ANASAYFA
...::: "Kesik, Kesik, Tıpkı Ömrümüz Gibi "-Cezmi Ersöz:::...
Kesik, Kesik, Tıpkı Ömrümüz Gibi

Islaktı sokaklar... Karanlıktı... Kış ömrümüz gibiydi... Sonra bahar gelirdi ansızın... Baharda savrulurduk... Yaz gelince yalnızlıktan içimiz üşürdü... Kışın birbirimize sokulur, kışın birbirimize yaralarımızı gösterirdik... Acılarımız gibi kesik kesik konuşurduk... Kesik kesik ağlardık... Ömrümüz gibi... Çünkü biz her şeyi kesik kesik yaşardık... Aradaki boşluklara o büyük dalgınlıklarımız düşerdi, o büyük unutkanlıklarımız...
Daracık, izbe, karanlık barlara sığınır, hayatımız onca kötü giderken biz hiç farkında değilmişiz gibi yapar, nereye baksak kendimizle ilgili bir şey arar ve yanılgılarımızda yaşadığımız o bencil sevişmeyi bile iyiliğe ve hayra yorardık... Islak ve karanlık sokaklara vuran o kirli lambaların ışığını bile kaderimize gülümseyen bir güneş gibi hissederdik...
Bundan sonra hiç hata yapmayacağız derdik, o bencil sevişmenin hazzıyla... Bundan sonra kimsenin bizi üzmesine izin vermeyeceğiz... Bunları derken bizim için her akşam o izbe ve daracık barlara sarsılmaz doğrular, mükemmel hayat teorileri yağardı... İlgilerimizin arkasına saklanmış bencillikler, hırslar, kötülükler yağardı... Bizim için her akşam, o izbe ve daracık barlara hayatımızı güvenceye alan o etkili ve o güzel cümleler yağardı...
Ama yine de her akşam o sarsılmaz doğrularımızdan, o mükemmel hayat teorilerimizden, ilgilerin ardına saklanmış kötülüklerimizden kurulan sehpada biri kendisini daha asardı...
Konuşurken anladım, özlemiştim onu... Benden çok gençti, ama çok yaşamış gibiydi... Ne zaman ondan uzak kalsam bu çok yaşamışlığı hissederdim onda. Giz doluydu gözleri. Göründüğünden çok fazlaydı... Ama yine de bilirdim ki düşündüğümden çok ileri gidemezdi gözleri... Böyle düşünmeye kendimi zorlar, çünkü ona kimi zaman duyduğum o yoğun kıskançlığın, hayatımı zehirlemesini istemezdim... Mutlaka başkalarıyla küçük flörtler yaşıyordu... Hatta arada onlarla tutkudan uzak, kaçamak sevişmeler yaşadığını da tahmin ediyordum... Ama hepsi bu kadardı bence... Onun hayatı benim ruhumun bahçesinde dolaşıyordu yine de, emindim...
Bir ara tuvalete gitti, o zaman sandalyenin üzerinde duran hafifçe ıslanmış, üşümüş paltosunu kokladım. Tanıdık kokuyordu... Yıllardır konuştuklarımız, yaşadıklarımız, özlediğimiz ne varsa o kokuyordu... Daha bu dünyada olmadığı zamanlar bile sanki benimle yaşamış gibiydi... Çok genç, ama çok eski ve çok buruk bir kokuydu bu... Kaybetmiş insanlara özgü o keder kokusuna benziyordu biraz da...
Paltosunu koklarken ona derin bir acıma duydum... Bu acımada aşkın o derin fark edişi gizliydi: O hep beni istemişti... Her şeyiyle benim olmayı... İlişkimizin ilk aylarında, bütünüyle olmasa bile, kendimi bugüne dek kimseye vermediğim kadar vermiştim ona... Bir süre böyle geçti... Onunla savrulmak güzeldi... Ama sonra bu savruluş bile benim için bir alışkanlığa dönüştü... O alışkanlıkta ben yine eski halimi özler buldum... Ve sonra usul usul çekildim benliğime... Ona duyduğum o tutkulu istek çözülmeye başlamıştı... Hem artık yazmam gerekiyordu... Ve benliğim bana önce bunun için gerekliydi... Bir tek onun sevgisi de yetmiyordu artık... İlişkimizdeki alışkanlığın açtığı her boşluk, başkalarının sevgisine duyduğum özlemi biraz daha artıyordu...
