İkinci gün başlıyor birinci gün yapmayı
istediklerim daha bitmeden. Elimde hazır bir konuşma metni dahi yok
henüz.
Oysa ki,
olmalıydı; yazdıklarımı okumak dinleyenler için sıkıcı olmaktan başka bir işe
yaramazdı. Ben daha dün Burcu'nun gözlemlerinin ne kadar doğru olduğunu görmüş
ve neyi nasıl yapmam gerektiği konusundaki fikirlerimi değiştirmiştim.
Değiştirmiştim ama zaman, uyku olup girmişti kalemimle aklım arasına ve
ben hazır değildim daha.
İlk günün az da olsa
kazandırdığı tecrübeyle ikinci günkü konuşmaları daha dikkatle ve daha iyi
anlayarak dinleyebiliyorum. Anlattıkları konular hakkında nasıl bu kadar fazla
bilgi derleyebildiklerini merak ediyorum. Nasıl oluyor da bu kadar bilgiye
sahip olabiliyorlar?
Ara veriliyor,
aralarda hep bir önceki oturumdan kendi konuşmama neler katabileceğimi ya da
ondan neler çıkarmam gerektiğini düşünüyorum. Saat 11:30 civarı bir müzik
dinletisi başlıyor. Aslında benim beklediğim türden bir dinleti de olmuyor.
Daha çok bir tiyatro oyunundan kısa sahneler gibi geçiyor. İzlerken
öğrencilerin rollerini gerçekleştirmedeki ciddiyetleri çok ilgimi çekiyor.
Bunun nasıl sağlandığını merak ediyorum. Ve sonra öğle yemeği başlıyor. Artık
elimde oturumlar esnasında hazırlamaya çalıştığım bir metin daha doğrusu
hakkında konuşacağım ana konuların başlıklarından oluşan bir liste duruyor.
Yemekten hemen sonra oturumun yapılacağı salona geçiyoruz Burcu'yla. O zamana
kadar okulumuzun müdürü de aramıza katılmış oluyor ve bu psikolojik açıdan
büyük bir destek anlamına geliyor.
Birkaç dakika kala
sunumu yapacağım kürsüye çıkıyor, benimle aynı oturumu paylaşacak diğer
sunuculara adlarını ve konularını soruyorum. Hepsi - okullarında benzeri
çalışmaların düzenli olarak yapılabildiğinden olsa gerek - çok rahat bir
tavırda. Bir kaç dakika içinde Ankara Bilim Lisesi'nden Suna Atabek -
oturum başkanı - geliyor ve oturuma bir öğrenci eksik de olsa zaman sınırı
dolayısıyla başlamamızın gerektiğini salona duyurduktan sonra
sözü ilk öğrenciye veriyor. Doğrusu, kendi sunuma son halini vermek için
uğraşırken arkadaşlarımı pek de dinleyemiyorum. Bir ara yanımda
oturan ve benden bir önceki sunucu olan Nazlı'ya, öğretmenlerin bildirilileri
önceden okuyup okumadıklarını soruyorum. Kâğıt üstüne yazdığım soruya cevap
yine kağıt üstüne yazılıyor. Sonra sıra bize gelene kadar kâğıt-chat yapmaya
devam ediyoruz.
Bu sırada bana
yazısı içinden 'antinomi' kelimesinin anlamını sordu. Ben bilmediğimi
söyledim. Sonra kelimeyi ekine köküne falan ayırdı ve sonuçta 'ters
isimlendirme' gibi bir anlama sahip olduğunu çıkardı. Gerçi 'antonim' idi o
kelime ve bulduğu anlam yanlıştı ama bunu denemesi bile bizim okulda
gördüğümüzden ne kadar farklı bir eğitim aldıklarını görmeme yardımcı oldu.
Konuşmama yarım saat kala bu hiç de iyi bir etki bırakmadı bende. Doğrusu
aklım iyice dağılmıştı.
