Eğitim
Üzerine Hafif Bir Deneme
Çağdaş
Kayra AKMAN
Bu
yazıyı okumaya başladığınıza göre çok büyük olasılıkla üniversite öğrencisisiniz.
Yani, en düşüğünü hesaplarsak, beş yıl ilkokul üzerine üç yıl ortaokul
ve üç yıl lise, on bir yıllık bir öğrencilik geçmişiniz var. O zaman
, sayısalcı olun olmayın, şu denklemi rahatlıkla çözmeniz gerekiyor:
,
Çok
kolay değil mi? Bakalım nasıl çözüyoruz bu denklemi: Önce soldaki 5'i
sağa x5 olarak geçiriyoruz:
,
sonra
-10'u sola +10 olarak geçiriyoruz:
,
3x'e
de benzer bir işlem yapıp 2'yi sola bölüm olarak geçirip yanıta, 5'e
ulaşıyoruz. Ulaşıyoruz ama bunu yaptıysak "denklem" kavramını
anlamadığımızı kendimize kanıtlamış oluyoruz. Şu iki sorudan birinin
aklımıza gelmesi gerekir: i) Neden -5'ler diğer tarafa +5 olarak geçiyor?
ii) Bir taraftan diğer tarafa sayıları geçirdiğim halde bu denklem nasıl
denk kalıyor?
Şimdi ilkokul ve ortaokul yıllarınızı düşünün. Matematik öğretmenleriniz,
lisedeki matematik, fizik ve kimya öğretmenleriniz buna benzer denklemleri
nasıl çözdüler? Bu soruları hiç sordunuz mu? Ya da size bu soruları
sordular mı?
Bu noktada basit bir denklem için sözü neden bu kadar uzattığımı ve
sonuçta bulduğumuz yanıt doğruysa neden daha ötesini düşünmemiz gerektiğini
açıklamam gerek sanırım. "Milli Eğitim" sistemimizin
amacı nedir? Bütün o sayılan nitelikler[1] arasında
" düşünme, algılama ve problem çözme yeteneği gelişmiş" ve
"bilim ve teknoloji üretimine yatkın ve beceri düzeyi yüksek, üretken
ve yaratıcı bilgi çağı insanı"nın yetiştirilmeye çalışıldığı yer
alıyor. Amacımız önce düşünen insan yetiştirmek. Temel bilgileri öğrenmeden
mühendis edasıyla sadeleştirmeler, gözleme dayalı, matematiksel olarak
ispatlanmamış istatistiksel ilişkiler geliştirmek ve kullanmak değil.
O zaman "denklem" denen önemli kavramın, buna eş değer olan
"eşitsizlik" kavramının da, tam olarak öğretilmesi/öğrenilmesinin
önemi kendiliğinden açığa çıkar. Bu kavramları tam olarak öğretmeyi
kendine dert edinmeyen, sadece denklemlerin doğru sonuçlara ulaştırılmasıyla
yetinen bir anlayışın bu temeller üzerinde yükselen matematik denen
sonsuz bilgi yumağını nasıl bir yöntemle "öğretmeye" çalışacağını,
çalıştığını tahmin etmeye gerek yok, bir ortaokul ya da lise matematik
kitabına bakabilirsiniz. Üniversite kitaplarından bile az söz çok tanım,
ispat, alıştırma, soru. Sonuç; düşünmeden bir bilgisayar gibi önüne
gelen, örneğin denklemleri çözen, neyi neden yaptığını bilmeyen öğrenciler.
