AGONY – “Call The Rain”
AMORPHIS – “Far From The Sun”
ANATHEMA - "A Natural Disaster"
ANTIMATTER – “Lights Out”
ANTIMATTER – “Unreleased 1998-2003”
ARCH ENEMY – “Anthems Of Rebellion”
ATANAB – “The Garden Sad Souls”
BETH GIBBONS & RUSTIN MAN - "Out Of
Season"
BRUCE DICKINSON – "Best Of Bruce
Dickinson"
CACAFONIA PART 1 – Compilation
CADAVEROUS CONDITION – “The Past Is Another
Country”
CENOTAPH – "Pseudo Verminal Cadaverium"
DIMENTIANON – “Seven Suicides”
DISASTROUS MURMUR – “… And Hungry Are The
Lost”
DISMAL – “Rubino Liquido – Three Scarlet
Drops”
ELITE – “Kampen”
FORGOTTEN SILENCE – “Yarım Ay”
FUNERAL – “In The Fields Of Pestilent
Grief”
GRANDADDY - "Sumday"
GRIMFORCE – “Circulation To
Conclusion”
GROTESQUEUPHORIA – “Euphoric
Discordance”
GROTESQUEUPHORIA – “Conquered By
Corruption”
GUIDED BY VOICES – “Human Amusements At Hourly
Rates”
IMMORTAL – “Sons of Northern
Darkness”
IMPETIGO – “All We Need Is Cheez”
INTERPOL – “Turn On The Bright Lights”
IRON MAIDEN – “Dance Of Death”
KATATONIA – “Viva Emptiness”
LAMBCHOP – “Aw C'mon / No You C'mon”
LARS FREDERIKSEN AND THE BASTARDS - “Lars Frederiksen
And The Bastards”
LIZ PHAIR - "Liz Phair"
METALLICA – “St. Anger”
MUSE – “Absolution”
NINE INCH NAILS – “All That Could Have Been”
NOFX – “The War On Errorism”
NOVEMBERS DOOM – “To Welcome The Fade”
ORPHANED LAND – “Mabool (The Story Of The Three Sons Of
Seven)”
PARADISE LOST – “Symbol Of Life”
Yeni!
PJ HARVEY – “Uh Huh Her”
SELF TORTURE – “Mislead”
SEPTIC FLESH – “Sumerian Demons”
SUEDE - "Singles"
SURRENDER OF DIVINITY – “Oriental Hell
Rhytmics”
TERROR SQUAD – “The Wild Stream of Eternal
Sin”
TINDERSTICKS - "Waiting For The
Moon"
THE DANDY WARHOLS – “Welcome To The Monkey
House”
THE FLAMING LIPS - “Yoshimi Battles The Pink
Robots”
THE RAPTURE – “Echoes”
THE WHITE STRIPES - "Elephant"
TYPE O NEGATIVE – “Life Is Killing
Me”
V.A.R. – “Fifteen Years Fast Like
Bikila”
VERDIOG SVAOR – “In The Distance”
VIOLET VORTEX – “Lure Elegant”
AGONY –
“Call The Rain” CD 2003 I.F.A. Records
“Çek Cumhuriyeti” ve “Doom/Death”
deyince aklınıza ne geliyor? Şahsen benim aklıma melodik klavyeler, sert (çoğu
zaman thrashy) gitar tonları, güzel (çoğu zaman sarışın) ve Türk dinleyicileri
tarafından röportaj/mektup yoluyla sarkıntılığa maruz kalacak bir bayan
vokalist, brutal ve clean vokaller yapan bir erkek vokalist, çoğu sarışın ve
kumral, efendi grup elemanları (en azından birinin saçları “yıllarımı verdim bu
piyasaya” tadında dökülmüş olmalı), sağlam bir müzik ve tabi ki clean vokallerde
gün yüzüne çıkan aksan problemi. İşte söz konusu Agony bu “prototip”’e tam
anlamıyla bir grup. Elime yeni albümleri geçince doğal olarak kritiğini
yapmaktan kendimi alamadım. Yıllarımı bu ülkenin Doom/Death gruplarını
dinleyerek harcadım ne de olsa, ki Agony de bu gruplardan biriydi. Grubumuzun
kökleri epey eskiye dayanıyor. Kendileriyle ilk kez (çoğu Türk dinleyici gibi)
Forgotten Silence ile yaptıkları split 7” EP’yle tanışmıştım. Sonra ondan önceki
(8 parçalıktı yanlış hatırlamıyorsam) demolarını edindim. Tarz yukarıda da
bahsettiğim melodik, dinamik, thrashy Doom/Death’ti. Sonra adını şu an
hatırlamadığım bir MCD, ve 1999’da da “Ashes To Ashes, Dust To Dust” adlı bir CD
yayınladılar. Söz konusu CD’nin kritiğini yanlış hatırlamıyorsam Dead Comedian #
2’de yapmıştım (bakıyorum… evet, yapmışım). Oradaki müzik genelde orta tempoda
seyreden, biraz komplike, melodik klavye destekli bir Doom/Death’ti. Güzel bir
albümdü ve zamanında epey dinlemiştim. Grup bu albümü yayınlamak için
harcadığı 4 sene içinde neler yapmış bilmiyorum, ama gördüğüm kadarıyla bu geçen
zaman onlara yaramış, zira köklerini kaybetmeden kendilerini geliştirmişler.
Öncelikle “Call The Rain”’deki parçalar eskiye göre daha kısa, daha melodik ve
her şeyden önemlisi daha hızlı ve enerjik. Klavyeler çoğu yerde melodik
yapısıyla gitarların önünde müziği götürüyor. Önceki çalışmalarda dikkat çekici
olan bas kullanımı burada da yerli yerinde. Dediğim gibi tempo oldukça yüksek.
Parçalarda yer yer oldukça farklı etkiler göze çarpıyor, klavyeler ve vokaller
Crematory’i fazlaca çağrıştırırken heavy metalden rock’a kadar birçok farklı
etkinin ön plana çıktığını görmek mümkün. Albümde sonlara doğru bir enerji
düşmesi görülse de dinlerken sıkılmayacağınız bir albüm olmuş. Beni en fazla
rahatsız eden şey clean vokallerde açığa çıkan aksan problemi oldu. Prodüksiyon
şu ana kadar grubun sahip olduklarının en iyisi. CD’de “Mad Theatre” başlığı
altında, albümdeki “Doom Theatre” parçasının grubun kayıt sırasında çekilen
görüntüleriyle bir arada sunulduğu bir de “klip” mevcut, ki grubun kayıtlar
sırasında epey eğlendiğini gözler önüne seriyor. Bu albüm grup için bir “kırılma
noktası” teşkil eder mi bilemiyorum, ama Agony bence iyi bir iş çıkarmış. 7/10
– Mert. www.ifarecords.cz
www.agony.dacicko.com
INDEX
AMORPHIS –
“Far From The Sun” CD 2003 Virgin
Daha dün gibi hatırlarım “Tales
From The Thousand Lakes”’i ilk dinleyişimi. Folk etkili, atmosferik, melankolik
ve ülkeleri gibi buz gibi soğuk bir Death/Doom başyapıtına imza atmıştı Amorphis
ve doğal olarak o dönemlerde beni en çok etkileyen gruplardan birisi olmuşlardı.
Sonra “Elegy” geldi ve Amorphis, müziğindeki Death Metal etkilerini minimuma
indirerek ‘70’lerin Amerikan Progressive Rock gruplarının ve folk müziğin
etkilerinin daha rahat hissedilebildiği bir müzik ile tarzını buldu. Alışılması
biraz uzun sürse de yine çok iyi bir albümdü “Elegy” ve ‘90’lar Metalinin
kilometre taşlarından birisi olarak kaldı zaman içinde.
“Tuonela”’da ise Amorphis kendilerinden beklediğim
büyük adımı atamadı. Kendilerine özgü parça yapılarını mükemmelleştirmek yerine
girmiş oldukları ‘70’ler Hard Rock takıntısı önlerinde adeta bir engel olarak
kalmıştı. “Am Universum”’da Amorphis’in düşüşü devam ediyordu, kendilerinden
beklenmeyecek derecede yavan çalışmalar üretmeye devam ediyorlardı. Belki de gün
gibi ortada olan ve bu konuda ilk büyük adımı Amerika’ya yerleşmekle attıkları
büyük pazara açılma kaygılarıydı kafalarını karıştıran. Bir şekilde büyük denize
atılmaya çalışıyorlardı ama bunu nasıl yapacaklarını bilemiyorlardı.
Sonuçta Virgin imdatlarına yetişti ve Finliler böyle
büyük bir firmadan ilk albümlerini yayınladılar. “Far From The Sun” sound olarak
oldukça modern bir yapıya sahip olsa da Amorphis’in bilhassa “Elegy” dönemindeki
parça yazım şekline döndüğü bir albüm olmuş. Ancak “Elegy” gibi baştan sona
gücünü koruyabilen bir albüm mü burası tartışılır.
Albümde ilk dikkat çeken şey bunun en iyi
prodüksiyona sahip Amorphis albümü olduğu. Sound gerçekten çok güçlü, gitarlar
çok sert, yer yer oldukça modern bir havaya sahip, ancak bu temiz soundun içinde
Amorphis Hammond orglarını, wah wah’lı sololarını ve hatta sitar kullandıkları
kısımları çok güzel eritmiş. Yani prodüksiyon açısından “Far From The Sun” dört
dörtlük bir albüm. Ancak modern etkiler bununla da kalmamış, şöyle ki “Evil
Inside” parçasının verse kısmındaki riffler ve vokaller Metallica’nın “Load”
dönemini fazlasıyla andırıyor. Tabi benzerlikler bu kadarla sınırlı değil,
“Killing Goodness” “Black Sabbath”’ın “Children Of The Grave”’ini çağrıştırırken
harika kapanış parçasının sonundaki solo Pink Floyd’un “Echoes”’unun unutulmaz
gitar melodisine aşırı derecede benziyor, umarım Roger Waters bunu fark etmez,
zira Anrew Lloyd Webber’ı Operadaki Hayalet eserindeki “Echoes” arağı nedeniyle
yerden yere vurmuş, herifin resmen suyunu çıkarmıştı.
Açılıştaki iki parça “Day Of Your Beliefs” ve
“Planetary Misfortune” klasik bir Amorphis taktiği şeklinde başa konulmuş
albümün en iyi iki parçası, grubun kariyerinin en iyi parçaları arasına
girebilirler. Gerçi grubun kullandığı melodiler bilhassa “Elegy” zamanlarını
fazlasıyla hatırlatıyor ama grup daha büyük bir firmayla anlaştıklarını ve
ulaşabilecekleri bir sürü yeni potansiyel dinleyici olduğunu düşünerek bu tip
melodiler kullanmaktan kaçınmamış. “Far From The Sun” ‘70’ler havası ve folk
melodileri ile bu albümün “My Kantele”’si denilebilir. “God Of Deception” modern
etkilerin yoğun olarak hissedilebildiği melodik bir çalışma. “Higher Ground”’da
sitar kullanımı dikkat çekiyor. “Smithereens” de çok güzel ve soft bir kapanış
parçası.
Ancak albümde her şey de güzel değil maalesef.
Öncelikle albüm baştan sona gücünü koruyamıyor, yani “dolgu malzemesi” terimini
kullanmaktan özellikle kaçınıyorum ama albüm ilk iki parçadan sonra o ışıltılı
havasını yavaş yavaş kaybetmeye başlıyor maalesef. Bunda Amorphis’in eskiden
olduğu gibi orijinal ve kafa sıyıran melodiler bulmak konusunda kısır döngüye
girmiş olmasının da bir etkisi olabilir. Örneğin “Song Of The Troubled One” veya
“Against Widows” gibi parçalarındaki adrenalin yükseltici akıl almaz melodilere
burada rastlayamıyoruz, rastladığımız birkaç akılda kalıcı melodi de eskileri
fazlasıyla çağrıştırıyor zaten. Yani her ne kadar “kötü” tanımını
kullanabileceğim pek bir parça olmasa da albümün genelinde standart çok yüksek
de sayılmaz, en azından bu grubun eski kapasitesi düşünülürse. Tabi bir diğer
neden de grubun müzikal anlamda kendini yenileyememesi, ya da yenileyemeyecek
noktaya gelmesi.
Aslında bu kısır döngünün en önemli nedenlerinden
birisi şu an ismini anımsayamadığım vokalistlerinin kendini bir türlü
geliştirememesi. Hatta bu albümde adam resmen gerilemiş, bu kadar güçlü bir
sound ve gösterişli müzikal yoğunluğun içinde vokaller çoğu kez müziğe hiçbir
şey katamadığı gibi birkaç armonik kısım dışında tek boyutlu bir görünüm
sergiliyor. Amorphis’in şu anki vokalistleri ile çok fazla büyüyebileceğine
inanmıyorum, zira her ne kadar gruba özgü bir ses rengi olsa da farklı
kullanımlara pek müsait değil.
Sonuçta ilk dinleyişte çok tutmadıysam da Amorphis
“iyi” bir albüme imza atmış diyebilirim, hatta “Elegy”’den beri yaptıkları en
derli toplu albüm “Far From The Sun”. Yeni pek bir şey sunmuyor ama daha çok
eski güzel Amorphis soundunun üstün bir prodüksiyon ile ve ufak modern
etkilenimler ile revize edilmiş hali gibi duruyor. Önceki iki albümlerinde benim
gibi hayal kırıklığına uğrayan fanların ilgisini çekebileceğine inanıyorum.
Gerçi okuduğum kritiklerden albümün pek de beğenilmediğini görüyorum, anlaşılan
diğer eleştirmenler benim “Tuonela” zamanında girdiğim sıkılma moduna daha yeni
yeni giriyorlar. Umarım “Elegy”’den beri yaptıkları bu en iyi albüm kaşla göz
arasında güme gitmez. 7,5/10 –
Mert.
www.amorphis.net
INDEX
ANATHEMA - "A
Natural Disaster" CD 2003 Music For
Nations
"A Natural Disaster",
Anathema'nın Darren White sonrası dönemlerinde yaptığı en karamsar, en içe
kapanık albüm, aynı zamanda da kariyerlerinin en kırılgan albümü. "A Natural
Disaster"'ın baştan sonra sürüp giden ağır, sıkıntılı ve içe kapanık havasını ve
bunların getirdiği duygu çöküntüsünü "kırılgan"dan başka bir kelimeyle tarif
etmek sanırım mümkün değil. Aynı zamanda "A Natural Disaster" grubun Duncan
Patterson'ın ayrılmasından sonra yaptığı en fazla Duncan Patterson havası
hissedilen albümü. Albümü "The Silent Enigma"'nın hipnotik, sabit motiflerin
üzerine örülen parça yapıları ve agresif patlamalarının "Eternity"'deki akustik
ve duygusal atmosferler ve grubun son albümlerinde kazandığı son dönem İngiliz
Alternative Rock grupları etkilerinin bir birleşimi olarak tarif etmemiz mümkün.
Albüm, sound'daki "canlı" havası, gitarlardaki feedback'ler ve dreamy bir hava
yaratan çiğ yapısı nedeniyle bana "The Silent Enigma" ve "Eternity" albümlerini
çağrıştırdı fazlaca. Ancak görülebilen bir farklılık var, bu da Danny
Cavanagh'ın sololarının oldukça geri plana düşmüş olması, hatta albüm boyunca
Danny'nin karakteristik sololarına çok az rastlıyoruz denilebilir. Albümün davul
- bas - gitar kısımlarında geçerli olaan akustik hava araya giren loop'lar ve
atmosferik ambient klavye bölümleriyle desteklenmiş. Vincent'ın vokalleri
gerçekten gelişimini tamamlamış, müziğin hiddetlendiği bölümlerde yine eski
tadını verse de özellikle ağırlaştığı kısımlarda "Coldplay" dedirtiyor. "A
Natural Disaster"'da çok hüzünlü, adeta ölüm kokan bir hava hissediliyor.
Dediğim gibi albümde "The Silent Enigma" vari bir biçimde tekrarlar mevcut, daha
doğrusu, temelindeki belirli bir motif üzerine örülmüş, bu motif üzerinde yavaş
yavaş gelişen ancak ana melodinin ekseninden uzaklaşmayan hipnotik parçalar göze
çarpıyor. Albümde birleşik olarak karşımıza çıkan "Balance", "Closer", "Ar You
There?" bu yapıya iyi birer örnek. "Flying", "Eternity" günlerinden fırlamışa
benzeyen bir ballad, "A Natural Disaster" ise bayan vokalli, hafif trip hop
havasında bir çalışma. "Childhood Dream" nefis bir akustik çalışma. Albümün
benim için en ilgi çekici yanı ise "Pulled Under At 2000 Meters A Second" ve
"Violence"'daki "A Dying Wish" ve "Restless Oblivion" parçalarını anımsatan
kaotik, agresif yapı; gerçekten hoş bir sürpriz ve albümün geri kalanına oldukça
iyi uyan bölümler oldukları söylenebilir. Aslında bu albümde "The Silent
Enigma"vari bir bütünlük söz konusu, yani o albümdeki "Cerulean Twilight" ve
"Nocturnal Emission" gibi birçok çalışma belki tek başlarına çok güçlü olmasalar
da albümün bütünlüğü içinde hiçbir biçimde yadırganmazlar, buradaki parçaların
birçoğu da Anathema'nın en iyileri arasına giremeyecek çalışmalar olsalar da
albüm içinde sırıtmıyorlar. Ancak albümün bence problemi de burada ortaya
çıkıyor. "The Silent Enigma" ve "Eternity" gibi albümlerde olup da "Alternative
4" sonrasında Anathema'nın her albümünü öyle ya da böyle etkileyen ufak ama
önemli bir problem: Albümler güçlerini sonuna dek koruyamıyor. Yani söz konusu
Patterson'lı üç albüm adeta giriş-gelişme-sonuç bölümleri şeklinde kağıt
üzerinde önceden tasarlanmış havası sergilerken sonradan gelen bu üç albüm bir
şekilde büyülerini yitirmeye başlıyorlar. Ben Darren Patterson'un eksikliğinin
en fazla bu noktalarda hissedildiğini düşünüyorum, zira kendisi Roger Waters
hayranıdır ve bilindiği gibi Roger Waters albümlerini her zaman bu şekilde
KURGULAR ve ondan sonra kaydeder. Eğer Patterson albüme manevi bir biçimde yani
en azından albümün inşa edilmesinde fikir olarak katkıda bulunsaydı daha iyi bir
"A Natural Disaster" ile karşılaşmamız mümkündü. Diğer yandan hala grubun
Pink Floyd'a benzer müzik icra ettiği konuşuluyor ki yıllardır Pink Floyd
hastası olan ve albümlerinin her birini deşmiş birisi olarak bu tip müzikal bir
benzerlik bu albümde pek gözüme çarpmıyor. Yani grubun Floyd'dan etkilenmesi
onların melodilerine benzer melodiler kullanmasını gerektirmiyor. Özellikle de
"günümüzün Pink Floyd'u" gibi ithamları anlayamıyorum, yani bir grubun müzikal
olarak Floyd'u andırması da zaten onu günümüzü Floyd'u yapmaz, bir grubun
"günümüzün Floyd'u" olabilmesi için, '70'lerde Floyd müzik dünyası için neyse, o
grubun da günümüz için o olması gerekir: deneysel, yenilikçi, düşünsel olarak
derin!!! Anathema her ne kadar albümlerinde kendini yenilemeyi müziğini modern
etkilerle karıştırarak sağlasa da asla Floyd gibi her albümünde radikal
değişimler geçirecek, her albümde müziğine ve müziğe yeni açılımlar getirecek ve
en önemlisi her albümünde düşünsel açıdan inanılmaz derinlikli, defalarca
incelenip farklı farklı okunabilecek albümler üreten bir grup değil. Kabul,
Danny'nin bilhassa Judgement'taki soloları Gilmour özentisi ve kabul, grubun
vokallerin yankılanması gibi fikirleri temelde Waters'tan arak, ama bunlar bu
derece büyütülecek şeyler de değil. Bu albümde ise garip gelebilir ama en fazla
Floyd etkisi "Pulled Under At 2000 Meters A Second" parçasının girişindeki bas
tonlarında ("Sheep" vari) ve nakaratındaki vokal kısımlarında (ki Floyd'un
"Sheep" parçasının verse kısmının vokallerine "aşırı!" derecede benziyor) ve
"Violence"'ın sonlarındaki yumuşak kısımlardaki bariz "Cluster One" etkili
bölümlerde ortaya çıkıyor. Anathema'yı en köklere dönük bu iki parçasında Floyd
etkilerini çömez Floyd dinleyicisi Anathema fanlarının fark edemeyeceği derecede
iyi eritebildiği için kutlamak gerek derim ben. "A Natural Disaster"
Patterson sonrası dönemin en fazla beğendiğim Anathema albümü oldu, ve bu son 3
albüm arasında belki de bir bütün olarak en güçlü olanı, ancak yine de eski,
rüya gibi günlerinden biraz uzağa düştüğü de bir gerçek… 7,5/10 - Mert. www.anathema.ws
INDEX
ANTIMATTER –
“Lights Out” CD 2003 Prophecy Productions
Duncan Patterson’ın eski
arkadaşı Mick Moss ile beraber kurduğu bu Anathema sonrası grubunun ikinci
stüdyo albümü bize müzikal bakımdan oturmuş bir Antimatter sunmakla kalmıyor,
ayrıca Patterson’a kalsaydı Anathema’nın gidişatı nasıl olurdu bunu da az çok
gösteriyor.
“Lights Out”’u ilk albüm “Saviour”’dan ayıran birçok
nokta var. Öncelikle bu albümün prodüksiyonu genel anlamda “Saviour”’dan daha
başarılı. Bunun yanında Patterson ve Moss’un besteleri bu kez birbirinle çok
daha uyumlu bir birliktelik sergiliyor, hatta albüm bir konsept albüm gibi
işliyor bile denilebilir. Mick Moss’un vokalleri belirgin bir şekilde daha yoğun
kullanılmış, ki bu görebildiğim en olumlu değişikliklerden biri. Ancak en önemli
farklılık sanırım bu albümde parçadan parçaya değişim gösteren müzikal
eğilimlerin eklektik bir bütünlük oluşturması ve bu eklektik yapının içinde
“Saviour”’da az çok hissedilen pozitif duyguların burada tamamen silinmiş
olması. “Lights Out” gerçekten çok karamsar bir albüm.
Albüm trip hop tadındaki isim parçasıyla açılıyor.
Albümün en karanlık ve ağır çalışmalarından biri, Patterson’ın female vokallerle
düet halinde fısıldayan sesi, nefret ve kin yüklü liriklerdeki duyguyu odanızın
havası içine yayıyor adeta. Albümdeki Patterson parçalarında Anathema günlerinin
etkisi büyük ölçüde hissedilse de (bilhassa akustik gitar partisyonlarında),
oradaki karanlığı birkaç adım ileri götürmüş olduğu da bir gerçek. “Reality
Clash”’deki keyboard motifi “The Silent Enigma”’nın “Alone…” parçasını
fazlasıyla anımsatsa da burada artık nihilizme varan karamsar bir yoğunluk
hissediliyor. “Expire” Patterson’ın “Anathema on Portishead” çalışmalarından
birisi. Kapanıştaki enstrümantal “Terminal” girişteki kırılgan akustik tınıları
ile “Eternity” tadı veriyor.
Mick Moss parçaları ise ilginç bir biçimde Floyd
etkisinin daha yoğun hissedildiği parçalar olarak göze çarpıyor. Daha kolay
dinlenebilir parçalar olsalar da, Mick Moss burada daha farklı parça yapıları
denemeyi ihmal etmemiş. Son derece melankolik “Everything You Know Is Wrong”
nakaratındaki vokallerde Anathema tadı verirken keyboard solosu Pink Floyd’un
“Dogs” parçasından alınmış gibi duruyor. Kapanıştaki katatonik bas tınıları ise
Waters’ın “Careful With That Axe, Eguene”’den beri kullandığı bir motif. Zaten
liriklerde de “The Thin Ice” parçasına bir gönderme var, bu da fark
edilebiliyor. “The Art Of Soft Landing” eğer Anathema Patterson’ın önderliğinde
çalışsaydı nasıl bir hal alırdı bunu gösteriyor adeta. İşin ilginç tarafı
bunların Moss’a ait çalışmalar olması. “In Stone” albümün en güçlü
çalışmalarından biri. Alaycı ve iğneleyici sözlerinin hüzünlü tınılarıyla
yarattığı bütünlük çok hoş.
Albümde bir bütün olarak en yoğun olarak hissedilen
şey karamsarlık ise müzikte görülebilen eğilim de minimalistik düzenlemeler
oluyor. Patterson’ın “Eternity”’deki o çok layer’lı sound’u terk etme eğilimi
“Lights Out”’da artık doruğa ulaşmış durumda. Sound çok sade ve gösterişsiz. Bu
da çok daha solgun bir atmosfere ulaşılmasını sağlamış. Ayrıca dikkat çeken
diğer bir şey gitar kullanımının iyice azalmış olması. Akustik gitarın yanında
albüm boyunca çok az da olsa distortion’lı kısım dikkat çekiyor, ancak
Antimatter’ın özellikle Patterson parçalarında klasik Rock kalıplarından
uzaklaştığı bir gerçek.
“Lights Out”’da pek bir kusur göremiyorum, ancak daha
gösterişsiz yapısıyla büyük, anthem-vari parçalara ilgi duyan fanları hayal
kırıklığına da uğratabilir. Bu bir atmosfer albümü ve bir bütün olarak
dinlendiği vakit çok daha etkileyici oluyor.
Bunun yanında minimalizm eğilimi kapakta da kendini
gösteriyor ancak ne yalan söyleyeyim, ben daha farklı bir ön kapak seçerdim
şahsen. Bu hem fazla basit hem de yapay bir görünüm veriyor.
Her ne kadar birbirinden farklı iki ayrı sound da
olsa, eğer Patterson’a kalsa Anathema’nın nasıl bir yön izleyeceği “Lights
Out”’da görülebiliyor: Daha minimalist bir Doom Rock. Gerçi Antimatter’ın
soundunun bırakın Doom’u artık Rock ile bile ilgisi azalmış durumda, bir çok
farklı etkinin tek bir potada eritildiği, belki de Patterson’ın dediği gibi
“Dark Ambient Rock” olarak tanımlanabilecek bir sound buradaki. Karanlık, soğuk,
melankolik ve klişelerden uzak bir müzik dinlemek isteyenler “Lights Out”’ı
kaçırmasın. 8,5/10 – Mert.
http://antimatter.free.fr/uk/Site%20Files/HomeFrameset.htm
INDEX
ANTIMATTER – “Unreleased
1998-2003” CD 2003
Aslında bu elle tutulur bir
biçimde yayınlanmış bir ürün değil. Patterson ve Moss 5 yıllık bir dönemde
ellerinde biriken yayınlanmamış kayıtları “fazlasını” arzulayan fanlara
ulaştırmak istemişler ve bu 16 parçayı Duncan Patterson’ın dizayn ettiği ön ve
arka kapaklar ile beraber official bootleg modunda websitelerine koymuşlar. Yani
75 dakikalık bu albüm MP3 formatında grubun sitesinden bedavaya indirilebiliyor,
bu da kesinlikle takdir edilesi bir davranış, büyük gruplar rare kayıtlarını
büyük paralar karşılığı özel setler içinde fanlara kazıklarken Antimatter tüm bu
parçaları bedavaya sunuyor.
Öncelikle belirtmem gerekir ki Antimatter’la tanışmak
için ilk durağınız bu albüm olmamalı, yerinizde olsam bunu dinlemeyi en sona
bırakırdım zira burada normalden de daha minimalist bir Antimatter çıkıyor
karşımıza. Burada “Saviour” öncesindeki demolarından üç, “Lights Out”
öncesindeki demolarından iki parça ile beraber iki “Lights Out” ve dört “Live at
K13” outtake’ine yer verilmiş. Demo kayıtları yukarıda yazdığım “daha
minimalist” tanımına uyuyor, özellikle eski demo kayıtları daha kirli bir sounda
sahipken son dönem demolarının daha profesyonelce hazırlandığı dikkat çekiyor.
“Lights Out” outtake’leri ise “In Stone” ile “The Art Of Soft Landing”’in
akustik versiyonları. “Live at K13”’e alınmayanlardan ise en çok Pink Floyd
cover’ı “Nobody Home” ve “Far Away” dikkat çekiyor. Bildiğiniz gibi bu
kayıtlarda Danny Cavanagh da mevcut. Bunların yanında 2003’de Almanya’da canlı
kaydedilmiş 3 parça (ki biri Dead Can Dance’den “Black Sun” cover’ı),
“Holocaust”’un remixi ve grubun bu compilation için özel olarak kaydettiği “Lost
Control”’un akustik versiyonu da mevcut.
Çalışmada en çok “Far Away” ve “Lost Control” gibi
iki Anathema parçasının Antimatter yorumları dikkat çekiyor. Mick Moss’un ses
renginin parçalara daha güzel gittiğini düşünüyorum şahsen, daha koyu bir ton
getiriyor. “Nobody Home”’da ise vokal performansı tabi ki Waters’ın seviyesine
ulaşamıyor ama bence gerçekten güzel bir seçim olmuş.
