubik” bize Philip K. Dick’in neden “Future Noir” gibi bir tarz ile anıldığını en iyi anlatan roman belki de. 250 sayfalık bu roman o kadar yoğun ve akılcı ki kendinizi kaptırmamanız olanaksız. Olaylar geliştikçe ve hikaye hiç beklenmedik yönlere kaydıkça artık bu inanılmaz tempo içinde biz de baş karakter Joe Chip gibi kendimizi bir piyon gibi hissetmeye başlıyoruz.

Philip K. Dick romanlarının konularına değinmeyi çok sevmiyorum çünkü potansiyel okuyucuların heyecanı kaçsın istemiyorum, ama yine de biraz giriş yapalım. Romandaki disütopik gelecekte artık parapsikolojik yetenekler bilim tarafından tamamen kabul edilmiş durumda, dahası bu yeteneklere sahip insanların çeşitli işler için kullanıldığı birbirine karşıt şirketler söz konusu. Bu telepatlar ve medyumlar casusluk başta olmak üzere bir sürü amaç için kullanılıyor. Bir de bunların yanında Dick yarı-yaşam gibi bir temayı da öyküye katmış, ki bu taze taze ölmüş olan insanların özel tabutlara kapatılıp iki dünya arasında tutulması anlamına geliyor. Özel bir iletişim cihazı yardımıyla bu yarı-ölü insanlarla zihin yoluyla bağlantı kurulabiliyor, öyle ki bazıları yarı-yaşam halinde şirket bile yönetebiliyorlar! Adamımız Joe Chip de Runciter Asc. şirketinin operasyonlarının önemli bir adamı, ancak ekibiyle birlikte kendini bir komplonun içinde buluyor ve bu komployu kimin kurduğunu çözmeye çalışırken olaylar da giderek anlamsız bir biçimde garipleşmeye başlıyor: Cebindeki bozuk paralar yıllar öncesinin sürümleriyle yer değiştiriyor, içmek istediği kahve küfleniyor, elini attığı bir karton sigaraların hepsi çürüyüp patır patır dökülüyor, vs… Diğer bir değişle fiziksel dünyaya ait tüm değerler kafalarına göre takılmaya başlıyorlar. Joe Chip’in işe bulaşma sebebi daha doğrusu insanların uğruna birbirini öldürmekten çekinmediği değer olan para bile giderek anlamsızlaşıyor. Ve tüm bu öykünün merkezine Dick bölüm başlarında bazen bir bira markası, bazen bir kahve markası, bazen de araba markası olarak bir reklam içinde karşımıza UBIK olgusunu yerleştiriyor. Ubik kelimesi “her yerde olan, sınırsız” anlamına gelen “Ubique” kelimesinden türetilmiş. Bir nevi tanrısal bir olgu Ubik. Ve bunun tüm roman boyunca farklı farklı “ürünler” olarak karşımıza çıkması hiç de tesadüfi değil, zira romanın merkezinde de işçi – işveren ya da başka bir değişle ürünü satan ve alan arasındaki ilişki duruyor: Romandaki en dikkat çekici ve sona dek devam eden ilişki de “işveren” Runciter ile “işçi” Joe Chip arasındaki ilişki zaten. Bu ilişki “Tanrı – insan” ilişkisinden çok da farklı sayılmaz belki de Dick’in gözünde, sonuçta romanın son bölümünde Ubik “Tanrı” olarak karşımıza çıkıyor (“Ben varım. Her zaman var olacağım”).

Romanın alt metnini daha fazla deşmek istemiyorum, zaten bunun yeri de bu eleştiri kısmı değil, inceleme kısmı, belki bir gün Dick’in yazdıklarına ayrıntılı bir biçimde değiniriz. Ama size söyleyebileceğim “Ubik”’in yabancıların değimiyle tam anlamıyla “thought provoking” bir roman olduğu. Romanın sonunda yüzünüze aptal bir gülümseme yayılıyor, çemberi mükemmel tamamlıyor Philip K. Dick.

Bir de Philip K. Dick romanlarını okurken anlatılanları rahatça akılda canlandırmak mümkün oluyor, her ne kadar Dick ayrıntılara önem verse de okuyucuya da epey bir pay bırakıyor. Ben Dick romanlarını kafamda bir film gibi canlandırarak okuyorum. Bunun başrolünde Colin Farrell’ı oynattım mesela :))

Eğer bilimkurgu okuruysanız ve bu romanı okumadıysanız ödevinizi eksik yaptınız demektir. “Ubik” benim için “Solaris”, “1984”, “Stranger In A Strange Land”, “Fahreneit 451” gibi zihin tahrik eden büyük klasiklerle aynı katta. Tek kelimeyle farz. – Mert.

www.altikirkbes.com

 

INDEX

 

GERİ DÖN

 

Hosted by www.Geocities.ws

1