Sonra eskisi kadar sık görüşmemeye başladık... Birbirimizi sorgulamayı bırakmıştık... Daha doğrusu o bırakmıştı: Neredeydin, kimleydin, ne yaptın, diye sormuyordu bana artık... Ama ne zaman arasa, ne zaman birlikte olsak beni tutkuyla özlediğini söylüyor, benden hiç ayrılmak istemediğini hissettiriyordu... Ama o kadar; daha ileri giderse beni kaybedeceğini düşünüyor, yaşadıklarına razı oluyordu... Sabah evine giderken penceremden seyrederdim onu... Ömrümün bütün gizleri sanki onun bu gidişinde saklıydı... Nereye giderse gitsin yine de ruhumun bahçesinde dolaşan o masum, o vefalı ayaklarını öpmek isterdim çoğu kez... İçim burkulurdu gitmesinden, ama yine de gitmesini isterdim... Ona daha fazla haksızlık etmek istemiyordum... Çünkü onu tanıdığımdan daha çok kendimi tanıyordum, onu seviyor ve arzuluyordum, ama benden beklediklerinin hepsini veremezdim ona... Sınırlarımızı bilmeliydik...Böyle davranarak ona iyilik ettiğimi düşünüyor ve kendimi kutluyordum... Bu iyiliği kendi rahatım ve başarım için değil, kafamda yarattığım örnek bir ideale uyduğu için benimsediğimi düşünüyordum...
Bazen geri dönüp pencereme bakardı... Beni orada, onu seyrederken gördüğünde her defasında öylesine şaşırırdı ki, o an ne yapacağını bilemez, el kol hareketleriyle sevgisini anlatmaya çalışırdı... Sonra çocukça nazlanır, kimseye aldırmadan orada bulduğu bir taşın üzerine oturur, gitmiyorum işte, der gibi omuzlarını küçültür, yüzünü şakacıktan buruşturur ve şekilden şekile sokardı... O an içimden bir şeyler kopardı... Gözlerim sulanır, içim hüzünle ürperirdi; ama ona hiç belli etmezdim. Elimi son kez ona doğru hafifçe sallar, onu orada öyle savunmasız görmeye dayanamaz, yazı odama geri dönerdim...
Yazarken ansızın o son hareketleri aklıma gelir, içimden bir an derin bir pişmanlık sızısı yükselince, ne yapıyorum ben, diye sorardım kendime... Sonra bu sızı beni ele geçirmesin diye; hayır, ben en doğrusu yapıyorum, ikimizin iyiliği için böyle olması gerekiyor, deyip o mükemmel doğrularıma, kafamda yarattığım o örnek iyilik idealime sarılırdım. Ve içimdeki sızıyı usulca dindirir, sonra da kaldığım yerden yazmaya devam ederdim...
Tutkum ne denli çözülürse o vahşi sevgisi, bende bıraktığı onca deriin iz ve o kimselere benzemeyen deli sevişmesi birden aklıma gelirdi. İşte o zaman kopardım hayattan... Kafamda yarattığım bütün o iyilik projeleri ve o, artık kimse acı çekmesin, düşünceleri anında tuzla buz olur, ömrümün ortasındaki o kara boşluk güzel bir korku gibi beni ona doğru çekerdi.
Bu geceyi ona ayırmıştım... O, bu gece ruhumun bahçesinde istediği gibi dolaşabilirdi... Bu gece pişmanlıklar susmalı, kafamda yarattığım o mükemmel doğrular, o ideal iyilikler bizden uzaklara, o gizli sınırlarına çekilmeliydi... Bu gecem sadece onundu... Islak ve karanlık sokaklarda birbirimize sarılarak yürüdük... Her şey bildik ve tanıdıktı... Bu beni şımartıyor, hayata duyduğum güveni çoğaltıyor ve cesur kılıyordu... Bu yüzden evime giderken attığımız her adımda doğrularıma ve o örnek iyilik ideallerime duyduğum güvenim biraz daha artıyordu... İşte o mutluydu, ben de mutluydum, birbirimize yüklenmiyor, hayatlarımızı ipotek altına almıyorduk. Ne yaşarsak yaşayalım, gelip sonunda o kederli, o dost, ama o tanıdık kokuda, yani benim ruh bahçemde buluşuyorduk...
