|
Çağdaş Kayra AKMAN I - Evrim Evrim sözcüğü birçoğumuzda Darwin'i ve/veya onun evrim kuramını çağrıştırıyor. Bu çağrışımdan dolayı bu güçlü ve açıklayıcı kavramı, olguyu oldukça dar anlamlı algılıyoruz, her ne kadar evrim sadece biyolojik anlamda bile çok geniş bir bilgi yığınıyla ilgili olsa da. Aslında -biyoloji bağlamında- evrim ile evrim kuramını / kuramlarını birbirine karıştırmamak gerek, nasıl yer çekimi ile Newton'un yer çekimi kuramını karıştırmamak gerekirse (aslında kütle çekimi demek gerek, ayrıca bugün kuram değil kanun olarak adlandırıyoruz). Çünkü bu terimlerden biri doğal bir gerçekliği, diğeri ise bu gerçekliği açıklamak ya da betimlemek için öne sürülen bir düşünceyi, mekanizmayı karşılıyor. Burada evrim sözcüğünü sadece biyoloji bağlamında ele almak istemiyorum. Onu evrenin ve bu evrende, evrenin bütününü düşündüğümüzde, önemsiz bir yeri olan Dünya'mızın oluşumu ile, onun üzerinde ortaya çıkan yaşamın gelişimini anlamada en temel kavram olarak görüyorum. Bu bağlamda evrim bir varsayım olmaktan çıkar; bizim, bizden önce yaşamış bütün canlıların, hatta Dünya'da canlılığın ortaya çıkmasından önce varolmuş bütün canlı(?) ve cansız varlıkların yaşamını anlamlandıran bir gerçeklik olur.[1] Herşeyin Büyük Patlama ile başladığı yaygın olarak kabul ediliyor.[2] Evrenin sürekli genişlemesi yıldızlardan gelen ışığın tayfında gözlenen kırmızıya kayma ile ispatlanıyor. Şu anda genişleyen evreni filmi geri sararken gözlemlesek, evrenin bir noktaya doğru küçüldüğünü görürüz.[3] Bunun yanında bilim insanları Büyük Patlama'dan hatıra olarak evrende hangi yöne bakarsak bakalım gözlemlememiz gereken 3 Kelvinlik bir ardalan ışıması olması gerektiğini tahmin etmişlerdi. Bu ışımanın varlığı kanıtlandı. Ölçümler de 3 Kelvin'i gösterdi. Bu sayede Büyük Patlama kuramı büyük bir bilim insanı kitlesi tarafından benimsendi ve kitaplarımıza girdi. Evrenin ortaya çıkışı kadar ondan sonraki gelişimi de oldukça heyecan vericidir. Yıldızların, galaksilerin, galaksi sistemlerinin oluşumu, hareketleri, ömrünü tamamlayan farklı boyutlardaki yıldızların kaderi en az Büyük Patlama kadar ilginçtir. Çok kısa bir sürede periyodik tablonun başlarını dolduran elementler oluştu, zamanla da diğerleri. Yani evren enerji ve maddenin etkileşiminin, birbirine dönüşmesinin eseri. Fizik kuramlarımız o ilk üç dakikada ne olduğunu tahmin etmemizi sağlayacak kadar ilerledi.[4] Bugün yaşamımızı Güneş'te durmaksızın meydana gelen füzyon, çekirdek birleşmesi-kaynaşması, olayına borçuluyuz.[5] Dünya'nın oluşumunun o ünlü toz ve gaz bulutlarıyla olduğunu hatırlıyorsunuzdur. Dünya yanan bir ateş topuyken sürekli yağan yağmurlar daha yere değmeden buharlaşıyorlardı. Bu arada Dünya sürekli uzaya enerji yayıyor ve soğuyordu. Bir yaranın kabuk tutması gibi yeryüzü de kabuk bağladı ve karalar oluşmaya başladı. Yerbilimcilerin araştırmalarından bugünkü kıtaların ilk başta birleşik tek bir kıta olduklarını biliyoruz. Zamanla birbirlerinden ayrıldılar ve bugünkü şekillerini aldılar. Eğer hareket yönleri hala aynıysa, Afrika merkezli bir Dünya haritasına baktığımızda, birbirlerinden hala uzaklaşmakta olduklarını söyleyebiliriz. Yerbilimciler kıtaların bu hareketini Levha Tektoniği kuramıyla açıklıyorlar. Dünya'nın yüzeyindeki karalar ve denizler en az 12 büyük levhanın üzerinde yer alıyor ve bu levhalar birbirlerine göre, yer altındaki magmanın sağladığı ısı enerjisi nedeniyle hareket ediyorlar. Ülkemizin ortasında geçmekte olan Kuzey Anadolu Fay hattı (KAF) böyle iki levhanın sınırını oluşturuyor.