Gerçekten de üniversite kitaplarına baktığımızda -Türkçe'ye çevrilmiş
yabancı ders kitaplarını kastediyorum öncelikle- bizim eğitim sistemimizden
çıkmış olanların ilk bakışta kendilerinin bilgisini hafife alan bir
dille yazılmış olduğu izlenimini veren açıklamalar; sözle, verilecek
teoremi sezgisel olarak okura kavratma, teoremin davranışını öğretme
çabası; örnekler silsilesi göze çarpar. Sürekli önceki konularla bağlantılar,
sezgisel olarak edinilen bilginin asıl ispattan sonra nasıl kuramla
örtüştüğünün, sezgisel ve sözel bilgiden kuramsal, matematiksel bilgiye
ulaşmanın gösterilmesi bizler gibi 3 dakikada 5 soruyu yapmayı becerenler
için çocuk oyuncağı kalır. Tabii bir yere kadar. (Kendimden örnek verirsem,
1. sınıf 1. dönem İleri Matematik dersinin 2. ünitesinin sonuna kadardır
bu böbürlenme dönemi:) O yerden sonra iyi hocanın tanımı
değişir, formülleri yazmadan ne olduğunu, ne anlama geldiğini anlatan,
açıklayıcı örneklerle formülün içeriğini, felsefesini görselleştiren
hoca giderek efsaneleşir.[2] Denklem örneğinden hareketle
vurgulamaya çalıştığım anlayışı yeterince açıklayabildim sanırım.
Denklem kavramı üzerine bu kadar yazdıktan sonra doğrusunun nasıl olması
gerektiğini de göstermek gerek. Yapılması gereken sadece şunu söylemek:
"Denklem demek, yani iki ifadenin arasına ' = ' işaretini koymak,
iki tarafın dengesini bozmadan, yani oradan alınanı buraya koymadan,
sol tarafa hangi işlem yapılıyorsa sağ tarafa da aynı işlemi yapmak."
Öğretmen tahtaya bir terazi çizip, örneğin, sol kefeye bir üçgen ekleyince
sağ kefeye de bir üçgen ekleyerek dengeyi bozmamayı görselleştirebilir.
Denklem çözerken denkleme hangi işlemin yapıldığını aşağıdaki gibi göstermek
de çözümün anlaşılabilirliğini artırır. Soldan sağa, sağdan sola işaret
değiştirerek geçen işlemlerle çözerken böyle bir görsel yardımı kullanma
olanağı yok.

Başka bir örnek üzerinden devam edelim. Lise 2. sınıftayken, ÖYS için
türev ve entegral (tümlev) formüllerini kahvaltıda, öğle ve akşam yemeklerinde
ezberden birbirlerine sayan arkadaşlarıma acımanın yanında içten içe
imrenirdim de benden daha "bilgili" oldukları için. Ama işin
ezber yönü her zaman ağır basardı. ÖSS ile üniversiteye gireceğimizi
öğrendiğimizde bu arkadaşları hatırlayıp ne kadar şanslı olduğumuzu
düşünmüştük. Durum şuydu: Matematik öğretmek ile kimi matematik sembollerini
içeren ifadeleri ezberlemeyi birbirine karıştıran bir anlayışın son
kurbanlarıydılar. Son kurbanlarıydılar diyorum, çünkü bu sınav sisteminin
lise 2 ve 3 fen ve matematik konularını içermemesi, konular hakkında
biraz da olsa edinilebilecek bilginin öğrenilmesini olanaksızlaştırdı.
Bugün 3. sınıfı okuyan bir mühendislik öğrencisi olarak şunu emin bir
şekilde söyleyebilirim ki, benden kavramları, olguları ve aralarındaki
bağlantıları öğrenmem isteniyor. O kavram ve olguların matematiksel
ifadeleri ise ya sınav kâğıdında verildi/veriliyor ya da defter ve kitaplarımızın
açık olmasına izin veriliyor. Çünkü gerek mühendis gerek bilim insanı
için olsun, önemli olan düşünceleri öğrenmek, yaklaşımları kavramak;
onların matematiksel görünümlerini ezberlemek değil. Bir öğretmenimin
dediği gibi "Bilgi, onu başkasına aktarabildiğinde senindir."