Evime geldik... Işıkları yaktık... Biraz müzik dinledik, biraz içki içtik... Sonra, o çok eski alışkanlıkla içkilerimizi ve sigaralarımızı alıp yatak odasına geçtik... Işıkları söndürdük... O kırmızı lambamızı yaktık... Sadece bize ait olan o masum şehvet ışığını... Sonra o bir ara saatine baktı ve çıkarıp küçük sehpanın üzerine koydu... Benden biraz izin isteyip tuvalete gitti... Gelince üşüdüğünü söyleyip hemen yanıma kıvrılıp yattı. Malum kıştı... Hani ömrümüz gibi kesik kesik yaşadığımız... Sonra titreyerek yanıma sokuldu, ısıt beni, üşüyorum, dedi; şefkatle lekeli bir arzuyla sarıldım ona, öpmeye başladım... O bende derin çağrışımları olan kederli kokusu, çıkışsız ömrümüzü bir kez daha sevdirdi bana... O kesik kesik yaşadığımız ömrümüzü...
Ayrıntılara düşkünümdür... Nedense bir an aklıma takıldı, yatağın kenarında duran telefonumun açık olduğunu fark ettim, ahize masanın üzerinde duruyordu... Ahizenin ağzı gökyüzüne doğru garip bir açlıkla bakıyordu... Bu telefon niye açık kalmış, diye düşündüm... Sonra ona sordum, sen mi açık bıraktın, diye; tuhaf ve boğuk bir sesle, hayır, ben açık bırakmadım, dedi... Telefonu kapattım... O boğuk, o dipten gelen sesini zihnimden kovup, sevişmeye devam ettim onunla...
Öptüğüm o hüzünlü teni hayatımı doğruluyordu... Tanıdıktı kırılgan bedeni, istediğim gibi sevişebilirdim onunla... Ruhumun derinlerinde gizlice yaktığım bir ateş gibiydi tanıdık gizemi... Sanki ben yukarda, yazarak ve yaratarak ne kadar savaşırsam, aşağıda onun bedenini o denli hak ediyor gibiydim... Bana sunduğu o koşulsuz güzelliği, bu hayatta yitirdiklerimin bedeli gibiydi sanki... Ama neyi ne kadar yitirdiğimi bilecek kadar dikkatli olamadım hiç onunla... Ve bu dikkatsizliğimi ne zaman hissetsem, hep aynı şeyi düşünürdüm: O nereye gitse benim ruhumun gizli bahçesinde geziniyor zaten...
Ama o sevişmek istemedi benimle... Önce beni itmeye çalıştı, geri çekildim. Gözlerini acıyla yumdu ve birden ağlamaya başladı... Tıpkı ömrümüz gibi kesik kesik ağlamaya...
Neyin var, ne olur ağlama, diye sarılmaya çalıştım, ama o bütün gücüyle itti beni... Dokunma bana, dokunma; iğrenç biriyim ben, iğrencim, diyordu... Ne yaptık biz, ne yaptık, niye böyle olduk, diye ağlıyordu... Birden ağlayışının yarattığı o fırtınanın sisi ardındaki gözlerini ansızın acıyla aralıyor ve bana, neden böylesin sen, Allah'ın belası herif, neden beni bu hale getirdin, diyor, ve sonra gözlerini tekrar o fırtınanın ardına saklıyordu... Ve ona ne zaman, artık ağlama, bak yanındayım, desem, beni o incecik kollarıyla adeta çırpınarak itiyor, dokunma bana, sakın dokunma, iğrencim ben, diyordu...
Sonra usul usul dindi ağlaması... Çırpınmaları dindi... Ama hiç dinmedi ömrümüz... O hiç kapanmayan boşluklar yeniden açıldı... Onun bir ruhu vardı ve onu kurtarması gerekiyordu... Telefonu o açmıştı... Tuvalete giderken... Telefonun öbür ucunda bir adam vardı... Son birkaç aydır birlikte olduğu bir adam... Sevişmemizin sesini duymak istemişti... Adam zorlamıştı bunu ona... O da önce direnmiş sonra kabul etmişti... Kabul etmişti, çünkü adam ona istediği her şeyi veriyordu... Onun bende bulamadığı her şeyi... İlgiyi, yakınlığı, ona bütün zamanını ayırmayı, onun her sorunuyla ilgilenmeyi... Ne istiyorsa onu veriyordu adam... Kadınlığını onunla keşfetmişti... Bir dişi olduğunu, güzel ve etkileyici olduğunu... Güzel ve etkileyici bir kadın olduğu için bütün zamanların ona ait olduğunu... Her erkeği baştan çıkarabileceğini ondan öğrenmişti...
Ondan önce de bir çok erkekle beraber olmuştu; bazı kaçamak flörtler, küçük sevişmeler yaşadığını biliyordum... Ama bu adam onu kendisine bağlamayı başarabilmişti...