Son konuşmacı
olarak, Nazlı'nın masanın üstüne bıraktığı saate bakıyorum... 13:40, 13:50,
14:00, 14:05 ve nihayet konuşma sırası bana geliyor. Nazlı'ya uzunca okumasını
bana bir kaç dakika ayırarak bitirdiği için içimden teşekkür ediyor ve
konuşmama başlıkla ilgili bir eleştiriyle başlıyorum. Yazımın başlığının
Sol & Luna olduğunu, onların eklediği - ki sadece benim
yazımda böyle bir eklenti söz konusu olmuş - "Güzel Nedir?" ibaresi hakkında
yoğunlaşmayacağımı, yazının güzelin ne olduğu değil daha çok nasıl
paylaşılması gerektiği ile ilgili olduğunu anlatıyorum. Teknolojiyle birlikte
ortaya çıkmakta olan yeni sanat dallarına önyargısız yaklaşılması gerektiği ve
yaptığı işte güzellik bulan insanın halk nasıl bulur kaygısı taşımaksızın
eserini yaratmasının önemini ve ancak bundan sonra bir kaygı taşımasının
gerekli olduğunu; onun da yaptığı işi neden ve nasıl güzel bulduğunu diğer
insanlarla paylaşarak onların estetik anlayışına katkıda bulunma kaygısı
olduğunu anlattığımda Nomad Soul kavramını ilk kez bir konuşmada
kullanmış ve daha da önemlisi sunumu noktalamış oluyorum.
Öğretmenlerin yanıma
gelip konuşmamdan ötürü tebrik etmeleri bir yana, beni asıl sevindiren
Burcu'nun ve oradan arkadaşların çok iyiydin demeleri oluyor. Dışarı
çıktığımda ise bir sürpriz beni bekliyor. Burcu ile ara esnasında Robert
Lisesi'ndeki forumun etrafında konuşurken İstanbul Erkek
Lisesi'nden bir öğrenci olan Özkan bana Nomad Soul'u soruyor ve
ben anlatmaya uğraşırken başka bir arkadaş da Burcu'dan konuşma metninin bir
kopyasını alarak okuyor. İlginç olan, okuduktan sonra bir yorum yapmaksızın
Burcu'ya geri veriyor ve bu bende "Ya, konuşmayla metin birbirinden çok mu
bağımsız oldu acaba?" sorusunu uyandırıyor.
Saat 14:30'da 15
dakikalık aranın hemen ardından bu defa Harran'da çekilen ve Harran Felsefe
Günleri'ni anlatan Buluşma adlı filmi izliyoruz. Film, Burcu'yu
bilmiyorum ama bana düşünmenin zor mu olduğunu sordurtuyor. Bunun da nedeni
filmde de gösterilen ve Harran Felsefe Günleri'ne sanıyorum İstanbul'dan giden
Saygın adlı bir öğrencinin felsefenin düşünme olarak algıladığı eylemleri,
umutsuzluk ve şeytanla iş birliği olarak algılaması oluyor. Filmde 2000 yılı
Felsefe Olimpiyatları'nda derece alan Edirne Lisesi'nden bir arkadaşı
da görüyoruz. Gösterimin ardından, oraya giden öğretmenler ve öğrencilerden
üçü film hakkında konuşuyor. Harran'da yaşadıkları arasından verdikleri
öyle örnekler var ki, insanın onlarla benzer şeyler hissetmemesi mümkün
olmuyor.
16:15'te ikinci
günün son oturumları arasından Tiyatro ve Estetik başlığı altında, Brecht'te
Estetik konulu sunumları dinliyoruz. Üç öğrencinin yaptığı konuşmada,
insanların bir konuda nasıl böylesi harika hazırlanabildiklerini soruyorum
kendi kendime. Yapılması gerekenin onların yaptığı
olduğunu anlıyor ve kendimin henüz o seviyeye gelmek için önümde
uzun bir yola sahip olduğunu düşünüyorum.
O günkü oturumlarda
bittiğinde programda olduğu gibi, bir tekne turu yapmak üzere lise binasından
sahile kadar yürüyoruz. Yolda Burcu ve ben İzmir Amerikan Lisesi'nden
bir öğretmenle konuşmaya devam ediyoruz ve tekneye binmeye yakın, pek çok
kişinin olduğu gibi onun da e-mail adresini alıyoruz.
Sonra? Sonra tekne
turu başlıyor. Hakkında pek fazla şey anlatabileceğim bir tur değil. Kelimeler
yeter elbet anlatmaya ama benim kelimelerim yeter mi emin değilim. Gündüz
başlayan tur, gece devam ederken kendimi içtiğim içkiden dolayı sarhoş
hissediyorum. Ama deyin bana! Kim rüzgarın sunduğu, teknenin yardığı denizden
çıkan köpüklerin havaya karışmasıyla oluşan o görünmez içkiden sarhoş olmaz?
Kim sarhoşluğu ciğerlerinde hisseder de ay ışığı altında, hissetmez kendini
sarhoş? O geziden iki hatıra kalacak elimde; biri Burcu ve İstanbul'dan Ayşe
adında bir kız sırt sırta vermiş otururlarken çektiğim Arkadaş
isimli fotoğraf, diğeri de Burcu'nun çektiği ay fotoğrafı. Bir de belki mavi
bir sarhoşluk...