Öğretilmesi ve öğrenilmesi gereken bilgi, başkalarına öğretmenin anlamlı
olduğu bilgi, beynimizin çalıştığını, bilgisayarın sabit diskinden farklı
olduğunu gösteren bilgi olmalıdır.
Şöyle bir ayrım olmalı eğitim sisteminde ve bizim eğitim sistemimiz
de bu ayrımı uyguluyor denebilir: "Önce bilim yapacak araçlar öğretilmeli
öğrencilere, sonra bu araçların kullanılacağı bağlamlar, yani kuramlar,
onların anlamları, bu anlamların araçlarla birleştirilmesi öğretilmeli."
Yani önce genç beyinleri katledeceğiz, ondan sonra da diriltmeye çalışacağız.
Bugün, kanımca, eğitim sistemimizin yaptığı budur. Buna tamamen karşıyım.
Aklıma gelen başka bir örnekle konuyu görselleştirmeye çalışayım. Üslü
sayılar öğretilirken ezbere verilen bir bilgi vardır: Sıfırdan farklı
herhangi bir sayının sıfırıncı kuvveti bire eşittir. Yani, eğer x sıfırdan
farklı bir gerçel sayıyı temsil ederse,
olur .
Halbuki
bir öğretmen tahtaya şunu yazdığında nedensiz bilgi aktarımı engellenmiş
olacak:

Şunu da sormak gerek: Üniversitede bile öğrencilerin
ezbere bilmesi gereken formüller son derece sınırlıyken, neden ilk ve
orta öğretimde defter ve kitaplar kapalı sınav yaptırılır?[3]
Aslında yanıtı yukarıda verdik. Öğrenciden beklenen öğrenmesi değil,
aynı düğmeye basıldığında aynı ürünü veren kola otomatları gibi aynı
soru sorulduğunda aynı yanıtları veren organik kola otomatları olmaları.
Bir matematik ya da fizik konusunun iyi öğrenilip öğrenilmediğini anlamanın
en iyi yolu her zaman işlem içeren sorular sormak değildir. Birçok
durumda sözel açıklamalar gerektiren sorularla kavrama düzeyi ölçülebilir.
Örneğin, bir ortaokul öğrencisine bir balonu neden giderek daha da zorlanarak
şişirdiğimizi ya da bir lise öğrencisine derinlere dalan bir denizaltının
yüksek basınçtan dolayı içe doğru büzülme tehlikesi olmasına karşın,
yani üzerine etki eden toplam kuvvet artmasına karşın, neden kaldırma
kuvvetinin sabit kaldığını sorabiliriz, işi daha da karıştırmak için
önce sabit kalıp kalmadığını da sorabiliriz.[4] Tabii
gerekli akıl yürütmeyi sağlayacak şekilde, konunun sözel olarak anlatılması,
öğrencinin konuyu başkasına anlatabilecek derecede içselleştirmesinin
sağlanmasından sonra. Şu aldatıcı soru da suyun kaldırma
kuvvetiyle ilgili bir sınavda sorulabilir: Bir kişi önce havuzda sonra
da denizde sırt üstü yatarak yüzüyor. Adamın tatlı sudaki ağırlığı mı
, yoksa tuzlu sudaki ağırlığı mı fazladır?[5]
Bu kadar bilmece yeterli diyenlerdenseniz anlaşamayız; çünkü ben tam
da bu şekilde akıl yürütmelerle öğrencinin beynini besleyen -bu arada
biraz eğlense fena mı olur- sözel konu anlatımlarından yanayım.
