FİLM
Yeni! DARKNESS
28 DAYS LATER. Yönetmen: Danny Boyle (2002)
Bu filmlerin konusunu bilirsiniz. Bir nedenden dolayı insanlar “zombi” olurlar. Genellikle ordunun kimyasal atıkları nedeniyle bazen de biyolojik silahlar nedeniyle gerçekleşir bu durum. Bazen ölüler canlanır, bazense sadece canlılar zombiye döner. Bunun üzerine birkaç eleman hayatta kalma mücadelesi verirler, ki bu mücadele içerisinde çoğu kez birbirleriyle de mücadele ederler. Bu arada biz de bolca gore görüntüye şahit oluruz. Bu janr’ın en bilindik filmleri tabi ki George Romero’nun “Living Dead” üçlemesidir. Romero’nun filmleri hem görsel açıdan oldukça etkileyicidir, gerilimlidir, aynı zamanda da insanlık üzerine sert eleştiriler yöneltir. “28 Days Later”’da da durum aynı. Bu kez “zombileşmeye” neden maymunlardan bulaşan bir virüs. Burada ölüler ayaklanmasa da insanlar yürüyen ölüye dönüşerek etrafa saldırıyorlar, dahası saldırdıklarına da geleneksel olarak hastalığı bulaştırıyorlar. Filmde bu salgının başlamasından “28 gün sonra” baş karakterimiz bir hastanede gözlerini açıyor ve tehlikeli yeni hayatına uyum sağlamaya çalışıyor. Tabi bu sırada “iyi” ve “kötü” olarak sert çizgilerle ayrılmış insanlarla karşılaşıyor, yeri geldiğinde mücadele ediyor ve “kurtuluş” arıyor. Filmin konusuna daha fazla girmeyeceğim. Gerek yok çünkü. Zira filmin janra getirdiği pek bir yenilik olduğuna inanmıyorum. Ayrıksı filmleriyle bilinen Danny Boyle “teknik” açıdan yenilik getirmiş gibi görünse de senaryo bazında hiçbir yeniliğe rastlayamıyoruz, dahası film Romero’nun üçlemesine o kadar fazla gönderme yapıyor ki bu göndermeler belli bir süre sonra (senaryonun temeline yerleştiği için) “arak” haline geliyorlar. Filmle ilgili yorumlarım “negatif” gibi görünebilir. Aslında pek de öyle değil. “28 Days Later” güzel bir film. Tabi ki bazı problemleri var (ki bunların çoğu senaryodan kaynaklanıyor) ama sıkılmadan izlenecek bir film. Ama filmi izlemeden önce “yeni millenyumun ilk büyük felaket filmi” şeklinde tanıtımlar okuyunca insan daha fazlasını bekliyor, zira ben burada yeni pek bir şey bulamadım. Hiç yenilik yok mu peki? Var tabi. Sıralamak gerekirse: 1. Film dijital kamerayla çekilmiş. 2. Amerika’da değil, İngiltere’de geçiyor. 3. Oyuncular Amerikan değil, İngiliz aksanına sahip. 4. Filmde müzikler alternatif rock çevresinde seyrediyor (yönetmen Boyle olunca aksini beklemek mantıksız zaten) 5. ??? Ben 4’te kaldım. 5. maddeyi siz ekleyiverin.
Yani anlıyorum, süper market sahnesi bir gönderme. Ama filmin son yarım saati tamamen asker – sivil çatışması üzerine kurulu ve bu tema “Day Of The Dead”’de tüm bir film boyunca hakkıyla işlenmişti. Yani “gönderme” ile “rip-off” arasında ince bir çizgi vardır ve bu film maalesef o çizgiyi aşıyor. Peki bu filmi “kült” statüsüne oturtan, “yeni millenyumun ilk büyük felaket filmi” şeklinde lanse edilmesine sebep olan şey ne? Cevap: yönetmen, yönetmen, yönetmen… Yani aynı temaları “modern” bir üslupla “modern” ve “entelektüel” bir yönetmen, neredeyse aynı şekilde (ama daha fazla kişi izleyebilsin diye daha az kanlı) yapınca millet alkışlıyor. Ama “kaka” bir gore yönetmeni aynı temaları daha iyi bir biçimde hem de çok daha önce işleyince “ucuz korku filmi” oluyor. Kusura bakmayın, ama bunun adı emeğe hıyanettir. OK “28 Days Later” iyi bir film, ama kesinlikle devrimci, yenilikçi, tarihe geçecek bir film değil. Hollywood dışından gelmesi de zerre kadar umurumda değil. Eğer bir film bu kadar kolay kült statüsüne sokulacaksa John Carpenter’a, Tobe Hooper’a, Romero’ya ayıp resmen. Dahası eğer “aynı temalar o filmlerde de vardı ama o filmler düşük bütçeli B-filmleriydi, Boyle ve ekibi sağlam bir bütçe ve teknik imkanla o fikirleri hakkıyla değerlendirmişler” gibi bir düşünce varsa bu daha da ayıp, hatta Romero’nun üçlemesine, sinemasına, dahası izleyicisine hakaret. Bunları geçip filme dönecek olursak. Oyunculuk kesinlikle abartılacak derecede iyi değil. Christopher Eccleston beklenmedik bir şekilde silik. Brandon Gleeson sağlam ama o da filmin ikinci yarısında askerlerle karşılaşmadan önce zorlama bir sebeple “öldürülüyor”. Halbuki onun canlandırdığı karakterin askerlerle olan bölümde yer alması hem senaryoyu bir nebze olsun klişelerin dışında tutardı, hem de öyküye farklı bir boyut katabilirdi. Filmin “asker vs. sivil” kısmından öncesi, yani karakterlerimizin yaşam mücadelelerinin ve yolculuklarının anlatıldığı kısım oldukça sağlam. Yine bazı senaryo boşlukları var (örneğin Jim mola verdikleri yerde “çizburger” yazısını görüp –aslında içerde çizburger falan olmadığını bilmesine rağmen– dükkana dalıyor, ve “uğraması gereken” saldırıya uğruyor). Ama genel olarak film sıkmıyor. “Asker vs. sivil” olarak bahsettiğim ve “kötü & abazan asker” stereotipinin bolca kullanıldığı son kısım da iyi, tek problem Danny Boyle’un “modern olmak” adına hızlı kurgu ve acayip kamera açıları üzerine fazlasıyla gitmesi. Zaten karambol bir ortam söz konusu ve bu üslup nedeniyle de kimin nasıl öldüğü neredeyse anlaşılmaz hale geliyor. Aslında filmdeki problemlerden biri de senaryo ve kullanılan üslup arasındaki uyumsuzluk; olabildiğine yenilikçi bir üslup kullanılırken bu kadar fazla stereotipe rastlamak gayet yabancılaştırıcı bir durum. Film beni korkutmadı. Bilemiyorum, belki de bunun sebebi aynı janra ait çok daha sert örnekleri defalarca izlemiş olmamdır. Ama bu da benim açımdan filmin bir eksiği. Sonuçta “28 Days Later” fena bir film değil, ama göklere çıkartılacak kadar iyi hiç değil. Daha çok korku filmi yönetmeni olmayan biri tarafından Hollywood sinemasından hoşlanmayan pseudo-entelektüel genç izleyiciler için çekilmiş bir korku filmi gibi. Filmdeki bir çok şey dediğim gibi daha önceden yapıldı (eleştirel kısımlar da dahil, bkz. Romero filmleri), ve sırf “saygıdeğer” bir yönetmen çekti diye bu filmi bu kadar abartmak anlamsız. Filmi 2 kez izledim ama 3.’ye izleyeceğimi sanmıyorum. Eğer sarsıcı ve eleştiri yüklü bir post-apokaliptik film izlemek istiyorsanız Romero’nun üçlemesinin herhangi bir filmi her daim tavsiyemdir. “28 Days Later” da hiç fena bir film değil, ama onları izledikten sonra “28 Days Later”’ı izlerseniz yavan kaldığını göreceksiniz, en azından benim için bu böyle. Ben kendi payıma Boyle’un “Trainspotting” ve “Shallow Grave” günlerine dönmesini bekliyorum. – Mert.
BAISE MOI. Yönetmen: Virginie Depentes (2000)
Virginie Depentes’in diğer işleri hakkında bir bilgim yok, ancak bu filmin Fransa’da oldukça sansasyonel bir etki yarattığından bahsediliyor. Bence “Baise Moi” sansasyonu hak edecek bir film değil. “Baise Moi” bir porno film, ve işin kötü tarafı kendi kendinin parodisi haline gelen bir porno film. Yani porno film “değilmiş” gibi yapıp, pornografiyi gerçekçilik adına cesurca kullanan bir film gibi gözükmeye çalışmasına karşın kötü anlamda bir “porno” film olmuş “Baise Moi”. Neden böyle düşünüyorum buna geçmeden önce hikayeden biraz bahsetmek istiyorum. “Baise Moi” aynı “Thelma & Louise”’de olduğu gibi iki kadın etrafında geçiyor. “Baise Moi”’deki kadınlar Fransa’nın gettolarında yaşayan, hayatın tokadını yemiş genç kadınlar. Manu despot ve maço abisinin altında eziliyor. Şiddetle dolu sokaklarda yaşam mücadelesi veriyor. Birkaç porno filmde oynamış, her şeye boş vermiş. Nadine ise uyuşturucu, porno, seks vs… gibi şeylerle fazlasıyla alakalı, tam anlamıyla nihilist. Bir gün Manu bir arkadaşıyla beraber tecavüze uğruyor. Bu tecavüzün ardından gelişen olaylar sonucunda abisini öldürüyor ve elemanın tüm parasını alıp kaçıyor. Nadine de cinnet geçirip ev arkadaşının hakkından geliyor. Bir şekilde yolları kesişiyor ve Paris’e yol alıyorlar. Bu arada etraflarındakilere karşı (bilhassa erkeklere) nihilist şiddete başvurmaktan kaçınmıyorlar… Olayların gelişimini az çok tahmin edebilirsiniz. Zira ortada yenilikçi bir şey söz konusu değil. Eli tabancalı iki kadın, tuzaklarına düşürdükten sonra eziyet edip aşağıladıkları ve de hakladıkları erkekler vs… Peki “Baise Moi”’de farklı olan ne? Öncelikle “Baise Moi” dijital el kamerasıyla ile çekilmiş. Belli ki bunu hem bütçe yetersizliğinden, hem de özellikle şiddet sahnelerinde gerçekçi, daha doğrusu belgeselvari bir hava yaratmak için tercih etmişler. Bu seçime bakarak filmin gerçekçi bir yapı sergilemek gibi bir derdi ön planda tuttuğunu düşünüyorum. Tabi olay sadece bunla bitmiyor. Bu filmin baş karakterleri Thelma ve Louise’den çok daha sert. Hem davranışlarında hem de söylemlerinde. Virginie Depentes erkek egemen toplumda kadınların aşağılanması ve seks objesine indirgenmesi hakkında bir şeyler söylemek istiyor. Bunu da genelde karakterler erkeklere şiddet uygularken onların kullandıkları cümleler aracılığı ile yapıyor. Aslında üzerinde durduğu konular önemli konular ve kesinlikle düşündürücü. Peki Virginie Depentes bunları ne kadar iyi işliyor? Bir kere yönetmenin öne sürdüğü “kurbanlık” erkek tiplemeleri stereotipler ve dahası bazı durumlarda bu stereotiplerin karikatürize edilmiş şekilleri olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin kızların oyun salonunda kafaladıkları, prezervatifsiz seks yapmaya yanaşmayan “aptal” ve de gözlüklü, efemine eleman bana “I Spit On Your Grave”’deki Mattheu tiplemesini hatırlatmasının yanında en az onun kadar itici geldi, çünkü inandırıcı değil. Filmin sonlarında öldürülen sex shoptaki adamın davranışları ise resmen içler acısı. Yani anlıyorum, feministsiniz ve feminist olmakta bir problem yok, ama sırf erkeklerden hıncını almak içinde böyle inandırıcılıktan uzak, komik ve her şeyin ötesinde sıkıcı sahnelere başvurmak bana kolaya kaçmak gibi geldi. Yani yönetmen problemin nedenlerini araştırmak ve de ortaya koymak yerine olayı “kötü kızlar aptal erkeklerden intikam alıyor”’a çevirmiş. Bu yapılabilecek en kolay (ve de klişe) şey. Bu şekilde bir çözüme ulaşılmadığı gibi film uzun vadede akıllarda yer etmiyor. Senaryoda birçok mantıksızlık ve boşluk söz konusu. Örneğin kızların onca cinayet ve soygunun ardından sokakta güneş gözlükleriyle ellerini kollarını sallayarak dolaşmaları çok saçma. Dahası kötü oyunculuklarına rağmen karizma yapmaya kalkışmaları olayı iyice vahim bir hale getiriyor. Oyunculuk deyince. Yukarıda hardcore pornodan bahsetmiştim değil mi? Bu filmin oyuncularının bir kısmı porno oyuncuları. Evet, bildiğiniz porno filmlerde rol alan oyuncular. Bilhassa Nadine rolündeki Karen Bach çok kötü bir oyunculuk sergiliyor diyebilirim. Ama porno film oyuncuları da boşu boşuna seçilmemiş. Filmde bir yığın hardcore seks sahnesi var, hatta tecavüz sahnesi de gerçek pornografi içeriyor. Aranızdan bazıları “Irreversible?” diyeceklerdir eminim. Buradaki tecavüz sahnesi tamamiyle gerçek. Ama ironik bir biçimde, “Irreversible”’daki “rol yapılmış” tecavüz sahnesinin çeyreği kadar sarsıcı değil! Yani Virginie Depentes “ne kadar gerçekçi olursam o kadar sarsıcı olurum” diye düşünmüş olsa gerek, ama “Irreversible”’daki o karanlık, duvarları kırmızıya boyalı ve de mükemmel sinematografi sayesinde cehennem gibi görünen o tüneldeki tecavüz sahnesi buradakinden çok daha rahatsız edici. Bu da sinema sanatının gerçeğin aynısını yansıtmak değil, o tecrübeyi, o olayı izleyiciye “hissettirmek” şeklinde kullanılmasının daha mantıklı olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Sonuçta bir filmin gösterdiği gerçeklik ile seyircinin bulunduğu gerçeklik arasında daima bir perde (veya ekran) mevcut. Bu dezavantajın da sinemanın sunduğu müzik kullanımı, görüntü yönetimi ve özel efekt gibi nimetler ile kapanabileceği bir gerçek, bunun en büyük ispatı da “Irreversible” ile “Baise Moi”’deki tecavüz sahnelerinin arasındaki fark. Sonuçta Kubrick’in bir lafı vardır: “Film yaparken gerçekliğin fotoğrafını göstermezsin. Gerçekliğin fotoğrafının fotoğrafını gösterirsin”. Depentes kolay yolu seçmiş ama ne kadar başarılı olduğu tartışılır. Gelelim diğer seks sahnelerine. Yönetmen öyle görünüyor ki pornografiyi de filmin gerçekçi yapısına hizmet etmesi için sanatsal bir kaygı ile filmde kullanmış. Ama film bu kısımlarda maalesef direk olarak bir porno haline geliyor. Bu seks sahnelerinin büyük bir kısmı filmin yapısına bir katkı yapmıyor. Yani filme ekstra bir anlam veya gerçekçilik kattıklarını söylemek mümkün değil. Dahası seks sahneleri üst üste neden bu kadar uzun verilmiş bunu da anlamak mümkün değil. Yani aynı sevişmeyi farklı farklı pozisyonlar ile tekrar tekrar göstermenin mantığı nedir? Nadine’in ilk seks sahnesi ve burada müşterisi olan adamın seks esnasında televizyonda Gaspar Noe’nin “Seul Contre Tous” filminin (kritiği bu sayıda mevcut) en sert sahnesini izlemesi ile yönetmen “seks-şiddet-zevk” üçgeninde toplumdaki şiddet eğilimi üzerine bir şeyler söylemeyi başarmış, ama bunu diğer seks sahnelerinde göremiyoruz. Yönetmen porno film oyuncuları ile çalışma imkanını istismar etmiş gibi geldi bana. İşte bu noktada da filmin “kendi kendisinin parodisi haline gelmesi” durumu ortaya çıkıyor. Zira kadınların erkekler tarafından seks objesi haline indirgenmesini eleştiren bir film, bu anlamsız hardcore seks sahneleri ile bizzat kendisi başrol oyuncularını seks objelerine indirgiyor! Bu da bir yönetmenin kendi eserine verebileceği en büyük zararlardan birisi olsa gerek. Yukarıda bahsettiğim “sertlik”, filmdeki şiddet seviyesine de büyük ölçüde yansımış. Birçok cinayette kan (özel efektlere ayrılan bütçe el verdiğince) gövdeyi götürüyor. Ancak işin kötü tarafı bu cinayetlerin büyük kısmı gerçekçilikten uzak. Kurbanlar doğru dürüst mücadele etmiyorlar. Yanlış anlaşılmasın, eline silah alan birisinden tabi ki korkulur ama filmdeki kurbanların kızların adeta “köpeği” olmaları hiç inandırıcı değil, daha çok yönetmenin fantezileri gibi geldi bana. Bu da gerçekçiliğe darbe vuran bir etken daha. Bunun dışında filmde çeşitli filmlere göndermelere rastlamak mümkün. Yukarıdaki Gaspar Noe göndermesinin yanında, Nadine’in eline tabancaları alıp ayna önünde poz verdiği sahneler direk olarak “Taxi Driver” dedirtiyor, ki bu tarz bir film için neredeyse “geleneksel” bir şey “Taxi Driver” göndermesi. Sonlarda işlenen sex shop cinayetinde Nadine’in yalvaran adama domuz taklidi yaptırtması ise “Deliverance”’dan araklanmış. Peki filmin iyi tarafı yok mu? Tabi ki var. Birincisi film oldukça akıcı ve hiç sıkmıyor, bu konuda kurgu departmanına teşekkür etmeliyiz. Bunun dışında elle tutulur başka iyi bir yön arıyorum ama bulamıyorum. Yine de sıkılmadan izlenecek bir film olması (bir şey veremese de) küçümsenecek bir şey değil. “Baise Moi” kadınların ezilmesi gibi ciddi bir konuyu “kötü” bir biçimde ele almış. Yönetmen işe anlamsız bir biçimde pornografiyi ve gittikçe gereksizleşen şiddet sahnelerini katarak filmi çabucak unutulacak bir istismar filmine çevirmeyi tercih etmiş. Değindiği problemlerden çok “erkeklerden hınç alma” kısımları üzerine giderek ele aldığı konuya zarar vermiş. Buna bir de kötü oyunculuğu ve inandırıcılıktan uzak senaryoyu da ekleyince ortaya “kaçmış bir şans” çıkıyor. “I Spit On Your Grave” her ne kadar gerçekçilikten uzak bazı yönlere sahip olsa da içerdiği az diyaloga rağmen bu filmden daha çok şey söyleyen bir film. “Thelma & Louise” gibi bir örnek zaten mevcut. Eğer merak ediyorsanız “Baise Moi”’yi de deneyin derim, dediğim gibi sıkmıyor (75 dk.). Ama bu film size bir şeyler verir mi, orası meçhul. – Mert.