[6] Bilim insanları ilk canlı hücrenin, milyarlarca yıl önce organik madde bakımından çok zengin olan denizlerde oluştuğunu, yaşamın çok uzun süre denizlerde devam ettiğini ve sonra karaya ayak bastığını düşünüyorlar. Canlılığın ortaya çıkışı ve gelişmesi, bu öykünün küçük bir bölümü olan insan türünün ortaya çıkışı ve gelişmesi çok heyecan verici, büyük bir düşünsel üretkenliği gerektiren, her yönüyle hayret uyandıran bir macera. Bu öyküyü henüz tamamen ortaya çıkaramamış olmamız işi daha da gizemli ve heyecanlı kılıyor. İlk başta bir hücreyken bugün sayısız canlı türü yeryüzünü, altını ve denizleri kaplıyor, dolduruyor. Bildiğimiz kadarıyla şu anda yaşamakta olan canlı türlerinin sayısı, bugüne kadar yaşamış olanların yanında önemsiz kalıyor. Yani doğa sürekli yeni türler oluşmasını sağlıyor, yeni olasılıkları deniyor; hayatta kalmayı beceremeyen türler yok oluyor, yeni şartlara uyum sağlayanlar varlıklarını sürdürebiliyor. Bu süreç milyarlarca yıl sonunda -bu süreç bitmedi ve bitmeyecek de daha uzun bir süre- bildiğimiz en akıllı, en becerikli, en üretici ve en yıkıcı tür olan bizleri, insanları Dünya'nın düzlüklerine saldı. Sadece biyolojik değil kültürel geçmişimiz de heyecan verici bir araştırma alanı oluşturuyor. İlk defa ne zaman konuştuk, ne zaman bilinçli topluluklar olarak yaşamaya başladık, ne zaman din, sanat ortaya çıktı, ne zaman bireyler arasında farklılaşma oluştu, yöneten ve yönetilen ortaya çıktı?[7] Buraya kadar kısaca evrenin, Dünya'nın ve canlılığın evriminden bahsettik. Bu süreçlere insanın kültürel evrimini de ekleyebilir, ya da insanın biyokültürel evrimi altında ayrıca ele alabiliriz. Buradaki evrimsel süreç bir kuram değil gerçekliğin ta kendisi. Her şey evriliyor, yani değişiyor, dönüşüyor ve böylece varlığını sürdürüyor. Ne bir merkez etrafında dönen yıldızlardan oluşan galaksiler, ne Güneş etrafında dönen Dünyamız ve diğer gezegenler hareketlerini durdurabilirler. Sürekli olarak iki hidrojen atomu birleşerek bir helyum atomuna dönüşmese Güneş'te, yeryüzündeki canlılığın sürmesi bir yana ilk başta oluşmazdı bile. Değişen koşullar yüzünden değişen canlılar varlıklarını koruyabildiler ya da farklı türlerin oluşmasına yol açtılar ve bir dalı bizlere kadar uzanan bir yaşam ağacının kurumasını engellediler. Artık biliyoruz ki, bütün evrende olup biteni tek bir sözcükle anlatmamız istense o sözcük evrim olmalı. Evrim düşüncesi, bilimsel birikimin bizi ulaştırdığı bir sonuç olmanın ötesinde bilimsel ilerlemenin lokomotifi de aynı zamanda. Biyolojinin, antropolojinin, tıbbın ilerlemesinde evrimsel yaklaşımlar daha önce yanıtsız kalan sorulara anlamlı, açıklayıcı, doyurucu yanıtlar bulmamızı sağlıyor. Örneğin taze bir meyve ile çürük bir meyvenin tadını alınca verdiğimiz tepkilerin, yani tatların birini neden bu kadar zevk verici diğerini ise neden mide bulandırıcı olarak algıladığımızı evrimsel biyoloji ile kolayca