Söylenecek çok bir şey yok. Çok güzel bir compilation
ve Antimatter’ı daha da yalın bir şekilde dinlemek için büyük bir şans. Yapmanız
gereken şey bunu vakit kaybetmeden indirip daha sonra da Antimatter’a alçak
gönüllülüğü için teşekkür etmek. 8/10 –
Mert.
INDEX
ARCH
ENEMY – “Anthems Of Rebellion” CD 2003 Century Media
Records
Geçtiğimiz sene Maiden’la beraber
Avrupa’yı turlayan NWOSDM beşlisini bundan böyle kolay kolay kimse
durduramayacak gibi görünüyor. “Anthems Of Rebellion” sağlam bir Melodic Swedish
Death Metal örneği ve grubun en üstün çalışmalarından birisi, anlayacağınız
Amott biraderler ve kankaları yine iyi iş çıkarmışlar.
Aslında albüme baktığımızda müzikal anlamda büyük bir
yenilik ya da ekstra bir olay göremiyoruz ama müzik bir şekilde insanı etkisi
altına alıveriyor. Buradaki müzik hafif Taetre-vari bir şekilde yoğun Thrash
Metal etkisine haiz, aynı zamanda Hard Rock kokan nefis soloları da unutmamak
gerekiyor tabi ki. “Silent Wars”, “End Of The Line” gibi parçalar türün tipik ve
çok güzel birer örneği. “Dead Eyes See No Future”’da Sepultura-vari benzeri kafa
kırıcı davul atakları ile klavye destekli duygusal rifflerin müthiş uyumu,
“Dehumanization”’daki müthiş clean vokaller dikkat çekiyor. “We Will Rise” ise
neredeyse son dönem Septic Flesh duygusallığına ulaştıkları bir
çalışma.
Kısacası ortada bu türün çok iyi bir örneği mevcut.
Grubun vokalisti Angela Nathalia Gossow inanılmaz bir sese sahip, bu tarz bir
grupta gördüğüm en iyi seslerden birisi ve dinlerken söyleyenin bir kadın
olduğuna inanmak çok güç, gerçekten çok yırtıcı ve güçlü bir sese sahip ve albüm
boyunca bunu çok yaratıcı şekillerde kullanıyor. Bu arada belirtmem gereken
diğer bir şey de clean vokallerin female vokal olmaması, bence bu güzel bir
seçim olmuş.
Aslında albümle ilgili negatif bir nokta arıyorum ve
bulamıyorum, her şey kusursuz, steril ve belki olsa olsa tek sorun da bu! Yani
bu türün grupları prodüksiyon bakımından bana git gide daha plastik görünmeye
başlıyorlar, insan biraz daha kusurlu, biraz daha “insani” şeylere özlem duymaya
başlıyor bu kusursuz prodüksiyonlar karşısında. Türün fanları için farz
kesinlikle, bunun yanında modern ve sağlam bir Metal albümü dinlemek isteyenlere
de her daim tavsiyemdir.
Ama nedendir bilmem, Autumn Leaves’in “As Night
Conquers Day”’inden beri hiçbir NWOSDM albümü beni yeterince heyecanlandıramadı.
Bu da aradan bir reklam olsun. :) 8/10 –
Mert.
www.archenemy.net
INDEX
ATANAB – “The Garden Sad Souls” CD
2001 Gloomy
Magazine
Kolombiya’dan kaydı bir Opera
IX’nın eski kayıtları kadar sallama ama bir onlar kadar da tuhaflıkta orijinal
ve buram buram okült kokan karanlık albümleriyle bu grup bana bayağı ilginç
anlar yaşatıyor dinlediğim zamanlar!!! Psychedelic damarınız kabardığı ve ancak
değişik tatlar aradığınız zaman sokulun bu albüme, yoksa kılı kırk yarsanız bile
bir haz alamazsınız bu baldırı çıplak Güney Amerikalılardan, GSMH’ları binlerce
dolara vuran kuzeylilere nazaran… Sadece tek başınıza dinleyebileceğiniz bir CD
olduğunu da unutmayın, yani böyle şeyler dinlediğiniz zaman Tanrı bile sizi terk
edip gider… Bence çok güzel ama baştan söylemedi demeyin, veletseniz ve/veya
bakireyseniz asla sokulmayın!!! Şakayı bir yana bırakırsak bu albümden bir halt
anlayabilmeniz için açık görüşlülükte epey bir yol kat etmiş olmanız, 40 fırın
ekmek niyetine dünyanın bilumum iyi-kötü kayıtlı amatör-pro demolarını silip
süpürmeniz gerekiyor… 6/10 –
Korhan. c/o GLOOMY ZINE A.A. 1310 CALI. COLOMBIA SOUTH
AMERICA
INDEX
BETH GIBBONS & RUSTIN
MAN - "Out Of Season" CD 2003 Go Beat
Gerçi Portishead vokalisti Beth
Gibbons'ın bu ilk solo(msu) albümünün yayınlanmasından bu yana 1 yıldan fazla
süre geçti, ancak bunun farkında olmayanlar olabilir. Portishead'ın şu ana kadar
yaptığı iki stüdyo albümünü de sevmeme rağmen, açıkçası hiçbir zaman grubun
hayranı olmadım. Bunda, yaklaşık 10 yıl kadar önce grupla tanışmama vesile olan
ilk şarkıları, itici "Numb"ın da etkisi olabilir pekâla. Gerçi daha sonra ilk
albümleri "Dummy"i dinleyince "Numb"a katlanmayı ve hatta alışmayı bile
öğrenmiştim. Kendi adlarını taşıyan ikinci albümlerini ise "Dummy"den bile daha
çok sevmiştim. Portishead'ın adeta yılan hikâyesine dönen 3. stüdyo albümü,
aradan geçen 7 yıla rağmen hala yayınlanmış değil. Beth Gibbons belli ki bu süre
içinde solo albümüne yoğunlaşmış ve oldukça kişisel bir eser çıkartmış ortaya.
"Out Of Season"da Beth Gibbons'a eşlik eden Rustin Man adlı abi ise, Talk Talk
basçısı Paul Webb'den başkası değil. Albümden beklentim pek yüksek değildi,
bu yüzden beğendiğimi söyleyebilirim. Ancak Portishead albümleri kadar
etkileyici ve başarılı değil "Out Of Season". Elbette kimileri albüme bayılmış
olabilir; ancak "Out Of Season" vasatın üstüne çıkabilen bir albüm, daha fazlası
değil. Beth Gibbons çoğu şarkıda değişik bir vokal tekniği kullanmış, bu da
Portishead'a çok yakın bir albüm olmamasını sağlıyor "Out Of Season"ın. Öyle ki,
4. şarkı "Romance"a kadar, bunun modern bir folk albümü olduğuna yemin
edebilirdim. İlk şarkı "Mysteries" etkileyici bir gitar tonuna sahip ve sizi
hemen atmosferinin içine sokuyor. Dediğim gibi, klasik bir Portishead
bestesinden çok, yeni arayışlara giren ve tek başına da ayakta kalabileceğini
kanıtlamaya çalışan bir kadının hamlesine benziyor (Ama yine de Rustin Man'in
desteğine ihtiyaç duyuyor olması şaşırtıcı). Albümün en iyilerinden biri,
Portishead-vari "Sand River" ile birlikte. "Resolve", insanda Nick Drake, Scott
Walker veya Joni Mitchell dinliyormuş gibi bir hava yaratıyor. Şahsen folk
müziğini trip-hop'a göre daha etkileyici bulan benim gibi birinin kulağında, bu
tip parçalar daha güzel tınlıyor hâliyle. "Out Of Season", Beth Gibbons'ın
Portishead ile olan bağını umursamadan dinlendiğinde etkileyici ve tatmin edici
bir yapıt olabilir, ancak bir "Dummy" beklentisiyle dinleyecekseniz bu albümü,
hiç kalkışmayın derim ben. 6,5/10 -
Kıvanç. www.bethgibbons.com
INDEX
BRUCE DICKINSON – "Best Of
Bruce Dickinson" DCD 2001 Sanctuary Music
“Kısa, kıllı, İngiliz”. Bruce
Dickinson’ın kendini tanımlamak için bir röportajda kullandığı 3 kelime bunlar.
Birçok kişi onu “Air Raid Siren” olarak tanımlar. Ben Bruce Dickinson’ı
tanımlamak için 3 kelime bulamıyorum, bırakın 3 kelimeyi, adam hakkında sayfalar
yazılsa yine de yetmez. O çok yönlü bir müzisyen, mükemmel ve benzersiz bir
vokalist, kusursuz bir frontman, harika bir lirik yazarı, fena sayılmayacak bir
senarist ve yazar, yetenekli bir eskrimci, konserlere kendi uçağıyla giden bir
pilot, ve kim bilir daha neler neler. Böylesine çok yönlü bir adamın, dahası
hiçbir zaman tam anlamıyla tatmin olmayan ve sürekli araştıran, yeni şeyler
deneyen bir adamın Maiden gibi belirli sınırların dışına çıkmayan bir grupta
dayanması mümkün değildi, bize mükemmel görünen “Somewhere In Time” ve “Seventh
Son Of A Seventh Son” bile onu tatmin etmemişti. İlk solo albümü “Tattooed
Millionaire” kendini ciddiye almayan, hafif ve klişeler üzerine rahatça giden
bir Hard Rock albümüydü. Son derece mütevazı yapısı içinde gerçekten güzel bir
albümdü. Ama bu ilk solo albüm onu tatmin etmemişti çünkü Bruce yeni şeyler
denemek istiyordu. Sonunda 1993’te Maiden’ı terk etti. Geride kızgın bir Steve
Harris ve hayal kırıklığına uğramış bir yığın fan bıraktı. Bence Bruce’un
ayrılması adeta kısır döngüye girmeye başlayan Maiden için de, sesini kaybetmeye
başlayan Bruce için de iyi oldu. Uğruna 3 kez stüdyoya girip 3 kez albüm
kaydettiği “Balls To Picasso” Bruce’un kendini aradığı, farklı ve modern bir
albümdü. Ancak “Balls To Picasso” da onu kesmemişti, daha yenilikçi bir şeyler
yapmak istiyordu, bu kez bir grup kimliği altında yeni elemanlarla çok iyi bir
Alternative Metal/Rock albümü olan “Skunkworks”’ü kaydetti. Ortaya sağlam bir
albüm çıkarmasına rağmen albümü ne fanlar ne de eleştirmenler beğenmedi. Bruce
artık yaptığı müzikle kimsenin ilgilenmediğini düşündüğü bir anda “Balls…”’u
beraber yazdığı kankası Roy Z devreye girdi, “Balls…” kadrosuna Adrian Smith’in
de eklenmesiyle, Bruce’un kariyeri boyunca geçtiği tüm dönemlerin izlerini
taşıyan ve ona yeni kapılar açan taş gibi “Accident Of Birth” ile adeta yeniden
doğdu. Ardından gelen “The Chemical Wedding” ise bir başyapıt seviyesindeydi.
Neyse olayı uzatmayalım, Bruce’un Maiden’a girmesine hem sevinmiş hem de
üzülmüştüm, çünkü Bruce’un sololarını çok seviyordum ve Maiden’da yer alması
muhtemelen yeni solo çalışmalar için vakit bırakmayacaktı, öyle de oldu. Konser
albümü “Scream For Me Brazil”’dan beri yayınlanan son Bruce çalışması bu Best-of
albümü. Ancak Bruce öyle bir best-of albümü hazırlamış ki en "Bruce sevmeyen"
adam bile şapka çıkartır. İlk CD’de 2 yeni parça ve 11 klasik yer alıyor.
Klasikler özenle seçilmiş, her biri bu CD’deki yerini hak ediyor. Yeni parçalar
da gerçekten çok sağlam. Açılıştaki “Broken” Bruce’un son iki solosundaki tarzın
bir karışımı gibi, kolay dinlenir, catchy ve sağlam bir parça. Ancak asıl olay
“Silver Wings”’te. İddia ediyorum, “Silver Wings” “Brave New World”’de olsaydı
"Out Of The Silent Planet" yerine rahat rahat 2. single olurdu. 2000’lerin “Aces
High”’ı diyebileceğim hareketli, şahane bir parça, nakaratı da müthiş. Yani
Bruce best-of albümü yapmasına karşın kesinlikle sallama yeni parçalar yapmamış,
bu parçalar CD’deki diğer klasiklerden aşağı kalmıyorlar. Diğerlerine gelince.
İşin açıkçası “Book Of Thel”’in konser versiyonu yerine albüm versiyonunu tercih
ederdim. Artı CD sadece 63 dakika sürüyor, yani epey boş yer kalmış ve işin
kötüsü bu CD’ye girmesi gereken birçok başka parça vardı, “Son Of A Gun”,
“Inside The Machine”, “Inertia”, “Killing Floor” ilk aklıma gelenler. Yine de
bunca farklı tarzdaki parçayı bu kadar akıcı bir şekilde bir araya getirdikleri
için kutlamak gerek Roy Z ve Bruce’u, doyurucu bir compilation olmuş. Ama
best-of'un asıl değerli kısmı bonus CD'si. Bu CD albümü almak için başlıca bir
sebep. 13 rare ve yayınlanmamış parçanın yanında Bruce’un tüm bu parçalar
hakkında bilgi verdiği bir röportaj da CD’de yer alıyor. Öne çıkanlar “No Way
Out”, “Midnight Jam”, “The Wicker Man” (Maiden’ın parçasıyla alakasız) ve “Bring
Your Daughter…”’ın orijinal versiyonu. CD’nin sonunda Bruce’un Shots grubuyla
yaptığı, kariyerindeki ilk stüdyo kaydı yer alıyor: “Dracula”! Sonuçta iki CD
tek CD fiyatına, kapak da çok güzel olunca almak tek kelimeyle farz oluyor.
Heavy Metal’in bu belki de en iyi vokalistinin tüm solo kariyerine ve ne kadar
farklı tarzlarda başarılı olabildiğine tanık olmak istiyorsanız kaçırmayın. 9/10
– Mert. www.screamforme.com
INDEX
CACAFONIA PART 1 – Compilation CD
2001 Butchery
Music
Butchery Music Brutal Death & Grind
piyasasında Bulgaristan’ı temsil eden bir şirket. Şu ana dek çok fazla bir ürün
yayınlamış değiller ancak iyi çalıştıklarını belirtmeliyim. Bu compilation’da
Dünyanın dört bir yanından 21 adet Brutal Death ve Grind grubu yer alıyor.
Prodüksiyonların büyük bir kısmı oldukça kaliteli, müzikalite de aynı şekilde
oldukça yüksek, “sallama” gruplara yer verilmemiş. CD’de Haemorrhage, Inhumate,
Nyctophobic gibi önde gelen Grind gruplarının yanında Disinter, Sanatorium,
Corpse, Epicedium gibi albüm yayınlamış ve Disinfect, Drain Of Impurity gibi
albüm yayınlamamış gruplar yer alıyor. Dediğim gibi tür ağırlıklı olarak Brutal
Death/Grind ama arada Toccata & Bulla ve B.M.E.S. gibi hardcore & crust
etkisine sahip gruplar da mevcut. Kapak renkli ve grup adresleri ve parçalarla
ilgili kısa infolar yer alıyor. 62 dakikalık bu compilation Death/Grind
fanlarını hiç şüphesiz ki tatmin edecektir. Şirketin web sitesinden diğer
ürünleri hakkında da bilgi edinin. 7/10 –
Mert. www.butchery-music.com
INDEX
CADAVEROUS CONDITION
– “The Past Is Another Country” CD-R 2003 Starry
Röportajda grupla ilgili
yeterince ayrıntılı bilgi var, bu yüzden direk olarak kritiğe geçiyorum.
Cadaverous Condition’ın Türkiye konseri öncesi bu ülke piyasasına özel olarak
hazırladığı bu compilation CD’de grubun ilk albümünden bu sene yaptıkları en
yeni kayıtlarına kadar geniş bir zaman diliminden seçilmiş 20 parça yer alıyor.
Bir fan olarak öncelikle ilgilendiklerim tabi ki yeni parçalar. Açılışta özel
İzlanda CD-R’ında da yer verdikleri “The Once And Future King” ve “Now We Make
The Past Undone” yer alıyor. Bu iki parça grubun müziğinin Wolf’un da bahsettiği
gibi daha kısa, sade ve vurucu bir hale geldiğinin birer göstergesi. Özellikle
ikincisi çok iyi. Yine aynı CD-R’dan alınan “To The Distant Grey” “For Love…”
zamanlarını çağrıştırsa da “The Lesser…” ile girdikleri daha sade parça
düzenlemelerine gitme yaklaşımlarının da sürdüğünü gösteriyor. Bunların dışında
bir de “Tesco Girl” parçasının yeni versiyonu yer alıyor, ortadaki bölüm “For
Love…” albümünden “I Love You” parçasından alınan bir kısım ile değiştirilmiş,
ben şahsen orijinalini tercih ediyorum. Bu yeni parçaların prodüksiyonu üzerinde
çok vakit harcanmamış yani bunlar bir nevi ön kayıt şeklinde, ama sound yine
oldukça sağlam. CD’nin geri kalanında ise grubun “şu anki” soundunu ve görüşünü
yansıtacak parçalar seçilmiş, “The Lesser Travelled Seas” albümünden tam 8
parçaya yer verilirken debut “In Melancholy”’den sadece iki parçaya yer
verilmiş. En sevdiğim albümleri olan “”For Love” I Said”’den sadece “What The
Moon Brings” ile, “Tryst” ve “Your And My Dead Stars”’ın yeniden mixlenmiş
versiyonlarına yer verilmiş. “Tryst” albümünden 3 parçanın yer alması ve
bunlardan birinin en sevdiğim parçalarından biri olan “Wings But No Body” olması
da hoş bir sürpriz. Tabi ki kişisel favorilerimden bir çoğu burada yok, örneğin
“For Love…” albümünden “A Song For”, “All The Vastness”, “The Ever Bleating
Fools” ve “The Lesser…”’den “I Came To Leave”’in de olmasını isterdim, ama
sonuçta maksadı konser öncesinde dinleyicinin grubun müziği hakkında bilgi
sahibi olmasını sağlayacak bir çalışma olduğunu düşünürsek iyi bir seçki olmuş.
Kapak yine çok sade, ön kapakta hoş bir illüstrasyon mevcut. Kapağın içini tüm
grup elemanlarının imzalaması da hoş bir ayrıntı. 71 dakikalık bu CD’nin, daha
doğrusu Türkiye’nin dandik ekonomik durumu düşünülerek daha fazla kişiye
ulaşabilmek için CD-R formatında basılmış bu albümün fiyatı sadece 4 milyon
(posta hariç). Tam anlamıyla arşivlik. Türkiye dağıtımını Alternative Distro
üstlenmiş durumda. Kaçırmayın! (CD’nin liriklerine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) 9/10
– Mert. www.alternativemag.go.to
www.cadaverouscondition.com
INDEX
CENOTAPH – "Pseudo Verminal
Cadaverium" CD 2003
United Guttural Records
Cenotaph ülkemizin çıkardığı en
önemli metal gruplarından birisi hiç şüphesiz. Yaptıkları tarzdan nefret
edenlerin bile kendilerini takdir etmesini sağlayan, Dünya'da kendi türlerindeki
bence en sağlam çalışmalardan birisi olan "Puked Genital Purulency" gibi bir
albüme imza atmış bir grup. Eğer "Puked..." gibi mükemmel bir albüm
yaptıysanız işiniz gerçekten zordur. Bunun nedeni fanların hem onun tarzında,
hem de ondan daha iyi bir albüm bekleyecek olmasıdır. Cenotaph için de bu
geçerliydi. "Puked..."'nin yayınlanmasının üzerinden geçen 4 senelik sessizlik
ve bu sırada yaşanan kadro değişiklikleri, insanlarda yeni albümle ilgili merakı
da arttırdı. Ve sonuçta 2003 yılında 3. Cenotaph albümü "Pseudo Verminal
Cadaverium" karşımıza çıktı. Öncelikle Cenotaph bu albümde yukarıda
bahsettiğim "beklenti" problemini "Puked..."-2 şeklinde bir albüm yapmak yerine
daha farklı bir ucu hedefleyerek, daha doğrusu daha farklı bir sound deneyerek
aşmış. Sound genel olarak önceki albümden daha farklı, önceki albümde daha
akustik ve bass-heavy bir sound varken bu albümdeki sound oldukça gitar
ağırlıklı ve mekanik. Sözgelimi bir önceki albümde baterist Cem müthiş davul
partisyonları ile daha ön plandayken bu albümde daha mekanik ve tiz bir davul
soundu kullanılmış ve parçalarda öncekilere nazaran daha kontrollü bir brutalite
söz konusu. Parçalar en az "Puked..."'dekiler kadar komplike, ancak
prodüksiyondaki farklılık bu konuda kulak yanıltıcı olabiliyor. Bunun yanında
gruba yeni katılan gitaristler de bence en az Coşkun kadar iyi iş çıkarmış.
Bunun haricinde parçalarda eskiye göre daha fazla melodik ve akılda kalıcı
bölümler söz konusu. Bunlar parçaların içerisine çok akıllıca yerleştirilmiş.
Bunun dışında özellikle albümün 2. yarısındaki parçalar "hiperaktif" ve
değişken, son derece varyasyonel yapılarıyla "Puked..." dönemindekileri
andırıyorlar, ancak dediğim gibi bu parçalarda daha melodik bölümler mevcut.
Örneğin "Goremented Visceral Reality" sürekli değişen yapısı, yükselen agresyonu
ve sonundaki mükemmel melodik riffi ile bu bahsettiğim yapıya en iyi örnek.
Bunun dışında önceki albümlerden aşina olduğumuz Bülent'in ön planda yer alan
basına bu albümde rastlamıyoruz, bu her ne kadar grubun sound’u açısından bir
kayıp gibi görünse de albümün genel sound’u içerisinde bu bas ağırlığının biraz
"fazla" kaçacağı da gözle görülür bir gerçek. Davullar dediğim gibi daha mekanik
sound’lu, ancak Cem'in performansı yine her zamanki gibi mükemmel. Albümde,
geçen albümde de olduğu gibi ilk albümlerinden bir parçanın yeni yorumu yer
alıyor. Bu kez "Different Dimentional Pervertation" seçilmiş. Her ne kadar bu
hali de güzel olsa da bu parça ile yeni parçalar arka arkaya dinlendiğinde
grubun müziğindeki ilerleme bariz biçimde ortaya çıkıyor. Albümde tek tatmin
olmadığım yan ise çift gitardan bence gerektiği gibi faydalanılamaması. Arada
bir farklı gitar partisyonları aynı anda kullanılsa da buna oldukça az
rastlanıyor. Bence iki gitar arasındaki karşılıklı etkileşimin arttırılması
grubun müziğine daha farklı bir boyut getirir. Albüm kapağı bu kez bir
illüstrasyon. İşin açıkçası gore fotoğraf olayına artık pek sıcak bakmayan
birisi olarak bu kapak benim oldukça beğenimi kazandı. 40 dakikalık ve 9
parçadan oluşan albümde bir de multimedia bölüm var. Burada grubun biyografisi,
fotoğrafları, diskografisinin yanı sıra Rock Station festivalindeki
performanslarının bir video kaydı bulunuyor. Her ne kadar ses pek iyi olmasa da
grubun sahne hakimiyetini gösteren, tam anlamıyla "arşivlik" bir
kayıt. Sonuçta albüm bence çok iyi. Dediğim gibi eğer "Puked..."-2
bekliyorsanız sizin için üzgünüm. Ama açık fikirli bir biçimde dinlendiğinde
kalitesinin yadsınması imkansız. Tüm death, grind fanları için farz. Hatta tüm
Türk metalcileri için farz. Sonuçta 3 harika albüm yayınlayabilmiş, yurtdışında
bu kadar tanınan ve de 3. albümlerini türlerindeki en iyi şirketlerden birinden
yayınlayabilmiş kaç Türk grubu var ki? Bugün Cenotaph böyle bir albümü Amerikalı
sağlam bir UG şirketten yayınlarken ses çıkarmayanlar Allah bilir grup dağılırsa
arkalarından "süper gruptu yazık oldu" şeklinde söylenirler. Her zaman olan bir
şey değil mi bu zaten? Yiğide hakkını zamanında vereceksin, iş işten geçtikten
sonra laf etmenin bir anlamı yok maalesef. Bu albümü mutlaka alın. 8,5/10
- Mert. www.unitedguttural.com
www.cenotaph.cjb.net
INDEX
DIMENTIANON – “Seven Suicides” CD
2003
Paragon Records
Uzun
zamandır epey merak ettiğim bir albümdü New York’lu Dimentianon’un bu debut
albümü. Grupla Innsmouth Productions adı altında takıldığım günlerde
tanışmıştım. O zamanlar The Forgotten adını taşıyorlardı, ben de bizim Türk Forgotten’ın CD-R’ını basmıştım,
bu vesileyle vokalistleri Mike benle bağlantıya geçmişti. Bir CD yayınladıktan sonra Dimentianon ismini
aldılar. Mike bana grubun 3 parçalık promosunu yollamıştı ve ürettikleri
karanlık, çiğ ve yoğun Death/Black Metal’i oldukça tutmuştum, zaten kritiği de
demo kısmında halen mevcut. Bir de bunun üstüne albümün adının “Seven Suicides”
olacağını duyunca merakım daha da arttı. New York, şiddet ve intihar… Akla tabi
ki güzel şeyler geliyor, Carnivore, Type O, Life Of Agony, Taxi Driver, Mean
Streets, vs… Doğruya doğru, bu şehirden çıkan sanatçılar eğer bu negatif
duygularla ilgili bir şeyler üreteceklerse başka kimsede görülmeyen bir
samimiyet ve cüretkarlık ile bu işi gerçekleştiriyorlar. Yani Sentenced’ın
intihar temasını artık resmen istismar etmeye başlaması gibi plastik bir
hissiyat bu New York’lu elemanlarda hiç hissedilmiyor. Bu da geldikleri yerden
kaynaklanan bir durum olsa gerek.
“Seven Suicides” beklediğim gibi bir albüm.
Söz konusu promodaki 3 parçanın da yer verildiği albüm Type O Negative’in vahşi
ilk albümü “Slow, Deep And Hard”’ın Black/Death’teki karşılığı gibi neredeyse,
ki bu benim kitabımda madalya takmaya eşdeğer bir durum. Yani o albümdeki gibi
burada da çok çiğ ve kaotik bir müzik söz konusu, her hangi bir estetik kaygı
güdülmemiş, elemanlar kayda girip işkence çekercesine içlerini müziğe dökmüşler
ve ortaya karanlık, soğuk, çirkin, agresif ve depresif bir albüm çıkmış.
Prodüksiyon “S,D & H”’da da olduğu gibi çok çiğ ve kirli, ancak anlayacağınız
üzere bu çirkinlik müzikteki depresyonu katlayarak olumlu bir etki yaratıyor.
Burada da farklı etkilenimler söz konusu, yani müzik çoğu kez Black/Death
sınırlarından taşarak Doomy tonlar içersine gömülüyor, ancak söz konusu olan
tabi ki daha Sludgy bir Doom. Müzik varyasyon dolu ve aşırı değişken, albüm
ilerledikçe de bu karanlık ve çiğ sound’un içine iyice batıyorsunuz. Bu arada
parçalar birbiriyle birleşik ve parça içlerindeki feedback’ler ile olay
neredeyse psychedelic bir havaya bürünüyor, yani depresyona hepten
gömülüyorsunuz.
Mike vokallerde acıyı, kini ve nefreti
fazlasıyla hissettiriyor. Lirikler ise tahmin edeceğiniz üzere manifesto
tadında. İntiharsal ve cinayi duygular etkileyici bir şekilde dile getirilmiş,
özellikle Type O’nun “Xero Tolerance”’ını anımsatan “A Song For Elisabeth When
She Is Dead” kopartıcı. “Soulless Extinction”’da olay pesimizmin dibine vuruyor.
İlginç bir parça da “Brotherhood Of The
Seventh Day”. Burada bir ambient müzik eşliğinde bir kız çocuğu bir çeşit
chainletter okuyor. Bunu tamamen size bırakıyorum.
Bu arada “intiharla falan ilgili şarkı niye
yazıyorlar ki, öldüreceklerse öldürsünler kendilerini” diyenlere de bir cevap
verelim buradan. Hangi viking metal grubu gemiyle denize açılıyor? Hangi
vampirik black grubu gidip birilerini dişliyor? Hangi kılıçlı kalkanlı power
grubu sokakta birinin kafayı kesiveriyor? Hangi tolkien etkili grup sırtında ok
ve yayla mr. spock gibi dolaşıyor? Hangi Death grubu kalkıp cinayet işleyip
öldürdüklerinin organlarıyla seks yapıyor? Hangi Doom grubu her allahın günü
ağlıyor (Doom grupları geyikçi olur bildiğiniz üzere)? Hangi “fuck the cops”
diye haykıran HC grubu “fuck the cop” olayına girebiliyor? Vesaire, vesaire,
vesaire…
Müzik duyguların ifadesidir, bu duygular
bazen kılıçlı kalkanlı bir biçimde “kaçış” tadı vererek icra edilebilir. Bazen
de direk olarak kişisel tecrübelerden esinlenerek yazılabilir. Bir insan negatif
duygularını müziğe dökme hakkına her zaman sahip, e o halde?...