BLOODY SUNDAY. Yönetmen: Paul Greengrass (2002)
Pamuk ipliğine bağlı gelecek derecede güç dengelerini koruyan faktörlerin
isteyerek ve/veya istemeyerek tehlikeye atılmaları ve ufak bir fiske ile tüm bu
dengelerin altüst olmasının yarattığı hayal kırıklığı işleniyor bu filmde. Bu
tema birebir o gün Derry kasabasında yaşandığı için, P. Greengrass de
filmi, o günü gerçek mekanında birinci ağızdan anlatılanlara ve yakın tarih
bilgisine dayanarak birebir canlandırmayı, ve onu belgesel gibi çekmeyi tercih
etmiş. Hareketli kameralarla, ana karakterlerin ve arkadaki onlarca figüranın
olayları o günü tekrardan yaşatarak oynamalarının etkisi izleyicinin bütün
ilgisinin bu temaya odaklanmasına sebep oluyor. İşte olay bu: o kış günü
İrlanda’da yağmur yada ne biliyim kar değil de kurşun yağıyordu ve mazgallar
sokaklardaki kanı temizliyordu. Tarihi bir Protestan-Katolik geriliminin
yarattığı bu olayın sinemadan başka bir yolla anlatılmayacak tarafları da,
belki de en önemli tarafları ve önemli olduğu kadar da hep göz ardı edilen
tarafları da anlatıldı bu filmle (belki de ilk kez): Bu olayın insan psikolojisi
tarafları!!! Ivan Cooper, ana karakterin filmin sonundaki o psikoloji çöküş sahnesi ölen 13 kişiyi açıklarken ki hani, bu olayın ancak sinema ile anlatılabilecek bir tarafıdır. Bunun yanında Ivan Cooper’ın kasabada uygulanan sokağa çıkma yasağının kaldırılması yönünde düzenlediği yürüyüşün temellerinde barışçıl bir niyetin olduğunu da çok iyi anlatabiliyor bu film. Ne bileyim, paraşütçü birliğinden ölüm makinesi olarak yetiştirilmiş askerlerin orada bulunmalarının da hem askeri stratejik açısından hem de insanlık açısından ne kadar yanlış olduğunu da anlatabiliyor film. Sonuçta provokatörlerin ufak bir kışkırtmasıyla orada bulunan ölüm makineleri kontrolden çıkıveriyorlar. Hatta bir tanesi şaşkınlıkla bir şarjörü silahsız kalabalığa boşalttığını itiraf bile ediyor komutanına. Ve tabii ki bütün bu olayların psikolojik nedenleri de rahatça irdeleniyor sinema sayesinde. Bütün her şeyin aslında gerilmekten pamuk ipliği haline gelmiş bu askerlerin psikolojisine bağlı olduğunu da görüyoruz. Orada bulunan onca kalabalığı kendi halkından da olsa hiçe sayarak tehlikeye atacak olan bir başka psikolojiye de tanık oluyoruz. Ve sonuçta ne demokrasi ne barış ne de özgürlük kazanmış oluyor. Yakınlarının öldürülmesini hazmedemeyen bir psikolojinin, genç bir benliği, aslında tüm bu ölümlere sebep olan yegane şey olan şiddete başvurmasını, IRA’e katılmasını görüyoruz. Ve böylece tek kazanan terör oluyor. Protestan olduğu halde Katoliklerin hakkını savunabilen bir Ivan Cooper olabiliyorsa barış için çoktan büyük bir adım atılmış demektir zaten. Üst taraflardaki üç beş politikacının çıkarlarına hizmet edecek, en azından aşırı görüşlerinden dolayı onları haklı gösterebilecek bu tür olaylara karşı tek çözüm, o tarzda olmayan bir politikacı olarak onların karşısına çıkmaktır. Terörist olmayan!!! Filme gelen eleştirilerden biri de filmin İngiliz ordusunun ateşe ilk başladığına dair inancı desteklemesiydi. Yani filmde de görüldüğü gibi askerler ölenlerden birinin cebine çivili bombalardan koyuyorlardı. Belki de bu bomba gerçekte oraya konulmamıştı . Ama ne fark eder ki şiddetin tek taraflı olmadığı üzerine olan bir film bu sonuçta. Yani o zaman aslında paraşütçüler yoktu da paraşütçüleri de oraya İrlandalılar mı koydu (?!!?!?!). Filmin sonunda U2’nun “Sunday Bloody Sunday” parçası çalıyor. Teröristlerden çok müzisyenlere ihtiyacımız var bizim de. Eeee ne de olsa “Everyday Bloody Everyday”, her nerede yaşıyor ve yaşatılıyorsa!!!– Korhan.
DAGON. Yönetmen: Stuart Gordon (2001)
Ama gelin görün ki şu vakte dek “adam gibi” bir Lovecraft filmine rastlayamadım. Yani tamam, Lovecraft’tan esinlenerek yapılmış bir sürü güzel film var belki ama hiçbirisi Lovecraft’ın öykülerindeki o soğuk, melankolik ve tekinsiz atmosferi tam olarak başarıyla yansıtabilmiş değil. Yönetmenlerin büyük ölçüde görmezden geldiği nokta Lovecraft öykülerine gücünü veren şeyin yalnızca anlatıları değil, aynı zamanda da anlatım biçimleri olduğu. Dennis De Gruijter’e göre “Lovecraft filmi” ile “Lovecraftian film” gibi iki farklı kavram söz konusu. Bu bakış açısına göre Lovecraft’ın yaratığı hikaye ve temalardan esinlenerek yapılan bir sürü “Lovecraft Filmi” mevcut, ama “Lovecraftian Film” denilen şey Lovecraft’ın hikaye yazımındaki ilkeleri göz önünde bulundurularak yapılan filmler. Şimdi diyeceksiniz ki “bu kavram göreceli, sonuçta herkesin Lovecraft öykülerinde etkilendiği unsurlar farklı olabilir”, ama problem Lovecraft’ın oldukça sade, statik ve katı bir yazım anlayışına sahip olması ve “farklı” unsurları öykülerine kesinlikle katmaması, bu “farklı” unsurların (örn. Erotizm, Gore, Komedi vs…) katılması filmlerin “Lovecraftian” yapısını bozuyor. Bu konuya daha ayrıntılı olarak belki başka bir zaman ayrı bir başlık altında değiniriz, Dennis De Gruijter’in söz konusu yazısına ise buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Buna göre “Lovecraftian” olarak değerlendirilebilecek bir sürü sağlam film izlememe rağmen (örneğin “In The Mouth Of Madness”), hem Lovecraft üslubunu hem de Lovecraft temalarını tam olarak bir arada kullanan sağlam bir filme rastlamış değilim. Dahası Lovecraft filmlerinin de düşük bütçeli olmaları yine can sıkıcı bir etken, ne de olsa Lovecraft Tolkien kadar çok okunan bir yazar değil ve hiçbir yapımcı bir Lovecraft filmi için bu kadar çok para harcamaya yanaşmıyor. Bir de bunun üzerine kötü oyunculuk ve zayıf senaryolar eklenince sonuçların büyük ölçüde hayal kırıklığı olması kaçınılmaz oluyor. “Dagon” da adını bir Lovecraft öyküsünden alıyor. Yönetmen Stuart Gordon ve yapımcı Brian Yuzna daha önceki Lovecraft uyarlamalarından sabıkalı sinemacılar. Stuart Gordon “Re-animator”, “From Beyond”, “Castle Freak” ve Brian Yuzna da “Bride Of Re-animator”, “Beyond Re-animator” ve bir Lovecraft-anatolojisi filmi olan “Necronomicon”’a yönetmen olarak imza atmışlardı. Bu saydığım filmlerin tümünde bir şekilde Lovecraft’ın üslubuna aykırı olan unsurlar mevcuttu. Sözgelimi “Re-animator” serisi her ne kadar kendi içlerinde değerlendirildiğinde fena filmler olmasalar da Lovecraft öykülerinde hiç bulunmayan komedi unsuruna sahiptiler. Yukarıda saydığım filmler arasında Lovecraft’a en sadık sayılabilecek olan “From Beyond”’da bile erotizm ağır basıyordu, ki Lovecraft öykülerinde bırakın erotizmi, kadın karakter bile doğru dürüst yoktur. “Dagon” bu ikilinin (şimdilik) son ve belki de en güzel ürünü.
Stuart Gordon “Innsmouth” öyküsünü İspanya’ya taşıyor her şeyden önce. Baş karakterimiz (Ezra Godden) ve İspanyol asıllı sevgilisi, arkadaşları olan bir çift ile birlikte yatla İspanya kıyılarında dolaşıyorlar. Burada bilinmeyen bir gücün etkisiyle kaza geçiriyor ve sahildeki kasvetli kasabaya çıkmak zorunda kalıyorlar. Kasaba fırtına altında ama işin kötüsü burası “normal” bir kasaba değil; insanlar çok garip görünüyorlar ve kasabada yolunda gitmeyen bir şeyler olduğu ortada. Baş karakterimiz kendisini ve sevgilisini büyük bir tehlikenin içinde buluyor ve zaman ilerledikçe kasabanın korkunç geçmişiyle ilgili sırlara ulaşıyor, dahası kasabanın kendi geçmişiyle de bağlantısının ortaya çıkması işleri iyice karıştırıyor… Konu dediğim gibi “Shadow Over Innsmouth”’a yeterince sadık. Kasaba gerçekten öyküdeki “Innsmouth”’u oldukça hatırlatıyor, eski evler, dar ve labirentimsi sokaklar, kasvetli, tekinsiz ortam ve tabi ki “sıra dışı” kasaba sakinleri. Bu noktada sanat yönetiminde bütçe elverdiğince oldukça sağlam bir iş çıkartıldığını kabul etmek gerek. Bunun dışında filmin epey gerilimli olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim, baş karakterin otelde kıstırıldığı kısım başarıyla canlandırılmış, keza kasaba içinde verdiği hayatta kalma mücadelesi de başarıyla yansıtılmış. Sualtı çekimleri ve “tünel”’in dizaynı da oldukça hoş. Bunların dışında filmin son derece kanlı olduğunu da belirtmem gerekir. Özellikle tüm ayrıntılarıyla izlediğimiz bir kafa derisi yüzme sahnesi var ki kesinlikle her bünyenin kaldıracağı türden değil. Filmin birçok zayıf yönü de var hiç kuşkusuz. Öncelikle oyunculuklar için pek olumlu şeyler söyleyemeyeceğim. Yan rollerdeki oyuncular (örneğin kasabanın rahibi) oldukça zayıf performanslar gösteriyorlar. Başroldeki Ezra Godden ilginç bir seçim, zira hiç tanınmamış bir oyuncu ve gereğinden fazla itici. Stuart Gordon bu kez neden “fetiş” oyuncusu Jeffrey Combs ile çalışmamış merak ediyorum. Bunun dışında özel efektler de filmin düşük bütçesi nedeniyle biraz “cheesy” bir görünüm yaratıyor. Ama yine de güzel görüntü ve sanat yönetimi durumu nispeten kurtarıyor. Makyaj konusu ise (özellikle değişim geçirmiş köylülerinkiler) pek başarılı değil maalesef. Stuart Gordon düşük bütçesine rağmen fena sayılmayacak bir korku filmi çıkarmış ortaya, ama fanatik bir Lovecraft’çı için (bkz. Ben) film pek de tatmin edici değil. Bu tatminsizliği yaratan problemler ise tabi ki Lovecraft’ın yazımına uymayan, Lovecraft’ın yazımında yeri olmayan unsurların filmde kullanılması. Eminim bu unsurlar (gore & erotizm) “diğer” izleyicilerin ilgisini çekecektir ama ben artık kasvetli, donuk, içe kapanık, karanlık ve her şeyden önemlisi yazarın üslubunu tam anlamıyla görsel olarak yansıtan bir Lovecraft filmi izlemek istiyorum. Bu konuda ticari bir beklentisi olmayan kısa filmcilerin daha “sadık” işler çıkarabileceğini düşünüyorum (lafı geçmişken bir grup kısa filmci “Shadow Over Inssmouth” uyarlaması yapmışlar, söz konusu filmi izleyemedim ama senaryoya buradan ulaşmanız mümkün). Ama “Dagon” her şeye rağmen sıkılmadan izlenecek bir film, bu yüzden korku filmi severlere tavsiye ederim. – Mert.
DARKNESS. Yönetmen: Jaume Balaguero (2002)
“The Sixth Sense”’in ardından yabancıların tabiriyle “thinking men’s horror” türünde, daha karanlık, dramatik, şok edici gore sahnelerden ve cinayetlerden çok atmosferin gücünden ve ağırlığından beslenen korku filmlerinin popülerlik kazandığı bir gerçek. ‘90’ların sonlarında slasher’dan geçilmezken bugün bilinç altı korkularını deşmeye uğraşan “The Others”, “The Ring” gibi son derece başarılı ve “They” gibi başarısız filmler revaçta. “Darkness” da ağır temposu, karanlık atmosferi, soğuk sinematografisi ve klostrofobik havasıyla bu tarz filmlere bir örnek ve bana Fantastic Factory’nin pastadan pay koparma çabası gibi geldi. Evet, yanılıyor olabilirim ama “Darkness” bence biraz fazla “ticari” bir film. Belli bir yere kadar “ticari” hamlelere tolerans tanınabilir ama gerek firmanın filme ayırdığı bütçe, gerekse de yığınla popüler korku filmini fazlasıyla anımsatan unsuruyla “Darkness” bana fazlaca “sipariş üzerine hazırlanmış” bir proje izlenimini verdi.