Görselleştirmeden bahsediyoruz ara sıra -biraz kendimi
öveyim:) - geçen yaz ÇYDD'nin Köy-Kent Gençliği El Ele Projesi çevresinde
Van-Muradiye'de TEGV'in Muradiye Eğitim Birimi'nde iki arkadaşımla beraber
yaptığımız çalışmayı örnek olarak verebilirim[6]: Suyun
kaldırma kuvveti ile ilgili bir deney yapmak istedik. Bu amaçla içine
koyduğumuz su oranına göre yangın kovasında yüzen, içinde dengede kalan
ya da batan bir plastik su şişesiyle suyun kaldırma kuvvetini görselleştirmek
istedik. Ama bunu doğrudan terimleri verip şişeyi batırıp
çıkararak değil, tahtada, bir denizaltının nasıl dalıp sonra tekrar
yüzeye çıktığını şekillerle gösterip plastik şişeyle denizaltıyı modelleyerek
yaptık.[7] Öğrencilerin ilgisi görmeye değerdi.
Örneklendirilebilecek daha birçok konu var. Onları başka yazılara saklayalım.
Genel doğruları tekrarlayan bir yazı yazmanın ötesinde bu genel doğruların
doğruluğunu da göstermek istedim bu yazıda. Bunu başarıp başaramadığım
bir yana, önemli olduğunu düşündüğüm birçok noktayı vurguladığıma inanıyorum.
Her ne kadar eğitim sistemimizin çarpıklığının, fırsat eşitsizliğinin
yarattığı şanslı azınlık içerisinde yer alsam da, öğretmenlerin bol
olduğu bir aileden olmam ve değişik bağlamlarda ders verme konusundaki
deneyimlerim -sadece üniversite sınavına hazırlanmış olmam bile aslında
yeterli bir kanıt olabilirdi- aktardığım görüşlerime kaynaklık etti.
Eğitim sistemimizin olumsuz bir yönüne değinmek istedim. Bu nedenle
olumlu olabilecek yönlerini vurgulamadım. Bardağın dolu yanının da olduğunu
ya da koşulların dayatmaları ve gereklilikler arasında, geçici olması
kaydıyla, görece iyi dengelerin kurulabildiğini söylemeliyim ama bu
kadar olumsuzluk varken onlara sıra gelmemesini doğal karşılamak gerek.
[1] Nitelikler deyip bırakmayacağım. Milli Eğitim
Bakanlığı'nın 2002 Yılı Başında Milli Eğitim adlı yayınında sistemin
hedefleri şu şekilde verilmiş: Eğitim sisteminin temel amacı; Atatürk
ilke ve devrimlerine bağlı, düşünme, algılama ve problem çözme yeteneği
gelişmiş, demokratik değerlere bağlı, yeni fikirlere açık, kişisel sorumluluk
duygusuna sahip, ulusal kültürü özümsemiş, farklı kültürleri yorumlayabilen
ve çağdaş uygarlığa katkıda bulunabilen, bilim ve teknoloji üretimine
yatkın ve beceri düzeyi yüksek, üretken ve yaratıcı bilgi çağı insanının
yetiştirilmesidir. Yayına www.meb.gov.tr adresinden ulaşabilirsiniz.
[2] Bu yazının savını, sayısalcı olmam ve mühendislik
eğitimi almam nedeniyle matematik ve fen bilimlerinden örneklerle temellendirmeye
çalışıyor olsam da benzer örnekleri diğer bilim dalları için de verebiliriz.
( "Uhud Savaşı'nı anlatınız?", "Ege Bölgesi'nin akarsuları
nelerdir?", "Bor madeni nerelerde çıkarılır ve işlenir?"
gibi örnekler beşeri ve sosyal bilimlerde de benzer bir anlayışın olduğunu
gösteriyor sanırım.) Dipnota dipnot: Özellikle bor konusu çok acıklı.