Sonuçta “Seven Suicides” bu türün gördüğü
en depresif, en çirkin ve en acı dolu albümlerden biri. Buradaki acının dozu
yanında Sentenced gibilerin “ah, lütfen ben kendimi öldürdüğüm
için kusura bakmayın abi, olur mu?” tarzı yapmacık oyunları komedi gibi
kalıyor. Ancak baştan uyaralım, bu dozu da herkes kaldıramaz. Gerçi bilirsiniz,
derler ya “herkes sevmez bu müziği” diye, çoğu zaman kötü bir şeyi iyi göstermek
için söylenir bu, buradaki durum böyle değil. Bu müziği kendinle ilgili her şeyi
bir anlık bir sinir patlaması içinde fırlatıp atabilecek, uzlaşmasız, kırık
tipler severler, hem de çok severler, diğerleri ise “Seven Suicides”’ı
gereğinden fazla kaotik ve çiğ bulabilirler, onların da canları sağ olsun derim.
Her halükarda çok güzel, iyi yazılmış bir müzik, muhakkak bir şans verin. Eh, ben
zaten o belirttiğim gruba giriyorum yani diğer bir deyişle “siz kemeri kancaya
asın ben geliyorum” :)) 8/10 – Mert.
www.paragonrecords.net
INDEX
DISASTROUS MURMUR – “…
And Hungry Are The Lost” CD 2001 Perverted Taste Records
Bu Disastrous Murmur’ı ilk
dinleyişim. Elemanlar epey eski ve de köklü Avusturyalı bir Death Metal grubu.
Bu albüm bir nevi “come back” albümleri. Lafı uzatmadan konuya girmem gerekirse,
“… And Hungry Are The Lost” son yıllarda dinlerken en çok zevk aldığım Death
Metal albümlerinden biri. Disastrous Murmur’ın müziği Heavy, Brutal, Agresif ama
aynı zamanda da melodik. Tabi buradaki melodiklik asla Gothenburg melodikliği
gibi değil, elemanların müziği epey old school bir yapıya sahip ve buradaki
melodiklik daha çok “Covenant” dönemi Morbid Angel veya Avulsed tadında. Riffler
kesinlikle aşırı komplike değil, ancak akılda kalıcı ve (tabiri caizse) kafa
kırıcı. Bir sürü catchy bölüm mevcut, ki bunları aklınızdan atamayacağınızdan
emin olabilirsiniz. Grup 3 kişiden oluşuyor ve inanılmaz heavy bir müzik
üretiyorlar. Gitar tonları çok sağlam, en önemlisi de davul tonları – tek
kelimeyle ezici. Bana bazı yerlerde drum machine kullanılmış gibi geldi yada
bateristin mükemmel bir performans göstermesi nedeniyle yanılıyorum, zira tonlar
çok iyi. İyi yazılmış davul partisyonlarının müziğe neler katabileceğinin en iyi
göstergesi bu albüm olsa gerek. Bateristin tarzını tarif etmem gerekirse,
Cenotaph Cem grind’ın Nicko McBrain’iyse bu eleman da Clive Burr’ü sayılabilir,
tarzları arasında bu tip bir fark var, umarım anlatabilmişimdir. 47 dakikalık
albümde 11 parça yer alıyor ve ilk 5 parça tek anlamıyla yıkıp geçiyor,
özellikle “Pigamism Of Remains” ve “Ultimate Masturbation” çok iyi. 8. parçadan
itibaren her ne kadar catchy riffler kaybolmasa da albüm az çok kendini tekrar
etmeye başlıyor. Bunun sebebi müzikte varyasyonun fazla olmaması, ki albümde
müzikle ilgili eleştirebileceğim tek şey de sanırım bu. Belki araya “dinlenme”
mahiyetinde Morbid Angel’ın söz konusu dönemlerinde yaptığı gibi bir ambient
enstrümantal vs… koysalar albüm daha dengeli olurdu. Prodüksiyon gerçekten
sağlam. Albümün en zayıf yanı ise hiç şüphesiz ki kapağı, sonuçta para verip
orijinal CD alınca insan doğal olarak “ekstra” bir şeyler arıyor ki bunların
başında da başarılı bir kapak çalışması geliyor. Albümün her ne kadar ön kapak
resmi orijinal ve hoş olsa da kapağın içi için aynı şeyi söylemek mümkün değil;
dizayn fazlasıyla sade, dahası sadece grup fotoları, kayıtla ilgili ufak bir
info kısmı ve teşekkür listesi yer alıyor. Bunun dışında bir de şirketin diğer
ürünlerinin ve grup merchandise’ının yer aldığı iki sayfa var. Lirikler mevcut
değil. Bence böyle sağlam bir albüm için önemli bir eksik, zira birçok kişi
kapak olayına önem vermese de kapak “albüm” denilen şeyin bir parçasıdır, ve
“albüm” denilen şey bir bütün olarak bir sanat eseri ise onu değerlendirirken
tüm içeriği de değerlendirilmeye tabi tutulmalıdır doğal olarak. Kapak müziğin
görsel kısmını tamamlar. Bu nedenle Perverted Taste’i böyle sağlam bir albüme
böyle zayıf bir kapak yakıştırdıkları için kınıyorum. Ama her halükarda albüm
çok sağlam ve bu nedenle yukarıdaki eleştirilerimi es geçip gönül rahatlığıyla
alabilirsiniz. Bu sayının en iyilerinden biri. 8,5/10 – Mert. www.pervertedtaste.de www.disastrousmurmur.at
INDEX
DISMAL – “Rubino Liquido
– Three Scarlet Drops” CD 2003 Dreamcell
11
Son birkaç yıldan beridir bıkmış
olduğum bir tarzı bana tekrar sevdiren grup Dismal oldu. Yani female ve male
vokalli, atmosferik, melankolik, hüzünlü, melodik ve yer yer senfonik, klavye
ağırlıklı, yavaş, değişken, progresif tatta Gothic Doom Metal. Bu türe
verebileceğim hem yabancı hem de yerli örnekler mevcut ama inanın Dismal’ın
albümünü dinledikten sonra başka bir grubun reklamını yapmak hiç istemiyorum,
zira Dismal’ın bu albümü bu tarzın doruk noktalarından birisi kesinlikle ve bunu
dinledikten sonra kolay kolay benzeri başka bir grubun yavan kalacağı bir
gerçek. “Rubino Liquido – Three Scarlet Drops” benim için çok hoş bir sürpriz
oldu gerçekten.
İsterseniz önce Dismal’ı bir tanıyalım. Elemanlar ’96
yılında daha sonra CD’ye basılan ilk demoları “Our Old Saga”’yı yayınlamışlar.
Ancak asıl çıkışları “Fiaba Lacrimevole” adlı ilk albümleriyle olmuş. Grup bu
albümle beraber müziğindeki senfonik ve tiyatral etkilenimleri arttırmış. Benim
grubun ismini duymamı sağlayan “Dionisiaca” ise 2001’de Beyond… Productions’dan
yayınlandı ve çok iyi tepkiler aldı.
Aslında grup bana bu albümdeki sound’u ile tipik bir
Romantik ve deneysel İtalyan grubu izlenimi veriyor. Önce The Path, sonra Canaan
ve Drastic, Ensoph, Funereum.... Arada Beyond… Prod. patentli oldukça zayıf bir
de Blood Stained Host vakası vardı ama sonuçta bu romantik – senfonik – gotik
tatta metal yapma konusunda kesinlikle üzerlerine yok, sanırım adamların
geldikleri yerden, oranın atmosferinden kaynaklanan doğal bir avantajları söz
konusu.
“Rubino Liquido – Three Scarlet Drops” üç bölümden
meydana geliyor, ilk iki bölümde dörder çalışma, son bölümde ise bir önceki
MCD’lerinin en sağlam parçası “A Venere”’in yeni versiyonu yer alıyor. Müzik
dediğim gibi Atmospheric Gothic Doom tarzında ancak grubun müziği birçok açıdan
benzerlerine göre fazlasıyla üstün. Bir kere parçalar “senfonik” kelimesinin
hakkını fazlasıyla veriyor, her biri lineer olmaktan çok uzak, progresif,
değişken ve varyasyonel, kullanılan melodiler, atmosferler estetik bir güzelliğe
ulaşıyor. Düzenlemeler bir harika. Elemanların klasik müzik eğitimli olduklarını
öğrenmek hiç şaşırtıcı olmazdı gerçekten. Female vokaller bana Drastic’i
anımsattı, gerçekten çok iyi bir iş çıkarmış Ae ablamız, ayrıca konuşma
vokalleri de Cradle Of Filth dedirtiyor. Male vokaller ise Yearning ile Anathema
arasında gidip geliyor. Ritm gitarlar çoğu kez çok yoğun olarak kullanılmamış,
müziğe kırılgan bir tat veren piyanonun ve klavyelerin arkasında duvar örmenin
ötesine gitmese de arada müthiş sololar da dikkat çekiyor. Albüm konsept ve grup
bu konsept havasını güçlendirmek adına parçalarda çeşitli sample’lara yer
vermiş, bunun haricinde ağlama ve inleme sesleri My Dying Bride vari bir “erotik
hüzün” atmosferi yaratıyor.
Ancak bu çalışmanın en önemli ve en üstün yanına
henüz değinmiş değilim. Bilirsiniz, bu tarz gruplar atmosfer vermek için
klavyeleri string formatında kullanırlar, belki arada bir keman ve flüt gibi
enstrümanlara da cameo tadında yer verirler. Dismal bu grupların birkaç adım
önüne geçerek (sıkı durun) gerçek bir orkestra ile çalışmış! Keman, viola ve
cellolardan oluşan 14 kişilik bu orkestranın müziğe katkısı tahmin
edemeyeceğiniz kadar büyük, atmosferi tek kelimeyle katlıyor. Bunu dinledikten
sonra yapay keyboard string’i kullanan benzeri grupları dinlemek inanın zor
gelmeye başlayacak, orkestranın müziğe katkısı çok büyük gerçekten.
Prodüksiyon da oldukça sağlam, grup oldukça ünlü bir
prodüktörle çalışmış bu albüm için. Albümde bulabildiğim tek kusur drum machine.
Yani böyle grupların eleman bulamamaları nedeniyle bir nevi kaderidir drum
machine kullanmak, Dismal da bu soruna takılmış. Her ne kadar tonlar iyi olsa da
ve dinledikçe kolayca alışsanız da gerçek bir davul’un da bu müziğe katkısı
büyük olurdu, işte o zaman Dismal’ın önüne geçmek mümkün olmazdı.
Sonuçta bu tarzdan hazzetmeyenlerin bile mükemmel
müzisyenlik nedeniyle takdir edeceği bir çalışma çıkmış ortaya. Eğer bu tür
müzikten baydıysanız muhakkak dinleyin, ilaç gibi gelecektir. Atmospheric Gothic
Doom’un doruk noktalarından biri, belki de doruğu. 9/10 – Mert.
www.dismal.it
INDEX
ELITE – “Kampen” CD
2004 Paragon Records
Aslında bu albüm Korhan’ın uzmanlık
alanına giriyor ama kendisi ultra militarist Black Metal konusundaki
araştırmalarına askerde devam ettiğine göre eleştiriyi yazmak benim görevim.
Norveç, Black Metal, Pure olanından. Eğer bu cümleyi
okuduktan sonra sırıttıysanız bu sayfayı kapatın, ve sağa sola bok atıp
insanları tahrik ederek kendinizi birisi gibi hissedebildiğiniz forumunuza geri
dönün lütfen, “Nordic Black hehehe” modasına uyan sığ kardeşlerimizden maalesef
çok var etrafta bugünlerde çünkü. İnsanımız maalesef iki yüzlü, bundan 5 sene
öncesine kadar en abuk subuk Türk Black grupları yere göğe sığdırılamazken her
konuda yurtdışını geriden takip ettiğimizden olsa gerek bugün onların 6-7 sene
önce yaptığı gibi Nordic gruplarını hafife alma durumu söz konusu. Ben bir müzik
türünün dandik ve kendini bilmez gruplar tarafından rezil edilip “cheesy” bir
noktaya gelebileceğine inanmıyorum, her şeyde “iyi” ve “kötü”, “bilinçli” ve
“bilinçsiz”, “idealist” ve “kaypak” taraflar olabilir, bu müzikte de söz konusu.
Ben bilinçli ve idealist bir biçimde icra edilen her müziğe saygı duyarım,
umarım bu webzine’i okuyanlar da benim gibi düşünüyorlardır.
Bu negatif paragrafı yazdım çünkü Elite Nordic Black
Metal’in “in” olmadığı günümüzde bu müziği son derece köklere bağlı, idealist ve
saf bir şekilde icra ediyor ve bu müziğin fanatiklerine sunuyor. Yani bu
müzikten para kazanamayacakları gibi “karı kız” da yapamayacaklar, ama bu
onların sevdikleri ve inandıkları bu sanatı icra etmemeleri için bir neden
değil. Jilet gibi keskin gitar tonları ve distortionlu scream vokallere sahipler
ve parçalarını canlı kaydediyorlar. Kapakları kitabına uygun bir biçimde siyah
beyaz basılmış. Adamlar die hard yani. İkincisi boktan müziklerini
pazarlayabilmek için Nazicilik oynayan gruplara göz dağı verircesine kapaklarına
“Elite politik bir grup değildir!” yazıyorlar. Üçüncüsü kapaklarına fotoğraf
bile koymuyorlar, yani boktan müziklerinin üzerini imajla kapamaya çalışan
çocukların aksine Elite müziğiyle ön plana çıkıyor. Kısacası Elite sanatı sanat
için, inanarak icra ediyor, saygı duymayanlar mümkünse çıkarken kapıyı
çeksinler.
Plak şirketi bu albümü Norveç’ten yıllardan beri
çıkmış en iyi Black Metal albümü olarak tanıtıyor. Gerçekten de bu müziğin asla
“ölümüne” bir dinleyicisi olmamama karşın sağlam icra edilmiş Pure Black
dinlemekten zevk alan birisi olarak “Kampen”’in bu tarzda uzun zamandır
dinlediğim en tatmin edici çalışma olduğunu söyleyebilirim. Buradaki müzik tipik
Norveç Black Metali çizgisinde. Benzetme yapmam gerekirse Dark Storm ve Maniac
Butcher’ın agresifliğiyle Nargaroth’un atmosferik yüzünün bir birleşimi
diyebilirim. Ancak Elite klavye kullanmadığı gibi bu atmosferi de yine keskin
gitar tonlarıyla yaratıyor. Parçalar oldukça uzun ve epik. Kapanıştaki 14
dakikalık “Fanget I Vrede” anıt gibi bir çalışma, finaldeki vokaller ve riffler
o kadar etkileyici ki bu müziğin zamanında nasıl olup da kitleleri etkisi altına
alabildiğini söz söylemeden anlatıyor adeta..
“Kampen” bu müziği dinlemeyi bırakmamış, Nazicilik
oynamayan, aklı başında Pure Black fanları için ilaç gibi gelecek, hayatının
belirli bir döneminde Pure Black dinlemiş ve zevk almış herkesi de etkisi altına
alacak 54 dakikalık karanlık ve acı dolu bir yolculuk sunuyor. Her gün
dinleyeceğim bir şey değil, ama kaliteli bir sanat eseri her zaman kaliteli bir
sanat eseri olarak kalır ve diğerlerinin arasından sıyrılarak kendini
dinletmesini her zaman becerir. İşte “Kampen” öyle bir albüm... 8/10
– Mert.
www.paragonrecords.net
INDEX
FORGOTTEN
SILENCE – “Yarım Ay” 7” EP 2002
Tembelliğim yüzünden gecikmiş bir
review, kusura bakmayın. Forgotten Silence ile ilgili ne gibi bir giriş
yapabilirim bilemiyorum. Underground’da gördüğüm en benzersiz, en kaliteli, en
derin gruplardan birisi bu Çek Cumhuriyetinden gelen manyaklar. 10 senelik
geçmişlerine üç müthiş albüm, bir full lenght demo ve her albümden önce
yayınladıkları 4 adet 7” EP sığdırdılar, ki bunların tümüne sahip olmak bana
gurur veriyor. İlk başlarda deneysel bir Doom/Death icra eden grup, gitaristleri
Medved’in Thrash manyaklığı, bas/vokal Krusty’nin de Progressive Rock hastalığı
nedeniyle müziklerindeki farklı türlerden etkilenimleri gün geçtikçe arttırdı.
Dahası her seferinde Krusty’nin duygularına güvenerek seçtiği bir de konsept
belirleyerek anıtsal çalışmalar ortaya koydular: Atmospheric Doom ile
Progressive Death/Thrash arasında sınır tanımaksızın gezindikleri ve “The House
Of Spirits” romanı ve filminden esinlendikleri “Thots”, liriklerin artık
mükemmelleştiği bir atmosfer başyapıtı ve Tarkovski’nin “Stalker”’ından aşağı
kalmayan ruhani bir yolculuk olan double “Senyaan” (kafası kaldırmayanlar uzak
dursun) ve son olarak Krusty’nin Mısır’a olan yolculuğundan esinlenerek Mısır’la
ilgili yazdıkları “Ka Ba Ach”.
“Senyaan”’ın grubun doruğu olduğunu ve onu kolay
kolay aşamayacaklarını düşünüyorum, keza “Ka Ba Ach” da harika bir albüm
olmasına rağmen gerek seçilen daha mütevazı parça anlayışı, gerek de daha kısa
süresi ile “Senyaan”’ın hafif gölgesinde kalmıyor değildi. Ancak beni
heyecanlandıran bir şey vardı o da Krusty’nin 2002’de Türkiye’yi ziyarete gelmiş
olmasıydı. Krusty duygusal bir eleman ve yukarıda bahsettiğim gibi Mısır’a
yaptığı geziden yola çıkarak “Ka Ba Ach”’ı yazmıştı. Kendisi Türkiye gezisinden
de çok etkilenmişti, yeni albümlerini Türkiye üzerine yaparlar mıydı acaba?
Cevap: Evet! Grup yeni albümlerinden önce piyasaya sürmeye adet edindiği plağına
Türkçe bir isim verdi ve plağı Türkiye Underground’ına adadı.
“Yarım Ay” diğer 45’liklerine göre daha farklı ve
daha özel, zira bu bir split değil. “Yarım Ay” aslında 16 dakikalık (yani 45
rpm’de değil 33’de çalacaksınız) ve 3 bölümden oluşan tek bir parçadan oluşuyor
ve bu parça doğal olarak fade out’lanarak ikiye bölünmüş durumda. “Yarım Ay”’da
göze çapan en büyük farklılık müziğin genel olarak Metal’den uzağa kaymış
olması. Grup kadro problemleri nedeniyle baterist bulmakta zorlanmış, ve onlar
da bu kadroyla bir şeyler yapalım demişler ve ortaya perküsyon destekli, akustik
ağırlıklı, folky ancak hala son derece progressive, atmosferik, duygusal ve her
şeyden önemlisi “Forgotten Silence” bir çalışma çıkmış. İlk göze çarpan şey
Hanka’nın vokallerinin ağırlıklı olarak önde gitmesi oluyor, ancak Krusty de
arada brutalleri ile destek vermeyi ihmal etmemiş. Çalışmada diğer bir farklılık
Cello kullanılmış olması. “Yarım Ay”’da bizim için en dikkat çekici şey ise tabi
ki Türkçe bölüm isimleri! “Göl”, “Caminin Üzerindeki Sabah Ayı”. Üçüncü kısım
ise Yes’in “Onward” parçasının “Yarım Ay” içinde eritilmiş hali denilebilir.
Diğer iki bölüme baktığımızda sözlerin İngilizce olduğunu görüyoruz ama grup
kapağa sözlerin Türkçe ve Çekçe çevirilerini koymayı da ihmal etmemiş. Sözlerde
ise dediğim gibi Türkiye’den ve buradaki atmosferden etkilenilmiş. Ancak Krusty
zannetmeyin ki “Cami ne güzel cami, ağaçları felan var çok güzel tarihi bi
mekan, hastası oldum” veya “Osmanlı ne güzel eserler bırakmış bu güzel
memlekete, 1456 yılında…” vs… gibi turistik ve iki boyutlu sözler yazmış!
Elemanın yaptığı şey daha çok ruhani arayışını hayali “Senyaan”’dan (daha
doğrusu kendi içinden) ve Mısır’dan sonra Türkiye’nin atmosferi içinde
sürdürmek. Sözlere de o anki hislerini yansıtmış ve bu da lirikleri dinleyicinin
dipsiz bir kuyu gibi kendini içinde kolayca kaybedebileceği derin bir platform
haline getiriyor.
Müzikal açıdan çok iyi olan bu çalışmanın görsel
kısmı da harika. Bir kere kapak renkli ve ön tarafta çok güzel bir cami
fotoğrafı, arkada da gruba özgü bir illüstrasyon var. Plak iki versiyon olarak
hazırlandı, ilki bildiğimiz siyah plak, diğeri ise bir Picture disc! Gördüğüm en
güzel Picture disclerden birisi, ön yüzünde siyah versiyonunun stickerındaki
şehir görüntüsünün nefis renkli bir versiyonu varken arka tarafında ise yukarıda
sözünü ettiğim illüstrasyon yer alıyor. Plak fetişistlerine her iki versiyonunu
da almalarını önem veririm, ben öyle yaptım şahsen.
Eğer Türkiye’de yaşıyorsanız ve Underground’a gönül
verdiyseniz, size adanmış olan bu plağı edinmek sizin için bir ödev olmalı.
İster çerçeveletip duvara asın, ister dinleyin, ama bu plak evinizde olmalı! Bu
arada yakın bir zamanda “Yarım Ay” MCD olarak da (bonus bir parçayla birlikte)
basılacak, bunu da aradan bildirelim. Grubun kadrosunda ise şu an gitarist
Biggles ve female vokal Hanka yer almıyor, 4 kişilik bu yeni kadroda klasik bas
– gitar – klavye – davul formatına geri dönülmüş, bu elemanlarla üretecekleri
yeni albümlerini de merakla bekliyoruz. 9,5/10 – Mert.
http://fs.redblack.cz
INDEX
FUNERAL – “In The Fields Of
Pestilent Grief” CD 2003 Nocturnal Music
Bas/vokalleri Einar'ın ölümünün
ardından Funeral'ın bir daha albüm yapması biraz zor görünüyor. Norveç'in
(bence) çıkardığı en sağlam gruplardan biri olan, aynı zamanda "Tragedies" gibi
bir Doom Metal klasiğine imza atan grubun şansı bir türlü yaver gitmedi.
1995'ten beri yayınladıkları ilk yasal çalışma bu albüm. Tarzları epey değişmiş.
Yani tabi söz konusu müzik yine Doom Metal, ancak "Tragedies"'deki ultra yavaş
ve monoton yapı söz konusu değil. Buradaki müzik daha çok İngiliz Doom'una
yakın. My Dying Bride, eski Anathema, vs... ancak burada bahsi geçen grupların
aksine sadece soprano vokaller mevcut (bir parça hariç). Bayan vokaller
"Tragedies" dönemi kadar duygusal değil, daha operatik, şahsen ben eskisini
tercih etsem de buna da hayır demem mümkün değil. Müzik eskisine göre daha
melodik, daha değişken, ve eskisi kadar olmasa da oldukça karanlık. Melankoli
yine hüküm sürüyor anlayacağınız. Albümde biri kısa enstrümantal olmak üzere 10
parça mevcut ve 55 dakika sürüyor. Parçaların tümü belli bir kalitenin üstünde,
ancak benim favorim sadece erkek vokal kullanılan 9. parça oldu. Einar'ın bu
parçadaki vokalleri tabiri caizse Andrew Eldritch'in ölüsü gibi. Kesinlikle
vokal tekniğini fazlasıyla geliştirmiş ve albümde onun vokallerinin daha fazla
kullanılmasını isterdim. Sonuçta ortada başarılı bir Doom Metal albümü var.
İkinci bir "Tragedies" değil, onun kadar orijinal de değil, ama sağlam bir
çalışma. Dediğim gibi Einar'ın ölümünden sonra yeni bir çalışma geleceğini
sanmıyorum, umarım yanılıyorumdur. Bu tarzın fanatiklerini (bkz. ben) tatmin
edecek bir çalışma. Diğerleri? Sıkılırlar muhtemelen. 8/10 - Mert.
www.nocturnalmusic.net
INDEX
GRANDADDY - "Sumday" CD
2003 BMG
Grandaddy yine bildiğiniz gibi:
Akıcı, melankolik ve hayalperest. Bir önceki Grandaddy albümü "Sophtware
Slump"'tan çok da farklı değil "Sumday". Built To Spill'vari vokaller ve
sürükleyici akustik-elektro gitarlar ile, sanki zamanımızın gerisinde kalmış
gibi duruyor "Sumday". Ama çok tatlı bir 'eski zamanlarda kalış' bu. Son
yıllarda yeniden şekillenmeye başlayan rock müziğinin uç noktadaki (Godspeed
You! Black Emperor, Codeine vs...) grupları kadar ayrıksı ve radikal bir müzik
değil yaptıkları; hatta genel hatlarıyla Coldplay veya Travis'e benzediği bile
söylenebilir. Ancak adı geçen son iki gruptan da daha samimi ve
etkileyiciler. "Now It's On", "The Go In The Go-For-It", "The Group Who
Couldn't Say" gibi şarkılar insanın aklına ister istemez günümüz Amerikan rock
müziğinin en nitelikli grubu olan Built To Spill'i getiriyor. Ve "Sumday", Built
To Spill'in 2. albümü "There's Nothing Wrong With Love"'a oldukça benziyor.
Harika pop melodileri ile harmanlanmış "There's Nothing Wrong With Love" gibi
klasik bir albüm değil elbette, ancak insan yine de "Sumday"'i dinlerken dalıp
gidiyor ve kendini bir hayal dünyasında buluveriyor. Sanırım Grandaddy ne
yapması gerektiğini iyi biliyor. "El Caminos In The West" adlı parçaya
takılıp kaldım bir süre. Çok güzel bir pop şarkısı, ancak şarkıyı tanımlayacak
kelimeleri bulamadım bir türlü. Derken geçen gün Yahoo!'nun müzik sitesinde,
şarkının aklımda doldurduğu yerin tam karşılığı olan tanımlamayı buldum. Simon
& Garfunkel ile Weezer arası bir şey diyordu "El Caminos In The West" için,
ve beynimde bir ampul yandı! Evet, bu şarkının açıklaması gerçekten de bu
olmalıydı. "Sumday" bir başyapıt değil, ancak gerçekten nitelikli bir
alternatif rock albümü. 7,5/10 - Kıvanç. www.grandaddylandscape.com
INDEX
GRIMFORCE – “Circulation To
Conclusion” CD 2000
World Chaos Productions
Evet, yine bir Bolt Thrower
olayı mı ne? Müzikte değil tabi ki kastettiğim, basçılarında olan olay. Yani
Grimforce da bas gitarda bir demir leydi içeriyor. İşin ilgi çekici noktası,
grubun Bolt Thrower’ın son zamanlarda yaptığı groovy olaylara asla girmeden
sapına kadar old school ve oldukça hızlı Thrash yapması. Kayıttaki tek problem
tonların biraz boğuk kaçması, belki de soundun olabildiğince bombastik olmasına
çalışılmıştır, bu yüzden low’lar açık. Vokaller müziği biraz daha Deathcore’a
kaydırıyor. Ayrıca back vokalleri de yine basçımız üstlenmiş durumda. Sözler
Thrashcore tarzında gerektiği kadar iyi. Kapak ise Japon kağıt katlama sanatı
olan origaminin örneklerinden biri gibi, yani açıldığında A3 boyutunda poster
olan bir bookleti var bu CD’nin. Elemanlar Japon olduğu için, yani hem
isimlerinden hem de tiplerinden cinsiyetleri zor anlaşıldığı için, basçılarının
aslında erkek olma ihtimali de var. Neyse, bu kaliteli prodüksiyonu kaçırmayın
derim. 8/10 – Korhan. http://cvnweb.bai.ne.jp/~churin/index.htm
INDEX
GROTESQUEUPHORIA – “Euphoric
Discordance” CD 2002 Self-financed
Paragon Records / Dimentianon’dan Mike kendi
yayınladığı CD’ler ile birlikte kankaları olan bu grubun 2 CD’sini de kritiğini
yapmam için yollamış, Underground dayanışmasının güzel bir örneği olarak.
Grotesqueuphoria da Dimentianon gibi New York’lu bir grup. Ancak türleri oldukça
farklı, zira geleneksel Brutal Amerikan Death Metali sınırları içersinde müzik
icra ediyorlar. CD’yi player’a takmadan önce Pyrexia tarzı biraz HC esintili bir
Death Metal bekliyordum. Buradaki müzik ise HC esintisinin hissedilmediği,
Incantation’ımsı daha straight forward bölümlere de sahip ancak temelde oldukça
komplike bir Death Metal, yani Suffocation okulundan çıkma bir grup
Grotesqueuphoria, Dying Fetus benzetmeleri de sanırım yapılabilir. 12 parçalık
bu albümdeki tüm besteler belli bir kalite seviyesinin üzerinde seyrediyor ve
toplam süre 45 dakika. Söz konusu tür müzik için bu süre gereğinden fazla uzun
gibi görülebilir ancak grup akıllı bir taktikle 2 adet Atheist-vari
enstrümantali tüm bu brutal ses akışının içersine dinlenme ve konsantrasyonu
toplama arası şeklinde yerleştirmiş. İyi de yapmış. Her ne kadar çok dikkat
çekici enstrümantaller olduklarını düşünmesem de amaca iyi hizmet ediyorlar.