Kanvas son derece tanıdık öyle değil mi? Durun, daha bitmedi. Senaryonun içine serpiştirilmiş daha birçok tanıdık unsur sizleri bekliyor; hayaletlerin bilhassa küçük çocuğa musallat olması ve gizemin çözülmesi için insanları rahatsız etmeleri (“The Others”, “The Ring”, “The Sixth Sense”, “The Shining”), çocuğun hayaletlerden esinlenerek çizdiği gizemli resimler (“The Ring”, “The Others”), karanlık olunca çocuğun rahatsız edilmesi (“They”), çocuğun yatağının altında saklanan kötü güçler (“They”, “Poltergeist”), filmin günleri gösteren episodlara bölünmesi (“The Shining”, “The Ring”), babanın çıldırmasını ve ailesi için tehlikeli hale gelmesini sağlayan bir perili ev (“The Shining”), ortaya çıkan gizemli ölü fotoğrafları (“The Others”), çocuğun vücudunda çıkan gizemli yaralar (“The Shining”). Film bu kadar çok bilindik motifi “Lost Souls”’u andıran “soğuk” ve koyu bir sinematografi, lineer, durgun bir anlatım ve adından da anlaşılacağı gibi “karanlık” korkusundan beslenen korkunç sahneler ile birleştiriyor. Orijinal bir şey yok mu peki “Darkness”’da? Var. Filmdeki komploların çözümünde yatan sır çok orijinal ve zihin provoke edici cinsten değilse de yine de filme kendine özgü bir hava getiriyor. Gerçi bu temanın da filmin sonlarına doğru devreye girdiğini ve yeterince ayrıntılı işlenmediğini de belirtmek gerekir; senaryo “kötü” karakterlerin kurdukları planların ardındaki motivasyonun derinlerine inemiyor. Olayı hafiften anlaşılmaz bırakmak bilinçli bir seçim bile olsa bence filmin gücünü azaltıyor. Filmin en büyük sorunu bence patchwork’ün altından kalkamaması. Yukarıda sözünü ettiğim filmler (başarısız “They”’i bir kenara bırakırsak, ki “Darkness” “They”’e göre hiç şüphesiz ki daha üstün bir film) ele aldıkları konuyu adeta baştan tanımlayan filmler. Örneğin “The Others” “hayaletli ev” temasını aynen işler ve bakış açısını tersine çevirir, tanıdık gelebilecek bir sürü unsuru twist’i sona saklamasına karşın sürekli askıda kalan bir şüphe yoluyla yok eder. “The Ring” farklı bir kültürden beslenmesi sayesinde bizi hiç beklemediğimiz olaylarla ve korkularla yüz yüze bırakır. “The Sixth Sense” “hayaletlerle iletişim” temasını daha doğrusu “araf” kavramını kendine özgü bir biçimde, olayın “insani” boyutunu ön planda tutarak işler. Söz konusu filmler hem sağlam, oturaklı senaryolara, mükemmel sinematografilere, düzgün oyunculuklara sahiptirler, hem de ele aldıkları klişeleri bir asit kabı gibi eritiverir ve bu karışımın içinde yeniden tanımlarlar. Klişeler bu yüzden bu filmlerin içinde sırıtmazlar çünkü onlar ufak birer taşıyıcıdırlar, hatta bizim için filme giriş kapılarıdırlar. Bunlar artık o filmlerin dokusunun bir parçası olmuşlardır, izlerken rahatsız edici “de ja vu” hisleriyle bizi karşı karşıya bırakmazlar. “Darkness”’da ise durum bunun tam tersi. Burada maksat bu tarzda bir film yapmak, yani bu filmlerin karakteristik özellikleri burada “klişe” olarak kullanılmakta. İşin can alıcı noktası da filmin bu klişeleri herhangi bir biçimde tutarlı bir bütünlüğe ulaştıramaması ve bu klişeleri bir arada tutacak kendine özgü, karakteristik bir tarza sahip olamaması, daha doğrusu bu tarzın yeterince güçlü ve baskın olmaması. Bu durumda filmde yer yer gergin bir atmosfer yakalansa da çoğu kez sonraki hamlede ne olacağını tahmin edebildiğiniz gibi birbirinden farklı birçok tanıdık motifin paralel işlemesi sonuçta tutarsız bir bütün oluşuyor. Bu dağınık yapının getireceği handikaptan donuk, statik bir atmosfer ile kurtulmak istenmiş ama bu noktada da filmin işlemeye çalıştığı temalarda gerekli derinliğe inilememiş. Yani film ne ailenin parçalanması ve anne-baba figürlerinin güvenilirliğinin kaybetmesi temasını, ne de karanlık metaforunu süresi boyunca adam akıllı işleyebiliyor, ne de diğer filmlerden yaptığı arakları bu temalar üzerine etkili bir biçimde oturtabiliyor. Sonuçta süresi boyunca birinci sınıf efektleri, şık kadrajları, vasatın üzerinde seyreden oyunculukları ve kaliteli görüntü yönetimi ile sıkılmadan izlediğimiz ama izledikten sonra da dakikalar içinde unuttuğumuz bir film çıkıyor ortaya.
Öyle görünüyor ki yönetmen yapımcıların beklentisi karşısında kendisini riske atmayarak klişeleri devreye sokmayı tercih etmiş. Bu da filmin yararına değil zararına olmuş. Yani bir yanda özgün olup akıllarda yer eden bir film yapma şansı var, diğer yanda da temkinli olup klişelere yaslanan ve belli bir başarıyı garantileyen bir film yapma şansı var. İlk seçenekte başarı şansı her zaman için garantili olmadığından ikinci seçenek tercih edilmiş. Bence bu bir kayıp. Yani B-filmi olmaktan çekinmeyen ve bundan gocunmayan bir film için bu bir problem olmazdı ancak bu yaklaşım “Darkness”’ı banallik sınırına yaklaştırıyor ister istemez. Son kertede teknik açıdan oldukça iyi bir film “Darkness” ve 90 dakika boyunca sizi sıkılmayacağınız bir yolculuğa çıkaracağı da kesin. Kim bilir, eğer bu üstte adını zikrettiğim filmlere yabancıysanız favori filminiz bile olabilir, ama kendi adıma tekrar izlemeye gerek duyacağımı sanmıyorum. Umarım Jaume Balaguero sonraki çalışmalarında tedbiri elden bırakıp tamamen özgün takılmaktan çekinmez, ancak bu şekilde daha güçlü ve akıllarda yer eden filmler çekebilir, zira “Darkness” vasat senaryosu içinde sağlam bir yönetmenin sanatının tohumlarını da içeriyor, bunu da belirtmek gerekir. – Mert.
DOG SOLDIERS. Yönetmen: Neil Marshall (2002)
“Dog Soldiers” uzun zamandır unutulmuş gibi görünen kurt adamlar temasını biraz farklı bir açıdan işleyen bir film. Zira bilindik kurt adamlar temasına “ordunun özel silahları” temasını da ekliyor. Bunu da Blair Witch vari, ormanda geçen bir kabus gibi başlayıp sonradan Night Of The Living Dead gibi kapalı bir yerde verilen hayat mücadelesi şeklindeki bir öykü içinde sunuyor. Film İskoçya’nın kırsal kesiminde, doğa harikası ormanlık bir alanda bir grup askerin içinde bulunduğu askeri tatbikat esnasında gelişen olayları konu ediyor. Askerler önce ormanda saldırıya uğrayan özel bir grup askerin kalıntılarıyla ve geriye kalan son elemanlarıyla karşılaşıyorlar, sonra kurt adamların saldırısına uğruyorlar. Genç bir kadının yardımıyla bir dağ evine sığınıyorlar ve bundan sonra da bir yandan ölüm kalım mücadelesi verip, bir yandan da başlarına gelen olaylar için açıklama arıyorlar. Film yenilik vaat eder bir biçimde başlasa da karakterlerin “iyi” ve “kötü” şeklinde git gide belirginleşmesi ile türün klişelerine sırtını dayayan bir yapı sergilemeye başlıyor. Özellikle eve sığındıklarından sonra gelişen olaylar şu ana dek bir sürü korku filminde tanık olduğumuz klişe olaylar; kurt adamların girmesini engelleyebilmek için kapılara ve pencerelere tahtaların çakılması, “baş kötü” adamımızın inatla bildiklerini açıklamaması ve bu esnada bağlandığı sandalyeden “şansınız yok, öleceksiniz” gibi laflar etmesi, grubun “baba karakteri” olan çavuşun saldırıya uğrayıp hakimiyetini kaybetmesi ve komutayı baş karaktere devretmesi, yapılan fedakarlıklar, vs… Yani orijinal bir şey söz konusu değil. İşin kötüsü film zerre kadar da korkutmuyor, germiyor. Bunun yönetmenin beceriksizliğinden mi yoksa bütçe yetersizliğinden mi kaynaklandığını bilmiyorum, ama kurt adamlardan bir türlü korkamıyorsunuz, bu da film için bir vasıf sayılmaz. Senaryoda bazı mantık hataları mevcut (örneğin ormanda bir kurt adamın bir askeri anında haklaması, ama filmin sonlarında bir askerin gaza gelip bir kurt adamı tekme tokat dövmesi pek mantıklı durmuyor). Senaryoda bazı sürprizler mevcut tabi, ama bunlar da rahatlıkla tahmin edilebilir şeyler. Kurt adam makyajları iyi, askerlerden geriye kalan parçalar da gore görüntüler meydana getiriyor, ama yine bütçe yetersizliğinden kaynaklandığına inandığım bir sorun askerlerin kurt adamlar tarafından nasıl öldürüldüğünün gösterilmemesi, bunun yerine öldürme işleminden arta kalanlar sergileniyor ve maalesef pek etkileyici olmuyor. Aslında film bir TV filmi havasında daha çok, etkileyici olmaması ve biraz fazla mütevazı durması TV için hazırlanan bir film havası yaratıyor. Peki filmde orijinal olan ne? İşin içine orduyu karıştırması, yani sadece askerleri değil ama aynı zamanda orduyu karıştırması farklılık olarak görülebilir. Ordunun “gizli silah” araştırmaları için özel birliklerini kurt adam ele geçirmeleri için ormanlara yollaması değişik bir fikir. Dahası ordunun kurt adamları kendi yararına kullanmak istemesi de ilginç. Ama filmin asıl orijinalliği dediğim gibi “İngilizliği”’nden geliyor. Sanırım bu konuyu biraz açmam gerekir. Film İngiliz milliyetçisi hem de militarist bir yapıda. Örneğin ordunun özel kuvvetlerine mensup yüzbaşı “kötü” olarak betimlenirken diğer askerler arkadaşları için canını feda eden cesur kahramanlar olarak resmediliyor. Çavuş’un “ben iyi bir asker olarak ölmek istiyorum” sözü ve bu söz kutlanırcasına çavuşun kendini feda edişi film için ilginç bir nokta. Ama milliyetçi söylemler bununla sınırlı kalmıyor. Filmdeki karakterlerden son derece savaş meraklısı ve fedakar, cesur bir asker (ki bu asker filmin sonlarında bir kurt adamı döven askerden başkası değil) kurt adamlara ateş açarken “İngiliz çeliğinden t***kları” olduğunu ve kurt adamlara bunu tattıracağını belirtiyor. Diğer bir asker tatbikat başlarken İngiltere – Almanya maçını kaçırdığı için hayıflanıyor ve film boyunca maçın sonucunu merak ediyor. Bu asker de kahramanca can veriyor ve filmin sonunda ekrana gelen ertesi günün gazetesinde İngiltere’nin maçı 5 – 1 kazandığı yazıyor! Diğer bir değişle, “sen rahat uyu asker”. Filmin bu yönleri gerçekten çok ilginç ve benzeri bir Hollywood filminde kolay kolay görülemeyecek şeyler (en azından bu kadarını görmek mümkün değil, üstelik Amerikanlar bu konuda eleştirilirler hep). Tüm bunlara İskoç ve İngiliz aksanlı askerlerin son derece Britanyalı “bloody good”, “stuff it”, “bollocks” gibi lafları da eklenince ortaya NWOBHM tadı veren bir film çıkıyor. Oyunculara bakacak olursak; emektar Sean Pertwee çavuş rolünde filmin en iyi performansını sergiliyor. Liam Cunningham ve Rutger Hauer-vari yapısıyla Kevin McKidd de oldukça sağlam. Ancak diğer performanslarda zayıflıklar göze çapıyor. Bunun bir sebebi de yer yer aşırı derecede klişeleşen diyaloglar olabilir, ki bu şekilde inandırıcılık da büyük ölçüde yitiyor. Filme genel olarak baktığımızda karşımızda iyi bir sonuç olduğunu söylememiz mümkün değil. “Dog Soldiers” düşük bütçeli, klişelerden bol bol yararlanan bir korku filmi. Korku filmi severler filmden pek bir şey kazanamayacaklardır ama izlerken sıkılmayacaklardır da. Filmin milliyetçi söylemleri de her ne kadar rahatsız edici olsa da filmi ayrıksı bir noktaya taşıyor ve buna klişenin içinde biraz “nefes almamızı” sağlıyor. Ama bu vakitten sonra bu kadar klişe bir korku filmine ihtiyacınız var mıdır bilmem, benim yok şahsen. – Mert.
DOGVILLE. Yönetmen: Lars Von Trier (2003)
EQUILIBRIUM. Yönetmen: Kurt Wimmer (2002)
Filmin konusuna girmek istemiyorum. Film tam anlamıyla “1984”, “The Matrix” ve hafiften de “Fahreneit 451” karışımı. Daha doğrusu yönetmen Kurt Wimmer hazır “The Matrix” popülerken ve düşünsel yanı da ön planda tutan “derin” aksiyon gibi bir tarz ön plana çıkmışken bu ortamdan pay koparmak istemiş. Wachowski’ler gibi çok derin incelemeler ve analizler içine girmek ve Japon Animelerinden tut “Metropolis”’e kadar sinema tarihini deşip referanslar yumağı oluşturmak ve farklı şekillerde yorumlanıp defalarca deşifre edilecek bir film yerine pratik olup almış “1984”’ü içine yeterli miktarda “Fahreneit 451” serpiştirip bunu “The Matrix” vari bir görsel estetikle birleştirmiş. Tabi bu kadarla da kalmamış, elindeki bütçe büyük olmadığı için çok popüler olmayan ama saygın karakter oyuncularıyla çalışıp izleyici yönünden kendini biraz daha sağlama almak istemiş. Bunlar kağıt üzerinde fena fikirler gibi durmayabilir ama bu kadar iki boyutlu bir senaryo içinde bu kadar çok mantık hatası ve inandırıcılığı yok eden çok kötü icra edilmiş klişeler ile birleştirilirse sonuç çok iyi olamıyor maalesef. Kurt Wimmer’ın bu işin düşünsel yanını zerre kadar ciddiye alarak bu işe bulaştığına inanmıyorum, inanamıyorum, çünkü McGuffin de bir yere kadar. Buradaki mantık hatası film boyunca sürüyor ve filmi resmen izlenilmez kılıyor. Tabi mantık hatasına geçmeden önce “1984”’ü bir hatırlayalım isterseniz, zaten “Equilibrium” da hem görsel bakımdan, hem de içerik olarak “1984”’e “göndermeler” ile dolu. “1984”’de George Orwell büyük ülkelere bölünmüş bir dünya resmeder. Komünizmin kabussal bir tada dönüştürüldüğü disütopik ülkemizde düşünmek bir suçtur. Halkın büyük çoğunluğunu oluşturan ve çok kötü koşullarda yaşayan “varoşlardakiler”’in dışındakiler, yani parti çalışanları, tam anlamıyla tek tip insanlardan oluşur. En önemli şey partidir ve partinin insanları varlığına inandırdığı savaştır. Parti insanların düşüncelerini geçmişi sürekli değiştirmek suretiyle kontrol eder. Hissetmek yasaktır, örneğin sevgi, nefret gibi kavramlar giderek anlamsızlaşmaktadır, nefret düşmana, sevgi de “Big Brother”’a daha doğrusu partiye karşıdır. Bu “Big Brother” karakteri evlerde, sokaklarda, iş yerlerinde, kısacası her yerde psikolojik bir baskı olarak insanların karşısına çıkar. Bu bir fotoğraftır ve insanları bakışları ile sürekli etkisi altında tutar. Aslında “Big Brother” partinin insanları kontrol altında tutmak için kullandığı bir kamuflajdan başka bir şey değildir. Baş karakterimiz bu soğuk ve duygusallığın yasak olduğu ortamda kendini bulmaya çalışırken Orwell da düşüncelerimizi sürekli provoke eder. Eğer “1984”’ü okuduysanız “Equilibrium” size bir parodi gibi gelecek buna hazırlıklı olun. Söz konusu romandaki birçok motif birebir filme uyarlanmış ancak ayıp olmasın diye isimler değişmiş. Örneğin “Big Brother” yani “Abi” kamuflajının yerinde bu filmde “Baba” karakteri söz konusu. İşlevi tabi ki aynı, tabi Kurt Wimmer fotoğrafı hologram ve hareketli görüntü ile değiştirerek olayı modernize ettiğini düşünmüş, ki bu sayede “Baba” "Abi"'ye nazaran daha avantajlı denilebilir çünkü vaaz verme lüksüne de sahip, ancak “1984”’deki “Abi”’nin o delici bakışlarının etkileyiciliğine yaklaşamıyor bile maalesef. Kurt baba bir de bu filme özel olarak duygusallığı yok eden bir ilaç olayı eklemiş. Boyundan enjekte edilen bu ilaç insanları tamamen duygusuz kılıyor, ne de olsa duygular mevcut sistem için büyük bir tehdit. Lafı geçmişken bu filmde sistemin korunma sebebi de savaş olmasını önlemek, yani “her şey savaşsız bir dünya için”. İnsanların düşmanla olan savaşları ile motive edildiği “1984” bu açıdan çok daha gerçekçi. “Fahreneit” kısmı ise burada “tablo ve kitap yakmak” şeklinde vücut buluyor. Malum, duygular tümüyle yasak, bu durumda tüm sanat türleri de yasak ve bir suç. Hatta bu olay kitapla ve tabloyla da sınırlı değil, değişik bir zevki ortaya koyan her şey saniyesinde yok ediliyor, örneğin bir aynanın çerçevesi sanatsal hatlara