açıklayabiliyoruz: Çünkü beynimiz bizim için yararlı yiyecekleri zevk verici, zararlı yiyecekleri ise rahatsızlık verici şekilde algılama eğiliminde. Neden şekerin bu kadar güzel bir tadı olduğunu da anlayabiliyoruz bu bakış açısıyla. Evrim düşüncesi bu temel konumu nedeniyle düşünce yaşamımızda, dilimizde çok daha geniş bir yer edindi. Albert Einstein ve Leopold Infeld'in beraber yazdıkları kitaba Fiziğin Evrimi , George Basalla'nın ise kitabına Teknolojinin Evrimi adını vermesi evrimin çağdaş doğa anlayışı ve düşünce yaşamı içinde kendine edindiği sağlam yer nedeniyledir.[8] II - Eğitim Türkiye bugün siyasal, ekonomik, toplumsal olarak Batı toplumlarının oldukça gerisinde. Bu nedenle, aradaki farkı kapatmak için her alanda olduğu gibi eğitim alanında da onların yaptıklarından çok daha fazlasını yapmak zorundayız. Gerek Türkiye'de, gerekse Batı toplumlarında ilköğretimi bitiren gençlerin -Türkiye'de liseyi bitirenleri de kastediyorum- insanlığın bilim, felsefe ve sanatlarda eriştiği düzeyi kavrayacak, bu kaynaklardan beslenecek bir şekilde yetişmiş olduklarına inanmıyorum. İleri teknolojiyi anlamadan kullanan -hatta ona tapan-, felsefeye ve sanata karşı ilgisiz, tüketim toplumuna sadık neferler yetişiyor okullarda. Bunlar her zaman yapılan bildik yorumlar aslında. Sokaktaki insandan, aydınlarımıza kadar her düzeyden kişi bu görüşleri paylaşmakta. Geri kalmışlığımızın nedeni ve çaresi olarak eğitimi görürüz her zaman. Bugüne kadar gördüğüm en yapıcı öneriler Köy Enstitüleri'ni kuruluş felsefesi, hatta uygulama yönünden örnek alan öneriler. Bunların gazete köşeleri ya da dergi sayfalarının dışına taştığını görmedim.[9] Bu duruma çözüm arayışının genel ilkelerinde uzlaşıldığını varsayabiliriz. Çoğu kişi özlemlediği eğitim sisteminin çağdaş, teknolojik gelişmeleri özümsemiş, öğrenci merkezli bir eğitim sistemi olduğunu söyleyecektir. Yetişen gençlerde aranan nitelikler de benzer sözcüklerle anlatılır. Ama bu ilkelerin uygulamasının nasıl olabileceği konusundaki çalışmalar doyurucu olmaktan uzak. İçerik olarak baktığımızda ders kitaplarımız yabancı ders kitaplarına benziyor. Aynı konular bizde de öğretiliyor. Orada kitapların anlatımı, konuların işlenme sırası, uygulamalı eğitim olanakları daha iyi, öğrenme için daha uygun olabilir. Ama programlar açısından büyük farklar olduğunu söyleyemeyiz. Hatta herhangi bir Avrupa ülkesinde bizde olduğundan daha az matematik, geometri, fizik, kimya, biyoloji işlendiğini bireysel deneyimlerimden söyleyebilirim. Yani sorun kitaplarda yer alan konular değil. Sorun bunları nasıl, hangi yönleriyle verdiğimizde, hangi anlayışla öğrettiğimizde. Burada amacım bütün sorunları çözecek bir reçete vermek değil. Bunun için ne gerekli bilgim ne de deneyimim var. Ama ilköğretimi bitiren bir gencin istediğimiz özelliklerin, yeteneklerin bir kısmını edinmesi için fen eğitimi programlarının hazırlanmasına yön verecek bir düşünsel çerçevenin, en azından böyle çerçevenin içinde önemli bir yer tutacak bir bakış açısının ne olması gerektiği konusundaki düşüncemi aktarmak isterim.