Grubun müziğinde türe katılan bir yenilik tabi ki görmek mümkün değil ama kimin
umurunda? Müziğin ulaşacağı kitle belli: Brutal Death Metal dinleyicileri.
“Euphoric Discordance”’ın bu kesimi tatmin edeceği bir gerçek. Görebildiğim
problem sound’un biraz kirli olması ancak bu tarz Amerikan gruplarını dinlemeye
aşina olanların önemsemeyeceği bir sorun bana sorarsanız. Kapak ise albümün en
zayıf tarafı, illüstrasyon çok başarılı sayılmaz, dahası orijinal baskıda durum
nasıldır bilemiyorum ama bendeki kapak booklet içermiyor, doğal olarak lirikler
mevcut değil. Ancak 8 $ gibi düşük bir fiyattan satıldığı hesaba katılacak
olursa türün fanlarının almaması için de hiçbir sebep göremiyorum. 7/10
– Mert.
http://www.destrorecords.com/
http://www.grotesqueuphoria.com/
INDEX
GROTESQUEUPHORIA –
“Conquered By Corruption” CD 2003 Destro
Records
Evet, New York’un brutal çocuklarından 30 dakikalık
bir kafa ezme seansı daha. Genel olarak buradaki müzik de “Euphoric Discordance”
tarzının çok dışında değil, varyasyonel, brutal ve teknik Death Metal. Burada
bekli biraz daha fazla Dying Fetus etkisi olduğunu söylemem mümkün. Daha
değişken ve komplike besteler, havada uçuşan sololar ve sosyal içerikli
lirikler. Bunun dışında buradaki vokaller de biraz daha değişken, bazı yerlerde
Gorguts’ı hatırlatıyor, ki anladığım kadarıyla grubun vokalisti değişmiş ancak
emin de değilim zira grubun gitar/vokali değişmiş değişmesine de ama kadroda
vokal yapan iki eleman daha var, Ton vari bir durum yani. Bu arada Ton demişken,
Ton da buradaki müzik için iyi bir benzetme. Melodikleşen bölümler bana
Gorguts’ın ilk iki albümünü de anımsattı. Ancak buradaki müzik hala Brutal
Amerikan Death Metal’inin tipik bir örneği. Bu arada bu albüm ilk albümden 15
dakika daha kısa ama hala doyurucu bir çalışma olduğunu söyleyebilirim.
Unutmadan bu albümde ilk albümde de yer yer karşımıza çıkan filmlerden vs…
samplel’lar kullanma olayı artmış, iyi de olmuş. Sonuçta yine başarılı bir US
Death Metal çalışması var karşımızda. Eleştirebileceğim şey kapak çalışmasının
yine başarılı olmaması. Bu kez bilgisayar yardımıyla hazırlanmış çizgi roman
tadında bir illüstrasyon var karşımızda ama ne yalan söyleyeyim bana epey itici
geldi. Prodüksiyon da biraz daha iyi ancak hala çok iyi sayılmaz, burada oldukça
dağınık, kaotik bir sound var, özellikle de davullar. Yine de tatmin edici bir
sonuç var ortada ama daha iyisine de hayır demem şahsen. Albüm türünün tipik bir
örneği yani hitap ettiği kitle belli ve o kitleyi tatmin etme ihtimali de
yüksek. US Death Metal fanları grubun sitesini mutlaka bir ziyaret etsinler.
7/10 – Mert.
http://www.destrorecords.com/
http://www.grotesqueuphoria.com/
INDEX
GUIDED BY VOICES –
“Human Amusements At Hourly Rates” CD 2003 Matador
Records
Guided By Voices geçtiğimiz
günlerde kariyerinin ilk best-of albümünü yayınladı: “Human Amusements At Hourly
Rates ”. Bu tek kişilik grubu tanımayanlar için biraz bilgi verelim: Guided
By Voices, a.k.a Robert Pollard, bir ilkokul öğretmeni. Guided By Voices adı
altında '80'lerin sonunda faaliyet göstermeye başladı. Faaliyet göstermek?...
Robert Pollard şarkılarını evindeki 4-track kayıt aletinde kaydediyordu! Ve hala
da büyük bir stüdyoda albüm yapma fırsatı bulabilmiş değil. Guided By Voices’ın
şarkılarını "rock" diye tanımlayabiliriz. Ortalama 2 dakika uzunluğa sahip,
zaman zaman poppy ve hatta catchy melodiler, ve Robert Pollard’ın masalsı
sözleri. 1994’te yayınladığı “Bee Thousand” hala Guided By Voices’ın en iyi
albümü olarak gösterilebilir. Spin ve NATN gibi kalburüstü müzik dergileri bu
yapıtı '90'lı yılların en önemli 100 albümünden biri olarak göstermişti.
Sanatçının diğer önemli albümleri ise “Under The Bushes, Under The Stars” ve
“Alien Lanes”. Robert Pollard bu best-of albümü tamamen kendi isteği ve seçkisi
ile hazırlamış. Eğer bütün albümlerini alacak kadar paranız yoksa ve Guided By
Voices’la tanışmak istiyorsanız, “Human Amusements At Hourly Rates ” sizin için
en iyi seçim olacaktır. 8,5/10 – Kıvanç. www.matadorrecords.com
INDEX
IMMORTAL – “Sons of Northern
Darkness” CD 2002
Nuclear Blast
“At the Heart of Winter”’dan
itibaren yaşanan çizgi değişikliğini Osmose’dan ayrılıp Nuclear Blast ile
anlaşarak pekiştiren Immortal’ın herhalde jübile yapmasında kendince doğru
nedenleri vardır. Çünkü yaptıkları şirket değişikliği üzerine bir de grubu
bırakmaları çoğu kişi üzerinde bomba etkisi yaptı. Belki de artık “true”'luktan
uzaklaştıklarını hissettiler, belki de çok yoğun tepkilerle karşılaştılar,
ikileme düşüp en sonunda tamamen işi bitirmeye karar verdiler. Debut albümleri
“Diabolical Fullmoon Mysticism”'daki soundlarına geri dönmelerindeki çaba "SOND"
albümlerinde göze çarpıyor. Nuclear Blast gruba hiç karışmamış, sadece demin
bahsettiğim çaba konusundaki gayretleri onlara zaten yetmiş gibi. Gitarların
soundu “At the…” ve “Damned In Black” albümlerindekine göre daha bir dağınık ve
daha pisleştirilmiş. Ama bu parçalara hiçbir şekilde zarar vermemiş, lakin
parçalar bundan önceki iki albümdeki Thrash etkilerinden çok daha az retro daha
çok kendilerine özgün o eski havayı barındırıyor. Horgh davullarda gene kendini
konuşturuyor, Abbath vokallerde ve gitarlarda aynı karanlık ve sert çizgiyi
sürdürüyor. “Damned…” albümünün tersine parçalardaki dur-kalklar, ölçü ve
tempolardaki değişimler progresif olma kaygısı ile değil de “ses manzaraları”
yaratım edimi ile olduğu için bunca karmaşık düzenleme grubun namından bir şey
götürmüyor tam tersine namına nam katıyor. Kuzey, en kuzey daha da kuzey
dedirten bu sound karşısında insana bu adamlar artık unlarını elemişler de
tavana asmışlar dedirtiyor. “Damned…”'deki gibi virtüözite isteyen riffler pek
yok bu albüm de ama dinlenebilirlik açısından şimdiye kadar çıkardıkları en
güçlü albüm. Başlangıcı kadar bitişi de muhteşem oldu Immortal’ın dedirten bir
albüm… 9/10 – Korhan. www.immortal.nu
INDEX
IMPETIGO – “All We Need Is Cheez”
CD 2000 Bizarre Leprous
Production
Eğer Impetigo olmasaydı bugünkü Gore Grind
piyasası ne durumda olurdu merak ediyorum. Basit, heavy ve hasta müzikleri, gore
filmlere yaptıkları göndermeler vs… yığınla gruba esin kaynağı oldu. Bu CD’de
ise grubun 1987’den kalma 30 dakika civarında süren bir konser kaydı mevcut.
Buradaki 12 parça boyunca gelmiş geçmiş en baba Gore gruplarından birinin adeta
doğuşuna tanık oluyorsunuz. Grup “Harbinger Of Death”, “Revenge Of The
Scabbyman”, “My Lai” gibi ilk dönem klasiklerinin yanında birkaç cover’a (örnek:
Verbal Abuse’dan “I Hate You”) ve 2 de yayınlanmamış parçaya yer veriyor. Grubun
buradaki müziği sonraki dönemlerindeki Death/Grind tarzlarına göre çok daha
fazla Hardcore/Punk etkisine sahip, ve dahası daha eğlenceli. Bir kere bu CD
sadece “Hey Jeff, What’s Up” ve parça aralarındaki diyaloglar için bile alınır.
Elemanlar acayip kafa, Beavis & Butthead izlerken bile bu kadar güldüğümü
hatırlamıyorum. Aynı zamanda grubun Naziler hakkındaki görüşlerini de “I Hate
You”’nun başında duymanız mümkün. Kayıt kalitesi hakkında yorum yapmayacağım,
zira önemi yok, kült bir kayıt bu. Sonuçta tam anlamıyla arşivlik. Gore fanları
için farz. Bunun yanında ayrıca Shindy Prod.’dan yayınlanan Impetigo/Ingrowing
split MCD’sini de tavsiye ederim zira orada grubun sonraki Death/Grind
döneminden kalma rare bir konser kaydı yer alıyor (bu arada şimdi hatırladım,
söz konusu split MCD’nin t-shirt’ünü takas etmiştim ama sonra İzmit gibi bir
yerde böyle nekrofilyak temalı bir t-shirtle dolaşmaktan tırsarak Korhan’a
satmıştım, kim bilir ne olmuştur t-shirt, özledim bir an…). Kritiği grubun son
sözleriyle kapatalım: “We’re Impetigo, thanx for coming. Hope you like this, if
you don’t, oh well. We tried!...” 7/10 –
Mert.
www.bizarreleprous.cz
INDEX
INTERPOL – “Turn On The Bright
Lights” CD 2002
Matador Records
“Turn On The
Bright Lights” beni ilk dinlediğimde çok
etkilemişti. Ancak neredeyse bir yıldır beni tersyüz edecek kapasitede bir albüm
dinlememiştim, bu yüzden ilk başta “Acaba ben mi biraz fazla büyütüyorum”
olmuştum. Sonuç olarak bir debut albümdü bu, NE KADAR İYİ olabilirdi ki? Haha!
“Turn On The Bright Lights” sizi serseme çevirecek kadar güzel; Wilco'nun
“Yankee Hotel Foxtrot”'u ile birlikte 2002'nin en iyi iki albümünden biri,
muhtemelen en iyisi. Adil olmak gerekirse de The Microphones'un 2001 tarihli
olağanüstü şaheseri “The Glow, Pt. 2”'dan bu yana geçen üç yıl içinde yapılan en
muhteşem albüm.
Öncelikle gecikme
için sizlerden özür dilemeliyim. Deadcomedian internette yayına başladığında bu
albüm piyasaya sürüleli bir yıldan fazla olmuştu, ben de “boşver” demiştim, “çok
uzun süre geçmiş”. Sonra birkaç ay daha geçti ve ben yeniden düşünmeye başladım:
Yoksa bu albümün kritiğini yapmalı mıydım? Sonuç olarak bir şaheserdi “Turn On
The Bright Lights”, ve bu yazıyı geciktirerek, Interpol ile tanışmaya müsait
bünyelerin vakitlerinin boşa geçmesine sebep oluyordum! Evet, sonunda kararımı
verdim: “Turn On The Bright Lights”'ı hâlâ
keşfetmemiş olanlar ile paylaşmalıydım!
“Turn On The
Bright Lights”, 11 şarkılık, yaklaşık 50 dakika süren bir albüm. Interpol'ün
tarzı Joy Division'a çok, çok, çok ama çok benziyor. Zaman zaman Echo & The
Bunnymen ve Smiths gibi 80lerin baba indie gruplarına da yaklaşıyorlar, ancak
çalarken en çok andırdıkları grup Joy Division. Ancak onlardan daha iyiler.
Abartmıyorum: Interpol, Joy Division'dan çok daha yetenekli müzisyenlerden
oluşuyor ve “Turn On The Bright Lights”, atmosferik havasıyla daha çok Joy
Division'ın ilk albümü “Unknown Pleasures”'ı andırsa da, müzikalite olarak, Joy
Division'ın asıl başyapıtı olan “Closer”'ı bile gölgede bırakıyor. Evet, o kadar
iyi!
“Turn On The
Bright Lights”, “Untitled” adlı (daha doğrusu adsız) parça ile açılıyor.
“Untitled”, ilk 30 saniye boyunca Slowdive'ı
veya Codeine'i andıran gitarın ardından, bas ve davulun girişi ile “rock ‘n’
roll işte bu” dedirtiyor: Çok etkili bir açılış. Bir sonraki “Obstacle 1” ise
hani şu ancak karşımıza ‘yılda bir’ çıkan güzellikteki şarkılardan biri. “I'LL
NEVER SEE THIS PLACE AGAIN” diyor vokalist Paul Banks, ve siz de şöyle
mırıldanmadan edemiyorsunuz: I'LL SURE LISTEN THIS SONG AGAIN AND AGAIN!
Sözlerinde albümün
isminin de geçtiği “NYC” ağır ve atmosferik havasıyla adamı bunalıma sürüklüyor.
“Say Hello To The Angels”, “PDA” ve “Stella Was A Diver, And She Was Always
Down” gibi şarkılar punk etkili gitarlarıyla albümü daha farklı bir noktaya
yönlendiriyorlar, ancak “Turn On The Bright Lights” gergin, bunalımlı, sıkılgan
ve depresif havasından hiç uzaklaşmıyor. “Hands Away” ise albümün en manyak
şarkılarından biri ve sizi tek kelimeyle öldürüyor.
Bir dakika durun: Az
önce gerçekten tıkandığımı hissettim, çünkü “Turn On The Bright Lights”'ı ‘iyi’,
‘güzel’, ‘muhteşem’ gibi sıfatlarla tanımlamak pek mümkün değil, insanın aklına
daha çok ‘manyak’, ‘psikopat’, ‘deli’, ‘arıza’ gibi tekin olmayan kelimeler
geliyor. Ve artık burama geldi, daha fazla yazamıyorum. İnanın “Turn On The
Bright Lights”'ta bir tane bile olağanüstü olmayan şarkı yok. Daha önce de
belirttiğim gibi bu albüm tüm Joy Division külliyatından daha etkili, Echo & The
Bunnymen'in “Heaven Up Here”'ından, “Porcupine”'ından daha iyi ve neredeyse The
Smiths'in “The Queen Is Dead”'i kadar güzel bir şey. Belki bu saydığım grupların
hayranları bana kızacak (belki değil: kesin kızacaklar!), ama kızmadan önce bu
albümü dinlemelerini öneriyorum onlara. 10/10
– Kıvanç.
www.matadorrecords.com
INDEX
IRON MAIDEN – “Dance Of Death” CD
2003 EMI
Music
3 senelik uzun bir bekleyişin
ardından 13. Iron Maiden albümü tüm görkemiyle karşımızda. Grubu 1986'da
dinlemeye başlamış bir fanatik olarak "Brave New World" de dahil olmak üzere
1988'deki "Seventh Son Of A Seventh Son"'dan beri hiçbir Iron Maiden albümü beni
100 % tatmin etmemişti. 1990'daki "No Prayer For The Dying" Bruce Dickinson'ın
da kabul ettiği gibi "Seventh Son..." gibi bir başyapıtın ardından ciddi bir
geriye adımdı. Hedeflenen şey köklere dönüş de olsa ortaya eski ve yeninin
tutarsız bir karışımı çıkmıştı, ve Adrian Smith'in eksikliği de büyük ölçüde
hissediliyordu. 1992'de piyasaya çıkan "Fear Of The Dark" ise büyük bir ticari
başarı getirse de uzun vadede kalıcı bir albüm olamadı. İçerdiği birkaç eşsiz
klasiğe rağmen birçok zayıf besteye de sahipti ve '80'ler albümlerine özgü
"bütünlük" duygusundan yoksundu. Sonunda Dickinson gidişatı iyi görmemiş olacak
ki grubu terk etti. Metal dünyasının belki de en küçümsenen vokalistlerinden
birisi olan Blaze Bayley geldi. 1995'teki "The X Factor" müzikalite bakımından
önceki 2 albümün üzerindeydi, grubun müziğinde bariz bir gelişim vardı, ancak bu
kez prodüksiyon zayıftı ve Bayley'in vokallerine de çoğu kişi alışamadı. Böylece
bu sağlam albüm güme gitmiş oldu. 1998'de çıkan "Virtual XI" ise daha hareketli
ve catchy parçalar içeriyordu, eski Maiden göndermeleri daha fazlaydı ancak yine
eski kaliteden uzaktı. Dahası fanlar Bayley'i bir türlü
kabullenememişlerdi. Bu esnada Bruce Dickinson eski kankası Adrian Smith ile
iki mükemmel metal albümüne, "Accident Of Birth" ve "The Chemical Wedding"'e
imza atmıştı. 1999'da sürpriz bir kadro değişikliğiyle Bayley gönderildi, yerine
Bruce geldi hem de beraberinde Adrian Smith'le beraber. Bu kadro
değişikliğinin ardından gelen "Brave New World" 1988'den beri gelen tüm
albümlerden daha sıkı olsa da şahsen beni tatmin etmemişti. Bunun birçok nedeni
var. Birincisi albüm çok kısa bir sürede hazırlandığından düzenlemeler üzerinde
yeterince uğraşılmamıştı, parçalar kulağa biraz fazla "sade" geliyordu. İkincisi
albümde "Virtual XI" artığı 4 parça mevcuttu ve bu parçalarda "Virtual XI"'ın
karakteristik özelliği olan fazla tekrarlar görülmekteydi. Diğer bir sorun
albümde çok fazla epik olmasına rağmen kısa ve vurucu parçaların azlığıydı. OK,
"The Wicker Man" üstün bir parça olabilir ama onun yanında ona eşdeğer ikinci
bir parça söz konusu değildi maalesef. Ve son olarak 3 gitar olayından birkaç
parça dışında gerektiği gibi yararlanılamamıştı. Geldik 2003'e. 13. albüm
"Dance Of Death" öncesindeki sabırsız bekleyiş 8 Eylül'e dek sürdü. İlk single
"Wildest Dreams" 80'lerden fırlayıp gelmişe benzeyen sağlam bir Hard Rock
parçasıydı ancak birçok kişi bu parçanın doğrultusundan hoşnut kalmadı ve
bazıları albümle ilgili endişelere kapıldı. 8 Eylül'de ise albümle ilgili tüm
şüpheler ortadan kalktı, en azından benim için. "Dance Of Death" tartışmasız
bir biçimde grubun 1988'den beri yaptığı en iyi, isimlerine en fazla yaraşan
albüm. Bir kere albümdeki 11 parçada varyasyon had safhada. Albüm grubun tüm
dönemlerinden etkiler içerse de yeni etkileri de beraberinde getiriyor, ki
"Brave New World" bu açıdan pek cesur sayılmazdı. Prodüksiyon bence güzel, "No
Prayer..."'ın sahip olması gereken sound adeta; canlı, çiğ ama güçlü. Bunun
dışında Bruce Dickinson ve Nicko McBrain başta olmak üzere tüm elemanlar
formlarının en üst seviyesinde. 3 gitar olayından bu albümde bir öncekine göre
çok daha güzel yararlanılmış, birçok parçada 3 hatta 4 farklı gitar
partisyonunun çalındığı kısımlar mevcut, bazı parçalar resmen bu yapı üzerine
kurulu. Bir önceki albümde öne çıkmaya başlayan orkestral bölümler bu albümde
mükemmele ulaşmış. Dave Murray ve Janick Gers kariyerlerinin belki de en iyi
bestelerine imza atarlarken Adrian Smith sonunda gerçek formuna kavuşmuş ve
albümde besteciliğinin harika örnekleri mevcut. Steve Harris ise 1988'den beri
yapmaya çalışıp da 100 % randıman alamadığı tüm fikirlerini bu albümde mükemmel
bir biçimde hayata geçirmiş. Bir de bunun üzerine ilk Nicko McBrain bestesi ve
de ilk full akustik parçaları da eklenince ortaya eklektik, görkemli, ilk
dinleyişte tam olarak alışılamayacak ama her dinleyişte ayrı bir özelliğini fark
edebileceğimiz, 1980'lerdeki albümlere eşdeğer bir albüm çıkmış ortaya. O
dönemdeki Maiden albümleri de ilk çıktıklarında karışık tepkiler almışlardı, ama
zaman değerlerini açığa çıkardı. Eminim ki bir 5 sene sonra bu albüm de
klasikler arasına dahil edilecek. Açılış parçası "Wildest Dreams" hafif,
basit ve etkili bir Hard Rock parçası dediğim gibi. Bana "Back In The Village"
ve bir cover olan "Rainbow's Gold"'u anımsattı. Olması gerektiği gibi,
straight-forward ve sağlam bir parça. Nakarat dikkat çekici. İkinci single
"Rainmaker" ise grubun son 15 senedir yaptığı en iyi bestelerden birisi.
Bruce'un "Accident Of Birth" dönemi tadında. Melodik yapısı, coşkulu atmosferi,
duygu yüklü lirikleri ile Dave Murray'in "Public Enema No. 1", "Judas Be My
Guide" gibi parçalarda kotarmaya çalıştığı müzikaliteyi en üst seviyeye taşıyor.
"No More Lies" Steve Harris'in tek başına yazdığı tek parça. "Virtual XI" ve
"The X Factor" dönemlerinde oluşturduğu tarzın belki de en mükemmel örneği.
Albümün en iyilerinden (bu arada "Virtual XI" ve "The X Factor" albümlerini
kötüleyen kesimin bu parçayı çok iyi bulması ironik bir durum). "Montsegur"
grubun en sert parçalarından biri. Kesinlikle orijinal, varyasyon had safhada.
Aşırı melodik ve akıcı yapısı, mükemmel sololarıyla süper bir beste. "Dance Of
Death" mükemmel bir epik. Dickinson parça girişinde yavaş yavaş gazlanan akustik
kısımda adeta Ian Anderson-vari bir biçimde hikaye anlatıcılığına soyunuyor.
Parça uzun süresi, mükemmel soloları, görkemli atmosferi ve müthiş kelt
melodileri ile tek kelimeyle bir harika. Bu son iki parça Janick Gers'in sonunda
bir besteci olarak tam anlamıyla kıvama geldiğini gösteriyor. "Gates Of
Tomorrow" yine light-hearted, basit ve straight-forward bir parça. Giriş "Lord
Of The Flies" girişine çok benziyor. Verse kısmı ise Bruce'un "Skunkworks"
dönemini andırıyor. İlk dinleyişte vurmasa da dinledikçe etkisine kapılacağınız
bir parça. "New Frontier" Nicko'nun ilk bestesi. Adrian Smith ve Bruce Dickinson
da ufak yardımlarda bulunmuşlar. Hızlı ve sert bir parça, bence "Piece Of Mind"
ile Bruce'un "Accident Of Birth" dönemlerinin bir sentezi gibi. Geldik
albümün en iyi kısmına. Bundan sonra gelen 4 parça albümün bence en iyileri.
Önce "Paschendale"... Steve Harris'in deyimiyle "biz buna bir epik diyoruz".
Evet bir epik, ama hiçbir Maiden epiğine benzemiyor. Dinamik, değişken yapısı,
heavy riffleri, atmosferik orkestrasyonu ve mükemmel lirikleri ile sizi alıp
cepheye bırakıyor. Albümü satın almak için başlı başına bir sebep bu parça. Aynı
zamanda Adrian Smith'in de ilk epiği. Grubun yaptığı en iyi parçalardan. "Face
In The Sand" ilk dinleyişte vurmayan, ancak sonraki dinleyişlerde aklınızdan
çıkaramayacağınız muhteşem bir parça. "Blood Brothers"-vari bir giriş, ardından
Pink Floyd-vari gitarlar... "Alexander The Great"'den beri böyle adrenalin
yükselten bir giriş daha görmedim. Parçanın geri kalanı Bruce'un son dönem
sololarının biraz daha progressive etkili bir hali gibi. Geldik benim favori
parçama. "Age Of Innocence" varyasyonlu, dinamik ve agresif yapısıyla benzersiz.
Queensryche'ın ilk dönemlerini anımsatan çok sağlam rifflerle açılan parça
Bruce'un "Tattooed Millionaire" dönemini anımsatan inanılmaz güzellikteki
nakaratı ile doruğa ulaşıyor. Solonun ardından gelen son derece agresif geçiş
kısmı ise Maiden'ın bunca yıldan sonra hala kendini yenileyebildiğinin en iyi
göstergesi. "Journeyman" harika bir akustik. Yine Bruce'un sololarındaki akustik
balladları anımsatıyor ama onlardan daha güzel olduğu su götürmez bir gerçek.
Orkestrasyon mükemmel. Harika bir albüm için harika bir kapanış. Albümün ön
kapak dizaynı ise "sıra dışı" ve biraz itici. Ancak iç kapak müthiş. Grup
fotoları özellikle de. Sonuçta "Dance Of Death" artık Maiden'ın formuna
kavuştuğunu müjdeleyen bir başyapıt, aynı zamanda Bruce Dickinson'ın "The
Chemical Wedding"'i gibi Heavy Metal'e yeni açılımlar getiren, yenilik katan
anıtsal bir albüm. Arşivinize mutlaka katın, ilerde bir klasik olarak
sayılacağından emin olabilirsiniz. 10/10 -
Mert. www.ironmaiden.com
INDEX
KATATONIA – “Viva Emptiness” CD
2003 Peaceville
Records
“Viva Emptiness” benim için hoş
bir sürpriz oldu, çünkü “Discouraged Ones” sonrası Katatonia’dan pek hazzetmeyen
birisi olarak bu albümü pek de heyecanla beklediğim söylenemezdi. Ancak “Viva
Emptiness” ile Katatonia (bence) 1998’den beri en sağlam çalışmasına imza atmış.
Hayır, “Discouraged Ones” ve öncesine bir dönüş söz konusu değil, tam tersine
son iki albümdeki değişimleri (yada gelişimleri) sürüyor, ancak grup bu kez
gerçekten bir bütün olarak sağlam ve oturaklı bir çalışmaya imza atmış. Bence
önceki iki albümde zaman zaman kaybolan bu bütünlük hissi bu albümde tam
anlamıyla yerli yerinde, hem de bu çalışma grubun belki de en fazla varyasyon
içeren çalışması olmasına rağmen. Katatonia’ya “Brave Murder Day” adlı
başyapıtları ile tapmıştım. Paradise Lost-vari bir gitar düzeni üzerine
kurdukları monoton, donuk, atmosferik ve adeta hipnotize edici bir biçimde
melankolik ve sert müzikleri beni inanılmaz etkilemişti. Evet “Dance Of December
Souls” da çok iyi bir albümdü, ama “Brave Murder Day”’de Katatonia yaptıkları
sade ve donuk müzik ile apayrı bir noktaya yerleşmişti benim için. Her ne kadar
“Discouraged Ones” birçok kişi tarafından brutal vokal yerine tamamen clean
vokal kullanıldığı ve eskisi kadar sert bir sound’a sahip olmadığı için büyük
bir “değişim” olarak nitelendirilse de ben olaya bu şekilde bakmadım hiçbir
zaman. Bence “Discouraged Ones”, “Brave Murder Day”’deki müzikal anlayışın bir
devamıydı, belki de tek farkı onun gibi brutal olmamasıydı, ancak parçalar yine
sade, basit, durağan, çiğ ve monotondu, melankoli aynen yerli yerindeydi, hatta
“canlı” soundu ve Renkse’nin donuk, içe kapanık vokalleri melankoliyi iyice
kuvvetlendirmişti. Ardından grup Peaceville’e geçti ve benim için az çok bir
hayal kırıklığı sayılabilecek “Tonight’s Decision”’ı yayınladı. “Tonight’s
Decision” kötü bir albüm müydü? Kesinlikle hayır. Ancak grup önceki albümlerinde
ulaştıkları sound’un üzerinden benim kafamda olmayan bir yola kaymıştı, her ne
kadar müzik yine donuk ve melankolikse de eskisi gibi sade ve monoton değildi,
eskiden çok basit düzenlemelere sahip olan parçalar bu kez prodüksiyon esnasında
daha fazla “işlenmişti”, önceki albümlerde son derece basit, sade olan davullar
bu kez daha “etkili” kullanılmıştı. Bunlar olumlu gelişmeler gibi görülse de
bence Katatonia’nın benzersiz melankolik ve güçlü soundunu sağlayan önemli
unsurlar olan tekdüzelik ve sadeliği büyük ölçüde ortadan kaldırıyordu. “Last
Fair Deal Gone Down” aynı yoldaki bir gelişimdi, bu kez sound biraz daha
oturaklıydı, grup saydığım karakteristik özellikleri iyice yitirmişti, yerine
daha fazla Rock etkisi, gitarlarda daha fazla varyasyon, loop’lar, vs… gelmişti.