sahip olduğu için yok ediliyor ve sahibi de anında tutuklanıyor. Bu unsurlar da filme yamanmış gibi duruyor. Özelikle “Mona Lisa” sahnesi “kör göze parmak” kıvamında. Bunun dışında filmde “1984”’den alınmış yığınla unsur var ancak saymakla bitmez. Çocukların ebeveynlerinin davranışlarını denetlemesinden tutun işçi kıyafetli bir sürü kişinin bir sürü şeklinde alt geçitlerde dolanmasına kadar film "1984"'ü hunharca rip-off'luyor. Filmin kötü yanı ise bu derece derin bir romanı bu kadar iki boyutlu bir biçimde yansıtması. “1984”’ün düşünsel yapısı filmin Hollywood klişeleri arasında eriyip bitiyor, diğer bir değişle "1984" öğeleri burada filmdeki aksiyona bir arka plan teşkil etmenin ötesine gitmiyor. Adeta “ben kötüyüm!” diye haykıran karakterler, başlaması gereken duygusal ilişkiler, vs. vs… Ancak filmi yiyip bitiren bunların hiçbirisi değil. Yukarıda yazdıklarım bir filmi kötü yapmak için yeterli sebepler ama maalesef asıl olay bunların dışında. Yani araklanmış fikirleri biraz modernize ederek film yapmanın da pek dürüst bir tarafı yok ama ortaya çıkan şey tutarlı olsa katlanılabilir. Buradaki durum daha vahim. Filmin bel kemiğini oluşturan bir unsur öyle kötü icra edilmiş ki bırakın yönetmeni, oyuncuların bu mantık hatasına nasıl müdahale etmediğini anlamak mümkün değil. Şimdi birkaç paragraf öncesine dönelim. Tüm ülke vatandaşlarının, duygularını yok etmesi için periyodik olarak bir ilaç enjekte ettiğinden söz etmiştim. Yani diğer bir değişle sevgi, nefret, gurur, üzüntü, kaygı, vs… gibi duyguların tümü yasak ve bunlar tamamen anormal. Şimdi bütün duygulardan arınmış yani tam anlamıyla robot gibi olması gereken bir kişinin konuşmasını düşünün. Nasıl konuşur? Tabi ki hiçbir şekilde duygu dışavurumu olmaksızın, lineer ve statik bir biçimde. Konuşurken alttan alta gülümseyerek karşı taraftakini tehdit etmez, sinirlenip masayı yumruklamaz, “senin sayende kariyer yapıcam hihaha!” şeklinde pis pis sırıtmaz (daha fazla güce sahip olma, hürmet görme isteği gibi duyguları olmadığından kariyer yapmayı takmayacağı gibi nispet de yapamaz), sevdiği birinin ölümü karşısında (sevdiği biri olamayacağı için) hüzünlü hüzünlü kaşlarını havaya dikip bakmaz, konuşurken bir şeyi üstelemesi gerektiğinde heyecanlanıp ve gaza gelip (duygusallaşıp) diklenmeye kalkmaz, kaşlarını nefretle çatıp rakibine poz atmaz, vs…. Yoksa ben mi yanlış düşünüyorum? Yani tamamen duygusuz, kin, nefret, sevgi, sempati, antipati, hüzün, heyecan, endişe, korku gibi herhangi bir duygusu daha doğrusu hiçbir duygusu olmayanlar bunları yapamazlar öyle değil mi? Cevap: Yaparlar! Bal gibi de yaparlar! Bunları ve bunların daha fazlasını ve abartılısını yaparlar. Sadece ilaç kullanmayı bırakıp duygularını geri kazanan bir iki kişi değil, ilacını sürekli olarak kullanan ve kullanmayanı anında tutuklayan diğerleri de yaparlar, dahası birisi aşırı duygusal tepkiler verdiğinde dahi ilaç kullananlar bunda bir gariplik bile sezmezler. Yani en azından bunlar “Equilibrium” için geçerli, zira bu filmdeki en “duygusuz” karakterler en duygulu hareketleri sergiliyorlar. Hesapta duygulardan arınmış olan karakterler Hollywood esanslı hareketler yaparlar, en azından bu filmde bu böyle. Şimdi izleyicisine böylesine salak muamelesi yapan bir filmin yönetmeni ağzıyla kuş tutsa bana yaranamaz. Madem böyle bir ilaç olayı sokuyorsun hikayeye o zaman oyuncularını da odun gibi oynatmasını bileceksin. Kötülük bilmeyen adam üç kağıt düşünemez, üç kağıt düşünemeyen adam da “senin sayende güzel kariyer ve iyi balya yapıcam” nidaları atamayacağı gibi gurur bilmeyen adam da “görürüz şimdi kim daha iyi dövüşüyormuş” şeklinde pis pis ve alaycı bir şekilde sırıtarak rakibine göz dağı vermez, veremez. Sırf izleyiciler karakterlerle empati kursunlar diye de filmin kendine özgü en temel motifine böylesine tecavüz edilmez ki?! Yani “1984”’de duygusuzluk ilaçla falan değil psikolojik baskıyla, zorbalıkla sağlanmasına rağmen örneğin Michael Radford’un yönettiği “1984”’teki Richard Burton ilaca milaca gereksinim duymadan daha duygusuz ve donuk duruyor. Bunu gördükten sonra gel de inan buradakilerin gerçek olduğuna. Gerçi filmin sonunda bazı karakterlerin film boyunca ilaç kullanmamış olduklarını öğreniyoruz ancak bu da diğerlerinin bu duygusal tepkilere karşı olan kayıtsızlığını açıklamıyor. Yani adam duygusal davranıyor çünkü ilaç kullanmıyor, eyvallah, da neden diğerleri bunda bir gariplik sezmiyor? "İlaç kullanmadıkları için duygu ne demek bilmiyorlar, başkası duygusal tepki gösterince de anlamıyorlar haliyle" gibi saçma sapan bir savunma yapılabilir tabi ama bunun da cevabı çok basit. Filmin başından itibaren ilaç kullanmayan, "duygusal" asilerin temizlendiğine şahit oluyoruz. İlaç kullanmayanın nasıl davranacağı böyle bir toplumda pekala da iyi bilinir, hatta güvenlik seviyesinin bu derece üst seviyede olduğu bir toplumda herkese de bu bir şekilde öğretilir, aynen bizde "etrafınızdaki bir kişinin uyuşturucu kullanıp kullanmadığını davranışlarından nasıl anlayabilirsiniz" şeklinde açıklamalar yapıldığı gibi. Zaten etrafındaki abuklukları önemsemeyecek kadar duygusuz olan bir toplum kalkıp el altında Mona Lisa bulunduranları da hiçbir şekilde şüphelenemeyecekleri için yakalayamaz, dahası yakalamaya gereksinim bile hissetmez. E filmde de böyle bir şey olmadığına göre... Yapılacak her türlü savunmaya ve "sen anlamamışsın" sözlerine karşı filmle ilgili tartışabilir, düşüncelerimin doğruluğunu karşı örneklerle açıklamaya da devam edebilirim, ama inanın hiç lüzum yok. "Equilibrium" bir B-filmi ve amacı düşünceleri provoke etmekten çok iyi vakit geçirttirmek, pastadan pay koparmaya çalışmak. İşin düşünsel kısmı taşıyıcı, hepsi bu. Ama işin açıkçası benim için bu önemli ayrıntı filmi neredeyse izlenmez hale getirdi. Film boyunca klişelerden ve mantık hatalarından zaten geçilmiyor, sözgelimi baş karakter son dövüşte inanılmaz (!) güvenlik önlemlerinden geçip “Baba”’yı görmeye giderken içeri her nasılsa silah sokabilmeyi başarıyor, hem normalde işteyken taşıdığı yerlere koyarak! Polisin silahının kılıfı diyeyim siz düşünün gerisini. Bu en ufak örnek, daha bunun gibi başka örnekler sayılabilir ama inanın vakte yazık. Filmin içerik kısmının geride kalanı için de söylenecek bir şey yok. Kötüler dediğim gibi “ben kötüyüm!” diye haykırırken iyiler çok iyi ve tabi ki asi. Mesajlar “kör göze parmak” kıvamını aşmış ve “kör göze bıçak” noktasına dayanmış. Tüm bunları geçip görsel kısma bakacak olursak... Film bu konuda başarılı. Yani evet bütçe büyük değil ancak buna rağmen stilistik bir yapı oluşturmuşlar. Tabi ki dış planlar yeterince iyi değil ve geniş açılarda cgi efektler söz konusu, ama genel olarak fena olmadığını söylemeliyim. Aksiyon sahnelerinde ise “The Matrix”’teki gibi orijinal bir fikir bulunamadığından baş karakterin de mensup olduğu “Rahipler”’e özgü özel bir dövüş tekniği üretilmiş. Rahip dediğimiz kişiler iki tabancayla, makineli tüfekleri ve zırhlarıyla saldıran 10 kişilik bir ekibi tek başlarına çok seri bir biçimde kurşun manyağı yapabiliyorlar. Saçma, ama üstte saydıklarımın yanında çok da saçma görünmüyor. Ve tabi Japon dövüş sanatları da işin içine katılmış, bu kez kılıçlı dövüş şeklinde. Tabi İngiliz aksanıyla konuşan “1984”’ten fırlamış tipler arasında biraz garip duruyor ama olsun. Gelelim oyunculuklara. Dediğim gibi kadro oldukça iyi. Christian Bale başrolde, ancak yardımcı roller daha iyi; Emily Watson, Sean Pertwee, Sean Bean, William Fichtner, Angus MacFayden. Ancak Sean Bean başta olmak üzere bu yeteneklerden gerektiği gibi yararlanılamamış, zaten karakterler iki boyutlu ve yapay senaryo içinde varlık sergileyemiyorlar. Ha Christian Bale de maalesef Keanu Reeves modunda oynamak zorunda bırakılmış; duruş, bakış, konuşma hatta kıyafetleri bile Neo özentisi. E tabi dazlak bir de zenci gerek daha stilize bir tat yakalamak için, bu açığı da Taye Diggs ile kapatmışlar. Zaten afişte de son derece “The Matrix” özentisi bir duruş var, ne eklenebilir ki daha fazla. Bu arada "film Matrix özentisi değil, illa bu tip bir bilimkurgu aksiyonun Matrix'le mi karşılaştırılması gerek" diyecekler de vardır eminim, buna da kanıt olarak filmin tagline'ındaki "Forget The Matrix!" ibaresini hatırlatırım. Film amacını daha en baştan böyle açıkça ortaya koyduktan sonra savunmaya çalışmak Don Kişot'luk olur. Sonuçta bu filmi kült statüsüne yerleştirenleri üzmemek için ben de "The Matrix" rüzgarından pay koparmak için sağdan soldan fikir rip-off'layıp bunları boşluklarla dolu bir senaryoya taşımasına rağmen Internet Movie Database'de "The Matrix Revolutions"'u da geçerek 7.7 gibi hak ettiğinden çok daha yüksek bir puan alabildiği için "Equilibrium"'u kült bir film olarak görüyorum. Doğruya doğru, Kurt Wimmer iyi bir film yapamasa da tutulacak bir film yapmayı iyi becermiş. Eğer yukarıda referans olarak saydığım film ve romanları izlemediyseniz ve okumadıysanız “Equilibrium” sizi oyalayabilir. Mantık hataları sizin için zerre kadar önem taşımıyorsa da bir problem yok. Ha yok bu saydıklarımı zaten elden geçirdiyseniz ve mantık hatalarından tiksiniyorsanız tek söyleyebileceğim mesafenizi koruyun. Hayatımda izledikten sonra kazık yediğimi hissettiğim az sayıdaki filmden biri. – Mert.
FRAILTY. Yönetmen: Bill Paxton (2001)
Aslında “Frailty” yönetim üslubu bakımından pek özgün bir formata sahip değil. Bill Paxton bu bol flashback’li gerilim filmini oldukça dingin bir üslupla yansıtıyor bizlere, ki bu üslup bana Paxton’ın da rol aldığı Sam Raimi filmi “A Simple Plan”’i anımsattı. “Frailty”’nin tema olarak da “A Simple Plan” ile benzeştiği epey nokta var: Aile, sadakat, suçluluk duygusu temaları bunların başında geliyor hiç şüphesiz. Ancak “Frailty”, “A Simple Plan”’in aksine bir seri katil filmi olarak, hem de doğa üstü göndermelere sahip bir seri katil filmi olarak karşımıza çıkıyor. “Frailty” aile içinde geçen gerilim filmlerine iyi bir örnek aslında. Nedir bu “aile içi gerilimi”? Aklıma “The Shining”, “The Exorcist”, “The Omen” geliyor hemen. Ne olur bu tip filmlerde? Aile içinden biri (veya birileri) “tehlikeli” bir hale gelir, bazen bir katil olur, bazen ruhunu şeytan ele geçirir (!) vs… Ve bu olaylar sırasında da aile fertlerinin kendi kanlarından olan bu kişiye karşı yaşadığı korku/sevgi arasındaki ikileme ve kutsal aile kurumunun parçalanmasına şahit oluruz. “Frailty” de temelde bu türe ait bir film. Ancak “ahlaki” bir açıdan bakıldığında “Frailty” çok ilginç ve “sivri” bir noktaya geliyor, özellikle de finalinde. İsterseniz konuya şöyle biraz değinelim. Bir gece FBI ajanı Wesley Doyle’ın (Powers Boothe) ziyaretine Fenton (Matthew McConaughey, sonunda adam gibi bir rol ile karşımızda) adlı bir adam gelir ve o sıralarda ortalığı kasıp kavuran “Tanrı’nın Eli” takma adıyla bilinen seri katilin intihar eden kardeşi Adam olduğunu söyler. Fenton ajana cesetlerin yerini bildiğini söyler ve beraberce yola koyulurlar. Fenton, Adam’ı bu hale getiren olayların geçmişe, çocukluklarına dayandığını söyler ve filmde bu noktadan sonra yolculuk boyunca uzun flashback sekansları ile Fenton’ın ailesinin geçmişine tanık olmaya başlarız. Fenton ve Adam, dindar birisi olan babalarıyla (Bill Paxton) beraber yaşamaktadırlar. Babaları bir gün bir rüyada Tanrıyla karşılaşır ve Tanrı tarafından bir göreve atanır: Dünya üzerindeki insan kılığında dolaşan şeytanları yok edecektir. Babaları tüm bu başına gelenleri oğullarına bir bir anlatır. Tanrı zamanla adama şeytanları yok etmek için kullanacağı üç “silah” gösterir: şeytanları bayıltmak için demir bir boru; şeytanlarıı yakalamaları ve daha sonra onlara dokunarak şeytan olup olmadıklarını anlamaları için bir çift eldiven; işi bitirmek için bir balta. Babaları Tanrı tarafından seçildikleri için gurur duymaları gerektiğini söyler; Adam babasına güvenmektedir ama Fenton durumdan rahatsızdır. Daha sonra cinayetler başlar. Fenton ve Adam da cinayetlerde rol oynamak zorunda kalırlar. İşin aslı Adam yaptıkları işe inanmaktayken Fenton yaptıklarının yanlış olduğunu düşünmektedir. Babasına karşı çıkması sonucunda cezalandırılır ancak bir süre sonra babasını “iyileştiğine” inandırarak yakayı kurtarır. Ancak gerçekte öyle olmamıştır… Mekana yaklaştıkça FBI ajanı Fenton’ın anlattıklarında bir gariplik olduğunu sezer, ve daha sonra da işler hiç beklenmedik bir biçimde değişime uğrar…
Biraz da “yapısal” bir biçimde değerlendirelim filmi. Öncelikle böyle sarsıcı bir “twist”’e sahip bir senaryoya Bill Paxton hakkını verememiş. Bunun en önemli nedeni anlatımın fazlasıyla durağan, fazlasıyla sakin ve sade olması. Dediğim gibi “A Simple Plan” ve “The Gift” gibi filmlerinde Raimi’nin de bu mütevazı anlatımı kullandığını görmüştük ama Paxton maalesef Raimi’nin bu dinginliğin içinde filmlerin dinamik bir yapıya sahip olmalarını ihmal etmemesini hesaba katmamış olacak. Sözgelimi “A Simple Plan”’in finalini uzun süre akıllardan çıkarmayacak duygusallık veya “The Gift”’in finaline güzelce yedirilen “korku” teması burada eksik. Paxton film boyunca aynı anlatımı kullanıyor ve özellikle bu “twist” kısmında vuruculuk bariz bir biçimde azalıyor. Bu nedenle filmin bitiminde az biraz tatminsizlik oluyor, ama yine de ilginç ve sıra dışı senaryo bunun üzerini örtecek kadar iyi bence. Oyunculuklara gelirsek. Paxton bildiğimiz gibi: Çok iyi. Gayet kötü bir oyuncu olduğunu düşündüğüm dahası itici bulduğum Matthew McConaughey ise burada önceki çoğu filminde rastladığımız “kalkık kaş – baygın gözler – alaycı sırıtış” standardının dışına çıkarak kendini ilk kez bu kadar iyi gösteriyor. “Frailty” mükemmel bir film olmaktan oldukça uzak ama gerçekten ilginç bir film ve Paxton’ın sonraki çalışmaları için de umut vaat ediyor. Filmin sahip olduğu bakış açısı eminim ki birçok kişiyi rahatsız edecektir, ama Paxton’ı en azından böyle cesur bir senaryoyu filme çektiği için bile kutlamak gerek. Gerilim filmi severler, özellikle Raimi’nin söz ettiğim filmlerini sevenler bu filmi mutlaka izlemeliler. – Mert.
GOTHIKA. Yönetmen: Mathieu Kassovitz (2003)
"Neo Gotik Sinema" yada "Modern Gotik Sinema" janrını bu
denli kuvvetlice betimleyebilmelerindeki en büyük etken bence, gotik kavramına
sadık kalmaları. Daha açarsak, aydınlanma dönemindeki usçu düşünme ve pozitif
ilimlerdeki tümevarımcı metotların sonucu görüşlerle, ortaçağ döneminin
metafiziği ile karanlık dönemin usçu olmayan korkularını çarpıştırmak olayını
hiçbir metalaştırmaya gitmeden yapmaları. Yani “Ghostbusters” yada “Poltergeist”
filmindeki gibi hayaletler üzerine ihtisas yapmış hayali parapsikolog doktorlar
falan yok, hatta parapsikolojinin adı bile geçmiyor, psikolojinin yanında. Ama
ortalıkta sürekli bir hayalet de dolaşmıyor değil hani. Hollywood’un son çeyrek
asırdır post-modern sineması ile içli dışlı olan seyirciye, yine Hollywood’dan
böyle birden “modernist” bir film sunulması kafaların karışmasına neden oluyor.