Adeta sayıklar gibi, sanki karşısında ben yokmuşum gibi, bütün bu anlattıkları yüzünden kırılacak bir kalbim yokmuş gibi, ertelediği tüm acıları, tüm yıkılışları üzerime yağdırıyordu...Tıpkı ömrümüz gibi, kötü ve eksik kesilmiş bir damardan akan kan gibi... Kesik kesik anlatıyordu... O adam istiyor diye, eğer gitmezse ona verdiği bütün ilgi ve sevgileri geri alacak diye, daha önce birlikte olduğu insanlara yeniden gitmiş, onlarla yeniden sevişmiş, bütün bu sevişmeleri tıpkı bu gece olduğu gibi, o gökyüzüne garip bir açlıkla bakan ahizeden dinletmişti adama...
Adamın kötücül bir zekası vardı, bu zekayla kadınlara yaklaşıyordu... Bir haz düşkünüydü... Ve onun neye ihtiyacı olduğunu, boşluklarının ne olduğunu iyi biliyordu... Kör erkekler ülkesinde o tek gözlü bir kraldı...
Kötüydü, kötü olduğunu bilen, üstelik bundan gurur ve haz duyan bir kötüydü... Adam ilgiliydi ona karşı, amahırslı, kötücül, sevgisiz bir ilgiydi bu... Onunla adeta profesyonel biri gibi sevişiyor, o kırılgan teninde bildiği bütün cinsel teknikleri deniyor, ama ne ruhunu veriyor, ne de ondan ruhunu istiyordu... Onu hazdan hazza sürüklüyor, sevgisiz, kösnül cinselliğin en kötücül, en gizli dehlizlerine sokuyor, sonra onu hazdan deliye dönmüş bedeniyle, ve sevgiye her defasında aç kalbiyle baş başa bırakıyordu... İşte böyle anlarda beni delice özlüyor, benimle görüşmek, sadece sarılıp uyumayı istiyordu. Beni arıyor, ama o an ya telefonlarımı kapalı buluyor, ya da ona bir toplantım olduğunu ya da yazı yazdığımı söyleyen uzak, yorgun, kendine dönük sesime çarpıp yıkılıyordu...
Ve sonra kimsesiz, yenilmiş, kafası karmakarışık bir halde, içinde açılan o derin boşluğu neyle olursa olsun doldurabilmek için yine o adama dönüyordu...
Adam bu hayattan daha kötüydü, yakıyordu bu hayatı... Yaşadığı ülkenin erkeklerini bu hayattan daha iyi tanıyordu... Bunların hepsinden daha çok, ilgiye ve sevgiye aç bir kadının bu boşluğu doldurabilmek için neler yapabileceğini çok iyi biliyordu...
Bunu bildiği içindir ki istediği her şeyi yaptırabilmişti ona... Onu zorla pahalı otellere gönderip, orada genç ve taze bedenler peşinde koşan, yaşlı ve zengin adamları baştan çıkartmasını istemiş, onların paralarını alıp, her şeyi yaşadıktan sonra onların yaşlılığıyla alay etmesini ve en sonunda kendisine gelerek bütün her şeyi anlatmasını istemişti... O önceleri buna direnmiş, ama her defasında aynı tehditle karşılaşmıştı: Eğer söylediklerimi yapmazsan beni sevmediğini düşünürüm... İşte bu cümle onun için en ağırıydı... Bu cümleyi sanki en sevdiği insan söylemiş gibi geliyordu ona... Çünkü onun sevgisinden başka savunacağı hiçbir şeyi yoktu ki... Adam ona, git, daha önce birlikte olduğun adamla seviş, sonra onu aşağıla, onunla alay et ve yine bana geri dön, diyordu...Ve o ruhumun bahçesinde dolaştığından emin olduğum kadın, önce biraz direnip, sonra elde ettiğini sandığı o birazcık sevgiyi ve ilgiyi yitirmemek için bu emirlere uyuyor ve onun dediklerini harfiyen yapıyordu... Eski sevgililerinden biriyle oluyor, onunla sevişirken telefonu açıp adama dinletiyor, sonra bir sorun yaratıp birlikte olduğu o erkeği küçümseyip, onurunu kırdıktan sonra yine gecenin bir vakti o adama dönüyordu...
Ama ne yapsa aradığı gerçek sevgiyi bulamıyor, bulamayınca da savruluyordu... Bu savruluşla kendisini yok ettiğini fark ettikçe, bundan acı bir zevk aldığını hissediyordu... Geçmişi ve geleceği olmayan köksüz bir enerji haline gelmişti... İradesi elinden alınmış ve ne yaptığını bilmeyen başıboş bir enerji... Ve en sonunda sıra bana gelmişti...