Ancak ben benim için Katatonia’yı Katatonia yapan özellikleri yitirdiklerini
gördükçe olaydan soğumuş, hevesimi kaybetmiştim. İşte bu son albümü bu
duygularla dinlemeye başladım ve tek seferde baştan sona liriklerini de okuyarak
dinleyince önceki iki albümde olmadığı gibi etkisi altında kaldım. Şimdi
söyleyeceklerim bazı fanları kızdırabilir, ama bence önceki iki albüm “eski”
Katatonia ile “bugünkü” Katatonia arasında bir nevi geçiş köprüsü oluşturan,
“arada kalmış” albümlerdi, zira bu albümde grup önceki iki albümde eksikliğini
hissettiğim unsurların üzerini çok iyi bir şekilde kapıyor, hissettirmiyor, bunu
da o albümlerde denedikleri yeni etkilerin en sağlam yönlerini alarak ve
fazlasını ekleyerek yapıyor. Kısacası sound tam anlamıyla oturmuş. Bunun yanında
müzikleri öncekine göre belirgin bir biçimde daha sert ve agresif. Daha açılış
parçası “Ghost Of The Sun” bunun sinyallerini veriyor zaten. Agresifleşme
liriklere de yansımış. Liriklerde önceki albümlerdeki hayal kırıklığı ve
umutsuzluğun artık nihilizme ulaştığını görüyoruz. Yani “Viva Emptiness” önceki
iki albüme göre çok daha karamsar bir çalışma. Ancak parça içlerinde de
varyasyon oldukça fazla, yani grup sert ve yumuşak bölümler arasındaki kontrastı
arttırmış, ve daha dinamik ve sağlam bestelere ulaşmış. Gitar partisyonları hem
parça içlerinde, hem de albüm içerisinde fazlasıyla çeşitlilik
gösteriyor. Dediğim gibi albüm bir bütün olarak baştan sona dinlendiğinde
etkisini gösteriyor, parçalar albümün gidişatı içersinde çok akıllıca
yerleştirilmiş ve enerji seviyesi düşmüyor. Albüm boyunca varyasyon had safhada,
değişmeyen şey tüm parçaların dinamik ve son derece heavy olması. “Sleeper”
önceki albümden fırlamışa benzerken “A Premonition” “Discouraged Ones”
çağrışımları yapıyor. “Will I Arrive” değişken, agresif ve duygu yüklü bir
parça, nakaratı mükemmel. “Wealth” “Brave Murder Day” günlerinden beri
yaptıkları en “metal” çalışma belki de; sürekli değişen ölçüleri ve progresif
tabanı üzerinde grup kendine özgü harika gitar melodilerini yap boz gibi
birbirine uyduruyor, yine albümün en iyilerinden biri. Ancak grup bence en iyiyi
sona saklamış; kapanıştaki görkemli “Inside The City Of Glass” mükemmel bir Doom
Metal çalışması (yanlış okumadınız, tam anlamıyla Doom Metal) ve adeta “Brave
Murder Day” günlerinden fırlayıp gelmişe benziyor, en iyi Katatonia
bestelerinden biri bence. Albümde bir iki “nispeten” zayıf parça da bulunsa
da albümdeki kalite standardının oldukça yüksek olduğunu düşünecek olursak bu o
kadar da önemli değil kanımca. Sonuçta “Viva Emptiness” sağlam bir albüm,
diğer bir deyişle Katatonia’nın sound’unu tam anlamıyla oturttuğunun bir
göstergesi. Son iki albümü sevdiyseniz buna taparsınız. Sevmediyseniz de
muhakkak bir şans verin. Dediğim gibi, bu senenin en hoş sürprizlerinden biri.
8,5/10 – Mert. www.peaceville.com
INDEX
LAMBCHOP – “Aw C'mon / No You
C'mon” DCD 2004
Merge Records
Dinlediğiniz
gruplar içinde kadrosu en kalabalık olan kimdi? Cevabınız
muhtemelen UB40 olacaktır, ki bu da şu ana kadar hiç Lambchop dinlemediğiniz
anlamına gelir. Kurt Wagner önderliğindeki Lambchop tam 14 kişiden oluşuyor, ve
bu sayı, albüm için gruba eşlik eden stüdyo müzisyenlerini ve her albümlerinin
olmazsa olmazı kemancıları (ki bunların sayısı da nereden baksanız 10 eder)
içermiyor!
Lambchop'un müziğini kavrayabilmek için
öncelikle dahil edildikleri müzikal janrı tanımlamak gerekiyor kanımca. Lambchop
alternatif-country'e dahil edilen bir grup. Öncülüğünü Uncle Tupelo'nun yaptığı
bu tür, müzikal açıdan doruk noktasına Wilco ve Son Volt ile ulaşmıştı, ki Wilco
da, Son Volt da, Uncle Tupelo dağıldıktan sonra bu grubun üyelerinin kurduğu
gruplar. Bana sorarsanız Lambchop'un müziğinin Wilco ile de, Son Volt ile de pek
alakası yok, çünkü öncelikle Lambchop zaten country'nin yanına Wilco veya Son
Volt gibi ‘rock’ı değil, soul ve cazı tercih ediyor (Bu ne ya, ben rakının
yanına haydari tercih ederim gibi bir şey oldu). Ancak asıl altyapılarının
country olmasına rağmen, müziklerinin Amerikan filmlerinde gördüğümüz kovboy
şapkalı, rodeo hastası, göbekli adamların müziğine hiç benzememesi ile,
Lambchop'ın aynı Wilco gibi ‘farklı’ bir country olduğu hemen hissediliyor;
hâtta country ile bir ilgisi olduğunu fark edebilmek için grubu bayağı bir
sayıda dinlemek gerekiyor. Ve kanımca şunu da belirtmek lazım: Grup çok sayıda
enstrüman kullanıp pek çok türü birleştirdiğinden, zaten müziklerini rock, caz
veya country diye tanımlamak pek mümkün değil; anlayacağınız işler çok daha
karışık.
Lambchop geçtiğimiz Şubat ayında iki albüm
birden yayınladı: “Aw C'mon” ve “No You C'mon”. Bu bir double
albüm değil, aynı anda piyasaya sürülmüş iki farklı albüm, ama dünyanın her
tarafında beraber satılıyorlar. Bu yerinde bir karar olmuş, çünkü hem iki albüm
de farklı olmasına rağmen birbirlerine çok iyi uyum sağlıyor, hem de 1 CD
fiyatından sadece biraz daha pahalıya satın alınabiliyor.
Grubun beyni Kurt Wagner
yine nefis bir prodüksiyona imza atmış. Lambchop'un müziği ilk dinleyişte
country'den çok soul / caz havasında yine, ancak son iki albümleri “Nixon” ve
“Is A Woman”'a oranla daha ağır tempoda ilerliyor. Öncelikle “Aw C'mon”'dan
bahsedelim: Sakın “Aw C'mon”'u gündüz vakti dinlemeyin, etkisi azalıyor. Albüm
geceleyin dinlendiğinde, gündüze oranla çok daha etkileyici duruyor. Ancak benim
size tavsiyem “Aw C'mon”'u güneş batarken dinlemeniz. Güneşin batışına bundan
daha iyi eşlik eden bir albüm hiç dinlemedim (Belki bir Pink Floyd – “The Final
Cut”). Güneş batarken öylesine atmosferik ve etkili ki “Aw C'mon”, Wagner'ın
albümü kaydederken amacının bu olduğuna yemin edebilirim!
“Aw C'mon” keman
ağırlıklı bir enstrümental olan “Being Tyler” ile açılıyor; müthiş huzurlu bir
parça. Bu şarkıyı dinleyip de mutlu olmayan bir insanın akıl sağlığından şüphe
edebilirim. Albüm iki dakikalık “Four Pounds In Two Days” ile de ’kemanın
gücüne’ sığındıktan sonra, diskin en iyi parçalarından biri olan “Steve McQueen”
ile selamlıyor sizi. Bu, albümdeki çoğu şarkıya oranla daha atmosferik ve caz
havasında bir parça; ancak Kurt Wagner'ın tek kelimeyle acayip olan sesiyle ne
dediğini anlamak çok da mümkün değil: Sanırım araya Steve McQueen'i de katıp bir
aşk hikâyesi anlatıyor, ama yanılıyor da olabilirim! “Something's Going On” Nick
Drake'in “Pink Moon” albümünden çıkıp gelmiş gibi sade ve dinlendirici; evet,
biliyorum, albümü CD çalarınıza taktığınızda yaktığınız sigara henüz bitti,
ancak 2.sini yakmak için daha ne bekliyorsunuz: Bu şarkı bir bardak çayın
yanında sigara ile hayal dünyasına dalmak için biçilmiş kaftan. Ardından gelen
“Nothing But A Blur From A Bullet Train” ise, etkileyici keman ve piyano
düzenlemeleri ve Kurt Wagner'ın doruğa çıkan vokal performansı ile,
Tindersticks'in 1997'den beri hiç yapamadığı kadar güzel bir Tindersticks
şarkısı gibi duruyor. “Each Time I Bring It Up It Seems To Bring You Down”,
1930ların caz şarkılarını andırıyor; “Women Help To Create The Kind Of Men They
Despise” da bu havada bir eser, ve aynı “Each Time...” gibi, kızılan sevgiliye
yazılmış gibi duruyor. “I Hate Candy”'nin özellikle şu
satırları dikkate değer: “WHERE'S MY LITTLE TROUBLE GIRL?” Kurt Wagner âdeta
size soruyor bu soruyu, ve siz de verecek bir cevabınız olmadığı için utanıp
sıkılıyorsunuz! Hele bir de üstüne “C'MON! C'MON! C'MON!” deyince Wagner, iyice
rahatsız oluyorsunuz, ama içinize ilginç bir hoşluk yayan bir rahatsızlık bu. “I
Haven't Heard A Word I've Said” “Aw C'mon”'un en aykırı şarkısı. Müzikal
aranjmanlar yine oldukça yoğun, ancak oldukça geri planda ve zar zor
seçilebiliyorlar ve kendinizi The Microphones dinliyormuş gibi hissetmenize
sebep oluyorlar. Albüm “Action Figure” ile Grandaddy-vari
bir havada sona eriyor.
İlkinden belki biraz daha
bile iyi olan ikinci disk “No You C'mon” ilk başta iç kapağındaki “YOU ARE
IMPORTANT. BE GOOD TO EACH OTHER” mesajıyla dikkat çekiyor (Ulan bir tane Metal
grubu bu kadar insancıl ve anlamlı bir mesaj versin bütün Type O CD’lerimi
kırıcam be! – Mert). Bir söylem doğru zamanda, doğru
yerde, doğru insanlar tarafından kullanıldığında gücünü ne kadar da arttırıyor!
İlk şarkı “Sunrise” yine keman altyapısıyla dikkat çeken hoş bir enstrümantal.
Ardından albümün iki ağır topu geliyor: “Low Ambition” ve “There's Still Time”.
“Nothing Adventurous Please” ise adına zıt düşen havasıyla iki albümün de en
farklı ve maceracı dakikalarını yaşatarak son zamanların en etkili noiserock
şarkılarından biri oluyor. Ardından gelen “The Problem” iki albümde de piyanonun
en çok ön plana çıktığı parça, son 40 saniyesindeki huzurlu vuruşlara dayanarak
Kurt Wagner'ın bu problemi çözdüğünü söyleyebiliriz sanırım. “Shang A
Dang Dang” albümün en country şarkısı. Vuruşları Rolling Stones'un “Sticky
Fingers” veya Wilco'nun “Being There” zamanlarını andırdı bana. “About My
Lighter” da gitarlarıyla country havasında, ta ki vokaller başlayıncaya kadar.
Neyse ki Kurt Wagner çoğu country müzisyeni gibi ağzını yayarak söylemiyor
şarkıları ve sesiyle parçaya ayrı bir hava katmayı başarıyor. Albümün en iyi
enstrümantallerinden biri olan “Jan. 24” bir Broadway
melodisi tadında, Blues Brothers'ın “Peter Gunn Theme”i havasında ilerliyor.
Ardından gelen piyano ağırlıklı “Listen”'dan sonra,
yine piyanonun etkin bir biçimde kullanıldığı, ama bu sefer gitara da geniş yer
ayıran “The Producer” adlı enstrümental ile “No You C'mon” sona eriyor.
Country, soul, caz,
blues, r&b, rock, dans ve alternatif müzikten hoşlanan, ama acaba bunların
hepsinin birden karışımını yapan bir grup var mıdır diye düşünen birisi varsa
aradığını sanırım ancak Lambchop'ta bulabilir. Veya bu kadar zorlamaya da gerek
yok: Adı geçen türlerden bir ikisini kendinize yakın buluyorsanız, bence
Lambchop'a şans vermelisiniz. Enstrümanları kusursuz kullanıyorlar, Kurt
Wagner'ın vokalinden farkedebildiğim kadarıyla güzel sözler yazıyorlar, ve en
önemlisi hiçkimsenin burun kıvırmaya cesaret edemeyeceği kadar nitelikli müzik
yapıyorlar. Eh, bir grupla tanışmak için bu saydıklarım yetmeli, sizce de öyle
değil mi? 8,5/10
– Kıvanç.
www.lambchop.net
INDEX
LARS
FREDERIKSEN AND THE BASTARDS - “Lars Frederiksen And The Bastards” CD
2001 Hellcat
Records
Tahmin edeceğiniz üzere bir punk
grubuyla karşı karşıyayız. Grubu çok merak ediyordum ve albümleri bir tesadüf
eseri elime geçti. İyi de oldu. Lars ve “Piçler”, Rancid üyesi Tim ve Lars
tarafından kurulmuş bir proje grubu. Ve inanın bu albümleri, Rancid’in tarihi
boyunca yaptığı herşeyden daha “punk” ve 1998 tarihli Rancid albümü “Life Won’t
Wait”i bir kenara bırakırsak, Rancid’in diğer bütün albümlerinden de daha sağlam
bir yapıt! Albümün kayıtları 5 gün içinde tamamlanmış ve ortaya son yılların
en iyi punk albümlerinden biri çıkmış. Intro hariç 12 parça bulunuyor albümde,
hepsi çok kısa, hepsi çok sağlam eserler. Bu arada şunu da belirtmeden
geçemeyeceğim: Sanırım uzun yıllardır punk grupları arasında, bizden habersiz,
en kısa albümü yapanın onurlandırıldığı ilginç bir yarışma düzenlenmiş durumda.
Ancak bu yarışmaya katılmayan grupların (The Clash, The Damned, Bad Religion
gibi) en popüler ve başarılı punk grupları olması da ayrı bir ilginçlik tabi.
(Demek ki onları dışlıyorlar mı ne?) Lars Frederiksen And The Bastards,
Pennywise gibi ciddi punk gruplarından çok, Lagwagon ve NOFX gibi neşeli
olanlara benziyor. NOFX gibi ironik ve rahat, Sex Pistols gibi sert ve
etkili. Takıldığım tek bir konu var: Finaldeki “Vietnam” adlı parça. Bu
eleştiriyi yaparken, şarkının müziğine ve sözlerine eğilmeyeceğim. Söylemek
istediğim şu: İster ciddi olsun, ister dalga geçmek amacıyla yapılmış olsun, bu
Vietnam geyiği beni baydı artık. Resmen boku çıkarıldı ya, bana ne Vietnam’dan?
Ne biçim bir yaraymış bu Vietnam, kaşı kaşı bitmedi. Bir daha herhangi bir
şarkının içinde ‘Vietnam’ lafı duymak istemiyorum! Müziğe dönersek; punk
dinliyorsanız bu albümü kaçırmamanızı öneririm. Özellikle “Dead American”,
“Leavin Here”, “To Have And To Have Not” ve “10 Plagues Of Egypt” nefis eserler.
8/10 – Kıvanç. www.geocities.com/larsfrederiksenandthebastards/main.html
INDEX
LIZ PHAIR -
"Liz Phair" CD 2003
Liz Phair’in kendi adını taşıyan
son albümü, daha önce yayınladığı tüm yapıtları gibi kaliteli bir eser olmuş.
Sesi PJ Harvey’e benzeyen bu ablamızın yaptığı müzik emin olun ki en az PJ’inki
kadar iyidir. Gelin onu şu ana kadar dinlememiş olanlar için bir açılış yapalım
önce... İlk Liz Phair albümü “Exıle In Guyvılle” 1993’te yayınlandı ve
alternatif müzik piyasasında ufak çaplı bir çığır açtı. Albümün en dikkat çeken
özelliği “cüretkar”’lığıydı. Liz Phair bir fahişe gibiydi adeta: “Şöyle ağzıma
alırım, böyle emerim, her türlü pozisyona gelirim” tarzında sözler, “Seni her
gördüğümde bacaklarımın arasındaki o şey ıslanıyor” gibi aforizmalar, kendisini
abazan erkekler için bir tanrıça yaptı adeta. Kuşkusuz Phair’in müziğindeki tek
önemli öğe cüretkarlık ve pornografi değildi, buna en iyi örnek hemen hemen
dünya üzerindeki bütün önemli müzik dergilerinin 90’lı yılların en iyi albümleri
listesinde “Exıle In Guyvılle”’e ilk 10 içinde yer vermesi olarak
gösterilebilir. Artı parantez, şunu da belirtmek istiyorum: Liz Phair albümün
ismini Rolling Stones’un “Exıle On Maın St.”’inden etkilenerek koymuş, ancak
emin olun “Exıle In Guyvılle” bu albümü gölgede bırakıyor. Phair’in hiçbir
albümü milyonlar satmadı, ancak “Exıle In Guyvılle”’den sonra gelen
“Whıp-Smart”, “Whıtechocolatespaceegg”, “Juvenıle” gibi albümlerinin hepsi de
belli bir seviyenin üstünde eserler olduğundan hayranlarını tatmin etmeye yetti.
Son albümü de 2003’ün en nitelikli çalışmalarından biri olarak tüm ihtişamıyla
karşımızda duruyor. Değişen bir şey var mı Liz Phair’in dünyasında? Eh, kendi
deyimiyle bir “blowjob queen”’den daha fazla ne bekleyebilirsiniz ki? Sadece bu
albümün “Exıle In Guyvılle”’e oranla daha az pornografik öğe içerdiğini
söyleyebilirim. Geçtiğimiz sene radyolarda da çalınan “Why Can’t I” doğru bir
single seçimi; pop dinleyicilerini bile yakalayabilecek bir şarkı. “Rock Me”,
“Firewalker”, “Love/Hate” ve “Extraordinary” ise ilk dinleyişte diğerlerinden
bir adım öne çıkan şarkılar. Albümün en etkileyici bestesi ise “Friend Of Mine”.
Hem melodik, hem de harika sözlere sahip. Single olarak yayınlandığı takdirde
çok can yakacağı kesin. Özetlemek gerekirse... PJ Harvey, Fiona Apple, Tori
Amos, Björk gibi sanatçılardan en az birinin hayranıysanız, Liz Phair sizi büyük
bir ihtimalle etkileyecektir. Ona bir şans verin derim. 8/10 – Kıvanç. www.lizphair.com
INDEX
METALLICA
– “St. Anger” CD 2003
Elektra
(Bu albüm için iki kritik
yazdım. Eğer "Seynt Engır b*k gibiymiş abi yeah" veya "Olum dinledin mi
Metalika'nın sonuncusunu rezalet lan" şeklinde "modaya uyan" taraftaysanız ilk
kritiği okuyun. Eğer sağdan soldan gelen abuk subuk yorumları umursamadan albümü
dinlediyseniz veya dinlemediyseniz ve merak ediyorsanız ikinci kritiği
okuyun...) 1) St. Anger rezalet! Noolmuş lan bu herifler? Sound çok
kötü, solo yok, hardcore yapmaya başlamışlar! Hem söylenenlere göre James
Heltfield da gay olmuş galiba. Bence Metallica'nın emekliye ayrılma vakti gelmiş
de geçiyo. 1/1000 - Chris O'Dönnell. 2) Hiçbir zaman büyük bir
Metallica fanı olmadım. ‘80'lerde yaptıkları albümlerin tümünün mükemmel
olduğunu düşünüyorum. Ama ne zaman Bob Rock ile çalışmaya başlayıp daha basit,
sade ve kolay dinlenir parçalar yapmaya başladılar, adamların müziğinden
soğumaya başladım. Eminim ki kendi istedikleri şeyi yaptılar, ancak "Metallica"
benim için az yada çok, bir hayal kırıklığıydı. "Load"'da ise yine kendi
istediklerini yaptıklarını düşünüyorum. Yani eğer "politik" davransalardı
muhtemelen ticari açıdan çok başarılı olan "Metallica"'nın "ikincisini"
yaparlardı. "Load" bence fena bir albüm değildi, evet metal dışı bir sürü etkiye
sahipti ama ne olmuş ki? Ben herhangi bir beklentim olmadan dinlemiş ve
sevmiştim. Ama "Reload" gerçekten kötüydü. Bunun zevklerle ilgisi olduğunu
sanmıyorum. Ve sonunda o dönemde Metallica'nın kaçınılmaz düşüşü de
başladı. Geldik 2003'e. Öyle görünüyor ki Metallica "düşmeye" devam ediyor.
Hem de (bence) iyi bir albüm yapmalarına rağmen. Ama sanırım böyle olması da
biraz normal. Sonuçta bu hasarı eninde sonunda alacaklardı. Zamanla pop yıldızı
haline gelerek eski fanlarını büyük ölçüde olaydan soğuttular, buna karşın yeni
kazandıkları fanlar da kalıcı olamadı. Bir de bunun üstüne yeni albüm öncesi MTV
Legends'daki iğrenç tanıtım da eklenince (Snoop Doggy Dog vs...) tüm düşmanların
ekmeğine yağ sürüldü. "St. Anger" insanların beklediği şey değildi sanırım.
Bu albüm ne "’80'lere dönüş" ne de tam anlamıyla nu metal etkili ve "trendy".
"St. Anger" çok çiğ, kaotik, tüm estetik kaygıların kapı önüne konulmuş olduğu,
Metallica'nın "özlerini", kendilerini kendileri yapan "şeyi" aradığı bir albüm.
Ha tabi 1980'lerdeki albümleri önlerine alıp şema üzerinde o dönemki parçaların
benzerlerini yapıp dinleyicileri mutlu edebilirlerdi ama bunu istediklerini
sanmıyorum. Sonuçta St. Anger Metallica'nın belki de en içten albümü. Albüm
hakkında uzun uzun yazıldı çizildi. Albümün ne şekilde kaydedildiğini herkes
biliyor. Adamlar giriyorlar, içlerinden geldiği gibi çalıyorlar, sonra pro
tools'da her şey yap boz gibi hallediliyor. Sonuçta bu albümde herifler tüm
kıstasları bir kenara koyarak içlerinden ne geldiyse onu çalmışlar. Ortaya
Metallica'nın tüm dönemlerinden etkiler içeren, aynı zamanda yeni etkiler de
getiren bir müzik çıkmış. Bu nedenden olsa gerek albümün deneysel bir yapısı
var. Prodüksiyon "garaj" sound’lu, herhangi bir "estetik" kaygı güdülmediği
ortada, ve Metallica gibi bir grup için bu çok radikal bir karar, ki söz konusu
olan bir "X" grubu olsaydı bu karar yine radikal sayılırdı. Özellikle davul
tonları çoğu yerde rahatsız edici, ancak Lars Ulrich tüm parçalarda sağlam bir
performans sergiliyor. Gitarlar down tuned, çoğu yerde Korn / Machine Head
tonları göze çarpıyor. James Heltfield'ın vokalleri kesinlikle kusursuz değil
ama her şeye rağmen bu "doğallığın" kattığı aykırı bir güce sahip, ki tüm
enstrümanlar için de aynı şey geçerli. Performanstaki ve sound’daki "sorunlar"
eminim ki bilinçli bir şekilde olduğu gibi bırakılmış, önceki albümleri üzerinde
en ufak ayrıntısına dek stüdyoda vakit harcamış bir grubun "hataları"
düzeltemeyeceğini düşünmek saçmalığın daniskası. Albüm için dediğim gibi
"eskiye dönüş" demek imkansız, zaten böyle bir şey amaçlandığını da
düşünmüyorum. Bu nedenle "St. Anger Thrash mi değil mi" gibi tartışmalar yapmak
anlamsız. "St. Anger" = "St. Anger", hepsi bu. Parçalar dinamik ve varyasyonlu,
ki "... And Justice For All" zamanından beri buna rastlamak pek mümkün değildi,
yani "Metallica" albümünden itibaren kulaklarımızın aşina olduğu power
ballad'lar, hit single'lar vs... bu albümde mevcut değil. Metallica tüm
dönemlerinden gelen etkileri bu "radikal", aşırı derecede çiğ prodüksiyon
içerisinde birleştiriyor. Ancak Metallica'nın ‘80'ler albümlerindeki melodik
yapı burada kesinlikle mevcut değil, bu müzik tamamen agresif ve
direkt. Bence albümün en büyük silahı hiç dinmeyen agresyonu. “St. Anger”,
ismine yaraşır biçimde Metallica'nın en agresif, hem de kontrolsüz bir biçimde
en agresif albümü. Albümdeki tüm lirikler aşırı direkt, aşırı saldırgan, kin,
nefret ve acı dolu. Bu ister istemez Peter Steele'in müzik yapmayı terapiye
benzettiği bir söylemini aklıma getirdi: "Her hafta bir psikiyatriste 50 $
vereceğime grubumla çalıyorum ve kafamdaki tüm pislikleri haykırıyorum, bu beni
deşarj ediyor". Peter Steele bu lafı en çiğ ve en agresif Type O albümü "Slow,
Deep And Hard"'ı yaptıkları dönemde etmişti. Bu da bana "Slow, Deep And Hard" ve
"St. Anger" arasında bir benzerlik olduğunu düşündürüyor. Her iki albümde de
grubun diğer albümlerinin aksine prodüksiyon bilinçli olarak aşırı çiğ ve (belki
de) zayıf, parçalar uzun ve varyasyonlu, vokaller ve performans kusursuz değil,
ancak her iki albümde de müzik setinizden dışarı saf agresyon boşalıyor. Bu
yaklaşım "St. Anger"'a karşı ekstradan bir sempati beslememe neden
oldu. Başta nefret dolu, eleştirel lirikleri ve Machine Head-vari catchy
riffleri ile "Shoot Me Again", ‘90'lardaki Metallica sound’unun çok daha
sertleştirilmiş bir hali diyebileceğim agresif "My World" ve sıra dışı riffleri
ve nakaratındaki Glenn Danzig-vari vokalleriyle "Invisible Kid" başta olmak
üzere bütün parçalar belli bir seviyenin üzerindeyse de benim favorim
kapanıştaki 9 dakikalık hafif sludgy "All Within My Hands" oldu, özellikle
parçanın sonunda Heltfield'ın cinnet geçirmişçesine "Kill kill kill kill!!!"
diye haykırdığı hızlı kısım müthiş. Peki albümde hiç sorun yok mu? Tabi ki
var. "St. Anger" ve "Invisible Kid" başta olmak üzere bir çok parçada çok fazla
tekrar var. Belli ki bu bilinçli yapılan bir şey, ancak parçaların gücünü
azalttığı da ortada. Bir de aklıma gelmişken solo olayına değinelim. Evet, Kirk
Hammett hiç solo atmamış. Peki albümde soloya ihtiyaç var mı? Bence yok. Yani
albümü ilk dinleyişimde 7. parçaya dek solo olmadığına dikkat bile etmedim, tek
kelimeyle sürüklenip gitti. Zaten albüm kaydedildiği sırada sololar eklenecekken
Hammett parçaları dinlemiş ve "bu parçalarda soloya ihtiyaç yok" demiş, iyi ki
de demiş, zorlama sololara yer yok bu albümde. Sonuçta "St. Anger" aynı anda
hem primitif hem de progresif, aşırı derecede çiğ, agresif, içten, dürüst bir
albüm. Metallica'ya ait klasikleşmiş (ve de klişeleşmiş) birçok unsur burada
yok. Eğer bunları arıyorsanız sizin için üzgünüm. Eğer 1980'lerdeki Metallica'yı
istiyorsanız sizin için de üzgünüm çünkü buradaki müziğin ‘80'lere dönmek gibi
bir amacı da yok, olsa olsa o zamanki agresyona bir dönüş söz konusu. "St.
Anger" surata inen yumruk gibi çirkin, kaotik ve saldırgan bir albüm. İnanıyorum
ki bu albümde adeta içlerindeki "şeytanlarla" yüzleştiler, içlerini döktüler ve
kafalarını topladılar. Bu nedenle "St. Anger" belki de bir geçiş albümü. Eğer
açık fikirli bir şekilde, hiçbir beklentiniz olmadan albümü sözlerini okuyarak
dinlerseniz ya gerçekten seversiniz yada nefret edersiniz. Ama lütfen bu albümü
değerlendirirken eski Metallica'yı kıstas almayın. İşin açıkçası bu albümün
Iron Maiden'ın "The X Factor"'ı gibi değeri geç anlaşılacak bir albüm olduğunu
düşünüyorum. Merak ediyorum acaba o zaman şimdilerde "St. Anger kötü" demeyi
adeta bir "misyon", bir "akım" haline getirenler fikirlerinden "dönecekler"
mi? Unutmadan, DVD eki de gerçekten süper bir düşünce, oradaki performans
bazı yerlerde albümden daha bile iyi. Metallica'yı onca baskı altında
"kendileri" olabildikleri için tebrik ediyorum. 7/10
- Mert. www.umusic.com
INDEX
MUSE –
“Absolution” CD 2003
Universal Music
İngiliz rock grubu Muse’un üçüncü
albümü “Absolution” ilk ikisini aratıyor açıkçası. İlk albüm “Showbiz”'de harika
melodileri güzel sözlerle harmanlayan grup, dinlemesi kolay ve keyifli bir eser
çıkarmıştı ortaya. Aklımıza gelen ilk parçalar “Sunburn”, “Muscle Museum” ve
“Unintended”. Ardından gelen ikinci albüm “Origin Of Symmetry”'de ise çıtayı
yükseltmişlerdi. “Origin Of Symmetry”, müzikalite ve dinlenebilirlik açısından
“Showbiz”'den daha üstün değildi; ancak grubun henüz ikinci albümünde
brit-rock’ın sıkıcı ve kısıtlı duvarlarını yıkmaya ve olgunlaşmaya başladığını
gösteriyordu. “Absolution”, “Showbiz”'den çok “Origin Of Symmetry”'ye benziyor.