Film de en çok hangi türe ait olduğu muallakta diye eleştiri aldı, Hitchcock
vari bir psiko-gerilim mi yoksa Spielberg vari bir paranormal olaylarla örgülü
anlatım mı? Aslında hayalet burada da aynı gotik edebiyatta olduğu gibi bilimin
metalaştırılması değil de totaliterleştirilmesine karşı bir espri işlevine
sahip. Psikoloji bilimi, insanların deli diye etiketlenerek üzerlerine baskı
kurulmasıyla totaliterleşebilir film de örnek olduğu üzere. Bunun da önüne
ancak, objektif bir bakış açısı ile geçilebilir, bir psikiyatrist olan
ana-karakter Miranda’nın bir anda kendini hastalarının arasında bulma
alegorisiyle yine filmde gösterildiği üzere. Bilim evet bir ızgara gibidir, bir
şeyin üzerini tamamen örtemez. Fakat fenomenlerin sömürülmesine de meydan
vermez. Bu meydan vermemenin ucu totaliter olma, fenomenlerin sömürülmesinin ucu
ise metalaştırmadır. Hayalet burada bu iki ucu dengeleyen bir işleve sahip,
zaten filmin içinde de hayalet üzerine bilimsel bir açıklamada da bulunuluyor,
yani hayalet Miranda’nın alter egosu konumunda: Miranda bilinçdışından kocasının
bir seri katil olduğunu duyumsuyor ve bilinçaltından biriken öfke bu hayalet
şeklinde dışa vuruyor ve kocasını cezalandırıyor. Yani hayalet tamamen
Miranda’nın gördüğü halüsinasyonlardan ibaret. Fakat filmin en sonunda görülen
çocuk hayaleti ise Miranda’ya psikolojik etkilerden daha fazlasının olduğunu
gösterir gibi yani bilim ızgara gibidir üzerinde boşlukları vardır, fakat bilim
aynı zamanda bir süreçtir sürekli kendini geliştirir. Bu tarz bir dengenin
sinema yoluyla anlatılması özellikle Hollywood için çok ilgi çekici. Amerika’nın
özellikle sanatta modernleşmeye başladığının bir
KILL BILL VOL.1. Yönetmen: Quentin Tarantino (2003)
Aslında
içerdiği eklektik unsurlara rağmen son yıllardaki Hollywood yapımlarındaki
kültürler kaynaşması modasının en başarılı örneği bence. Dövüş filmlerindeki o
oryantal duygusallık yerine Tarantino’nun filmine oksidental duygusallığı
koyması ve bunu yaparken de soundtrack’i başarılı bir şekilde kullanması filme
avant-garde bir hava bile katıyor denebilir. Kağıt kaplı sürme kapı ve ahşap
mezaninleriyle otantik bir Japon restoranı dokusu üzerine Zamfir’in “The Lonely
Shepherd” şarkısını yerleştirmesi, mesela... Doğuyla batı arasında sadece
egzotiğe olan ilgiden dolayı bir merak ihtiyacının giderilmesi tarzında bilgi
köprüsü değil de duygusal bir köprü kurulmasının ilk kez bu filmde yapıldığını
düşünüyorum. Bir samuray olmak nasıl bir duygudur, bunun batılılara oryantalist
olmayan bir tutumla ve oldukça çarpıcı anlatıldığına ilk kez şahit oluyorum bu
filmde ki bu büyük bir sinemasal başarıdır. “Samuray kılıcıyla oynamayı seven
batılı kadın...” gibi ibarelerle filmdeki Japon-Amerikan sentezinin doğurduğu
eklektisizme, yine filmin kendi içersinde ironik bir boyut katılması da bu
başarıyı perçinliyor gibi. Bunun yanında, Japon “Kendo”suna saygıyı,
“Katana”ların öldürücülüklerinden başka sanatsal değerlerinin de vurgulanması,
hem de batılı bir göze ve kulağa bu vurgunun yapılması için müzikteki ve
dekorlardaki batıya yönelik sanatsal çaba filmin ticari-aksiyon yapımlarda
rastlanan post-moderniteden bi nebze uzaklaştırıyor. Fakat önceden denenmiş
şeyleri, insanların alışkın olduklarını, bir potada eritip sunarsak kesin tutar
bu mantığındaki bir ticari kaygı hissedilmiyor değil. Bu tüketiciye yönelik
kısım filmi post-modern yapıyor, fakat önceden denenmişlerin iç yüzlerini de
sunma başarısı ve bunun ilk olması filme sanatsal bir boyut da katıyor.(İç yüzü
sunma daha önce de değinilen duygusal köprü ile sağlanıyor.) Sanatsal açıdan iyi
niyetli bir retro yapım var denilebilir ama çarpıcı performanslardan bu iyi
niyet silik kalıyor. Öyle ya da böyle post-modern bir Frankeinstein canavarı var
karşımızda ama ceset parçaları yaratıcılık ipliği ile dikilmiş bu canavarın:
Adeta eskimiş banal şeyler tekrar can bulmuş eskisinden daha da ışık saçarak. Ve
asla içeriksiz de değil bu film, tam bi alt metin çözümlemesi için ikinci filmi
de beklemek gerek ama. Toplu
katliamdan yıllarca komada kaldıktan sonra sağ çıkarak intikam için geri dönüş
konsepti hakikaten de Steven Seagal’in “Hard To Kill” filminden alıntı. Steven
Seagal’in eski gücüne kavuşması çok daha fazla zaman alırken ve dirilmesi belki
de ordaki hemşirelerden birinin ona aşık olup onu sevgisiyle iyileştirmesi ile
olurken, Uma Thurman’ın komadan
çıkması ve eski gücüne kavuşması çok daha kaotik ve şiddetli el alınmış. Belki
de sivrisineğin sokması, tamamen şans eseri, bir “Katana” ustasının bedenindeki,
akupunktur için o önemli noktalardan birine isabet etti ve onu canlandırdı. Ya
da yine fizikteki kaosla ilgili teoremlerden “Kelebek etkisi” gibi bir teoremin
sivrisineklisi anlatılmak istendi , kimbilir? Komada kaldığı yıllar boyunca
belkide hastabakıcısı tarafından defalarca ırzına geçildi, ve başkalarına
satıldı. Yani hiçbir şekilde dışardan ona gösterilen bir şefkat ya da ilgi ile
kendine gelmedi, ya da sevgi gibi Tanrısal bir güç ile de olmadı bu...Film
boyunca travma üstüne travma yaşayan bu kadın kahramanın, çevresindeki onca
kaosa, deliliğe karşı gücünü yitirmemesi, tam tersine, zafer kazandıkça
alayların ve hor görülmelerin yerine düşmanlarından saygı görmeye başlamasının
onu manen daha da güçlendirmesi insana ihtişam(üstünlük) duygusunu yaşatıyor. Bu
filmde güç her zaman güçlü olarak bilinenden değil tam tersine zayıf olandan,
çoğul değil de tekilden, erkek değil kadından, süprematik sevgi değil vampirik
sivrisinekten(!?!) geliyor. “Crouching Tiger Hidden Dragon” filmindeki büyük bir
efsanenin küçücük bir iğne yüzünden ölmesinin ve dişi ölümcül kahramanların
bilinçaltlarının derinliklerinden yüzeye çıkan rekabet duygularının
sahnelenmesiyle sinemada Freud,
Sheakspear ve Tao gibi isimlerin sentezlenerek Doğu-Batı çarpışması
uygulamasının trendleşmesine de tanık oluyoruz: Bir tür güç hegemonyası alt üst
edimi, travmatik etkisini arttırmak için olabildiğince aykırı metaforların,
şiddetli çarpışmalarının sahnelenmesiyle amaçlanmış. Bu metaforlar için de eski
ve öteki sinema kaynak olarak kullanılmış (70’li explotation sineması ve uzak
doğu sineması, Avrupa B tipi filmler vs.). Şiddet sahnelerinin de gerçekçi değil
de ekranın seyirci tarafında bulunma konformizmini yıkmak için, çok daha
abartılı bir halde çekilmesine girişilmiş. Bu türden bir anti-konformist tutum
Uzak Doğu sinemasında oldukça fazla yer aldığı için, yalnız metaforlar değil
yöntemler için de öteki sinemanın kaynak olarak kullanıldığını söyleyebiliriz
“Kill Bill”’de!!! Eee herşey hazır olunca, geriye tüm bunların olabildiğince
otantik sunulması ve sanatsal ve ussal açıdan iyi bir kurgu yakalanması için bir
çaba gerekliliği, başka bir deyişle yeteneği kalıyor. Bu da Tarantino’da
fazlasıyla var zaten...Gördüğüm en iyi yönetmenlikti bir Anime için
mesala...Aslında, onun yaptığı, ünlü yönetmen ikilisi Coen kardeşlerdeki gibi
klişe temaları manipule ederek sinematografi üzerinde yaratıcılığa girişmek
şeklinde de özetlenebilir. Fakat o daha da ileri giderek yalnız sinemanın değil,
müziğin, çizgi romanın, edebiyatın da klişe temalarını kullanıyor. Popüler
kültürün dışlanmasından çok onun manipüle edilerek sanatın müttefiği bir silah
haline getirilmesidir onun yaptığı. Madem ki popüler kültür diye bir gerçek var,
yok edilmesi imkansız devasa bir dert; içi boşlar yerine içi doluların cilalanıp
pazarlanması yönünde bir çaba olmalı, bunun için popüler kültürü hemen dışlama,
yıkma yerine onu manipule etme pratikleri yapılmalı. Onu yoketmek için ihtilalci
bir tavır yerine böyle bir tavrın, eylemsel değil de düşünsel açıdan daha zor
olacağı görünse de çok daha eğlenceli olacağı kesin... Bu eğlencenin globalizme
davet kartı gibi bir niteliği olsa da sonuçta popüler kültürün ırkçılığa,
dogmacılığa, sexisme ve totaliterliğe karşı manipule olma özelliğini de göz ardı
edemeyiz. Büyüklükleri yok etmektense onlara yön vermek çok daha etkilidir: Eksi
bir değeri sıfırla çarpmak sadece o değer kadar bir kazanımdır, fakat eksisini
düşürüvermek o değerin iki katı bir kazanımdır. Bill
karakteri Darth Vader-Darth Sidious, Thulsa Doom dalgasının geç kalmış bir
devamı gibi, kendi soundtrack’i bile var öncekilerinki gibi. Ama Bill (David
Carradine) henüz ortaya çıkmadığı için, bir fantom gibi sadece ismi ve emirleri
duyuluyor, ona has soundtrack sadece bir kez kullanılıyor ve o da Zamfir’in az
önce de değinilen “The Lonely Shepperd” parçası. Kitaro’nun İpek Yolu parçasının
egzotikliğini barındıran ezgisiyle, New Age akımının derinliğini de barındıran
atmosferiyle bu parçanın Bill’in Star Wars-Phantom Menace, ya da Conan’daki kötü
karakterlerden çok daha derinlikle işlenmiş olduğunun habercisi gibi...Zaten bu
parça insanı David Carradine’li 70’li yıllardaki şu “Çekirge”’li Kung Fu
dizisine götürüveriyor. Geçtiğimiz bin yıla yönelik nostalji yaşatıyor. Bill’in
henüz ortalarda gözükmemesi, ve filmde hep izleyen ve bekleyen şeklinde edilgen
bir durumda bulunması, izleyenin kendisini onun yerine koymaya götürüyor.
Filmdeki o “Girl Power” pop kültürünün manipülasyonu işte bu anda devreye
giriyor. Kendinizi filmin erkeksi kahramanıyla özdeşleştirdiğiniz anda, ata
erkil bir çağda yaşadığımız ve karşı cinse yaptığımız haksızlıklar hakkında
bilinç dışından da olsa bir öz-muhakeme yaşıyoruz. Ve erkeklerin de ikiyüzlü
olup kadınları entrikalarıyla tuzağa düşürebildikleri, kadınların da onurdan,
saygıdan, mertlikten yana olabildiklerini hissediyoruz. Nitekim Bill, Kara
Mamba’nın sadece karnı burnundayken haklanabilineceğini düşünerek, onu sonsuz
aşk vaatleriyle kandırıp hamile bırakıyor ve evlilik günü bir erkeğin bir kadın
üzerine tasarlanan en hain planı gerçekleştiriyor. Fakat planının yarı başarısız
olmasıyla, filmin en sonunda çocuğun yaşadığını haber vererek daha hain başka
bir planın hazırlandığını haber alıyoruz. Tarantino “Jackie Brown” ile feminist
tarafını ucundan göstermişti, ama orada ‘entrikacı’, kadın tarafıydı. “Pulp
Fiction”da aslında maço eleştirisiydi.-Özellikle de filmin en maço karakteri,
mafya babası Marsellus Wallace’ın iğfal edilivermesi sahnesi düşünülürse-. “Reservoir Dogs”’tan “Kill Bill”’e
gelirken Tarantino’nun filmleriyle geçirdiği maçoluk-feminizm-femme fatalizm
evresi neye bağlanır bilemiyorum, [tabii ki fizikteki entropi ilkesini saymazsak
(entropi=düzenden düzensizliğe akış), bi de meşhur olunca kızlarla arasının çok
daha iyi olmasını da saymazsak], ama şurası kesin ki Tarantino kendisini sürekli
geliştiren bir yönetmen. Bunda popüler kültürü dışlamaması sayesinde elindeki
kaynakların devasalığı (comics, manga, anime, sphagetthi, John Woo, Sam
Peckinpah vs.) ve onları kullanabilecek özgür dehasının rolü büyük tabii.
Tarantino’daki şu anki nokta: 1)Çiğ
erkeksi kuvvet yerine kadınların ve çocukların dahi kullanabileceği işlenmiş
teknik becerinin, filmlerindeki metaforları çarpıştırırkenki temasal
kullanımlarında tercih edilmesi. Yani çıtı pıtı heroine/kadın kahraman lara
dövüş sanatı uygulamasıyla dövüş sanatından kas öğesinin ayıklanarak, teknik,
koreografi, estetik gibi sanatla ilgili kısımlarının daha bir vurgulanması gibi
son zaman trendlerine yeşil ışık yakmak...” Crouching Tiger Hidden Dragon”,
“Matrix”, “Charlie’s Angels” vs. 2) Şiddet
öğelerinin mübalağa metoduyla soyutlanarak, (kovalarca kan çıkması herhangi bir
ampütasyonda misal) en klişe Hollywood avantür şiddetinin bile metafor haline
getirilebilinmesi... 3)Stanley
Kubrick stili Alexander de Large + Beethoven sinema simyacılığını gore + New Age
şeklinde uygulayabilmesi!!!
Uma
Thurman’daki şu anki nokta: 1) Belki Oscar alamaz ama en azından Sony Chiba ile olan sahneler
hafızalardan zor kazınacak!!! 2) Doruk!!! David
Carradine: 1) Aktör
hemen hemen hiç gözükmese de aldığı rol o denli önemli ki sinema hayatı
açısından, en azından bunu alması kariyerindeki en önemli nokta sayılabilir ki
Tarantino’nun sadece ikinci bir unutulmuş aktör restorasyon girişimi gibi
gözükmesine rağmen. (Birincisi “Pulp Fiction”’da John Travolta’ydı.)
2) Oyuncular arasında imaj olarak
rolüne en iyi giden aktör kendisi...Lucy Liu’ya nazaran hele.. Tarantino OK! Mesaj alındı: Atom’a karşılık gökdelen, ilahi adalet kan kardeşleri yarattı!!! Bundan sonraki tek beklentimiz herhalde Ang Lee yada Peter Jackson’un yaptığı gibi şaheserlerden sonra bir “Hulk” yada “King Kong” filmi çekmeye kalkışmaman!!!! – Korhan.
NATTEVAGTEN. Yönetmen: Ole Bornedal (1994)
Öncelikle filmin konusuna biraz değinelim. Martin (Nikolaj Coster-Waldau) etrafında oldukça sevilen, sakin ve kendi halinde bir hukuk öğrencisidir. Ek bir iş yapması gerekmektedir ve o da bir hastanenin morgunda gece bekçiliği yapmaya karar verir. Her ne kadar kulağa pek hoş gelmese de en azından sessiz bir mekanda rahatça ders çalışabilecektir. Bu arada Jens (Kim Bodnia) adlı serseri modundaki okul arkadaşıyla da “kim daha cesur” şeklinde iddialara girmektedirler, iddiayı kaybeden kız arkadaşıyla evlenecektir. Martin, işi adeta cesede dönmüş eski gece bekçisinden devralır. Yapması gereken belirli bir saatte hastane içinde devriyeye çıkmaktır .Ancak bunu yaptığını garantilemek için hastanenin belirli yerlerine anahtarlar konulmuştur, yapması gereken o odalara girip anahtarı yanında taşıdığı bir kutuya takıp çevirmektir. Bu anahtarlardan biri de morgdadır. Yaşlı gece bekçisi Martin’e hastaneyi gezdirir ve yapması gerekenleri anlatır. Bu esnada hastanede eskiden yaşananlarla ilgili ilginç bilgiler de vermeyi ihmal etmez. Bekçilik görevini yıllar evvel yapan birinin ölü sevici olduğu anlaşılmıştır. Tüm bu gergin atmosfere bir de morgda her bir cesedin baş ucunda asılı olarak bulunan zincirler de eklenir. Söz konusu zincirler gece bekçisinin odasındaki bir alarma bağlıdır ve zincirler cesetlerden birisi “uyanırsa” onu çekerek “canlandığını” bildirmesi için konulmuştur. Martin bir yandan sinir bozucu yeni işine uyum sağlamaya çalışmakta, bir yandan da serseri arkadaşının kendini soktuğu sıkıcı durumlarla uğraşmaktadır. Bu arada şehirde bir seri katil tarafından cinayetler işlenmektir ve doğal olarak bu cinayetlerin sonuçlarına da morg bekçisi olduğu için tanık olur. Zaman geçtikçe cesetlerin yerinden kalkıp hastanede dolaştığıyla ilgili “halüsinasyonlar” görmeye başlar. Bu halüsinasyonlar ve arkadaşı Jens sayesinde ilişki kurduğu bir fahişe sinirlerinin yıpranmasına, ve birdenbire cinayetlerdeki baş şüpheli durumuna gelmesine sebep olur. Artık kendinden emin olamamaktadır. Bu cinayetlerin arkasında o mu vardır yoksa birisi ona oyun mu oynamaktadır. Peki kimdir bu kişi, arkadaşı Jens mi, yoksa eski morg bekçisi mi, yoksa doktor mu, yoksa...?