Baştan beri benim adım aralarında hiç geçmiyordu... Ama hayatı çok iyi bilen o adam, benim varlığımı en baştan hissetmişti... Beni ve ona duyduğum sevgimi hep baştan beri ele geçirmek, kirletmek istiyordu... Önce işe duygusal telkinlerle başlamıştı... Benim onu aslında hiç sevmediğimi, onu kullandığım fikrini aşılamaya çalışmış, onun umurunda bile değilsin, ama bak senin her şeyinle ilgileniyorum, demişti...
Bütün bunlarda başarılı olamayınca kendisinin ona ne kadar değer verdiğini, zaman ayırdığını kanıtlamaya çalışmak için, hiç olmadığı kadar çaba harcamıştı... Onu istediği her yere götürmüş, çağırdığı an bütün işini gücünü bırakıp onun yanında olmuştu...
Ve sonunda onu ikna etmişti... Çünkü adamın asıl derdi bendim... Çünkü onun tek sevdiği olduğumu biliyordu... Ben lekelenirsem, geride artık ona rakip kimse kalmayacaktı... Ben olmazsam bütünüyle sahip olabilecekti ona... Sevgisiz, kimsesiz, o yaralı ve hep üşüyen gözlerine...
O bunları anlatırken birden aklıma bende kaldığı gecelerden sonra evimden gidişi geliyordu... Gidişini gizlice penceremden izleyişim geliyordu... Sonra onun birden geriye dönüşü ve beni buluşu... Her defasında duyduğu o büyük sevinç ve sonra orada bulduğu bir taşa oturup, ne olur beni geri çağır der gibi bakışı... Omuzlarını küçültüp, yüzünü çocukça buruşturması ve parmağıyla kendini gösterip, beni kimseye bırakma, ne olur biraz daha sen de kalayım, deyişi geliyordu...
Meğer benden sonra hep ona gidermiş... Onu durmaksızın boşluğa savuran o sevgi dolu ilgisizliğimden korunabilmek için ona sığınırmış...
Birden avazım çıktığı kadar bağırdım... Bağırdım, defol git evimden aşağılık fahişe! diye... Bu ses bana ait değildi sanki, ama yine de benden çıkmıştı... Üstelik engelleyemiyordum içimden taşan öfkemi... Defol git, aşağılık fahişe!...
Sanki bu öfkeme kendini çok önceden hazırlamış gibi birden toparlandı; o küçük, o kırılgan teni gibi hüzünlü çamaşırlarını yerlerden toplayıp bir anda giyinip hazırlandı...Ve son bir an gözlerime bakıp, çıkıp gitti... Bu bakışta asla daha öncekiler gibi o çocuksu haller, sevgi dilenmeler yoktu; "ne olur beni geri çağır"lar, "beni bırakma"lar yoktu... Bana değil, kimseye değil, sadece onu bu hallere sokan o vahşi sevgisine bakıyordu artık... Gecenin bu saatinde o vahşi sevgisinden başka sığınacağı ve lanet okuyacağı kimsesi kalmamıştı çünkü...
Pencereme yüzümü dayayıp öfkeden ve acıdan titreyerek karanlık sokağımda gidişine baktım... Son bir defa bana baksın istedim; ama bir kez olsun dönüp geriye bakmadı...
Düşüyordu o... O bu düşüşten kim bilir bir gün kendini kurtararak çıkardı... Ama bir şeyden emindim; o güvenlik duygusu ve hep sevilme ihtiyacı yüzünden, ne ben ne de o bencil ve kötücü hırsları için onun kimsesiz sevgisini kullanan adam kendimizi kurtaramayacaktık kendimizi bu uçurumdan...
Ama bunları düşünecek halde değildim o an... Kesik kesik ağlıyordum... Önce ona, sonra gecikmiş bütün pişmanlıklarıma ve bu hayatta içimdeki sevgiyi bile koruyamayan o zavallı doğrularıma, o hiçbir işe yaramayan iyiliklerime... Hatta sevgiye değil, sadece kendi çıkarlarına ve hazlarına düşkün, bu yüzden kazandıkça hep kaybetmeye mahkum o kötü adamlara... Ve sonra hepimiz için ağlamaya başladım birden... Kesik kesik... Tıpkı ömrümüz gibi...

anasayfa
Hosted by www.Geocities.ws

1