ANASAYFA
...::: BİR TADIM ÖZGÜRLÜK :::...
Korkuyordum. Kaliforniya Pleasanton'daki Federal İslahevinden, Kentucky Lexington'a, aşırı kalabalığı ve şiddet eylemleri kötü ün salmış Federal Kadın İslahevine gönderiliyordum.

Sekiz ay önce babamın yanında çalışırken sehtekârlıktan hüküm giymiştim. Çocukluğumdan beri babam, fiziksel, zihinsel ve cinsel açıdan beni hep taciz etmişti, Bu nedenle benden aile işinde annemin yerini almamı istediğinde onu hâlâ beş yaşındaki kız çocuğunun gözüyle görüyordum ve onun karşısında hiç mimsenin bana yardım etmeyeceğini ve hiç bir şeyin işe yaramadığını biliyordum. "Hayır" demek aklıma bile gelmedi. Aylar sonra FBI görevlileri gelip belgelerdeki imzanın, babamın imzası değil" dedim. Suçun sorumluluğunu üstlendim ve güvenliğin en üst düzeyde olduğu bir hapishanede mahkumiyet cezası aldım.

Hapishaneye gitmeden önce, zor bir çocukluk dönemi geçirmiş yetişkinler için bir programa katıldım ve çocukluk yaralarımı iyileştirmeye başladım. Uzun süreli tacizin etkilerini ve kimi anıların ve darbelerin iyileştirebileceğini öğrendim. Programdaki yaşantılarım sayesinde, çevremdeki şiddetin, karmaşasnını ve aşırı tadbirliliğin yalnızca sihnimdeki karmaşanın göstergeleri olabileceğini biliyordum, bu nedenle değişmeyi seçtim. Bilgilendirici kitaplar okumaya ve bana gerçekte kim olduğumu anımsatacak olumlamalar yazmaya başladım. Kafamın içinde babamın "Sen bir hiçsin" diyen sesini duyduğumda bunu yerine Tanrının "Sen benim sevgili çocuğumsun" diyen sesini koydum. Bunları tekrar tekrar yaparak, gün be gün, tek tek düşüncelerle yaşamımı değiştermeye başladım.

"Eşyalarımı toplamam" söylendiğinde daha az güvenliklik bir kampa gönderileceğimi düşündüm. Kaçış planları yapmanızı önlemek için gardiyanlar size nereye gideceğinizi veya ne zaman gideceğinizi söylemezler. Ama ben güvenliğin en üst düzeyde olduğu hapishanedeki yolculuğumu tamamladığımda ve güvenliğin en az olduğu bir kampa gitmeyi hakettiğime emindim.

Lexington'daki Fedral İslahevine vardığımızda çok şaşırdım. Korkuyodum, ama zihinsel bir aydınlanma anında hâlâ Tanrının avucunda olduğumu hissettim. Kalacağım birimin adı, diğer birimlerin adlarını benzer, Kentucky'ye özel Bluegrass gibi bir şey değil, "Rönesans"tı. Rönesans, "yeniden doğmak" demekti. Tanrı inincımla, güvende olacağımı biliyordum. Yalnız, gerçekten yeniden doğmam için daha öğrenmem gereken şeyler vardı.

Ertesi gün, çalışmak üzere bina bakımı bölümünde bir çalışma gurubuna verildim. Görevimiz, yerleri cilâlamak, yatak yapmak ve haipshaneden çıktıktan sonra toplum içinde uygulayabileceğimiz benzer beceriler edinmekti. Gardiyanımız Bay Lar (bu, onun gerçek ismi değil) aynı zamanda öğretmenimizdi. Bay Lear, sıra dışı bir gardiyandı, nazik komik bir insandı.

Normal koşullar altında mahkum ile gardiyon arasında yalnızca iki kural vardı: Mahkum gardiyana güvenmezdi ve gardiyan da mahkumun söylediği hiçbir şeye inanmazdı. Ama Bay Lear farklıydı. Onunla geçirdiğimiz zaman boyucna bizi yalnızca bilgilendirmeye değil, eğlendirmeye de çalışıyordu. Kuralları asla gevşetmiyordu, ama alaycı ya da aşağılayıcı bir tavır takınıp grubumuza eziyet etmeye de çalışmıyordu.

Bay Lear'ı günlerce izledim ve bana yüzünde gülünç bir ifadeyle baktığını gördüm. Bunun nedeni tam da göründüğüm gibi olmamdı, yani Kansaslı bir ev kadını gibi. Hapishaneye ait biri gibi görünmüyordum.