Jens’i canlandıran Kim Bodnia her ne kadar itici bir portre çizse de zaten canlandırdığı karakterin de itici olması istendiği için başarılı olduğu rahatlıkla belirtilebilir. Aynı şekilde polis müfettişi rolünde karşımıza çıkan Ulf Pilgaard (ki kendisi aslında bir komedyenmiş) çok başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Zaten filmin diğer bir güçlü tarafı da oyunculuklar ve iyi işlenmiş karakterler. Bu öğeler doğal olarak filmi gerçekçi ve organik kılıyor.
Sonuçta son dönem Avrupa korku sinemasına (bkz. “Tesis”) meraklı olanların kaçırmaması gereken bir film. Filmin 1998 tarihli bir de Amerikan versiyonu mevcut, başrollerde Ewan McGregor ve Nick Nolte yer alıyor ve işin ilginç tarafı yönetmen yine Ole Bornedal. Bu yeniden yapımı izlemediğim için bir yorum yapamıyorum, ama onu seyretmeden önce “Nattevagten”’i izlemenizi tavsiye ederim. – Mert.
OKUL. Yönetmen: Yağmur Taylan, Durul Taylan (2004)
Tabi filmle ilgili tek endişem bu değildi. İşin açıkçası yönetmenlerin nasıl bir iş çıkaracağından da pek emin değildim. Bugünlerde bahsi yeniden geçmeye başlayan “Sır Dosyası” dizisinin yönetmenleriydi kendileri. O dizinin tüm bölümlerini zamanında seyretmiş ve başarısız bulmuştum. Evet, Taylan biraderler görsel açıdan etkileyici bir iş çıkarmışlardı ama bence ne oyuncu yönetiminde, ne kurguda, ne de senaryolarda iş yoktu. Özellikle “satanistler” temalı bir son bölüm vardı ki o bölümü izledikten sonra “Türkiye’de bu iş kolay kolay yapılamayacak anlaşılan” demiştim. “Sır Dosyası” sonrasındaki çalışmalarından ise “Yıldız Tepe”’yi seyretmiş ve fena bulmamıştım. Ama korku-komedi türünde, hayli iddialı bir yapım olan “Okul”’un altından başarıyla kalkabilecekler miydi, bu konuda şüphelerim vardı. Sonuçta 9 Ocak günü filmi izledim ve tek kelimeyle “hoş bir sürpriz” ile karşılaştım. Sinan Çetin ile ilgili olanlar da dahil olmak üzere film endişelerimi tamamen yersiz çıkardığı gibi beklemediğim kadar iyi yönetilmiş, iyi yazılmış, iyi oynanmış bir film olarak karşıma çıktı. Benim beklentilerim çok yüksek değildi belki de, bilemiyorum, ama “Okul”’un son yıllarda popüler tarzda ülkemizde yapılan filmlerin en iyilerinden biri olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar öykü oldukça sıra dışı gibi görünse de sinema tarihinde öyle yada böyle daha önceden denenmiş bir tema olduğunu reddetmek mantıksızlık olacaktır. Yani “intikam alan hayalet” temasını işleyen o kadar çok film var ki, hangi birini sayayım. “Başsız hayalet” öykülerinden tutun da “Cadı tahtası” filmlerine, oradan "The Crow"'a kadar gider bu örnekler. “Okul”’un farklı yönü hayaleti, söylemek istediği şeyler için bir araç olarak kullanması, ve tüm bunları ilginç bir karışım içinde bizlere sunması. Ama izleyicinin bu atmosfere kolayca girebilmesinde sanırım iyi işlenmiş, “organik” karakterlerin ve oldukça doğal oyunculuğun payı büyük. Film dediğim gibi “Hayalet Kitap”’ın serbest bir uyarlaması. “Okul”’un “Hayalet Kitap”’tan en büyük farkı sanırım üniversitede değil de lisede geçmesi. Film Gökalp adlı duyarlı bir gencin bir türlü açılamadığı platonik aşkı yüzünden intihar etmesinden 1 sene sonra başlıyor (yada öyleymiş gibi görünüyor J). Platonik aşkı Güldem ve arkadaşları tarafından aşağılanan Gökalp, hayalet olarak geri dönüp, ölümüne öyle veya böyle sebep olan herkesten intikam almaya başlıyor, ki bunların başında da Güldem’in lümpen arkadaşları geliyor. Ancak Gökalp’in intikam şekilleri diğer bahsettiğim “intikam alan hayalet” filmlerinden biraz daha farklı. Gökalp kurbanlarının zayıf yönlerini (belki de kusurlarını) biliyor ve bu zayıf yönler üzerine gidiyor. Örneğin güzelliğine meraklı biri kendini aynada bir canavar olarak görürken cep telefonu hastası birinin cep telefonu “ayaklanıyor” vs… Bu sırada hayalet Güldem’in yaşadığı hayatı ve yapmak üzere olduğu seçimi sorgulamasını sağlıyor. Öncelikle filmin verdiği mesajlar bence önemli. Film anlamsız, gençlerin yararından çok zararına işleyen eğitim sistemini, gelecekte sistemin dişlileri haline gelecek olan aşırı materyalist ve bencil genç kesimi hayalet aracılığıyla eleştiriyor, bir yandan da gençlere hayallerinin peşini bırakmamaları gerektiğini anlatıyor. Bunlar bence önemli şeyler, ama diğer yandan bu mesajların oldukça ilginç ve yenilikçi pazarlama yöntemleri ile desteklenen bir filmde verilmesi biraz garip ve ironik duruyor, sözgelimi filmin websitesinde cep telefonları için oyun ve melodiler gibi promosyon malzemeleri tanıtılıyor. Bunlar bir “X” filmi için normal olabilir ama “Okul” gibi mevcut sisteme karşı, dolayısıyla da tüketim toplumuna karşı mesajlar içeren bir film için anlamsız ve de gereksiz tanıtımlar diye düşünüyorum. Sanırım Sinan Çetin ve ekibi (ki kendileri promosyon bakımından oldukça iyi çalışırlar) filmin eleştirel derinliğini hesaba katmadan sadece “genç” yanı üzerinde durmuşlar. Film bir aşk öyküsü üzerine kurulu. Gökalp’in Güldem’e olan platonik aşkı çok iyi anlatılmış, bunda Gökalp’i canlandıran Burak Altay’ın çok iyi bir performans göstermesinin de payı var hiç şüphesiz. Kızlar tuvaletindeki flashback sahnesi çok güzel ve çok doğal. Zaten dediğim gibi filmin en büyük kozlarından biri oyunculardaki doğallık. Burak Altay gelecek vadeden bir oyuncu, bence Türkiye’de pek görülmedik bir doğallıkla canlandırıyor Gökalp karakterini. Burak Altay’dan başka Berk Hakman da en az onun kadar iyi bir oyunculuk sergiliyor diyebilirim, canlandırdığı karakterin varlığına bizi "inandırıyor". Diğer oyuncular da oldukça iyiler, yalnızca Nehir Erdoğan'ın bazı sahnelerde yapmacık kaldığını belirtmem gerek (örn. konser sahnesi). Filmin “medyatik” isimleri ise Türkiye’de pek de görülmedik bir biçimde akıllıca kullanılmış. Yani sanırım kabul etmemiz gereken bir gerçek var, Türkiye’de bu isimler insanların bir kısmını sinemalara topluyorlar, bu da böyle masraflı bir iş için gerekli bir şey, her ne kadar burun kıvırsak da. Ancak bu filmin farklı yanı bu ünlü isimlerin bir kısmını cameo olarak kullanması, geride kalanları da “günlük hayattaki” imajlarından olabildiğince bağımsız kullanması. Örneğin korktuğum bir isim olan Hamdi Alkan “komedyen” imajından oldukça farklı bir şekilde karşımıza çıkıyor oldukça küçük rolünde. En fazla korktuğum isim olan Ragga Oktay ise benim için filmin bir diğer sürprizi oldu, zira reklamlardaki imajı ile tamamen alakasız bir biçimde karşımıza çıkıyor kendisi. Yani bu bir Sinan Çetin veya Mustafa Altıoklar filmi olsaydı muhtemelen kendisine şarkı söyletirlerdi sözgelimi, Taylan Biraderler bu hataya düşmemiş neyse ki. Emre Kınay din hocası rolünde gerçekten çok iyi. Deniz Akkaya var mı yok mu belli değil, filmin “seksi” kısmını dolduruyor diyelim. Yani ben bu filmin cast anlayışını çok tuttum, medyatik isimlerin çoğunu ufak rollerde formaliteden kullanarak (hem de iyi kullanarak) ağırlığı genç oyunculara veriyorlar. İşte Sinan Çetin ve Mustafa Altıoklar gibilerinin de izlemesi gereken yol belki de bu, medyatikleri cameo olarak kullanmak ve yetenekli genç isimlere fırsat tanımak. Yani artık en “sanatla alakasız” izleyici bile bu medyatik isimlerin kötü oyunculuklarını izlemekten bıktı usandı, bunu gittiğim seansta insanların tavırlarından rahatça görebildim. Bu yönetmenlere tavsiyem “Okul”’un cast anlayışını bir incelemeleridir. "Okul" dediğim gibi saf bir korku filmi değil. Komedi işin büyük bir kısmını oluşturuyor ve hakkını vermek gerek, film gerçekten komik. Orçun ve Ediz karakterleri başlı başına komedi unsuru. Belki de bana bu kadar komik gelmesinin sebebi yine doğallıktır, zira bu iki karakter neredeyse elle tutulur derecede gerçekçi çizilmiş. Filmin bu noktadaki dezavantajı bazı esprilerin fazlasıyla bizlere özgü olması, ki bu da filmi izleyecek olan yabancılar için bir problem oluşturabilir, ama yine de filmin kendine özgü havası nedeniyle hoş karşılanabilecek bir şey olduğunu düşünüyorum. İşin korku kısmı ise fena sayılmaz... Açıkçası filmin korku yönü beni en az etkileyen kısmı oldu. Bunda çok fazla korku film seyrettiğim için sürpriz unsurundan çok fazla nasiplenememem etkili olabilir, ama ben pek öyle düşünmüyorum yine de. Yani film yeri geldiğinde gerilim yaratmayı beceriyor, sözgelimi Berk Hakman’ın kütüphanede geceleyin yalnız kaldığı kısımlarda bu atmosfer hakkıyla yaratılmış. Ancak Melisa Sözen’in bilgisayar odasındaki kabusu etkileyici değil. Bunun haricinde filmde makyaj ve maske kullanılan birkaç sahne var. Makyajlı yüzün aynada anlık görüldüğü kısım kitabına uygun ses efektleriyle birlikte hoş bir etki yapsa da, özellikle maskenin kullanıldığı kısım aynı oranda etkileyici değil. Korkutucu olmadığı gibi maske olduğu biraz fazla belli oluyor. Bu maskeli sahnede de aynı anlık görüntü taktiği kullanılabilirdi, bu şekilde akıllarda daha iyi yer ederdi (bu konuda “The Ring”’deki ilk kurban kızın yüzünün flashback olarak aniden gösterilmesi buna bir örnek olarak verilebilir). Bunun dışında cep telefonunun böceğe dönüşmesi biraz Cronenberg-vari de olsa ilginç bir fikir. Ancak buradaki cgi animasyon çok iyi olmamış. Aslında eleştirilebilecek bir nokta bu korku sahnelerinde neler olacağının tahmin edilebilmesi, yani cep telefonu dışındakiler klişeler etrafında dönüyorlar. Yine de bu saydığım şeyler filmin dokusuna pek bir zarar vermiyor, zira ben bu korku unsurlarının hikayenin “sosu” olduğunu düşünüyorum, ve ortada iyi işlenmiş ilginç bir öykü ve gerçekçi karakterler olduğu sürece bunların büyük problemler olduğunu düşünmüyorum. Filmin sonundaki twist de gerçekten oldukça güzel. Taylan biraderler bu filmin en başta öne çıkan isimleri. Kendilerini o günden bugüne anlatım konusunda çok geliştirmişler. Filmde yönetmenlik çok iyi. Karşımızda sinemayı çok seven iki yönetmen olduğu seçtikleri kadrajlarda belli oluyor. Sahnelerden en iyi randımanı ne şekilde alacaklarını biliyor olmalılar ki bir çok sahnede kamera çok şık mizansenler yaratıyor, bu da bu yönetmenlik işini iyice oturttuklarının bir göstergesi. Filmde dikkat çeken diğer güzellikler kurgudaki akıcılık ve sağlam görüntü yönetimi. Ancak bence filmin en önemli silahı Kevin Moore’un müzikleri. Filmin müzikleri gerçekten klas, bir Türk filminden beklenmedik bir biçimde. Filmden önce müzikleri Kevin Moore’un yapacağı söylendiğinde birileri böyle yabancı isimlerle çalışmanın Türk müzisyenlerin önünü kapayacağını iddia etmişti. Şimdi bu sözü eden kişi bir zahmet bu filmin müziklerini bir dinlesin, sonra da “Sır Dosyası”’nın Demir Demirkan imzalı müziklerini dinlesin. Kevin Moore’un müziklerini yabancı bir filmde rahatlıkla kullanabilirsiniz, ama dizinin müziklerini aynı şekilde kullanmaya kalktınız mı “cheesy” sınırından öteye adım atmış olursunuz. Yönetmenler ellerine Kevin Moore gibi bir müzisyenle çalışma imkanı geçince kaçırmamışlar, iyi de etmişler, yerli müzisyenlerle riske girmek yerine işi pirine teslim etmek her zaman daha mantıklı. Dahası müzik kullanımı da çok iyi. Yani tamam, elinizde sağlam müzikler var, ama müzikleri filme anlam katacak, atmosfer verecek biçimde kullanmanız gerek. Filmin en üstün yönlerinden birisi de bu. Birçok sahne sanki müzikler düşünülerek kurgulanmış gibi duruyor. Okulun bize ilk kez sergilendiği kısım buna iyi bir örnek (bana “Donnie Darko”’daki benzer bir sahneyi anımsattı). Filmde negatif yönler de var tabi. Bunların bir kısmının kurguda bazı sahnelerin atılması nedeniyle oluştuğunu düşünüyorum. Örneğin müdür karakteri hakkında filmde yeterince bilgi alamıyoruz. Adamın sürekli yaptığı tikin sebebi nedir filmde verilmiyor. Dahası filmin sonlarında olayların kızıştığı bölümde hayaletin ona monitörlerde izlettiği görüntüler biraz anlamsız duruyor. Bunun yerine müdürün sözgelimi kızlar tuvaletini izlediğinin görüntüleri gelebilirdi (filmde böyle bir olay yok gerçi). Ediz ve Orçun’un hikayesi tamamlanmadığı gibi finale de bağlanmıyor, bu da filme sadece komiklik unsuru olarak katılmışlar havası yaratıyor. Bir şekilde onların da filmin sonlarında yaşanan olaylara dahil edilmesi daha iyi olurdu. Yine kurgudan kaynaklandığına inandığım bir problem “okuldaki gizemli sevgili” olayı. Filme gerçekten oturmayan tek kısım bence o. Ama bunlar bence çok önemli problemler değiller. Sanırım filmin en önemli gafı belli bir yere kadar "hayalet öyküsü" ile komedi unsurları arasındaki bağlantıyı kurmadığı için hafif dağınık bir biçimde ilerlemesi, ancak okuldaki son kısımlarda konu toparlanıyor. Filmin “özenti” ve “taklitçi” olduğuyla ilgili eleştiriler yapıldı bazı yerlerde. Film bence bazı klişeleri kullanıyor ama sonuçta ortaya özgün bir birleşim çıkarıyor. Bunda en büyük neden oldukça kişisel bir romandan uyarlanmış olması. Eğer bu bir Hollywood filmi olsaydı bu kişisellik muhtemelen varolamazdı ama burada bir şekilde kendini belli ediyor, belki de filmi özgün kılan bir etken de budur. Bu arada filmde çeşitli göndermeler mevcut. Karakterlerden birinin Dream Theatre ve “The Unbreakble” t-shirtleri giymesi, Güldem’in odasındaki “The Shining” kitabı, hoparlörlerden seslerin “The Exorcist”’i anımsatırcasına tersten çalınması vs… Ancak en ilginç gönderme Güldem’in kantinde Gökalp zannettiği elemanın Doğu Yücel tarafından oynanması oldu, Gökalp de Doğu Yücel’in bir nevi alter ego’su olduğu için gerçekten çok hoş bir gönderme olmuş bu. Toparlamak gerekirse, “Okul” sıkılmadan izlenecek, akıcı, güzel bir film. Mükemmel bir film değil, ama son derece samimi, iyi yönetilmiş, gerçekçi karakterlere ve ilginç bir öyküye sahip bir film. Bence bu film popüler Türk sinemasında “iyi” ve yenilikçi filmler yapılabileceğinin bir göstergesi. Eminim bu şekilde özel efekt kullanmak gerekmeseydi sonuç daha da iyi olurdu. Bu nedenle Taylan Biraderler ve Doğu Yücel’in beraber çekeceği örneğin seri katilli bir gerilim filmi nasıl olurdu gerçekten merak ediyorum. Ancak bu film özel efektlerin her şey demek olmadığını da bize gösteriyor, “Okul” benim için “Ghost Ship”, "They", “Bone Snatcher” ve benzeri özel efekt zengini ama boş korku filmlerinden daha iyi bir film. Kesinlikle kayıtsız kalınmamalı. – Mert.