Ülkemizin bu eşsiz kaynağını değerlendirme konusundaki uzgörü eksikliği
bir yana, bu kaynakların özelleştirme rüzgârları sert eserken, dünya
gerçekleri bir yana bırakılıp teknik bir sorun olarak algılanması ve
bunu özelleştiriyorsak onu da özelleştiririz mantığıyla hareket edilmesi
ülkemizin çok önemli bir zenginliğini yitirmesine yol açabilir. (www.mta.gov.tr)
[3] Tabi üniversitede derken bunun her üniversitede
böyle olduğunu düşündüğümü ya da bildiğimi savlamıyorum. Bu genel doğrunun
üniversitelerde daha yaygın uygulandığını düşündüğümden bu şekilde ifade
ediyorum. Şunu da belirtmek isterim ki bazı derslerin izlenceleri, birçok
terimin öğrenilmesini gerektirebiliyor. Bu terimlerin bilinmesi o dersin,
yani bilim dalının vazgeçilmez bir gereği olabilir. Bir sınavın kaynakların
açık ve kapalı olduğu iki bölümü olabilir.
[4] Yanıtlar: Balon giderek daha çok gerilir, başlangıçta
sadece hava basıncını karşılamak gerekirken giderek hava basıncı + balonun
gerilmeden dolayı tepki kuvvetini karşılamak zorunda kalırız. Denizaltının
şekli değişmediği sürece toplam basınç artsa da, üstten gelen basınç
kuvveti ile alttan gelen basınç kuvveti farkı hep aynı kalır. yandan
gelen kuvvetler ise birbirini dengeler.
[5] "Tabii ki tuzlu suda." diyenlere: Bu
kişi havuzdan denize gidene kadar zayıflamadıysa, her ikisinde de suya
batmadan yüzeyde durabildiğine göre kaldırma kuvveti adamın ağırlığına
eşittir. Aldatıcı olan nokta şu: Adamın vücudunun daha büyük bir bölümü
suya batar havuzda, tatlı suyun yoğunluğunun görece düşük olmasından
dolayı. Zaten bilinmesi gereken diğer bir bilgi de bu yoğunluk-batan
hacim ilişkisi. Bir kilo pamuk mu ağırdır bir kilo demir mi sorusunun
aldatıcı yönünü bir yana bırakırsak, bu kısacık bilmece bile kavramları
yanlış öğretme konusundaki becerimizin kanıtıdır: 1. Kilo bir önektir
ve ardından gelen birimin 1000 katını ifade eder. 2. Ağırlık kilo(gram)
ile değil, kuvvet birimleri ile , örneğin Newton ile, ölçülür. Bir işi
adamakıllı yapmak niyetinde olmayınca istediğiniz kadar Ay'a giden dünyalıların
kütlelerinin değil ağırlıklarının değiştiğini tekrarlayalım yararı yok.
[6] Burada, liseyi açıktan okuyan Muradiyeli kızların
gönüllü öğretmenlerden ders aldıkları eğitim merkezinin müdürü Şahin
Hoca'yı ve TEGV'in Muradiye Eğitim Birimi'nde çalışan kızlarını selamlamak
isterim.
[7] Burada iki konuya değinmek gerek: Birincisi eğitimde
günümüz bilgisayar teknolojisini kullanmanın ve okulları bilgisayarla
donatmanın gerekliliğinin aşırı vurgulanması ile ilgili. Suyun kaldırma
kuvvetinin bilgisayar ekranında hareket eden şekillerle öğrenilmesinin,
Muradiye'de olduğu gibi, bir kova, bir plastik şişe ve ağırlık olsun
diye 5-10 taş parçasıyla öğrenilmesinden daha etkin olacağından kuşkuluyum.
Bütün okullarımızı bilgisayarlarla donatmanın hesabına zaman ayırmak
yerine öncelikle sıfır masrafla yapabileceklerimiz üzerinde durmak daha
iyi olmaz mı? İkincisi modelleme üzerine. Bugün bütün bilim dalları
bir şekilde doğayı modelleyerek çalışıyorlar. Öğrendiğimiz bütün kuramlar
bir modelleme aslında. Neden bu yönünü özellikle vurgulayarak öğretmiyoruz
coğrafyayı, fiziği, kimyayı, matematiği...?
Yukarı
Ana
Sayfa | ÇKA | EE
| yazı |
<tık>
|