Bir gün Bay Lear ile yalnızken, bana "Neden hapistesin?" diye sordu. Ona gerçeği anlattım. Beni dinledi ve babamın da hapishanede olup olmadığını sordu. Ona olmadığını söyledim. Onu suçlayacak fiziksel bir suç kanıtı yoktu ve kız kardeşimle erkek kardeşlerim onun öyküsünü doğrulamış, suçun ona ait olduğu konusunda yalan söylediğim yönünde ifade vermişlerdi.

Bay Lear bu duruma çok kızmış gibiydi, bana "Peki neden bu kadar mutlusun?" diye sordu. Ona öğrenmekte olduğum gerçekleri, örneğin mutluluk ve huzurun insanın içinde olduğunu anlattım. Özgürlüğün gerçek anlamından söz ettim. İnancının sonuçlarını görebilmek için öncelikle inancının güçlü olması gerektiğini söyledim.

Sonra ben de Bay Lear'a sordum. Onu dinlemek istemeyen mahkumlara nasıl ders verebildiğini ve yapmayı hiç istemedikleri bir işi sevmelerini onlardan nasıl isteyebildiğini sordum. Öfke ve şiddet dolu bir sistemde, oldukları yerde olmayı istemeyen insanlarla çalışırken nasıl bu denli mutlu ve nazik olabiliyordu?

Bay Lear bunu zor olduğunu ve aslında ilk seçtiği meslek olmadığını söyledi. Onun düşü asker olmaktı. Ama bu düş için harekete geçmeye korkuyordu, hapishanede bu güvenlik işini bulmuştu ve bakması gereken bir karısı ve çocukları vardı.

Ona, isteğinin gerçekleşme olasılığı yoksa, bunun gerçek bir istek olamayacağını söyledim. İstediği her şeyi yapabileceğini ve her birimizin yaşadığı farklı esaret düzeylerini anlattım.

Bu sohbetler birkaç hafta sürdü ve Bay Lear'a güvenim gittikçe arttı. Onun, hapishanelerde sık sık olduğu ve gardiyanların daha çok kadın mahkumlara yaptıkları gibi , beni itaatsizlik ya da asilikle suçlayarak kişisel düş kırıklığını yada öfkesini benden çıkaracak, bana fazladan iş verecek ya da beni gruptan atıp yalnız bırakacak gardiyanlardan biri olmasından artık korkmuyordum.

Bu nedenle de Bay Lear bir gün gelip "Bayan Rogoff, derhal büroma gitmenizi, oradaki bütün rafları temizlemenizi ve her yer pırıl pırıl olana kadar dışarı çıkmamanızı emrediyorum!" dediğinde ne kadar şaşırdığımı ve üzüldüğümü tahmin edersiniz.

Bay Lear'ı, kızdıracak ne yaptığıma ilişkin en ufak bir fikrim yoktu ama elbette dediğini yapmaktan başka şansım da yoktu. "Peki eferdim" dedim ve bürosuna gittim. Yüzüm, aşağılanmışlık duygusuyla cayır cayır yanıyordu. Duygularım inscinmişti. Onun farklı olduğunu düşünmüştüm. Birbirmizle özel konuşmalar yaptığımızı sanmıştım, ama gerçekte onun için yalnızca bir mahkummuşum.

Bay Lear, koridorda kimse olup olmadığına baktıktan sonra bürosunun kapısın arkamdan kapattı. Gözlerimdeki yaşları silip raflara baktım. Birden yüzüme büyük bir gülümseme yayıldı. Raflar bomboştu, yalnız bir rafta sulu, kıpkırmızı, olgun bir domates ve bir tuzluk duruyordu. Bay Lear yaklaşık bir yıldır hapishanede olduğumu ve tüm bu zaman boyunca taze domates yemediğimi biliyordu. Bahçesinden kopardığı bir domatesi benim için gizli gizli içeri sokmakla kalmamış, bir de gözcülük yapıyordu, yani başka bir gardiyanın beni görmemesi için etrafı kolluyordu. Hayatımda tattığım en taze sebzeyi yemeye başladım.

Bu düşünceli davranış, yani Bay Lear'ın hapishanedeki bir numara değil, bir insan gibi davranması, iyileşme yolculuğumu sürdürmemi sağladı. Bu hapishanede kalmamın bir rastlantı olmadığından, başka yaralarımı iyieştirmek için taciz sorunlarımı kökten çözmem için bir fırsat olduğundan artık emindim.

Bay Lear benim gardiyanım, ama aynı zamanda da dostumdu. Hapishaneden çıktığımdan beri ondan naber almadım, ama bahçemden bir domates kopardığım her sefer onu düşünmeden edemiyorum. Umarım bugün Bay Lear de benim kadar özgürdür.

Close Window
Hosted by www.Geocities.ws

1