SEUL CONTRE TOUS. Yönetmen: Gaspar Noe (1998)
Önce
konuya biraz değinelim. Filmin baş karakteri basitçe “Kasap” olarak
adlandırılmış. Adamımız babası 2. Dünya Savaşında Naziler tarafından öldürülmüş
bir yetim. Hayatı boyunca acı çekmiş ve tek başına mücadele vermiş. Mesleği adı
üstünde kasaplık. Özürlü ve annesi tarafından terkedilmiş bir kızı var. Bir gün
kızı ilk adet kanamasını geçirip korkarak babasının iş yerine geliyor ancak yol
üstünde bir işçi tarafından taciz ediliyor. Kızının külotundaki kanı gören baba
olayı yanlış anlayarak masum bir adamı bıçaklıyor ve bir süre hapis yatıyor.
Hikayenin buraya kadarki kısmı yönetmenin izlemediğim ilk kısa filminde yer
alıyor(muş). “Seul Contre Tous” ise bundan sonrasını anlatıyor. 50 yaşına gelmiş
olan Kasap hapisten çıkıyor, bir kadınla beraber yaşamaya başlıyor ve kadını
hamile bırakıyor. Çift, kadının annesinin evine taşınıyor ve Kasap kendi
deyimiyle “taksimetreyi sıfırlıyor”, yani yeni bir hayata başlıyor. Ancak sorun
şu ki Kasap hem sevgilisinden, hem onun annesinden, hem de içinde bulunduğu
ortamdan nefret ediyor. Sevgilisinin finansmanıyla yeni bir kasap dükkanı almaya
karar veriyorlar ancak kadın bu fikirden vazgeçiyor ve çocukları doğana kadar
parayı elinde tutmaya karar veriyor. Bu arada da Kasap’ın geçici bir iş edinmesi
gerekiyor. Birkaç denemeden sonra Kasap “hapishaneden daha kötü değil” diyerek
tanımladığı bir huzurevinde gece bekçisi olarak çalışmaya başlıyor. Bu süreç
içinde de zaten pek “normal” sayılmayacak ruh sağlığı hepten bozulmaya başlıyor.
Kafayı sıyırmış bir Albert Camus tadındaki hayat görüşünü voiceover aracılığıyla
izleyiciye aktarırken, bir yandan da şiddet eğilimlerini dizginleyemez hale
geliyor. “Seul Contre Tous” bazıları tarafından “Travis Bickle” filmi olarak nitelendirilen tarza ait. Nedir bu tarz? Yabancılaşmış, acı çekmiş bir anti-kahraman, o anti-kahramanı sınıra taşıyacak bir olaylar zinciri ve mümkünse kahramanın iç dünyasına daha kolay girmemizi sağlayacak bir de voiceover. Ancak söz konusu film “Seul Contre Tous” olduğunda karşımıza şöyle bir gerçek çıkıyor: “Taxi Driver”’ın Travis’i bu filmdeki Kasap’a göre çok daha sempatik ve izleyicinin kendini daha rahat özdeşleştirebileceği bir karakter (tabi özdeşleştirebilirse). “Seul Contre Tous” filmindeki Kasap ise belki de sinema tarihinin gördüğü en antipatik ve en sarsıcı baş karakter (bu arada Kasap’ı Philliphe Nahon canlandırıyor ve performansı inanılmaz). Kasap sadece davranışları ve yaptıkları ile değil, aynı zamanda filmde diyalog olmadığı zamanlarda neredeyse sürekli devam eden voiceover aracılığıyla yansıttığı düşünceleri ve hayat görüşü ile de feci şekilde sarsıcı. Hiçbir filmde bu kadar “negatif” söylemin bir arada sunulduğuna tanık olmadım. Kasap’ın dünyasında umuda hiç yer yok, hiçbir şeyin anlamı yok, onun için yaşam acı dolu, anlamsız bir çürüme süreci, etrafındaki herkes kendi çıkarı için birbirini ezmekten çekinmeyecek mahluklar. Filmin bu noktadaki en büyük başarısı ise tek kelimeyle Kasap’a hak vermeye başlamamızı sağlaması. Kasap hayat ve insanlar hakkındaki görüşlerini örnekler ile anlatıyor (her biri özlü söz gibi) ve izleyiciyi direk olarak etkisi altına alıyor. Aslında yönetmenin kamerasını direk olarak Kasap’ın bu görüşlerini çok basit biçimlerde görsel olarak desteklemek için kullandığını söylemek yanlış olmaz. “Irreversible”’daki inanılmaz kamera hareketlerinin aksine bu filmde kamera çoğu kez sabit ve dar açılardan çekim yapıyor. Bu durumda perdeye yansıyan görüntüler adeta hareketli fotoğraflara dönüşüyor, yönetmen Kasap’ın öyküsünü sanki bir dizi fotoğraf ile izleyiciye sunuyor (fotoğraf demişken, Kasap’ın filmin açılışında yaşam hikayesini ekrana gelen birkaç fotoğraf eşliğinde voiceover ile kısa bir sürede anlatması da bu üslubun en ekstrem ve en saf örneği). Kurgu çok ama çok sade; yönetmen büyük çoğunlukla “cut” tekniğini kullanıyor, dahası kadraj değişirken yönetmen bizi kulak delici ani pompalı tüfek patlamalarıyla ve hızlı zoom’larla (bir eleştirmen bunu “shotgun zoom” olarak tanımlamış) baş karakterin şiddet dolu dünyasına geçiriyor – Kasap adeta bir saatli bomba gibi. Bunların üzerine filmin belirli yerlerinde görüntüye giren Godard-vari “ara başlıklar” ve filmin klimaxından önce ekrana gelen William Castle tarzı “filmi terk etmek için son 30 saniye” yazısı gibi “yabancılaştırıcı” unsurlar, filmi adeta bir “tecrübeye” dönüştürüyor.
Şiddet sahneleri yine “Irreversible”’da olduğu gibi uçlarda geziniyor. “Çocuk düşürme” sahnesi hiç kan göstermemesine rağmen fazlasıyla sarsıcı. Filmin “klimax” sahnesinde Kasap’ın misanthropic voiceoverı eşliğinde sunulan şiddet görüntülerinden çok, bu sahne sonunda Kasap’ın yaptığı ahlaka aykırı, sapkın seçim sarsıyor izleyiciyi, ve işin ilginç tarafı yönetmen Kasap’ın bu davranışlarını filmin en “mutlu” anı olarak karşımıza getiriyor. Bu da filmin Kasap’ın subjektif bakış açısının bir yansıması olduğu görüşünü iyice güçlendiriyor. Ancak burada şöyle bir sorun ortaya çıkıyor. Bu bakış açısı Kasap’ın olduğu kadar yönetmenin bakış açısı olarak da algılanabilir. Eğer böyle bir algılayış söz konusu olursa yönetmeni “ırkçı, kadın düşmanı, sübyancı, ensest ilişki savunucusu” şeklinde nitelendirmek de mümkün. Ben kendi payıma yönetmenin amacının temelde “sarsıcı” ve “rahatsız edici” filmler yapmak olduğunu düşünüyorum. Bu şekilde filmler yapmasındaki amacının da, günümüzün bireyselliğe aşırı derecede önem veren, bencil, materyalist toplumunda insanların “görmezden geldikleri” unsurları, örneğin “arka sokaklarda” yaşanan acıları, düşük gelir sahibi insanların ıstırap dolu yaşamlarını, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” şeklinde umursanmayan sapkınlıkları, bu “umursamaz” izleyici kitlesinin adeta kafasına vura vura sokmaya çalıştığını düşünüyorum. Bunun ipucunu “Irreversible”’da tecavüzün ardından sokak serserisinin Marcus’a söylediği lafta bulmak mümkün: “Böyle olayların hep başkalarının başına geleceğini düşünürsün, ama kendi başına geldi mi de hiçbir şey yapamazsın”.
İşte Gaspar Noe de filmlerini izleyiciye bu tecrübeleri yaşatmak için birer araç olarak, birer silah olarak kullanıyor. Yönetmen filmlerini izleyici için izlenmesi zor birer “tecrübe” haline dönüştürmek için her tür “ekstra” unsurdan yararlanıyor; “Seul Contre Tous” söz konusu olduğunda shotgun zoom’lar, “Irreversible” söz konusu olduğunda rahatsız edici kamera hareketleri ve ışıklandırma, her iki filmde de yer verdiği ‘70’lerin korku/gerilim filmlerini hatırlatan müzikler ve “belgesel” şeklinde sunduğu şiddet. Tabi ki bu konuda yanılıyor olabilirim, ama bence yönetmen röportajlarında filmlerinin içeriğini anlatırken David Lynch gibi formalite icabı, derine inmeden konuşarak birçok şeyi izleyiciye bırakıyor, ki bu da onun amacı zaten: Gaspar Noe şok etmek istiyor, film değil “tecrübe” yaratıyor ve bu “tecrübelerle” izleyiciyi yüz yüze bırakıyor. İster sevin ister nefret edin Gaspar Noe iyi bir yönetmen ve iyi filmler yapıyor. Problem şu, yönetmenin size sunduğu tecrübeleri yaşamak istiyor musunuz yoksa istemiyor musunuz? Eğer istemiyorsanız size hayatta başarılar. Eğer istiyorsanız, o halde sarsılmaya hazır olun. “Seul Contre Tous” yapılmış en sarsıcı, en provokatif filmlerden biri ve her şeyden önemlisi; “Seul Contre Tous” “iyi” bir film. – Mert.
SHORT FILMS OF DAVID LYNCH. Yönetmen: David Lynch (2002)
Bir Lynch fanatiği yönetmenin tüm filmlerini defalarca izledikten sonra neye ihtiyaç duyar? Fazlasına tabi, bunun başında da TV dizileri gelir. “Twin Peaks”’e ulaşmak artık çok daha kolay, “On The Air” için aynı şeyi söylemek mümkün değil tabi. Ama asıl merak uyandıran, yönetmenin “Eraserhead” öncesindeki kısa filmleridir. Bildiğiniz (veya şimdi öğrendiğiniz) gibi David Lynch para karşılığı üye olunan bir site açtı. Bunu yapma fikri sanırım geleceğin internette olduğunu düşünmesinden kaynaklanıyor. Sözgelimi, TV kanallarıyla yaptığı diziler yüzünden defalarca takışan (son örneği “Mulholland Drive”’ın başına gelenlerdi) ve artık hiçbir kanal ile işbirliği yapmak istemeyecek noktaya gelen David Lynch, kendi websitesinde kısa seriyallere yer verdi ve izleyicisine direk olarak kendisi ulaştı. Bu konudaki en sağlam adım da sadece www.davidlynch.com adresinden temin edilebilen, bir çoğu şu an bulunması fazlasıyla zor olan kısa filmlerinin yer aldığı bu muhteşem DVD oldu. Öncelikle uyaralım, “Short Films Of David Lynch” sadece Lynch fanatiklerine hitap ediyor. Yani yönetmeni bilmeyenlerin, veya şöyle diyelim, büyük bir takipçisi, izleyicisi olmayanların uğramaları gereken son adres bu çalışma olmalı. Lynch fanatikleri için ise tam anlamıyla farz. Bu sette yönetmenin bir kısmı yasal olarak piyasaya sürülmemiş ve dahası sanatsal doğuşunu ve gelişimini gözlemlememizi sağlayan 6 kısa film yer alıyor. Bunların arasında Lynch’in öğrencilik yıllarında yaptığı çalışmalardan tutun da prestij sahibi bir yönetmen olduktan sonra yapmış olduğu deneysel çalışmalara kadar bir çok farklı örnek mevcut. Çalışmanın en güzel özelliği de bu filmlerden önce Lynch’in film hakkında bilgi verdiği kısımların yer alması. Sanırım filmlere teker teker değinmek daha mantıklı olacak. SIX MEN GETTING SICK (1966): Lynch’in sanat okulundayken 200 $’a mal ettiği ilk film denemesi. Söz konusu eser aslında “hareketli bir heykel”, şöyle ki; Lynch’in hazırlamış olduğu üç boyutlu bir tuval üzerine 1 dakika süren bir film yansıtılıyor ve ortaya böyle rahatsız edici bir sonuç çıkıyor. Film ise animasyon şeklinde yapılmış. Konu adı üstünde belli zaten, 6 adet adam (grotesk kafalar) “hastalanıyorlar” ve filmin sonunda kusuyorlar. Bu 1 dakika süren animasyon içerisinde Lynch’in sonraki çalışmalarından eksik olmayacak kan, vücut sıvısı gibi unsurlar kendilerini belli ediyorlar. Bu görüntüler fonda ambulans sesleri ile sergileniyorlar. 1 dakikalık bu film (her kafa için 1 kez olmak üzere) ardı ardına 6 kez tekrar ediliyor. 1966’dan kalma bir film olduğu görüntüdeki lekelerden belli olsa da transfer oldukça temiz.
Filmde sembolizmin ve hatta dışavurumculuğun yeri çok büyük. Bu en çok mekan kullanımında kendini gösteriyor. Çocuğun yaşadığı ev, duvarları tamamen siyaha boyanmış, kapkaranlık bir mekan olarak tasvir ediliyor. Çocuğun sabah uyandığında yatakta bıraktığı sidik lekesi bile örtünün kabaca koyu turuncu boyayla boyanması şeklinde "dışa vurulmuş". Karakterlerin ise (yine eski Alman dışavurumcu filmleri hatırlatırcasına) yüzleri soluk, beyaza boyalı. Dahası filmde diyalog yer almıyor, onun yerine “hayvansı” ebeveynler son derece ilkel sesler çıkarak iletişim kuruyorlar. Bunun dışında Lynch’in fondaki sesler ile özel olarak ilgilendiği ve burada da sembollere yer verdiği gerçeği de ortaya çıkıyor: Çocuk toprağı sularken fonda yağmur ve gök gürültüsü sesleri geliyor. Lynch’in sonraki çalışmalarında rastlayacağımız o gore etkisi özellikle büyük annenin “doğum” sahnesinde ortaya çıkıyor (tarif edilemeyecek bir sahne!). Bu filmdeki çocuk karakteri birçok açıdan bana “Eraserhead”’deki Henry karakterinin küçüklüğü olabileceğini düşündürdü. “Eraserhead”’deki sevgiden yoksun, ezilmiş, suçluluk duygusu taşıyan (bkz. yatağın içinden çıkan dev ölü spermler) ve daima bir “anne” karakteri arayan Henry, “The Grandmother”’daki çocuğun gelecekteki hali gibi duruyor. Belki de Lynch “Eraserhead”’i bu filme bir çeşit devam olarak tasarlamıştır, kim bilir? Ama temasal açıdan bu film Lynch’in sonraki filmlerinde karşımıza çıkacak olan bir çok unsuru bize sunuyor aynı zamanda (baskıcı ve çarpık aile, sevgisizlik, büyüme korkusu, kimlik arayışı, paralel gerçeklikler vs…). Bu nedenle “The Grandmother” Lynch’in filmografisinde kilit bir noktada duruyor. THE AMPUTEE (1974): En ilginç çalışma. Lynch bu filmi “Eraserhead”’i hazırladığı dönemde çekiyor. Filmin yapım hikayesi çok ilginç. Amerikan Film Enstitüsü için farklı markalardan iki siyah/beyaz filmin test edilmesi gerekiyor. Lynch de bu fırsatı değerlendirmeden edemiyor, bir gecede filmin senaryosunu yazıyor ve ertesi gün de çekiyor. Filmi iki farklı marka film için iki kez çekiyor, yani ortada iki adet “The Amputee” mevcut. Film tek bir planda, sabit bir açıdan çekilmiş. Bacakları olmayan bir kadın (“Twin Peaks”’in Log Lady’si Catherine Coulson!) bir koltukta oturup arkadaşlık ve ihanet üzerine bir mektup yazıyor, yazdıkları da üst ses olarak bize aktarılıyor. Bu esnada erkek bir hemşire (yanlış okumadınız) kadının bacaklarından geride kalan parçalara pansuman yapıyor. Ancak pansuman sırasında şiddetli bir kanama oluyor ve kanamayı durduramayan hemşire panik içinde mekandan kaçıyor. Tüm bu olaylar esnasında bacaksız kadın ise hiçbir şeyin farkında olmaksızın mektubunu yazmaya devam ediyor. Filmde kadının bacaklarının olmayışı dahası yaralı oluşu, özel hayatında yaşadığı ilişkilerin yarattığı psikolojik zararı sembolize ediyor olsa gerek. Lynch’in karakteristik özelliği olan kan ve gore burada da kendini gösteriyor. Her iki filmde de olaylar tamamen aynı. İkinci filmin süresi birinciden biraz daha kısa ve toplamda 9 dakika ediyorlar. Filmlerin görüntüleri oldukça kötü ve yıpranmış, ama belki de böyle olması istenmiştir. “The Amputee” son derece sıra dışı ve neredeyse doğaçlama olarak hazırlanmış bir film ve her türlü yoruma açık. THE COWBOY AND THE FRENCHMAN (1989): Lynch’in nadir bir kısa filmi daha. Yönetmen bu filmi, farklı ülkelerden çeşitli yönetmenlerin Fransa hakkındaki görüşlerini yansıttıkları kısa filmlerinin gösterildiği bir Fransız televizyon programı için hazırlamış. Film temel olarak Lynch’in “Wild At Heart” ve “On The Air” gibi çalışmalarındaki garip, absürd komedi anlayışı ön planda tutularak hazırlanmış. Lynch burada iki stereotipi bir araya getirmiş: maço kovboylar ve Avrupalı giysileri içinde bir Fransız centilmeni. Kovboylar (aralarında Harry Dean Stanton ve Lynch’in fetiş oyuncusu rahmetli Jack Nance de var) garip bir yaratık olarak gördükleri Fransız’ı yakalarlar. Daha sonra çantasından çıkarttıkları patates kızartmalarından bir Fransız olduğunu anlarlar. Film oldukça “hafif”, eğlencelik bir çalışma ve Lynch’in espritüel yanından hoşlananlara hitap ediyor.