“Origin Of Symmetry”'de albüme çok iyi oturan deneysel hava, “Absolution”'da
grubun işi eline yüzüne bulaştırmasıyla sona ermiş. “Stockholm Syndrome”'u ele
alalım: Punk mı yoksa heavy metal mi? Tabii ki ikisi de değil. Bu kadar gürültü
bu çocuklara yakışmıyor. Albümde güzel şarkı yok mu, tabii ki var: “Butterflies
& Hurricanes” ve “Endlessly”. Finaldeki “Ruled By Secrecy” de yerine tam
oturmuş. “Absolution”'u tek bir cümleyle özetlemek gerekirse: Grup yine iyi
melodiler bulmayı başarmış, ama sanki bunları nereye oturtacağını bilememiş
gibi. Üçüncü albümünü yayınlayan bir grup için iyiye işaret değil. Muse’dan bir
isteğimiz var: Şöyle bir silkinin ve kendinize gelin, yoksa sonunuz Smashing
Pumpkins gibi olacak, söylemedi demeyin. 5/10 -
Kıvanç. www.umusic.com
INDEX
NINE INCH NAILS – “And All That
Could Have Been” DCD 2002 Nothing Records
Bilindiği üzere Trent “Mr. Selfdestruct” Reznor ve ekibi, ismi
“Bleedthrough” olarak açıklanan son albümleri üzerinde son rötuşları yapıyor.
Eğer bu yeni albümün ismine bakacak olursak Reznor’dan yine intiharsal, depresif
bir destan beklememiz yanlış olmaz diye düşünüyorum. Onlar bu yeni başyapıtı
hazırlaya dursunlar, biz de bu sırada hafiften gaza gelmek babında 2002 tarihli
harika konser albümlerine bir göz atalım.
‘90’ların
müzik dünyasını en derinden etkileyen isimlerinden birisi hiç şüphesiz ki Nine
Inch Nails ve Trent Reznor oldu. Gerek grubu ile yarattığı müthiş ve benzersiz
albümler, gerek yapımcı, besteci, aranjör olarak yardımda bulunduğu diğer
sanatçı ve gruplar, gerekse de şirketi Nothing Records aracılığıyla Metal, Rock,
Pop, Elektronik müzik fanlarını ortak bir paydada toplamayı bildi. İşin benim
için en ilginç tarafı ise bu kadar ekstrem bir imajla yola çıkan Reznor’ın,
birbirinden sansasyonel video çalışmalarına ve en güçlü anti depresanlara
ihtiyaç duymanızı sağlayacak karamsarlıktaki bestelerine rağmen bu kaliteli
müziği bu kadar geniş kitlelere ulaştırabilmesi kesinlikle. İlk single’ı “Down
In It”’in klibinde bile Trent Reznor intihar etmiş ve çürümekte olan bir ceset
olarak karşımıza çıkıyordu. Bir Macintosh bilgisayar aracılığıyla oldukça
primitif bir biçimde kaydedilen “Pretty Hate Machine” endüstriyel müziğin
kilometre taşı olarak adını müzik tarihine kazıdı. Üç kağıtçı şirketi TVT’nin
yaptıklarından iyice morali bozulan Reznor benim favori N.I.N. çalışmam olan
“Broken” ile başarısını katladı ve bu sırada müziğindeki metal etkisini de
arttırmayı ihmal etmedi. “Wish”, “Happiness In Slavery”, “Gave Up” gibi süper
parçaların ve aşırı ekstrem bir konsept videonun desteğiyle “Broken” kült
seviyesine ulaşmakta gecikmedi. Tüm zamanların en depresif albümlerinin başında
gelen “The Downward Spiral”’da ise Reznor konsept bir yok oluş destanı yazdı,
bir yandan da müziğinin birçok farklı yönünü tek bir albümde eritmeyi başararak
ticari açıdan da büyük bir başarı kazandı. ’99 tarihli double konsept albüm
“Fragile”’da ise yine depresif ancak çok daha olgun, dingin ve oturaklı bir
N.I.N. çıktı karşımıza. Reznor’ın N.I.N.’ı artık gerçek bir grup yapma isteği de
diğer elemanların müzikal olarak daha fazla katkıda bulunmasıyla kendini
gösteriyordu. Bunun dışında N.I.N. konserlerindeki daha akustik havayı stüdyoya
taşıma isteği de bu albümde loop yerine direk olarak canlı kaydedilmiş akustik
davullu birkaç parçada ve genel olarak endüstriyel tarzın dışında kalan birçok
bölümde ortaya çıkmaktaydı.
“All That
Could Have Been” ise uzun gecikmelerden sonra 2002 sonlarında raflarda yerini
alan N.I.N. konser albümü ve videosu oldu. N.I.N.’daki tavrın daha samimi ve
d.i.y. bir havaya büründürülmesi bu çalışmada kendini gösteriyor. Video 8
dijital kamerayla kaydedilmiş ve bilgisayarda Reznor’ın gözetimi altında
kurgulanmıştı. CD için de aynı şey geçerli, kapakta özellikle belirtildiği üzere
albüm bir Macintosh bilgisayarda pro tools ile hazırlanmış, yani bu konuda Trent
baba bir nevi Steve Haris sendromuna girmiş gözüküyor, neyse ki bu konularda
Harris’ten çok daha yetkin olduğu gerçeği var ortada.
Albüm iki
farklı versiyon şeklinde piyasaya sürüldü, ilki yukarıda kapağını gördüğünüz tek
CD’lik digipack versiyon, diğeri de benim sahip olduğum ancak kapağını scan
etmeye üşendiğim bonus CD’li ekstra slipcase’li digipack versiyon. Elimdeki CD
“imaj” açısından müthiş gerçekten de, dizaynda gri renk tercih edilmiş ve
“Fragile” albümünün kapak dizaynı gibi sade. 3 folderlı şık digipack güzel
hazırlanmış, bunun dışında 24 sayfalık bir booklet mevcut. Bunlar yetmemiş gibi
bir de bunların içine konduğu üzeri gri kumaş kaplı mukavvadan bir slipcase
mevcut ki tüm bunlar daha albümü CD player’a takmadan sizi atmosfere
sokuveriyor.
Müziğe
gelirsek… Önce ilk CD’ye bakalım. 74 dakika süren albüm Fragility v2.0 tour’da
Kuzey Amerika’da verdikleri konserlerden derlenmiş. Sette ağırlık tabi ki
“Fragile” albümünde, ancak önceki albümlerinin sağlam ve klasikleşmiş
parçalarına da yer verilmiş. Gerçi 74 dakikalık sınırlama sonucunda burada yer
bulamamış bir sürü parça da olmuş tabi ki. Konserde dikkat çeken şey grubun
farklı dönemlerinden gelen ve o dönemlerindeki karakteristik özelliklerini
barındıran parçaların o anki N.I.N. kadrosundan maximum verimi alacak şekilde
yeniden düzenlenmesi, ki aslında bu N.I.N. için daima geçerli olmuş bir olay.
Yani konserde N.I.N. izleyip hastası olmuş, sonra albümlerindeki baskın
elektronik havayla karşılaşıp hayal kırıklığına uğramış birçok kişi oldu bugüne
dek. “Fragile” albümündeki parçalar ise Reznor’ın belirttiği gibi canlı
çalınacağı şekiller göz önünde bulundurularak kaydedildiği için albümdeki
hallerinden çok farklı sayılmazlar.
Setlist çok
iyi düzenlenmiş. Debut albümlerinin en manyak iki parçası “Terrible Lie” ve
“Sin” ile enerjik bir biçimde başlayan konser harika bir “March Of The Pigs”
yorumuyla sürüyor. “Piggy”, “The Frail”, “The Wretched” parçaları ile beraber
konser daha ağır, atmosferik ve melankolik bir havaya bürünse de grup
“Broken”’ın en gaz parçası “Gave Up” ile adrenalin seviyesi tekrar tavana
vuruyor. Konserin geri kalan kısmında bu tip inişli çıkışlı bir yapının
varlığından söz etmek mümkün, “Fragile” parçalarında atmosfer ağırlaşırken
“Wish”, “Head Like A Hole” gibi hitlerle adrenalin tekrar yükseliyor. Kapanışta
ise tabi ki “Hurt” var, çok güzel bir yorumuyla.
Albüm
boyunca seyirciyle iletişim seviyesi çok düşük olsa da akıcılık nedeniyle buna
pek gerek de yok gibi görünüyor. Sonuçta çiğ, enerjik, karanlık ve güçlü bir
konser kaydı olmuş, ancak ben yine de “Fragile”’dan “We’re In This Together”’ın
da burada olmasını isterdim. Aynı şekilde “Broken”’ın bonus parçalarından birisi
olan “Suck” yerine mükemmel “Last”’ı dinleyebilmek isterdim. “Happiness In
Slavery”, “Heresy” ve “Down In It” yine yokluğunu hissettiren klasikler. Ama
bunların da olması için konserin bir double CD olması
kaçınılmaz.
Bonus CD ise
tek kelimeyle harika ve koleksiyoncular için farz. Burada demo kayıtları,
yayınlanmamış ve yeni parçalar mevcut. Toplam 9 parça. “The Fragile”, “The Day
The World Went Away” gibi son albüm çalışmaları ile “Something I Can Never
Have”, “The Becoming” gibi eski unutulmuş klasiklerin çok primitif ve sade (çoğu
kez piano, klavye desteği ve vokal) versiyonlarının yanında “All That Could Have
Been”, “The Persistence Of Loss” ve “Leaving Hope” gibi üç gün yüzü görmemiş
N.I.N. parçası da dikkatleri çekiyor. Tabi ki “The Fragile”’ın ağır havasını
yansıtan çalışmalar bu üçü, özellikle ikincisindeki yaylı enstrümanlar inanılmaz
güzellikte kullanılmış.
Sonuçta paranızın karşılığını 100 % verecek, sağlam bir konser albümü
olmuş “All That Could Have Been”. Tabi ki konser kısmının daha uzun olmasını
dilerdim ama bu haliyle de çok sağlam. Fanlara iki CD’lik versiyonu
kaçırmamalarını tavsiye ederim. 9/10 –
Mert.
www.nothingrecords.com
INDEX
NOFX – “The War On Errorism” CD
2003 Fat
Wreck Records
NOFX son 15 yılın en başarılı punk
gruplarından biri, hatta belki de birincisi. Kimilerince “gay lan bunlar” diye
aşağılanıyorlar, kimileri de “bunları dinleyeceğime müzik dinlemem daha iyi”
diyor. Hiçbirini takmamanızı tavsiye ederim: Tam bir punk grubu onlar; basit,
alaycı ve komik. Ancak NOFX’in çoğu punk grubundan ayrılmasını sağlayan çok
önemli bir özelliği var: Grup üyeleri yetenekli müzisyenler ve bunu pek
hissettirmeseler de gerçekten entelektüel kişiler.
1988’de gelen ilk albüm “Liberal
Animation”’dan bu yana çok fazla şey değişmedi NOFX’in müziğinde. 90’lı yıllarda
“Ribbed”, “Punk In Drublic” ve “Heavy Petting Zoo” gibi mükemmel punk
albümlerine imza attılar. Ancak beni asıl vuran eserleri 1999 tarihli “The
Decline” adlı EP’leri olmuştu. 18 dakikalık “The Decline” adlı bir parçadan
oluşan bu EP’de grup sadece 2 dakikalık punk şarkıları besteleyen bir grup
olmadığını kanıtlamıştı (Bu şarkı hayatım boyunca dinlediğim en güzel 3 – 5
parçadan biridir, herkese şiddetle tavsiye ederim).
“The War On Errorism” punk dinleyicisine çok
şey vaat eden bir albüm. NOFX hâla anarşist (bkz: “Anarchy Camp”) ve George
Bush’a karşı (bkz: albümün kapağı). “Mattersville”, “I Hate
Hate Haters” ve “Idiots Are Talking Over” klasik NOFX şarkıları. Her NOFX
albümünde olduğu gibi, yine bazı garip şarkı isimleri dikkat çekiyor: “Whoops, I
Od’d”, “The Irrationality Of Rationality”, “Re-Gaining Unconsciousness”,
vs...
“Franco Un American” gerçek bir
punk manifestosu. Tanrım, ben bu adamları çok seviyorum ve objektif olmaya da
hiç niyetim yok açıkçası! Sözleri bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyor;
adamların hobileri bile benimkilerle uyuşuyor: “I’M WATCHING MICHAEL MOORE... /
I’M LISTENING PUBLIC ENEMY”!
Punk dinlediğinizi mi iddia
ediyorsunuz? Henüz bir NOFX albümü dinlemediyseniz, punk hakkında bir bok
bilmiyorsunuz demektir. 7,5/10 –
Kıvanç.
INDEX
NOVEMBERS DOOM – “To Welcome The
Fade” CD 2002 Dark Symphonies
Evet, sonunda Amerikanın Doom
Metal’deki önde gelen ismi Novembers Doom ortalığı dağıtıyor. “To Welcome The
Fade” son yılların en üstün Doom Metal albümlerinden birisi, aynı zamanda
Novembers Doom’un en iyi çalışması.
Grubu “Of Sculptured Ivy And Stoned Flowers”
albümleriyle tanımıştım. Söz konusu albümde İngiliz Doom Metal gruplarının yoğun
etkisinin hissedildiği (hatta bir parçanın girişi My Dying Bride’ın “Sear
Me”’sini aşırı derecede hatırlatıyordu), aynı zamanda kısa geçiş bölümleri ve
atmosferik eklentiler ile epik tat da veren, ortalamanın üzerinde ancak göz
kamaştırıcılıktan oldukça uzak bir müzik icra ediyorlardı. Sonraki
çalışmalarından ise özellikle “The Knowing”’de belirli bir gelişim
görülebilmekteydi ancak grup her ne kadar bu tarz müzikle yeni tanışmaya
başlamış Amerikan piyasası için bir şeyler verebilse de bu müziği yıllardan beri
dinleyen Avrupa’lı Doom Metal dinleyicileri için yeni ya da fazla özel bir şey
sunamıyordu, güzel bir Doom Metal icra ediyorlardı ama çok özel bir Doom Metal
değildi bu.
Ancak Novembers Doom “To Welcome The Fade”’de sonunda
tarzını oturtmuş olarak, aynı zamanda neredeyse tamamı Avrupalı gruplardan gelen
etkiler ile de her biri çok sağlam ve kendi başına rahatça ayakta durabilen
parçalar ile karşımıza çıkmakta. Aslında hala çok orijinal bir müzik yaptıkları
iddia edilemez hatta İsveç – İngiltere arasında mekik dokumaya devam ettikleri
de söylenebilir ama grup en azından bu tarzların öncüsü grupların önde gelen
albümlerinin yanında hiç de sırıtmayacak bir çalışmaya imza atmış “To Welcome
The Fade” ile.
Albümdeki müzik baştan sona sıkı, tutarlı ve dengeli.
Çok iyi bir prodüksiyon söz konusu ve grup bunun getirisi olarak müziğinin heavy
ve agresif kısımları ile tatlı ve soft kısımlarını çok iyi dengeleyebilmiş. My
Dying Bride, eski ve yeni Anathema gibi grupların yanında Katatonia (özellikle
“Brave Murder Day” zamanları), Opeth (özellikle akustik ve clean vokalli
kısımları), hatta ve hatta Unholy gibi grupların etkileri müziğin içinde göze
çarpsa da grup tüm bu etkilerden kendine özgü üniform bir sound yaratmayı
başarmış. Aslında bundan yola çıkarak da grubun aşağı yukarı tüm bu grupların
karışımı sayabileceğimiz Katatonia elemanlarının yan projesi October Tide’a
oldukça benzediğini söyleyebiliriz, evet Novembers Doom en çok October Tide’a
benziyor ve bu albümde en az o kadar da iyiler. Özellikle brutal vokaller söz
konusu gruba benziyor, bunun dışında Darren White-vari clean ve Aaron-vari
scream vokaller dikkat çekiyor. Female vokaller de yine tadı kaçırılmadan
müziklerinde yer verdikleri bir unsur. Aslında “To Welcome The Fade”’in en
beğendiğim özelliklerinden biri tam anlamıyla gitar müziği olması, yani sırtını
klavyelere yaslayan bir müzik kesinlikle değil, atmosferi armonik ve heavy
riffler ile choruslu arpejlerin bileşimi sağlıyor denilebilir. Ve sonuç
kesinlikle çok iyi, “To Welcome The Fade” gerçekten son derece melankolik bir
albüm.
Açılıştaki üç parça “Not The Strong”, “Broken”, “Lost
In A Day” arka arkaya insanın ruhuna inen soğuk birer bıçaktan farksız. Açılış
parçasının lirikleri tek kelimeyle ağlatıcı. “Broken” ise oldukça dolambaçlı bir
çalışma ve Anathema benzeri dreamy arpejleri harika. “Lost In A Day” yürek
parçalayan cinsten. “If Forever” “Eternity” dönemi Anathema’yı gereğinden fazla
anımsatan akustik bölümlere sahip olsa da iyi icra edilmiş. “The Spirit
Seed”’deki vokal armonileri yine gereğinden fazla Anathema kokuyor. “The
Lifeless Silhouette” Opeth’in komplike yapısından sıyrılmış hali gibi. “Dreams
To Follow” yine Anathemavari bir piyano geçişi ve harika. “Dark Fields For
Brilliance” albümün girişindeki ışıltılı havayı tekrar yakalayarak son noktayı
koyuyor.
Sanırım eleştirebileceğim tek şey yukarıda da
bahsettiğim gibi bazı parçaların, daha doğrusu bazı bölümlerin de ja vu hissi
yaratması, grup ilerde bu bölümleri kendilerine özgü yeni etkilenimler ile
doldurabilirse bir adım daha ileriye gitmiş olur. Ancak her halükarda karşımızda
çok güzel, kitabına uygun bir Melancholic Doom/Death çalışması var. Önerilir.
8/10 – Mert.
www.novembersdoom.com
INDEX
ORPHANED LAND – “Mabool (The Story Of The Three Sons Of Seven)” CD
2004
Century Media Records
"İsrail'in
efsanevi grubu Orphaned Land'den sofistike bir konsept albüm. Oryantal ve Orta
Doğu etkili atmosferik Gothic Metal ile melodik Death Metalin mükemmel bir
karışımı."
Century Media yaklaşık sekiz yıllık bir
aradan sonra grubun çıkarttığı "Mabool..." albümünü böyle tanımlıyor. Bu kadar
uzun bir süre fanlarda doğaldır ki büyük bir beklenti yarattı. Sonuç kesinlikle
başarılı, güncel, derin, renkli ve kusursuz bir müzisyenliğin ürünü olan bir
albüm olmuş. Her albümde farklı bir sound ve müzikal tarz ortaya koyan grup bu
albümde de bu geleneğini Tiamat, Paradise Lost ya da Anathema gibi modern
sound’lara yönelen grupların izinden giderek gelişimlerinin bir sonucu olarak
progresif ve deneysel destekli bu tarz bir üretim ortaya koyarak sürdürmüş.
“Sahara” (1994) ve “El Norra Alila” (1996) albümlerinden daha komplike ve olgun.
Bağlama, buzuki ve ud gibi yerel enstrümanların yanı sıra keman, viyolonsel ve
piyano ile zenginleştirilen albüm koro desteğiyle de pahalı ve zengin bir
prodüksiyon olarak dikkati çekiyor. Kobi'nin vokalleri agresiften brutale,
temizden konuşmaya kadar çeşitlilik gösteriyor.Grubun en melodik albümü olan 'Mabool'
kompleks ve zengin düzenlemelerin yanında 30 kadar misafir sanatçı katkısıyla
dinleyiciye üstün bir çeşitlilik sunuyor. İngilizce sözlerin yanında İbranca,
Yemen Arapçası ve Latince kullanılmış. Kompozisyonların derinliği ve
enstrümanların çeşitliliği metalin sınırlarının olmadığının ispatı.
Parçaların alt başlıklı olduğu konsept bir
albüm olan “Mabool”’da lirikler Tevrat'taki Nuh Tufanı hikayesinden etkilenerek
yazılmış. Zaten mabool sel anlamına geliyor. Hikaye üç tektanrılı dini
(Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam) simgeleyen üç kahramanın doğmasıyla başlar.
Üçlü insanların sapkınlığından dolayı Dünyayı büyük bir felakete sokacak olan
Tanrı'nın uyarısını insanlara ulaştırırlar. Ne yazık ki başarılı olamazlar ve
sonunda büyük sel Dünyayı yıkar. Üçlünün yaptığı Gemi sayesinde de hayatta
kalanlar yeni bir yaşama kavuşurlar.
Giriş parçası “Birth Of The Three” vokalist
Kobi'nin Hindistan yolculuğunda sokak müzisyenlerinden aldığı bir kayıtla
açılıyor ve distorsiyonun girmesiyle dinleyiciyi tipik ve hoş bir Doğu melodisi
karşılıyor. Albümün favorisi “Ocean Land” (belki de Türk fanlarına bir jest
olarak) bağlama ile açılıyor. Bunu yanında buzukinin de bağlamayla birlikte
serpiştirildiği parça etnik öğelerin en fazla kullanıldığı parça olarak göze
çarpıyor. Parça Kobi'nin Tac Mahal camiinde gizlice kaydettiği bir bölüm ezan
ile bitiyor. “The Kiss Of Babylon”’da demoda yer alan bir parçanın melodisi ile
Kobi ile bayan vokalistin yerel chantleri dikkat çekici. Parça bir sonraki Orta
Doğu motifli “A'salk”’a bayan vokalin solo performansıyla özgün bir geçiş
yapıyor.
“Halo Dies”’da poliritmik ses efektlerinin
eklendiği bölüm, “A Call To Awake”’de ise Kobi'nin temiz ve brutal olarak
nöbetleşe yaptığı vokaller muhteşem. Hatta Iron Maiden tarzı armoninin ve Dream
Theatre tarzı muhteşem yapıların ardı ardına takip ettiği bu bölüm albümde
favorim. Sonraki parça “Building The Ark” grubun sıklıkla kullandığı hicaz
makamından yazılmış, Latince sözlü ve koro tabanlı güzel bir deneysel parça.
Özelikle koronun vokal melodileri ve etnik/akustik enstrümanların uyumu
muhteşem.
Orphaned Land'in “trademark”’larından biri
parça kompozisyonlarında bir riff’i genelde tekrar etmemeleridir. Diğer
trademark’ları olan her albümde geleneksel (daha doğrusu dinsel) İsrail müziğini
kullanması bu albümde “Nora El Nora” yorumuyla yerine getirilmiş. İbranca sözlü
parça öyle ustalıkla “metalize” etmişler ki bunun yerel bir parça olduğunu
anlaşılmıyor bile. Efektli ve senfoni destekli dingin enstrümantal “The Calm
Before The Flood” bir sonraki parça “Mabool”’a yumuşak bir geçişle bağlanıyor.
Albümün riff zengini isim parçası fark ettirmeden ismi tanıdık bir motto olan
“The Storm Still Rages”’a bağlanıyor. İkinci parçadan ödünç aldığı birkaç
riff’den sonra parçanın ortasında yer alan sustan hemen sonra yer alan klasik
gitarın melodisi duygusallığıyla büyülüyor. Hemen ardından özelikle vokalin
desteklediği nakarat bölümleri inanılmaz. Akustik bir enstrümantal olan Rainbow
tufan ertesini simgeliyor ve parçadaki kuş sesleri insana temiz bir yeniden
başlangıç için yeni bir umut aşılıyor.
Albümde enstrümanlar o kadar çeşitli ki,
gitar, bas ve davul üçlüsünün baştan sonra götürdüğü tek parça bile yok. Hepsi
de albümde anlatılan hikayeye uygun bir şekilde, uygun yerlerde kullanılmış.
Özellikle yeni klavyecinin etkisiyle ortaya konan jazz ve fusion etkilenimli ve
heavy’den progresif’e, endüstriyelden death ve black metale kadar oryantal
temelli olan albümde grup yalnızca orijinal bir şeyler üretmiyor, aynı zamanda
bunu başarılı bir şekilde yapıyor.
Yeryüzünün belki de en çoklu-kültürel grubu
Orphaned Land'in metal basınında oldukça yüksek övgüler alan “Mabool” albümü
açık fikirli tüm müzik dinleyicilerin arşivlerinin değerli bir köşesinde mutlaka
yer almalı. 9/10 – Tamer.
www.orphaned-land.com
INDEX
PARADISE LOST – “Symbol Of Life” CD
2003 GUN
‘90’ların ilk yarısında, yani ben
tam bir Doom Metal manyağıyken, Paradise Lost hastası olduğum grupların başında
gelirdi. Metal müziğe getirdikleri yenilikleri ve ‘90’ların ilk yarısında
yaptıkları harika albümleri unutmak mümkün değil. Her ne kadar bir “Shades Of
God” fanatiği olsam da müzikalite bazında tavana vurdukları albümün “Draconian
Times” olduğunu düşünüyorum. Giderek sade ve kolay dinlenir bir hale gelen
müziklerinin en mükemmel hali o albümdü; “Hallowed Land”, “The Last Time”,
“Forever Failure”, “Yearn For Change”… Albüm adeta bir “hit” deposuydu. Ardından
gelen “One Second” ile beni pek de şaşırtmayarak müziklerine elektronik etkiler
kattılar. “Draconian Times”’dan iyi olduğunu düşünmesem de güzel bir albüm
olduğunu yadsımam imkansız. Sonuçta seçtikleri yol belliydi; daha kolay
dinlenir, elektronik etkilerin bol olduğu ve “poppy” bir sound. İşin açıkçası
ortaya çıkan müzik sağlam olduğu sürece trendy bir müzik icra edilmesi umurumda
değil. “Host”’da “yeni Depeche Mode” olmak amacıyla müziklerindeki Metal
etkilerini tamamen kapı dışarı ettiler. Sonuç “One Second”’dan iyi değildi,
kabul, birkaç mükemmel parça vardı albümde ama bir bütün olarak bakıldığında
mükemmel değildi. Dahası yeni bir Depeche Mode’a kimin ihtiyacı vardı ki?...
Bunu onlar da anlamış olacaklar ki “Believe In Nothing”’de biraz daha “One
Second”-vari bir tarza yelken açtılar, ama albümün kötü olması grubu hepten dibe
batırdı. Şu an dinlemekte olduğum bu yeni Paradise Lost albümü ise bir önceki
çalışmaya göre belirgin bir biçimde iyi. Bir kere “Symbol Of Life”’da parçalar
daha derli toplu, catchy. Mackintosh daha sağlam melodilerle gelmiş. Grup her ne
kadar bu kez daha açık fikirli bir biçimde parça yazdıklarını iddia etse de
burada çok fazla bir yenilik görmek mümkün değil, evet müzikte grubun eskisi
kadar melankoli takıntısı içinde olmadığı görülüyor, ama ben bu albümü daha çok
önceki üç albümde denedikleri fikirlerin geliştirilmiş hali olarak görüyorum.
Peki “Symbol Of Life” ne kadar iyi? Valla şahsen ben önceki albümden daha iyi
olduğunu düşünsem de “yeni bir Paradise Lost başyapıtı” olmaktan uzak olduğu da
bir gerçek. Çoğu parçadaki melodiler son derece klişe ve basit. “Isolate” ve
“Erased” Mackintosh – Holmes ikilisinin 10 dakikada yazabileceği, kolay dinlenir
olduğu kadar da kolay unutulacak besteler. Grubun trademark’ı olan heavy riff +
melodik solo yapısı tabi ki bu parçalarda görülemiyor. Albümün ilk yarısı
oldukça bayık, ancak grup akıllı bir taktikle sağlam parçaları sonlara saklamış.
“No Celebration”, “Self Obsessed” ve “Symbol Of Life” albümün en iyileri, işin
“ilginç” tarafı bu parçalarda Mackintosh abinin melodik soloları ve grubun Metal
kökleri daha fazla öne çıkıyor. Albüm sağlam parçalarla sonlanınca doğal olarak
tekrar dinlemek istiyorsunuz. “Symbol Of Life” iyi bir albüm. “Draconian
Times”’dan iyi mi? Şaka mı ediyorsunuz… Ben ileriye dönük büyük bir adım
olduğunu düşünmüyorum. Bu albümdeki soundu ne şekilde geliştirebilirler
bilemiyorum, bu son derece basit, sade ve sırtını aranjmanlara yaslayan bir
müzik çünkü. “Believe In Nothing”’in ardından ilaç gibi gelecektir bazılarına,
ama ne yalan söyleyeyim, bu vakitten sonra benim bu ilaca ihtiyacım yok… Bilmem
anlatabildim mi? 6,5/10 –
Mert.