[10] III - Evrim ve Eğitim Eğitim sistemimiz, birinci bölümde aktarmaya çalıştığımız çağdaş doğa anlayışından haberi yokmuş gibi görünüyor. Fen eğitimi programımızın evrim kavramı etrafında oluşturulması, genç bireylerin eleştirel düşünme, evreni her düzeyde nesnel olarak değerlendirme yeteneklerini kazanmalarını, bilimsel ve teknik konularda okur-yazar olmalarını, bu çağdaş doğa anlayışından paylarına düşeni almalarını sağlamada çok büyük bir ilerlemeyi gerçekleştirecektir. Bırakın evrim kuramını, ders kitaplarımızda evrim düşüncesine bile rastlamak olanaksız. Zamanla görsel yönü ve anlatımı iyileştirilen ansiklopedi derlemeleri olarak evrimleşiyor ders kitaplarımız. Bilimsel bilgi, bilimsel düşüncenin evriminden soyutlanarak, üretilmesindeki neden sonuç ilişkileri yok sayılarak aktarılıyor. Ezberi kuvvetli olanlar belki kimi bilgileri hatırlıyorlar yıllar sonra da. Ama amacımız bilimsel düşünen, bunu yaşam biçimi haline getirmiş bireyler yetiştirmek değil miydi? Evrim düşüncesi etrafında geliştirilen bir fen eğitimiyle de sınırlamamak gerek bu yeniden yapılandırma sürecini. Sözel bir bilim sandığımız coğrafya da en az fen bilimleri kadar, özellikle biyoloji kadar uygun bir ders evrim merkezli işlenmeye. Olaylara o kadar saplanıyoruz ki, doğayı canlı ve cansız yönüyle anlamamızı sağlayacak, kafamızda bütünleştirmemizi sağlayacak temel süreçlere ve olgulara sıra gelemiyor. Daha doğrusu böyle bir bakış açısıyla öğrenci yetiştirme anlayışından çok uzağız. Evrenin evriminden insanın biyokültürel evrimine, oradan da insanlığını düşünsel ve toplumsal evrimine uzanan bir Doğa Tarihi ve Uygarlık Tarihi dersleri dizisi, çağdaş bir toplumun bireylerinin yetişmesinde merkezi bir rol oynayacaktır. Büyük bir bilgi kümesinin öğrenilmesini -kısa süre için ezberlenmesi olarak okuyun- sağlamak amacıyla tarihsel, mantıksal bağları koparılarak, birbiriyle ilgisi yokmuş izlenimi veren farklı disiplinlere ayrılarak verilen bilimsel bilginin, özlü bir biçimde öğrenilmesinin aracı olacaktır bu genel kültür dersleri. Önemli olan farklı bilim dallarının ürettiği bilgileri, bunları içine alan, anlamlandıran bir düşünsel çerçeve aracılığıyla değerlendirmek, kavramaktır. Büyük Patlama'dan sonra oluşan farklı hacim ve yoğunluktaki gaz ve toz bulutlarından bazılarının yıldızları oluşturacak özelliklerde olmalarını, diğerlerinin enerji üretmeyi gerçekleştiremeyerek karanlık gökcisimlerine dönüşmelerini; Güneş'e farklı uzaklıklarda bulunan gezegenlerden -şimdilik- sadece birinin canlılığın başlamasına uygun koşulları barındırmasını; bir türün farklılaşmasıyla oluşan birçok alt türün bazılarının varlıklarını sürdürebilmelerini; aynı coğrafyada ortaya çıkan devletlerden bazılarının diğerlerini alt ederek varlıklarını sürdürmelerini; coğrafi farklılıkların aynı tarihsel dönemi paylaşan toplumlardan nasıl bazılarını uygarlığın daha ileri basamaklarına taşıdığını; bir gözlemi açıklamak için öne sürülen kuramlardan birinin gerçekliğe daha uygun olduğu için diğerlerini nasıl elediğini; 200 yıl önce başlayan Batılılaşma hareketlerinin bizleri nasıl 2000'lerin Türkiye'sine getirdiğini anlamada bize yol gösterecek kavramın evrim olduğunu düşünüyorum. Genç beyinlerin düşünsel bağımsızlıklarını koruyarak yetişmeleri için onlara sunmamız gereken düşünme yöntemi; nesnel, tarihsel, eleştirel olduğu kadar evrimsel bir düşünme yöntemi de olmalıdır.
|