Film son derece soyut: İlk planda üç polis genç bir kızın cesedini buluyorlar. Son derece kısa süren ikinci planda daha yaşlı bir kadın bakışlarını bir yere yöneltiyor. Üçüncü planın ise tek plandan ibaret olduğuna inanmak neredeyse imkansız, ilk izlediğimde Lynch’in söz konusu kuralları çiğnediğini ve 2 plan daha kullandığını zannettim. Burada ilk olarak bir kadın tedirgin bir halde gizemli bir ortamda bir salıncaktan doğruluyor, sonra kamera sağa kayıyor ve görüntü ışığa boğuluyor. Flashfade etkisi yaratan bu geçişten sonra kendimizi daha da garip bir ortamda, birkaç garip, uzaylı gibi görünen yaratığın, içi sıvıyla dolu cam bir silindirin içindeki çıplak bir kızı incelediklerini görüyoruz. Kamera bu kez bir perdenin önüne kayıyor, perde yanıyor ve ardından ikinci plandaki oda çıkıyor; kapı çalıyor, kadın kapıyı açıyor, polisler şapkalarını çıkararak üzgün bir biçimde filmin başındaki kızın ölüm haberini veriyorlar ve ev yasa boğuluyor. Şimdi filmi içerik olarak bir kenara bırakalım. Söz konusu kurallardan biri dediğim gibi 3 plan kullanılması. Burada 5 plan görünüyor ama aslında 3 plan var! Sondaki 3 farklı mekan aslında tek bir mekanda ve David Lynch bu farklı mekanlardan yapay (veya tam tersi yapay olmayan) “kurgu” taktikleriyle farklı planlar yaratıyor! İnanması güç ama o uzaylılar da polisler de aynı mekanda. Bence sırf bu plan bile Lynch’in bir dahi olduğunun ispatı. 100 yıllık bir kamerayla çekim yapılması da çoğu yönetmenin değerini anlayamayacağı, rüyasal bir doku getirmiş filme. Bu yüzden Lynch için belki de bu antika kamera bulunmaz Hint kumaşı niteliğinde. Ortaya çıkan görüntüler tamamen zamansız ve bu dünyanın ötesinden gelmişe benziyor. 55 saniyelik bu kısa film tekrar tekrar izlenecek, eşsiz bir çalışma. “Short Films Of David Lynch” gerek yönetmenin filmler hakkındaki yorumları, gerek de bulunması çok zor David Lynch çalışmalarını barındırdığı için tam anlamıyla arşivlik, aynı zamanda yönetmenin filmlerindeki bazı sembolleri çözmek ve temaları daha iyi kavramak açısından da faydalı. Ve en önemlisi; çağımızın en büyük yönetmenlerinden birinin doğuşuna tanıklık etmemizi sağladığı için de tarihsel bir belge. Nice filmlere David Lynch… – Mert.
THE BELIEVER. Yönetmen: Henry Bean (2002)
Filmde Danny’ye (tabi ki gerçekte Yahudi olduğunu bilmeden) destek çıkan entelektüel, zengin Anglo Sakson Neo Faşistleri bize Amerika’da görünenin altında ne tip gruplaşmalar olduğunu ürpertici bir biçimde sergiliyor. Her ne kadar bu gruptakiler içlerindeki Yahudi düşmanlığını dışa vurmasa da “gelecek vaat eden bir dazlak” olarak görülen Danny’nin Yahudi karşıtı söylemleri bu kişilerin aslında içten içe Yahudi düşmanlığı beslediklerini su yüzüne çıkarıyor. Ancak film diğer yandan Yahudileri de eleştiri yağmuruna tutuyor. Örneğin film bir yandan bencil, çıkarcı, maddiyatın kölesi haline gelmiş Yahudilerin Amerika’da piyasaları ellerinde tuttuklarını, bir yandan da Yahudilerin de bu ırkçılığın ortaya çıkmasında suç sahibi olduklarını ortaya koyuyor. Bu konuda ilgi çeken bir nokta geleneklere bağlı muhafazakar Yahudi kesim ile daha modernist Yahudi kesim arasındaki fikir anlaşmazlıklarının filme birebir yansıtılması. Örneğin bir sahnede ayin sırasında çıkan bir tartışmada bir grup İsrail’i savunurken diğer bir grup da İsrail’dekilerin gerçek Yahudilerle alakası olmadığını ve katliamcılardan başka bir şey olmadıklarını savunuyor. Yani Yahudi kesim filmde oldukça derinlikli bir biçimde işlenmiş. Ancak aynı şeyi W.A.S.P.’lar ve dazlaklar için söylemek mümkün değil. Film bu kesimi ele alırken biraz stereotiplere bağımlı kalınmış görünüyor. Özellikle dazlaklar bazı yerlerde neredeyse karikatürize edilmiş. Bunun dışında Anglo Sakson lobileri daha ayrıntılı işlenebilirdi, ne gibi faaliyetler içinde bulundukları ve hangi kesimlerden daha çok destek aldıkları gibi konulara film her nedense fazla eğilmiyor. Bunun sebeplerinden birisi de hiç şüphesiz hikayenin çok fazla yöne sahip olması. Zira tüm bunların yanında bir de Danny’nin yaşadığı ikilemler, kişisel problemler ve bir de filme hafiften yamanmış gibi duran sıra dışı bir aşk öyküsü var. Bu ilişki maalesef filmin karmaşık öyküsü içinde eriyip gitmiş ve özellikle filmin sonlarında daha fazla ön plana çıktığı yerlerde biraz sırıtıyor.
Film, sonuç olarak verdiği mesajların evrensel olduğuna inansam da, gittikçe daha çok Yahudilerin kendi içlerinde hesaplaştığı bir filme dönüşmekten kurtulamıyor ve en nihayetinde toplum ve din baskısı içinde bireyin, özellikle de düşünen bireyin nasıl eriyip gittiğini yansıtıyor. Filmin başrol oyuncusu Ryan Golding Danny karakterini başarıyla canlandırıyor ve senaryo boşluklarına rağmen gerçekçi bir karakter portresi çiziyor. Bu da filmin özellikle “American History X” tarzı ırkçılık üzerine yapılmış filmler ve bilhassa bağımsız Amerikan sinemasına meraklı kişiler için “izlenmesi gereken bir film” olmasını sağlıyor. Her ne kadar Sundance’de kazandığı ödülü hak edip hak etmediği konusunda şüphelerim olsa ve her ne kadar bu tip bir konuya değinmesinin avantajıyla ödülü kapmış olabileceğini düşünsem de film (bazı zaaflarına rağmen!) bence başarılı. Tavsiyem bu filmi seyretmeniz, ve bu filmi seyrettikten sonra da 1982 tarihli, Tim Roth’un başrolde oynadığı, İngiliz yapımı ve Punk hareketi üzerine yapılan ilk filmlerden biri olan “Made In Britain”’ı izlemeniz. Zira “Made In Britain” 70 küsur dakikalık süresine ve içerdiği çok az diyaloga rağmen tüm kültürel kıstasların ötesinde bireyin toplum içinde sıkışmışlığıyla ilgili öyle evrensel ve öyle samimi bir portre çiziyor ki tüm bu Amerikan yapımı filmler karşısında zayıf kalıyor. – Mert.
TROUBLE EVERY DAY. Yönetmen: Claire Denis (2001)
Sonuçta filmi izledim ve kısa ve net olarak ifade etmem gerekirse; "Trouble Every Day" benzersiz bir korku başyapıtı, ve tüm zamanların (bence) en küçümsenen korku filmlerinden biri. Ancak ortada bir gerçek var: bu filmi ya çok seversiniz yada hiç sevmezsiniz. Maalesef bunun ortası yok gibi görünüyor. Eğer sanat sinemasına uzaksanız ve amerikan tarzı aklınızı yormayan "fast food" anlatım tarzındaki filmlere alışıksanız filmi sevmezsiniz. Eğer gore/korku janrına uzaksanız ve bu tarz sinemayı "düzeysiz" buluyorsanız filmi sevmezsiniz. Ancak bu bahsettiğim her iki tarzdan da hoşlanıyorsanız ve sanat sinemasıyla gore/korku sinemasının mükemmel bir karışımını görmek istiyorsanız muhtemelen filmi çok seversiniz. Açıkçası Claire Denis bundan önce takip ettiğim bir yönetmen değildi, yalnızca bir filmini izlemiştim, ve belki de bu nedenden dolayı "Trouble Every Day"'i Denis'in önceki filmleriyle (auteurluk babında) kıyaslamadan, daha objektif bir şekilde, kendi içinde değerlendirme şansına sahibim. Ancak bu filmi (yönetmenin sinemasıyla ilgili okuduklarıma da dayanarak) önceden izlediğim "Beau Travail" ile karşılaştıracak olursam, burada da aynı minimal, ancak bir o kadar da etkili anlatımın, inanılmaz özenli sanat ve görüntü yönetiminin yer aldığını söyleyebilirim. İçerik olarak ise yönetmenin yalnızca bir filmini izlediğim için kullandığı temalar bazında "Trouble Every Day"'in de önceki çalışmalar ile aynı doğrultuda olup olmadığı konusunda bir yorum yapamayacağım. Ama "Beau Travai"l'e ve bu filme bakacak olursam her iki filmde de yönetmenin adeta takıntılı bir biçimde kamerasını insan vücuduna odakladığını söyleyebilirim.
Öncelikle film bana görsel açıdan epeyce 1972 tarihli Nicolas Roeg klasiği "Don't Look Now"'ı anımsattı. "Don't Look Now"'da hikayeyi taşıyan, Roeg'in hüzünlü, romantik ve gizemli bir biçimde perdeye yansıttığı Venedik sokaklarının yerini "Trouble Every Day"'de Paris almış, hem de Tindersticks'in tarifsiz güzellikteki müziğiyle tüm bu vasıfları iyice öne çıkarak. Denis'in kullandığı renk tonları, karakterlerin nostaljik giyimleri, kullanılan müzik, adeta ölü dinginliğindeki anlatım... Bunların tümü bir yandan Paris'in içinde karakterler için melankolik, nostaljik ve izole bir dünya yaratırken bir yandan da karakterlerin aşklarının ve geleceklerinin umutsuzluğunu vurguluyor. Ve bu soğuk ama mükemmel görselliğin ve anlatının içine yerleştirilen, gerçekçi bir şekilde çekilmiş kanlı ve zor izlenir cinayet sahneleri insanın zihnine işleyen derin bir kontrast yaratıyor. Özellikle Core'un, işlediği son cinayetin ardından kanla boyanmış duvarın önünde dolandığı sahne unutulmaz. Film başta da dediğim gibi klasik, düz bir anlatıma sahip değil, diyaloglar olabildiğince az ve yönetmen hikayesini görüntüyle anlatma yolunu seçmiş. Tabi burada oyunculara büyük iş düşmüş. Filmin başrol oyuncuları gerçekten çok iyi performanslar göstermişler. Vincent Gallo (bence şu an etraftaki en iyi ve en benzersiz oyunculardan birisi) Shane karakterinde harikalar yaratıyor, donuk, hipnotize edici bakışlarıyla bize karakterin içinde bulunduğu stresi, sıkıntıyı inanılmaz bir biçimde aktarıyor. Şahsen ben bu rolün Gallo'dan başka hiçbir oyuncu tarafından bu kadar iyi kotarılabileceğine inanmıyorum. Alex Descas fedakar koca Leo rolünde çok iyi. Beatrice Dalle Cole rolünde oldukça iyi, gerek cinayet sahnelerinde gerek evde kapalı kaldığı sahnelerde etkileyici. Tricia Vessey ise filmin en masum karakteri Jude rolünde sağlam. Ama dediğim gibi, filmin asıl yükü Vincent Gallo'nun sırtında ve Gallo bu yükün altından kolaylıkla kalkıyor.
Sizi gerçekten düşündürecek, izlerken zorlayacak, duygularınızı yıpratacak bir film seyretmek istiyorsanız "Trouble Every Day"'e muhakkak bir şans verin. Ancak bunu yaparken kafanızdan tüm film klişelerini çıkartın. Örneğin gore sahnelerde "bunlar korkutucu değil, daha kanlısını görmüştüm" diyebilirsiniz ama önemli olan filmi başka filmleri referans almadan, karşılaştırma yapmadan izleyebilmeniz. O zaman filmin gerçek değeri kendini gösteriyor. - Mert.
UNDERWORLD. Yönetmen: Len Wiseman (2003)
Yönetmen
senaryoyu işlerken hep plansız davranmış, en çok da diyalogların yeri ve zamanı
bağlamında. Ama filmde hakikaten görsel olarak anlık muhteşem görüntüler var,
film 23 milyon dolar gibi kısıtlı bir bütçeyle çekilmiş olmasına rağmen efektler
olabildiğince doyurucu. Bu, yönetmenin dijital teknoloji ve CGI’ı iyi olduğu
kadar verimli olarak kullanabildiğini de gösteriyor. Ama tabii ki
bilgisayarlarda kurt adamları modellerken onları önceki kurt adam filmlerinden
alışkın olduklarımıza nazaran saçsız ve kılsız olmalarına çaba gösterilmiş,
neden mi çünkü CGI‘da saç ve kıl film haline getirilmeleri en uzun zaman alan ve
böylece en çok pahalıya patlayan kısımlardır da ondan! Yönetmen güzeller güzeli
nişanlısı Kate Beckinsale’i filminde oynatarak ne kadar da iyi etmiş... Vampir
asker Selene rolünü pelerinli siyah rugan kostümüyle ve kedimsi sinsiliği ile
iyi kotarmış. Senarist Kevin Grevioux aynı zamanda kurt adam askerlerden en
vahşisi ama en sadığı rolünde. Eleman senaryoda biyoloji ve genetik bilgisini
konuşturmaya çalışmış, aslında gayet iyi bir bilim kurgu öykü yazarı ama keşke
elini kurt adam ve vampir gibi çoğunlukla yanlış işlenmiş okült Filmdeki
ultraviole emdirilmiş vampirsavar kurşunlarla, içlerinde kana daha rahat
karışsın diye sıvı gümüş nitrat bulunduran kurt adamsavar kurşunlar gibi meta
bilim-kurgusal öğelerle, vampirlerin mermer heykeller üzerinde atış talimlerinde
bulunmaları işin cılkını iyice çıkartıyor. Fakat ısırmayla yada ağza kan dökerek
geçen virüslerin, hafıza kayıtlarını da barındırıyor olmaları enteresan bir
buluş. Bu virüslerle kan vampirler yada kurt adamlar arası bir medya işlevi
görüyor. Vampirlerle kurt adamların farklı toplumsal sınıflara ait olmaları,
sınıflar çatışmasının sonucunun filmde alt sınıf olan kurt adamlar lehine olması
da düşündürücü. Yine de çizgi romansal diğer bir film olan “Kill Bill”‘deki
sinematografideki başarı ve yaratıcılık bu filmde neredeyse hiç yok. Kapalı
mekanların çokluğu ve çeşitliliğiyle filmin olağanüstü hareketliliği ve Bill
Nighy (Viktor), Kate Beckinsale (Selene), Michael Sheen (Lucian) ve Kevin
Drevioux (Raze) performansları yine de bu kadar eksiye rağmen bu filmi baymadan
seyredilebilir kılıyor, tabi ki görsel ve işitsel gürültüden rahatsız
olmayanlardansanız. Soundtracklerinde Dillinger Escape Plan gibi extreme metal
gruplarının da bulunması bir başka ilginç ve gürültülü nokta: Baby's First Coffin - Dillinger Escape Plan!!! – Korhan.
|