INDEX
PJ HARVEY – “Uh Huh Her” CD
2003
Island Records
Bizi
hayalkırıklığına uğratmayacağını bildiğimiz Polly Jean Harvey, son albümü Uh
Huh Her ile yeniden karşımızda. Bir önceki Stories From The City, Stories
From The Sea ile Mercury ödülünü de alan PJ, bu sayede dinleyici kitlesini
de genişletmeyi başarmıştı. Ancak ne Stories... ne de ondan önceki Is
This Desire? biz sevenlerini tam anlamıyla tatmin edememişti. İkisi de
yeterince iyi albümlerdi, ancak Polly'nin o kendine has üslubundan biraz uzak
gibiydiler. Belki de biz, ilk üç albümünü de başyapıt olarak gördüğümüz
Polly'nin ‘sadece iyi olan’ albümler yapmasını içimize sindirememiştik, kim
bilir. Gerçekçi olmakta fayda var; hangi sanatçı tüm kariyeri boyunca hep
olağanüstü albümler yapmayı başarmıştır ki? Biz de Stories...'den bu yana
aradan geçen 4 yıl boyunca, ilk üç albümü Dry, Rid Of Me ve To
Bring You My Love'ı döndürüp durduk müzik setimizde.
Uh Huh Her
herşeyden önce iyi bir rock albümü. Rid Of Me'nin içinden çıkmış gibi
duran ilk iki şarkı “The Life & Death Of Mr. Badmouth” ve “Shame”in şizofrenik
lirikleri, Uh Huh Her için çok büyük umutlar besleyip “acaba yılın
albümünü mü dinliyorum?” diye heveslenmenize sebep olabilir. Gerçi albümde hiç
boş şarkı yok, ancak Uh Huh Her yine de bir Dry veya Rid Of Me
değil. Beklendiği üzere farklı yönlere salınım yapıyor PJ'in şarkıları; punkvari
“Who The Fuck?” ve dingin yapısıyla “The Slow Drug” albümün iki uç noktası. “The
Slow Drug”ın yarattığı kasveti, kısacık bir akustik olan “No Child Of Mine”
dağıtmayı başarıyor. “It's You” korku filmi müziklerine benzeyen piyanosu,
Slint'i andıran gergin gitarları ve PJ'in “bak beni ne hâle getirdin” gibisinden
lirikleri ile belki de albümün en etkili parçası. Polly Uh Huh Her'ü
kapaktaki pozunu desteklercesine, üzgün ve sinirli bir havada bitiriyor. Araları
martı sesleri ile bölünen son iki şarkı “The Desperate Kingdom Of Love” ve “The
Darker Days Of Me & Him” Uh Huh Her'ün en karamsar besteleri. İkisi de
akustik destekli, Wilco'nun artık terk-i diyar eylediği alt-country'ye göz
kırpan depresif aşk şarkıları. Peki 41 dakikanın sonunda bizlere ne kalıyor...
Albümü tekrar dinlemekten başka?
Tori Amos'un yerinde
saydığı, Björk'ün suskun kaldığı, Liz Phair'in (ne hikmetse?) Avril Lavinge'i
taklit etmeye çalıştığı şu sıcak ve boğucu yaz günlerinde, belki de 90ların en
önemli bayan rock şarkıcısı olan Polly'nin Uh Huh Her'ü sizi ziyadesiyle
mutlu edecektir. Ama bununla gülümseyemezsiniz. 7,5/10
- Kıvanç.
INDEX
SELF
TORTURE – “Mislead” MCD 2002 Zoo Sound
Parça sayısı bakımından bir
albüm gibi dursa da süresinin kısalığı nedeni ile (17 dk 17 sn) MCD kategorisine
soktuğumuz bu yerli çalışma da prodüksiyonda Ankaralı Zoo Sound’un (Türkçe yasal
adıyla Doğu-Batı Müzik Prodüksiyon Ltd . Şti.) imzasını taşıyor. Uzun zamandan
beri extreme müzikle iç içe olan bir takım eski tüfeğin bu isim altında Hardcore
yapmaya soyunduğunu gitaristlerinden 2-3 sene önce duymuştum. Brutal vokalli ve
hafif Amerikan Death Metali sound’lu bu yaratığın yurdum Hardcore alanında
benzer bir çalışma olan Radical Noise’un “Make a Wish” albümünü hiç aratmadığını
baştan söyleyeyim. Bir kere çok daha sertler, çok daha agresif ve keskin tonlar
kullanmışlar. Burada çok daha kısa ama yoğun, sürekli hızlı, groovy değil ama
daha vurucu temalar kullanmışlar. Bu kadar keskinlik, sıradan bir Hardcore
dinleyicisinde hardcore soundundan uzaklaşmış oldukları kanısına yol açabilir.
Sözlerde ise illa politik değil de varoluşçu temaların işlenmesi bu kanıyı
güçlendirebilir de. Ama bence hardcore bunlardan çok süreklilik ve iletişim
özellikleri ile anılmalıdır yoksa Radical Noise’un trendy albüm çıkarması gibi
bir durum kaçınılmaz olur bir Hardcore grubu için. Buna göre de Self Torture
gibi bir Hardcore grubunun ne kadar Hardcore olduğunu yine zaman gösterecek...
7/10 – Korhan. www.selftorture.org
INDEX
SEPTIC FLESH – “Sumerian Demons” CD
2002 Hammerheart
Records
Yunanistan'lı Extreme Metal
Tanrılarının son darbesi... Evet, Septic Flesh de tarihin sayfalarına karıştı.
Ancak '90'lı yıllarda birbiri ardına sıraladıkları ve her biri başyapıt
seviyesindeki "Mystic Places Of Dawn", "Esoptron" ve "Ophidian Wheel" gibi
albümlerle metale yeni açılımlar getirdiklerini, metal müziğin sınırlarını
sonuna dek zorladıklarını unutacak değiliz. Kendilerine özgü melodik, duygusal,
sert, ancak görkemli ve benzersiz müzikleriyle zaman zaman Doom/Death sınıfına
sokulsalar da bence Septic Flesh'in sınır tanımayan müziği bu kategorinin çoğu
kez dışına çıktı. Zaman geçtikçe grup müziğindeki senfonik etkileri ön plana
çıkardı; "Ophidian Wheel"'da (ki bence kariyerlerinin en kusursuz albümü)
müziklerine bayan vokal de kattılar. "A Fallen Temple"'da ise müziklerini daha
kolay dinlenir ve melodik bir yöne kaydırdılarsa da bir sonraki albümleri
"Revolution DNA"'da (köklerinden çok uzaklaşmış olduklarını düşünmüş olacaklar
ki) daha modern ve sert bir tarza yöneldiler. "Sumerian Demons"'ta aynı çizgi
üzerinde ilerlemeye devam ediyorlar. Öncelikle albümle ilgili genel kanaatim,
bunun en zayıf Septic Flesh çalışmalarından biri olduğu yönünde... Üzücü ama
gerçek; grubun albümde seçmiş olduğu doğrultu adeta bir "çıkmaz sokak" gibi...
Temelde Septic Flesh'i Septic Flesh yapan çoğu şey burada var. Örneğin sert,
hiddetli senfonik death metal bölümleri, akılda kalıcı melodik kısımlar,
Spiros'un derin brutal vokalleri, parça içlerine serpiştirilmiş biçimde
karşımıza çıkan operatik bayan vokaller ve senfonik ambient kısımlar. Aynı
zamanda grup müzikleri içine bir sürü sample ve "cyber" efekti de yedirmiş.
Ancak grup tüm bunları son derece sert ve brutal bir sound'un içinde
birleştiriyor. Evet, "Sumerian Demons" gerçekten çok sert bir albüm. Parçalarda
grubun Death Metal yönüne ağırlık verilmiş. Prodüksiyon oldukça sağlam ancak
grubun gerek imajı gerekse de değindikleri temalara uygun olarak "dijital" bir
sound söz konusu. Yani bu gürültülü ve sert prodüksiyon içinde o güzelim
melodiler adeta kaynayıp gitmiş, senfonik öğeler brutalliğin arkasında adeta
erimiş. Bunun üzerine bir de tüm efektleri ekleyince ortaya karmaşık bir sound
çıkıyor. İşin kötüsü buradaki melodiler, riffler kesinlikle eski albümlerindeki
gibi kafayı çizdirecek sağlamlıkta, güzellikte değil. Örneğin geleneksel olarak
Septic Flesh albümlerinde ikinci parça daha melodik ve akılda kalıcıdır.
"Virtues Of The Beast" bu albümün "The Ophidian Wheel"'ı, ancak onun yanına bile
yaklaşamıyor maalesef. Melodiler grubun defalarca kullandığı cinsten ve
kesinlikle eskiler kadar akılda kalıcı değil. Bunun yanında 56 dakikalık albümde
parçalar arasında varyasyon oldukça az, örneğin '90'lardaki albümlerde aşina
olduğumuz ambient parçalara burada yer verilmemiş. Sonuçta grubun eski
albümlerinde her ne kadar buradakine kıyasla daha primitif prodüksiyonlar söz
konusuysa da, o primitif sound bize müziklerindeki birbirinden farklı öğeleri
daha kolay takip edebilme imkanı veriyordu. Buradaki karmaşık, brutal sound
içersinde eski atmosferi maalesef yakalayamıyorsunuz. Sonuçta "Sumerian Demons"
benim en az beğendiğim Septic Flesh albümü oldu. Aslında albüm kötü değil,
özellikle Septic Flesh'i yeni tanıyacak birisi hayran bile kalabilir. Ama eğer
karşılaştırma yaparken "Ophidian Wheel", "Mystic Places Of Dawn" gibi
başyapıtları göz önünde bulundurursak albümün yavanlığı ortaya çıkıyor. Keşke
dağılmadan önce en iyi albümlerini yayınlasalardı... Hoşça kal Septic Flesh.
Kalbimizde her zaman ayrı bir yeriniz olacak. 6/10 -
Mert. www.karmageddonmedia.com
INDEX
SUEDE - "Singles" CD
2003 Sony Music
Suede’in son albümü “Singles”,
adından da anlayabileceğiniz üzere “yepyeni” bir albüm değil ve grubun 1992 –
2003 arasında yayınladığı single’lardan oluşuyor. Toplama albümlere hiçbir zaman
‘tu kaka’ gözüyle bakmadım, ancak bence iyi bir toplama albüm, grubun /
sanatçının hakikaten en iyi şarkılarından oluşmalı. Burada da, “best-of”
albümlerin neden “singles” albümlere oranla daha iyi olduğunu anlıyoruz:
“Singles” adı altında yayınlanan albümlerde single olarak piyasaya sürülmeyen
parçalar yer almıyor haliyle. Ancak kuşkusuz her grubun single olarak
yayınlanmayan özel parçaları vardır; anlatmak istediğim bu. Ben de Suede’in bu
son albümündeki şarkılara tek tek değinmek yerine, “keşke single olarak
yayınlansaymış da, bu albümde yer alsaymış” dediğim parçalardan
bahsedeceğim. Öncelikle grubun 10 yıllık tarihini şöyle bir hatırlayalım:
Suede 1992 yılında “So Young” ve “Animal Nitrate” single’ları ile İngiltere’de
bomba gibi patladı ve kendi isimlerini taşıyan ilk albümleri İngiltere’de o
yılın en çok satan albümü oldu. Ama aynı başarıyı bir daha tekrarlayamadılar.
“Sıngles” albümü için ilk albümlerinden seçilen parçalar şunlar: “So Young”,
“Metal Mickey”, “Animal Nitrate” ve hala yaptıkları en güzel şarkı olan “The
Drowners”. İkinci Suede albümü “Dog Man Star” ilki kadar sükse yapmadı, ama
objektif bakıldığında bu albümün grubun kariyerinin en üstün albümü olduğunu
söyleyebiliriz. “Dog Man Star”’dan albüme dahil edilen parçalar şunlar: “The
Wild Ones”, “We Are The Pigs” ve “New Generation”. Albümün en iyi bestesi “Still
Life” ne yazık ki single olarak yayınlanmadığı için bu konsepte dahil
edilmemiş. Suede’in “Stay Together” adlı E.P.’sinin isim şarkısı da “Sıngles”
albümüne dahil edilen şarkılardan. 3. Suede albümü “Scı-Fı Lullabıes” double
formatlı bir yapıttı ve grubun b-side parçaları ve outtake’lerinden
oluşmaktaydı. Haliyle bu albümden hiç parça dahil edilmemiş
“Sıngles”’a. 1996’da yayınlanan “Comıng Up” albümü, ki bana her zaman keyif
vermiştir, “Sıngles”’da 5 şarkıyla temsil ediliyor: “Beautiful Ones”, “Trash”,
“Lazy”, “Filmstar” ve “Saturday Night”. Bu arada şunu da belirtmek istiyorum:
“Comıng Up” kanımca müzik tarihinde ismi en kötü koyulmuş albümlerden biriydi.
İçindeki şarkıların hemen hemen hepsinde “SHE” kelimesi sayısız kez geçiyordu;
eh haliyle albümün ismi de “She” olmalıydı ve “She” adlı şarkı da single olarak
yayınlanmalı ve “Sıngles”’da yer almalıydı. 1999 tarihli “Head Musıc”’in
single’ları “Can’t Get Enough”, “Everything Will Flow”, “She’s In Fashion” ve
“Electricity”. Albümün en iyi şarkıları “Down” ve “Asbestos” ne yazık ki bu
toplamada yer almıyor. “Head Musıc” ile beraber Suede artık sıkıcı bir grup
olmaya başlamıştı. Yaptıkları besteler kötü değildi, ama artık çoğu müziksevere
de keyif vermiyordu. Hep aynı çemberde dönüp dolaşmaları artık en harbi fanları
dışında herkesi soğutmuştu gruptan. Yaptıkları son albüm “A New Mornıng” de
Suede’den tam beklenen tarzda bir albümdü ve kendilerini tekrarlamayı
sürdürdüler. Artık ne yapacaklar, inanın bilemiyorum. Ama “A New Mornıng” gibi
bir albüm daha yaptıkları takdirde, çoğu müzikseverin bir daha Suede adını
duymak istemeyeceğinden eminim. Artık dağılmaları, Suede için en iyisi olacak
gibi. 7,5/10 – Kıvanç. http://uk.sonymusic.co.uk/suede/home/
INDEX
SURRENDER OF DIVINITY –
“Oriental Hell Rhytmics” CD 2001 Psychic Scream
Records
O da ne? Tayland’dan Pure
Black, hem de Dark Funeral kadar sert ve de bir o kadar karanlık, hatta daha da
blasphemic. Kayıt tabi asla bir Stockholm kaydı kadar iyi değil ama yeterli.
Diğer Güney Doğu Asyalı gruplarda da olan kapaktaki tasarımsal üstünlük hemen
göze çarpıyor. Sözlerde gramer olayı yine bu eski İngiliz sömürgelerinde olduğu
gibi iyi durumda. Orijinallik pek yok, onca Güney Doğu Asya etnik kültürüne
rağmen. Zaten olay Dünyanın öbür ucunda olan Kuzey Avrupa ülkeleriyle sidik
yarışına girmek olunca biz buna batılılaşma eğilimindeki Doğu ülkelerinin
“kendin olma başkası ol” hatta “kraldan kralcı olması” diyoruz. Teşekkür
listesinde Türkiye’den isimler görmek ne de güzel. Yalnız renkli orijinal kapak
ve prodüksiyon benden tam not alır. Dark Funeral’a “Norsecore” diyenler herhalde
buna “Saucecore” falan derler. “Sauce” İngilizce’de okunduğu gibi sos demek,
argoda da terbiyesizlik, hakaret, küfür manaları içeriyor. Sonuçta bunca küfre
girmiş ve olabildiğince sert müzik çabasında olan ve de kuzeyli olmayan bir
gruba, Dark Funeral’ı çekemeyenlerin yakıştıracakları lakap budur, tahmin
ediyorum: Zehir acılı sos-core!!! Zaten sos da fonetik olarak İngilizce’de Güney
demek olan South’a benzer bir kelime... 7/10 – Korhan. [email protected]
INDEX
TERROR SQUAD – “The Wild
Stream of Eternal Sin” CD 2000 World Chaos
Production
Bu sayının en iyilerinden biri
olan bu albüm geniş bir çerçevenin içersinde ortalığı tozu dumana katıyor. Tam
bir Thrash klasiği, gerek 16 sayfalık full renkli kapağıyla gerek scream vokalli
“nükleer” müziğiyle 2000’li yıllara damgasını vuracak bir albüm, bir şaheser!!!
Albümde adeta “Pentagram’ın “Popçular Dışarı” demesine katılıyoruz” dedikleri
“Disco Bloody Disco” ve sound olarak dahi Bathory’ye atıfta bulunan “Blood Fire
Metal” gibi tapılası old school konseptli parçaların yanı sıra, vahşi doğaya
övgü, Samuray nostaljisi gibi daha modern konseptler de yer alıyor. Bu
termonükleer bomba Pasifik’in öbür yakasındakileri bile kaçacak delik aratacağa
benziyor: Ben açıkçası Amerika’dan bile bu kadar extreme bir yaratık çıktığını
görmedim. Bu arada bu albümün gerek karmaşıklığıyla gerekse kamikaze-vari bir
şekilde kulaklardan beyine dalıp infilak eden müziğiyle çok ama çok zor
dinlenebilir olduğunu belirtmeliyim, yanında Marduk okul korosu gibi kalır yani…
Karmaşıklığı ise kesinlikle progresif bir gruptaki “müziği en çok biz biliyoruz”
ukalalığında değil, ama “çalınması en zor, en fazla performans isteyen parçayı
biz yaparız” ukalalığında. Bu ukalalıkları ise soundlarının çiğ kalması
çabalarıyla sınırlı olduğu için rahatsız edici değil. Başka bir deyişle, bu
grubun cover’lanmasını asla önermem. 9/10 – Korhan. [email protected]
INDEX
TINDERSTICKS - "Waiting For The
Moon" CD 2003
Kendini (buna ne hakkım var
bilmiyorum ama) müzik eleştirmeni olarak gören birisi için en zor şeylerden biri
favori sanatçıları hakkında yazı yazmaktır. Tindersticks de benim için işi
zorlaştıran gruplardan biri. Grup beni hayatımın her döneminde etkiledi.
‘Kusursuz’ olarak tanımlanabilecek ilk iki albümleri hakkında çok şey yazılıp
çizildi; ben artık bir daha oraya dönmek istemiyorum. Ardından gelen “Curtaıns”
da nefis bir albümdü. “Sımple Pleasure” ile ise grup daha farklı bir çizgide yol
almaya başladı. Grup üyeleri bunun sebebini “tıkanma” olarak açıklıyordu.
“Sımple Pleasure”’dan sonra grup daha geniş çevrelerce tanınmaya başladı.
Ardından gelen “Can Our Love...” da o ekolden bir albümdü, bu yazıyı yazmama
sebep olan son albümleri “Waıtıng For The Moon” da öyle. Tindersticks’in
yaptığı herşey hala çok etkiliyor beni. Ancak “Sımple Pleasure”’dan bu yana
yaptıkları albümlerin, insanlara ilk üç stüdyo albümlerindeki kadar “derin
duygular” hissettirebildiğini zannetmiyorum. Grup artık daha akustik, daha pop
ve kesinlikle daha az melankolik (Pop derken lütfen yanlış anlaşılmalara izin
vermeyelim). Bu, onların seçimi ve ben buna ancak saygı duyabilirim. Ancak
“Waıtıng For The Moon” ilk iki albümlerinin kalitesine yaklaşamıyor bile. Kim
bilir, belki de bunun sebebi onlardan bizleri hep bunalıma sürüklemelerini
istememiz olabilir. Kötü bir albüm mü “Waiting For The Moon”? Haşa! Ağzınızdan
yel alsın! En azından “iyi” bir albüm, hatta objektif açıdan bakıldığında “baya
iyi” bile denebilir. Ama birşeyler eksik gibi: Aynı “Simple Pleasure” ve “Can
Our Love...”’da olduğu gibi. Şimdi albümün teknik analizine geçelim. “Waiting
For The Moon”, ki bence çok güzel bir albüm ismi, kemancı Dickon Hinchliffe’in
vokal yaptığı “Until The Morning Comes” ile açılıyor. Akustik bir şarkı.
Ardından gelen “Say Goodbye To The City” ile solist Stuart Staples’in sesini
duyma şerefine erişiyoruz. Bu parça grubun “Simple Pleasure” albümünün en sağlam
bestelerinden biri olan “Before You Close Your Eyes”’a şaşılacak derecede
benziyor, özellikle girişteki davul ve klavye partisyonları ile. “Sweet Memory”,
“Curtains”’in içinden kopup gelmiş gibi, keman ve piyano ağırlıklı güzel bir
şarkı. “Trying To Find A Home” ve belki de bir düet olduğu için “Travelling
Light”’ı anımsatan “Sometimes It Hurts” çok güzel şarkılar. Finaldeki “Running
Wild” ile de albüm nefis bir atmosferde bitiyor. Yazıda oldukça objektif
olabildiğime inanıyorum. “Waiting For The Moon”’u yeni bir grup yapsaydı,
muhtemelen alternatif müzik dergilerinde “çok şey vaat eden” bir grup olarak
bahsedilirdi onlardan, ve belki de övülüp göklere çıkarılırlardı. Tabii bunun
için olmazsa olmaz bir şart var: Tindersticks diye bir grubun daha önce hiç
varolmamış olması. Bilmem anlatabiliyor muyum? 7/10 – Kıvanç. www.tindersticks.co.uk
INDEX
THE DANDY WARHOLS –
“Welcome To The Monkey House” CD 2003
The Dandy Warhols, 3 yıllık bir
bekleyişin ardından, 2003’ün sonlarında yayınlanan son albümü “Welcome To The
Monkey House” ile yeniden karşımızda. Andy Warhol etkilenimli isimleri insanda
“acaba artistik-entel-sanatsal bir şey mi bu? Beni aşmasın?” gibi düşünceler
uyandırabilir, ancak telâşa mahal yok: The Dandy Warhols oldukça eğlenceli bir
grup.
Grup 2000’de yayınladığı “Get Off” single’ı ve
ardından gelen “Thirteen Tales From Urban Bohemia” albümüyle, 2000 yılının en
başarılı rock gruplarından biri olmuştu. Albümden çıkan bir diğer single
“Bohemian Like You” da son yılların barlarda en çok çalınan şarkılarından biri.
Ancak “Thirteen Tales From Urban Bohemia” salt eğlence için yapılmış bir şey
değildi; “Mohammed”, “Nietzsche” gibi elektronik balladlar, “Solid” ve “Cool
Scene” gibi güçlü rock şarkıları, grubun geleceğinin parlak olduğunun
işaretleriydi. Albümün açılışını yapan “Godless” ise kanımca son yılların en
etkileyici şarkılarından biriydi.
Andy Warhol’un grubu Velvet Underground &
Nico’nun muz kapaklı kült albümüne gönderme yapan kapağıyla “Welcome To The
Monkey House”’un, benim için bir hayalkırıklığı olduğunu söyleyebilirim. Fiyasko
bir albüm değil, ancak kalite olarak “Thirteen Tales From Urban Bohemia”’dan çok
uzak. Ne “Godless” gibi uçurucu bir şarkı var, ne de “Nietzsche” veya “Mohammed”
gibi ciddi ‘mod’ şarkıları. Gerçi “You Were The Last High”, “I Am Sound”, “I Am
A Scientist” gibi bazı güzel besteler içeriyor, ancak birkaç şarkı, 13 parçalık
bir albümü kurtarmaya yetmiyor. Belki de beklentim biraz fazla yüksekti,
bilemiyorum. Sonuç olarak “Thirteen Tales From Urban Bohemia”’yı hala büyük bir
zevkle sık sık dinliyorum. Ancak “Welcome To The Monkey House” CD çantamın
içinde uzun bir süre tozlanacakmış gibi gözüküyor. 5,5/10
–
Kıvanç.
www.dandywarhols.com
INDEX
THE FLAMING LIPS -
“Yoshimi Battles The Pink Robots” CD 2002 Warner
Bros
The Flaming Lips günümüzün en
‘iyi’, en ‘güçlü’, en ‘etkileyici’ veya en ‘iddialı’ Rock grubu olmayabilir,
ancak içlerinde en heyecan verici olanı. Grup aslında 80’lerin ortasından beri
aktif olarak müzik dünyasının içinde. 80’lerin sonunda grupta yaşanan sorunlar
neredeyse The Flaming Lips’in dağılmasına sebep oluyordu. Ancak anlaşmazlığa
düşen elemanlar yalnızca gruptan ayrılmayı ve yeni bir grup kurmayı tercih
ettiler ve böylece Mercury Rev kurulmuş oldu. Aslına bakarsanız çok da iyi
yapmışlar, zira Mercury Rev de günümüzün en başarılı rock gruplarından biri
haline gelmiş durumda artık.
The Flaming Lips 1995 yılında yayınladığı “She Don’t
Use Jelly” single’ı ve bu şarkıdaki harikulade gitar tonlamaları sayesinde,
sonunda müzikseverleri yakalamayı başarmıştı. 1997’de yayınladıkları “Zaireeka”
adlı albümleri ise Rock ‘N’ Roll tarihinin en orijinal eserlerinden biridir. 4
CD’lik bu olağanüstü yapıtta grup, vokalleri bir CD’ye, şarkıların gitar
bölümlerini bir başka CD’ye, davul partisyonlarını bir diğer CD’ye vs...
kaydederek, daha önce hiç kimsenin düşünmediği bir prodüksiyona imza atmıştı.
1999’un sonlarında kaydettikleri “The Soft Bulletin” ise grubun kariyerinin
müzikal anlamda doruğu idi. Pek çok müzik dergisinde yılın albümü payesiyle
onurlandırılan “The Soft Bulletin”, lo-fi’nin orijinal Rock ‘N’ Roll melodileri
ve harika pop ezgileriyle birleştiği eşsiz bir eserdi. Pitchforkmedia dergisi
“The Soft Bulletin”’i, Radiohead’in “OK Computer”’ı ve My Bloody Valentine’ın
“Loveless”’ından sonra 90lı yılların en iyi albümü olarak
nitelemişti.
“Yoshimi Battles The Pink Robots”, az önce adı geçen,
çok övülen ve yere göğe sığdırılamayan “The Soft Bulletin”’den bile ileri bir
adım bence. Grup her albümünde limitleri sonuna kadar zorlamasını biliyor
gerçekten de. Açılıştaki “Fight Test”’ten “In The Morning Of The Magicians”’a,
“Ego Tripping At The Gates Of Hell”’den “It’s Summertime”’a ve girişteki
‘metronom’sal vuruşlarıyla “One More Robot / Sympathy 3000-21”’a kadar, her
şarkı çok özel ve etkileyici; sanki her biri insanın ayrı ruh halleri için
yapılmış, ancak yine de her türlü ruh haline gidiyor gibi!
Şahsi fikrim albümün isim şarkısının en etkileyici
parça olduğu yönünde. Elektronik vuruşlar daha önce hiç olmadığı kadar
rahatlatıcı ve huzur verici, akustik gitar Syd Barrett bestelerinden daha
etkileyici, ve vokaller: Çok mutlu ama bünyeye üzüntü garkedici. Şarkının
nakaratı oldukça akıcı ve vokaller eşsiz güzellikte: Kimse kızmasın, neredeyse
Pink Floyd oluverecek gibi duruyor The Flaming Lips!
“Yoshimi Battles The Pink Robots”,
geniş düşünen her Rock severin mutlaka edinmesi gereken bir albüm. 9/10
– Kıvanç.
www.flaminglips.com
INDEX
THE RAPTURE – “Echoes” CD
2003
Strummer Records
The Rapture, “Echoes”
ile belki de 2003 yılının en iyi albümüne imza attı. Dinleyicisini ayakta tutan,
coşturan ve son şarkı “Infatuation” dışında ona hiç sakinleşme şansı vermeyen
bir başyapıt “Echoes”. Bir albüm çıktıktan birkaç ay sonra ‘başyapıt’ ilân
edilebilir mi? Eh, bu kadar kaliteliyse, elbette!
Grup, disko ve punk
karışımı bir müzik yapıyor ve bazı şarkılarda gotik bir atmosfer hüküm sürmekte.
Gerçi disko ve punk birbiriyle çok alakasız türler, ancak Rapture bunları çok
iyi harmanlayarak, Public Image Limited – Primal Scream havasında ve kalitesinde
bir müzik icra ediyor. Zaman zaman The Cure, Sisters Of Mercy veya Siouxsie And
The Banshees gibi grupların etkisini yakalamak da mümkün.
“Echoes”'un
ilk şarkısı “Olio”, albümün en iyisi olmasa da, muhtemelen en güçlü parçası.
Mesajı kusursuz veren güçlü davullara harika bir piyano melodisi eşlik ediyor,
ve solist Luke Jenner vokallerde Robert Smith'e
öylesine yaklaşıyor ki, “Olio” 2003'ün en iyi rock şarkılarından biri olup
çıkıyor. Ardından gelen iki şarkı “Heaven” ve özellikle “Open Up Your Heart”,
“Olio”’ya oranla daha yavaş tempolu parçalar, ancak yine de yerinizde durmanıza
izin vermiyorlar. Sanırım The Rapture'un asıl gücü de buradan kaynaklanıyor.
Yaptıkları kasvetli şarkılar bile garip bir şekilde insanda dans etme isteği
uyandırıyor! “I Need Your Love” albümün en artistik parçalarından biri ve
müzikal atmosferiyle Public Image Limited'tan çok Moloko'yu andırıyor. Bu şarkı
çaldığı sırada hâlâ tepkisiz bir şekilde yerinizde oturmayı başarabiliyorsanız,
sizi şu iki kategoriden birine gönül rahatlığıyla sokabilirim:
1-) Müzikte
ilerlemelere pek açık olmayan tutucu bir dinleyicisiniz.
2-) Sağırsınız.
“The Coming Of
Spring” endüstriyel punk havasıyla albümü yeniden başka bir güzergâha
yönlendiriyor. “Echoes”'un geneli boyunca müzikal düzenlemeler birbirine
benziyor, ama hiçbir şarkı birbirine benzemiyor; ve çoğu single olarak
yayınlandığı takdirde ortalığı yıkacak güce sahipler, bu da grubun ne kadar
yaratıcı olduğunun göstergesi olmalı. “House Of Jealous Lovers” albümün
(şimdilik) en ünlü şarkısı ve Luke Jenner'ın neredeyse çığlığa dönüşen
vokalleriyle çok etkileyici. Grup bu parça sayesinde Gang Of Four ile kıyaslanma
şerefine erişmişti. Albümün isim şarkısı da kaygan gitarları, muhteşem bir bas
ve yine çığlık çığlığa vokalleriyle en az “House Of Jealous Lovers” kadar güçlü
bir parça ve albümün belki de en iyisi. Belki en iyisi, çünkü “Love Is
All” da son derece basit sözleri ve straightforward melodisi ile gerçek bir
bomba.
Albümün adının
neden “Echoes” olduğunu ilk dinleyişte anlamıştım: Sözler genelde birbirini
takip ediyor, hâtta bazı şarkılar sadece nakarattan ibaret. Bu bir yankı
(echo) gibi âdeta, ama başka sanatçılar tarafından uygulandığında etkisiz, hâtta
itici duran bu taktik (nakarata yoğunlaşmak), Rapture tarafından denendiğinde
çok başarılı bir sonuç vermiş. Albümden başka şarkı adı vermeye gerek bile
duymuyorum. The Rapture piyasadaki bütün taklitlerinden (Liars, !!!, Out Hud,
vs...) çok daha iyi ve “Echoes”, ne Siouxsie And The Banshees'in, ne de The
Cure'ün kariyerleri boyunca hiç yapamadığı kadar güzel bir albüm (hadi lan! –
Mert) ve yazının başında da belirttiğim gibi 2003 yılının belki de EN İYİSİ.
Dinlemeyen olmasın. 9,5/10 –
Kıvanç.
INDEX
THE WHITE
STRIPES - "Elephant" CD 2003
Jack White ve Holly White sonunda
ortalığı kasıp kavurmayı başarıyor. “Elephant” kuşkusuz 2003 yılının en iyi
birkaç rock albümünden biri. The White Stripes, Jack White ve Holly White’tan
oluşuyor. Soyisimlerinden de anlaşılabileceği üzere, bu ikili karı-koca oluyor.
Ve buldukları harika melodiler, yazdıkları güzel sözler ve Jack White’ın
neredeyse Mick Jagger oluverecek sesi ile birlikte inanın bugün, 2001’de The
Strokes’un vaat ettiğinden daha fazla şey vaat ediyorlar rockseverlere. Bir
önceki albümleri “White Blood Cells” ile de turnayı gözünden vurmuşlardı
aslında, ancak “Elephant” ile piyasayı da yakalamayı başarıyorlar (Bunda MTV’nin
verdiği gazın da önemi büyük tabii). Albümün ilk dikkat çeken özelliği
inanılmaz uzun şarkı isimleri. Genellikle hoşlandığım bir albümün içindeki
şarkıların isimlerini birkaç dinleyişten sonra ezberlerim, ancak “Elephant”’ın
henüz yarısına bile gelemedim! İlk single ve albümün açılış şarkısı “Seven
Nation Army”, insanın aklına kazınan gitar riffleriyle hemen akılda yer ediyor.
Çok güçlü bir Rock N’ Roll şarkısı. “Black Math” ve “The Air Near My Fingers” da
benzer etkiyi yapan şarkılardan. “I Just Don’t Know What To Do With Myself”
Smiths-vari sözleri ile insanın aklını başından alıyor. “You’ve Got Her In Your
Pocket” ise çok şirin ve samimi bir şarkı. Gelelim albümün en can alıcı
şarkısına, finaldeki “Well, It’s True That We Love One Another”’a. Jack ve
Holly’nin beraber vokal yaptıkları bu nefis folk şarkısı, hayatım boyunca
dinlediğim en güzel aşk şarkılarından biri. İronik, melankolik, komik ve oldukça
da melodik; kesinlikle finale yakışan bir eser. Jack ve Holly White
“Elephant”’ı edinen herkesi etkilemeyi başarıyor. Smiths, Placebo, Rolling
Stones, U2, eski Radiohead, hatta Bob Dylan: Bu sanatçılardan herhangi birinin
hayranıysanız, “Elephant” yıllardır dinlemeyi beklediğiniz albüm. 9/10
– Kıvanç. www.whitestripes.com
INDEX
TYPE
O NEGATIVE – “Life Is Killing Me” CD 2003 Roadrunner
Records
Aslında bu albümün kritiğini yapmaya
gerek bile yok, sonuçta doğruya doğru, Type O Negative kötü albüme imza atmamış
bir grup. Yaptığı her albüm mükemmel olan bir grup daha tanımıyorum şahsen, buna
en sevdiğim diğer iki grup olan Iron Maiden ve My Dying Bride da dahil. “Slow,
Deep And Hard” gibi bilinçli bir biçimde kötü prodüksiyona sahip, tüm zamanların
belki de en “negatif” albümü ile piyasaya giriş yaptı kötü-ünlü Peter Steele ve
ekibi. Bu inanılmaz albümü “Origin Of The Feces” başlıklı “konser” (!) albümleri
izledi ve o da harikaydı. Ancak grup için kırılma noktası “Bloody Kisses” oldu.
Steele ilk defa farklı müzik zevklerinin tümünü çaldığı bir gruba yansıtmıştı ve
ortaya inanılmaz güçlü bir crossover albümü çıkmıştı. Dahası eskiden kadınların
arkalarına bakmadan kaçtıkları bu 20. yüzyıl Conan’ı bir anda kadınların göz
bebeği haline gelivermişti ki hayatı boyunca “negatif” müzik yapmış bu adamın
belki de en büyük hayaliydi bu. Sonraki “October Rust” eski Steele fanlarını
kızdıracak biçimde daha soft, atmosferik ve Goth bir albümdü. Yine mükemmel bir
çalışmaydı ama Peter belli ki “Bloody Kisses” sonrasında kendisine gösterilen
ilgiden fazla etkilenmişti. Ancak daima aşırı (hatta kendine zarar verecek
derecede) dürüst birisi olan Steele bu ilginin “sahte” olduğunu anlayınca, bir
de üstüne üstlük hayatındaki en kötü dönemece girince (akrabaları ve aile
fertlerinin ardı ardına ölümleri vs…) ortaya “World Coming Down” gibi tüm
zamanların en depresif, en acı dolu albümlerinden birisi çıktı. Klavyelerin
geriye çekilip distortion’ın öne çıkması eski fanları sevindirdi ama bu sefer de
“October Rust” tayfası (kızlar :) olaydan pek memnun kalmadı. Şahsen ben
hala “World Coming Down”’ın en iyi albümleri olduğunu düşünüyorum, ama bu kadar
içine zor girilir bir albümün herkes tarafından beğenilmemesi de çok garip
karşılanmamalı. Sonuçta “World Coming Down” gibi Peter Steele’in adeta “dibe
vurduğu” bir albümün ardından gidebilecekleri tek yön “yukarı”’ydı. Grubun
köklere dönüşü, daha doğrusu “Slow, Deep And Hard”’daki sludgy bölümlere dönüşü
“World Coming Down”’da belirgindi, dahası “World Coming Down”’a giremeyen 3
parçanın yer aldığı “Least Worst Of” toplamasında da yine bu hissediliyordu.
Sonuçta benim “Life Is Killing Me” ile ilgili beklentim, albümün tüm Type O
albümlerinin bir karışımı olacağı, “Bloody Kisses” gibi eklektik olacağı ve her
şeyden önemlisi daha “light-hearted”, daha “kendini ciddiye almayan” bir albüm
olacağıydı. Yanılmadım. Ama unuttuğum bir şey vardı, o da Type O Negative
albümlerinin ilk dinlendiğinde yarattığı “aptallaştırıcı” etkisiydi. Albüm
piyasaya çıkmadan önce Roadrunner’daki lavuk A&R elemanları sayesinde
internete düştüğünde bile sabredip albümün çıkmasını bekledim. Sonuçta albüm
elime geçti, CD player’a taktım, ve Type O’nun artık bu dünyanın ötesinden (veya
Vinnland’dan!!) geldiğine inandığım müziği zihnimde uyuşturucu etkisi yapmaya
başladı. 15 parçalık ve de her zamanki gibi parçaların birbirinin içine geçtiği
bu albüm (daha doğrusu başyapıt), gerçeklikle rüya atmosferini yine birbirine
karıştırdı acımasızca. “Life Is Killing Me”, Type O Negative’in “Bloody
Kisses”’tan beri yaptığı en varyasyonlu, en fazla adrenalin yüklü ve de en
“mutlu” albüm. Ve hala fazlasıyla “negatif” bir albüm. Albümü incelemeye
“World Coming Down” ile karşılaştırarak başlayalım. Bir kere prodüksiyon
“sanıldığının” aksine “World Coming Down” prodüksiyonundan çok farklı değil.
Davul soundu tamamen aynı. Gitarlar da büyük ölçüde aynı “radyoaktiviteye maruz
kalmış” sounda sahip. Buradaki farklılık miksajda ortaya çıkmış. Peter Steele
“World Coming Down”’ın miksajından fazla memnun olmadığını söylüyordu (ki bence
mükemmeldi), öyle ki “World Coming Down”’a giremeyen parçalardan ikisini “Least
Worst Of” için kendisi mixlemişti ve o parçalardaki sound “Life Is Killing
Me”’deki sounda çok benziyor. Yani buradaki sound daha sade, çiğ ve heavy. Bu
açıdan da parçaların “Bloody Kisses”’dakine benzer bir anlayışla kaydedildiğini
söylemek mümkün. “World Coming Down”’ı fazla kişisel ve depresif bulduğu için
sevmeyen Peter Steele, bu albümün “October Rust” (Steele’in favorisi) ve “Bloody
Kisses” arasında bir soundda olduğunu söylese de ben şahsen ona katılmıyorum,
burada yoğun bir “World Coming Down” etkisi de bulmak mümkün. Sözgelimi “World
Coming Down”’daki groovy, Sabbath-vari riffler (bkz. “Everyone I Love Is Dead”,
“Pyretta Blaze”, “World Coming Down” vs…) burada yine karşımıza çıkıyor, dahası
yine aynı albümde devreye yeniden giren Sludge etkisi burada da yer yer oldukça
belirgin, ki “Bloody Kisses” ve “October Rust”’ta pek de görülemeyen etkilerdi
bu saydıklarım. “October Rust”’ı benzersiz kılan Gothic Rock ve Pop etkisi
burada birçok parçada baskın, ancak sound “October Rust”’a göre daha sert ve
klavyeler daha geri planda, “World Coming Down” gibi. Aynı şekilde hem “Bloody
Kisses” hem de “October Rust”’ta karşımıza çıkan Beatles etkisi burada belki de
ilk defa bu kadar baskın bir biçimde hissedilmekte. “Less Than Zero” ve “Todd’s
Ship Gods” bunun en iyi örnekleri, bilhassa sitar kullanımı ve armonik vokal
düzenlemeleriyle. “Slow, Deep And Hard” etkisi yine birçok yerde karşımıza
çıkmakta, “How Could She?”’de Kenny Hickey’in vokalleri devraldığı kısım
“Prelude To Agony”’i fazlasıyla çağrıştırıyor. Ancak söz konusu albümün daha çok
HC/punk kısımları burada etkilenim kaynağı olarak karşımıza çıkmakta, sade
düzenlemeleriyle “I Like Goils” ve “I Don’t Wanna Be Me” buna iyi birer örnek
(laf aramızda, Steele bu parçaları türünü Hillbilly-core olarak tanımladığı bir
yan proje için yazmış ancak grup çok beğenince albüme alınmışlar). Bunun dışında
albüm önceki albüme göre belirgin bir biçimde daha yüksek tempolu ve her şeyden
önce daha rahat dinlenebilir ve catchy, bu nedenle bu albümün radyolarda bu
kadar fazla çalınmasına şaşmamak gerek. Temalar bazında baktığımız zaman bu
albümde Peter Steele’in yine “World Coming Down”’daki gibi negatif söylemlerde
bulunduğunu görmekteyiz, ancak baba bu kez kaybettiklerinden olduğu kadar
kaybetmekten korktuklarından da bahsetmekte, yine kendinden nefret ettiğini
belirttiği kısımlar mevcut, ancak bazı kısımlarda “October Rust”’ta olduğu gibi
nostaljik bir hava da söz konusu. Bu albümün liriklerini önceki iki stüdyo
albümlerinden ayıran en önemli etken “farklı” temaların da bulunması, örneğin
intikam, daha fazla anti-PC söylem vs… Peter Steele yine günah keçileri
yaratmayı ihmal etmemiş tabi ki. Bu seferki kurbanı doktorlar, ki albümün isim
parçası “Life Is Killing Me”’de bu konuda bayağı bir laf geçiriyor söz konusu
mesleği yapanlara. “I Like Goils”’de ise kendisine sarkıntılık eden
homoseksüellere karşı ilk ve son kez ağzını açıyor. Tabi her zamanki gibi
kendilerini ciddiye almıyorlar, bunun en iyi göstergesi de bir transseksüel’in
hayatının anlatıldığı “Hedwig And The Angry Inch” müzikalinden bir parçanın
coverlanması; Peter Steele’in bir transseksüelin ağzından konuşması kadar büyük
bir tezat olamaz sanırım! Ama sonuçta albüm genel olarak önceki albüme göre daha
neşeli, daha pozitif, daha “hafif” bir havada, buradaki bakış açısı şuna
benziyor: “Evet, hayat hala boktan, ama kim takar ki?”. Albüme parça parça
bakacak olursak… Grup açılışı Celtic Frost’un “Innocence And Wrath”’ı veya
Cathedral’ın “Cathedral Flames”’i gibi Doomy, kısa bir enstrümantal olan
“Thir13teen” ile yapıyor. Groovy ve yavaş rifflerin beynimize yaptığı saldırının
ardından albümün ilk single'ı ve belki de en catchy parçası olan, uzun zamandan
beri yaptıkları en kolay dinlenir ve gaz parçaları “I Don’t Wanna Be Me” ile
geliyor. Tek kelimeyle müthiş, aynı zamanda grubun isterse bir yığın mükemmel
“radio friendly” parça yazabileceğinin de göstergesi. “Less Than Zero”’da Steele
kendini deşmeye devam ediyor. Sözler her ne kadar feci şekilde sert olsa da
müzik son derece “hafif”. “October Rust”’dan fırlamışa benzeyen mükemmel bir
parça, aynı zamanda verse kısmı kullanılan sitar ile de inanılmaz derecede
Beatles-vari. Parçanın nakaratı ise ağlatıcı güzellikte. Bu parçada Peter Steele
adeta kendisini idolleştirenlere şaşırıp kaldığını ve “aslında” ne olduğunu
anlatıyor: “Kurt kıyafeti giyen bir koyun”. Ve şunu ekleyerek adeta “aklınızı
başınıza toplayın” diyor: “Çelikten yapılmışa benzeyen bu adamın hiçbir yanı
gerçek değil, doğruluğu kıt, aptalların efendisi. Kurbanlar meydana çıksın,
hepiniz gönüllüsünüz”. Peter Steele’in yazdığı belki de en pozitif sözler
bunlar!! “Todd’s Ship Gods” albümün en iyilerinden, hareketli, akılda kalıcı ve
inanılmaz duygusal. Bu kez Beatles olayı nakaratta açığa çıkıyor. Yine feci
şekilde “October Rust” etkisinde ama “World Coming Down”’ın “mutlu” parçalarını
da andırmıyor değil. “I Like Goils” “I Don’t Wanna Be Me” gibi punky bir parça,
akılda kalıcı ve hareketli. Back vokallerde eski davulcuları Sal Abruscato’nun
yer alması da hoş bir ayrıntı. “…A Dish Beter Served Coldly” “Green Man”-vari
bir girişe sahip de olsa, adından da anlaşılacağı gibi bir “intikam” parçası ve
“World Coming Down” sertliğinde olmasa da oldukça yavaş ve yıpratıcı. Bazı
kısımlar bana Sabbath’ın “Snowblind” parçasını hatırlattı. Hoş bir ayrıntı da
“12 Black Rainbows”’daki fil seslerine burada da rastlamamız. “How Could She?”
lirikler açısından en "nostaljik" parçalardan birisi, Peter Steele burada
sevdiği TV dizilerindeki, filmlerdeki vs… kadın karakterlerin isimlerini
sayıyor. “Bloody Kisses” etkisi hissedilse de parçanın ikinci nakaratından sonra
ardı ardına gelen sludge ve hardcore kısımlar direkman “Slow, Deep And Hard”’dan
fırlamış gibi duruyor, Kenny Hickey’nin vokalleri de müthiş. “Life Is Killing
Me” albümün “centerpiece”’i ve grubun yazdığı en iyi parçalardan birisi. Yine
yoğun “World Coming Down” etkisine sahip bir parça ama daha kolay dinlenebilir,
daha sade, bu da “Bloody Kisses”’ı çağrıştırıyor. Peter Steele’ın annesinin
hastalığı nedeniyle doktorlara söylediği laflar tarihe geçecek türden. Bu parça
ile bağlantılı olarak gelen ve yine “October Rust” havasındaki “Nettie”,
Steele’in hasta annesine adadığı bir parça. “(We Were) Electrocute” yine yoğun
Beatles etkisinde. Aynı zamanda albümdeki tek “aşk” parçası (kızlar bunu iyi
değerlendirsin). Tek kusuru “Burnt Flowers Fallen” ve “Die With Me” gibi
parçaları fazla andırması, ama içerdiği farklı etkilenimler nedeniyle bu da hoş
görülebilir. “IYDKMIGTHTKY (Gimme That)” mükemmel bir diğer parça. “October
Rust”’ın duygusal yapısıyla “World Coming Down”’ın ultra-heavy yapısının
mükemmel bir birleşimi. Hipnotize edici kapanış ve acı dolu lirikler göz
yaşartıyor. “Angry Inch” yine “I Like Goils” ve “I Don’t Wanna Be Me” yapısında,
bir cover olsa da Type O yine kendi tarzına uyarlamış bu parçayı. “Anesthesia”
albümün küçük bir özeti gibi; albümdeki genel yapı (tüm Type O albümlerinin
etkilerinin karışımı) bu parçada hakim. Bazı bölümler Pink Floyd’un “Empty
Spaces”’ini feci halde çağrıştırıyor. Böyle yoğun 13 parçanın ardından gelen
kısa, soft ve hüzünlü enstrümantal “Drunk In Paris” kapanıştan önce bir nevi
dinlenme arası mahiyetinde. Kapanıştaki tatlı-hüzünlü “The Dream Is Dead” ise
grubun gelmiş geçmiş en iyi parçalarından birisi, “Everyone I Love Is Dead” –
“Pyretta Blaze” – “12 Black Rainbows” karışımında ve kalp burkan türden, Peter
Steele’in babasının ölümüyle ilgili lirikleri de harika. Sonuçta böyle harika
bir albüme yaraşır güzellikte bir final parçası. Albümün bendeki baskısı
İngiliz versiyonu ve yanında bir de bonus CD mevcut. Burada 5 klasiğin rare
versiyonlarının yanı sıra az bulunan bir parça olan “Suspended In Dusk” ve ünlü
WWE pankreasçısı Kane için kaydettikleri ama sonra kullanılmayan “Out Of The
Fire”. Kısacası Bonus CD de harika. Albümle ilgili eleştireceğim tek nokta
bazı parçaların bazı bölümlerinin grubun eski parçalarını fazlasıyla
çağrıştırması olabilir, ama bu da büyük bir problem değil kesinlikle çünkü bu
bölümler de harika (benim için en azından). Sonuçta benim için yılın en iyi iki
albümünden biri, ve Type O’nun bunca yıl sonra yine çok güçlü olduğunun bir
kanıtı. Type O Negative’in yeni albümü ne zaman çıkar bilmiyorum. Peter
Steele umarım yan proje olayına fazla kafayı takıp grubu dağıtmaya falan
kalkmaz. Şimdi Peter Steele’in bıyıklı fotoğraflarını gördükten sonra, bir
sonraki albümün hepten köklere dönük ve agresif olacağını beklemekteyim,
yanılacağımı sanmıyorum. Bu albümün ilginç tarafı albümün önceki 2 albümün
aksine "yeni" fazla bir şey sunmaması, Type O'nun karakteristik tüm
özelliklerini tekrar etmesine rağmen önceki iki albümden daha iyi kritikler
alması - tam Type O'ya yakışacak şekilde traji-komik bir durum. Ama biz modaya
falan bakmayız, Type O "in" olsa da olmasa da her zaman arkalarında olacağız.
Long Live Pete And His Company, We Will Die For Vinnland!!! 10/10 – Mert. www.roadrunnerrecords.com
INDEX
V.A.R. – “Fifteen Years Fast
Like Bikila” 7” EP 2003 View Beyond Records
Röportajını webzine’de bulabileceğiniz Çek şirketin
2004 senesinde yayınladığı ilk EP bu eski ve köklü Çek Thrash grubuna ait.
Aslında bu EP’nin geçtiğimiz sonbaharda çıkması gerekiyordu ama bazı problemler
nedeniyle Şubat 2004 itibariyle elimize ulaşmış durumda. V.A.R. dediğim gibi
eski bir Thrash grubu, kökleri ‘80’lerin sonlarına dayanıyor. İsmini bir Çek
bira markasından alan grup o günden bugüne hiç eleman değiştirmemiş. Şu ana dek
dört albümleri var, ve maalesef hiçbirini dinlemiş değilim. Ama bu EP’den sonra
öyle görünüyor ki grubun önceki çalışmalarını da arayacağım çünkü V.A.R. oldukça
kaliteli bir müzik icra ediyor. 4 parçalık bu EP’deki müziği her ne kadar View
Beyond ‘80’lerin Metali şeklinde lanse etse de burada bir çok modern etkilenim
söz konusu bu nedenle belki de ‘90’ların Thrash Metali dememiz daha uygun olur.
Müzik yer yer “Chaos A.D.” dönemi Sepultura’ya yaklaşırken Death Metal orientli
kısımların da azımsanamayacak derecede baskın olduğu bir gerçek. Ama sonuçta
buradaki müzik temelde Thrash Metal. Müzik dediğim gibi oldukça kaliteli, bir
sürü agresif ve akılda kalıcı riff mevcut, vokaller oldukça sağlam ve en güzeli
de 4 parçanın da farklı tatlara sahip olması, bu da grubun müziğinin çok yönlü
oluşunun bir göstergesi. Prodüksiyon güçlü. Sonuçta Thrash Metal dinleyicilerine
önerebileceğim bir EP, yalnız uyarmalıyım bu EP sınırlı sayıda (500 adet)
basılmış durumda ve View Beyond’un ürünleri çok çabuk tükeniyor, elinizi çabuk
tutmanızda yarar var. 7/10 –
Mert.
www.brnovjak.com/var
INDEX
VERDIOG
SVAOR – “In The Distance” CD 2001 Paragon
International
Psychedelic Black Metal? Yoksa
Post-Black mi demeliyim? E sırf Post-Punk, Post-Rock, vs... olacak değil ya.
Verdiog Svaor Fransa'dan tam anlamıyla "obscure" bir grup. Bu CD daha önceden
grup tarafından demo olarak yayınlanmış ama içerdiği kaliteli ve orijinal müziği
fark eden Paragon Intl. bunu CD'ye basmaya karar vermiş. Ve iyi de yapmış. Bu
müziği nasıl tarif edebileceğimi bilmiyorum... Slint'in "Spiderland"'ini
düşünün. Ancak Slint'in kökeninin Black Metal olduğunu farz edin (biraz
fantastik bir düşünce bu tabi). İşin içine biraz daha fazla psychedelic etki
ekleyin. Sonuçta elde edeceğiniz şey "In The Distance"'a çok yakın olacaktır.
Tabi şimdi metal kafalar "Slint ne?" diye soracaklar... İşte bir çıkmaz daha.
Neyse en azından Rock severler anladılar ne demek istediğimi, hoş onlar da bu
yazıyı okuyorlarsa tabi... Olayımız temelde Black Metal. Örneğin açılış parçası
"Pavel" (evet bir Black grubu Pavel diye bir parça yapabiliyor) Nordic
gruplarını andıran sağlam rifflerle başlıyor. Ancak daha sonra bir slo-core
grubundan dinleyebileceğimiz clean, melankolik gitarlar, yavaş bir tempoyla
devreye giriyor. Sonra yine Black Metal. Ardından gelen parça hüzünlü, belki
Pink Floyd'un ilk dönemlerini anımsatan clean gitarlarla açılıyor. Sonra yine
Black. Scream ve clean vokaller. Tekrar clean, jazzy bölümler. 12 dakikalık
süresi içinde parça farklı uçlar arasında gidip geliyor. Albümün genelinde hakim
olan yapı (bozumu) bu. Grup sınır tanımaksızın, noisy bir sound eşliğinde (bolca
feedback mevcut) zihnin derinlerine nüfuz eden karmaşık ve dreamy bir müzik icra
ediyor. Müzisyenlik kusursuz değil. Prodüksiyon da çok iyi değil, sound kirli
(muhtemelen albüm canlı kaydedilmiş) ancak bu da müziğin anlaşılmazlığını
(olumlu anlamda) kuvvetlendiriyor. Albüm kapağı da aynı şekilde son derece sade
ve "obscure". Kapakta sadece parça isimleri ve adresler elle yazılmış olarak yer
alıyor. Geri kalanında ise anlaşılmaz, flu fotoğraflar mevcut. Sonuçta 46
dakikalık bu albüm benzersiz bir çalışma ve kesinlikle herkese göre değil. Her
ruh haline gidecek bir müzik de değil. Ancak Black Metal'e yeni açılımlar
getirmesi ve bunu adeta Black Metal'in olmazsa olmazlarını, diğer bir deyişle
"alışıldık" özelliklerini saf dışı bırakarak yapması da albümün önemini bir kat
daha arttırıyor. Eğer metal müzikte deneysellikten hoşlanıyorsanız mutlaka
deneyin, arşivinize katın. Paragon Intl.'ı da böyle sıra dışı bir kaydı,
satmayacağını bile bile CD'ye basma cesareti ve idealizmini gösterdikleri için
tebrik ediyorum. 7/10 -
Mert. www.paragonrecords.net
INDEX
VIOLET
VORTEX – “Lure Elegant” CD 2002 Secret Port
Records
Grubumuz komşumuz Yunanistan'dan
geliyor. Yunanistan deyince akla direk olarak Rotting Christ, Necromantia,
Varathron, vs... gibi Black efsaneleri geliyor. Violet Vortex ise ismini
Cathedral'ın aynı isimli parçasından almış bir Heavy Doom grubu. Ancak müzikleri
Cathedral'a pek benzemiyor. 8 parçalık bu albümdeki müzik St. Vitus, The
Obsessed, Black Sabbath (ilk zamanları) ve Cold Mourning gibi grupları
andırıyor. Minimalist, basit ve gösterişsiz Doom/Stoner burada söz konusu olan
şey. Yaptıkları müziğe orijinal demek pek mümkün değilse de zaten günümüzde zor
bulunan bir müzik olduğu için bunu pek de umursamıyorum işin açıkçası. "Luv",
"Riding Forever Free" çok güzel parçalar. Arada bir iki zayıf parça da söz
konusu. Vokaller bence yeterince güçlü değil. CD'de ayrıca CD-Rom kısmı mevcut.
"Nunny Song" adlı eski bir parçalarının konserde video kamera ile kaydedilmiş
hali. Güzel bir parça o da. Kapak direkman "Doooom!" diye haykırıyor, kullanılan
fonttan tutun da ön kapaktaki heykele kadar her şey kitabına uygun. Her neyse,
fena bir çalışma değil... de bu müziğin dinleyicisi var mı ki Türkiye'de? Valla
bir ben varım, bir de belki 2-3 kişi daha vardır herhalde?... Yoksa daha fazla
kişi var da biz mi bilmiyoruz? CD'den elimde 3 tane mevcut, ilgileniyorsanız
taahhütlü posta ile 10 milyon yollayın kargo ile elinize ulaştıralım. Yada daha
pahalıya alıcam diyorsanız şirketin adresi aşağıda. 6/10 - Mert. www.flash.to/secretport
INDEX
GERİ DÖN
|