Tekne turu da,
çeşitli yemek ve içecek faslından sonra bitiyor. Sıra bizim programımızda olan
Edirne Lisesi'nden Yetişenler Derneği'nin İstanbul'daki yemeğine
katılmakta. Bir taksiye binip, yemeğin olduğu hotele gidiyoruz.
Burada
değinmeden geçemeyeceğim, İstanbul'da taksiyle gittiğimiz kadar yolu
Edirne'de gitsek, değil 2.750.000 Lira 27.500.000 Lira'ya bile zor
çıkardık.
Yemekte liseden
mezun bir matematik yüksek profesörü ve Compaq Türkiye'de üst düzey
göreve sahip bir beyle tanışıyoruz. İlk kez 'Edirne Lisesi' kelimelerinin
anlamını hissettiğim yemekte insanların bakışları çok sıcak geliyor. Sanki
"Siz bizdensiniz." diyorlar gözleriyle. Bir bütünün parçası olduğum hissine
kapılıyorum. Yorgunluktan ve belki de başka sebeplerden Burcu'ya o gece
özellikle oyunlarda eşlik edemiyorum - gerçi etmem de söz konusu değil; biraz
fazla iyi biliyor o bana göre.
Gece bitiyor ve
hotele döndüğümüzde günü kısaca anlattıktan sonra benim aklım hala sunumumdan
sonra Burcu'dan metni isteyip, okuyan çocuğun ne düşündüğünde
kalıyor.
3. Gün
- Ve Ona Göçmen Ruh Demişler
Üçüncü ve son günde olanları
doğrusu kendime saklamak istiyorum. Sizlerle sadece bazılarını paylaşsam olmaz
mı?
İstanbul
Erkek Lisesi'ne gidiyoruz. Oradaki kahvaltıdan sonra günün tek oturumları
başlıyor ve biz 'Düşünürler ve Estetik' adlı oturuma katılmayı tercih
ediyoruz. Oturum esnasında, bir fark artık gözümüze iyice çarpıyor. Onların
sunumlarında derlenmiş bilgi var, bizimkinde ise düşünce vardı. Onlar
düşünürler kelimesinden yıllar önce yaşamış insanları anlıyor, biz bugün
yaşayanaları. Onlar birikimlerini güzelce derleyip aktarıyor, bizse olanı
kullanarak olması gerekeni yaratıyoruz ve içinde mutlaka bizden bir parça
oluyor. Bunu gün sonundaki genel değerlendirmede dile getirip getirmeme
konusunda düşünürken konuşmalar bitiyor.
Arada artık
bir sona doğru geldiğimizi hissediyorum. Sonra 'deli' bir ressamın - Van
Gogh'un - hayat hikayesi eşliğindeki slayt gösterisi ve İstanbul Eseyan
Lisesi Oda Orkestrası'ndan sonra genel değerlendirme oturumu başlıyor.
Eleştirilerden bence en ilginci "Servis işlerini başkaları yapsın, biz
öğrenciler düşünelim" diyen kızınki oluyor. Bir diğer arkadaşsa - ki bu yazımı
ikinci gün Burcu'dan alıp okuduktan sonra hakkında bir şey söylemeden geri
veren çocuk - "Katılmıyorum!" diyor "Biz hem iş yapar, hem de düşünürüz."
Benimse eleştirim sunumlarda geçmişten çok fazla alıntı olduğuna dair
oluyor. Eleştirimle aslında ne demek istediğimi Burcu'nun "Bir dahaki Felsefe
Günleri'nde bize metinler ya da konular verilsin, biz onlar hakkında felsefe
yapalım, bilgi aktarmayalım, düşünelim." deyişi onlara daha da iyi açıklıyor.
Vakit geldiğinde değerlendirmeler de bitiyor ve herkes birbirine tekrar
görüşmek ümidiyle son kez el, son kez yanak uzatıyor. İşte tam bu sırada,
ikinci gün Burcu'dan metni alıp okuduktan sonra hakkında bir yorum
yapmayan arkadaş bana uzun uzadıya beğendiğini ve neden beğendiğini anlatıyor.
Oradan içimde bir eksik soruyla dönmemi sağlıyor.
Onların
aklında Nomad Soul kavramıyla Nomad Soul olarak kaldım.
Taksim'de
Burcu'yla şehri dolaşıyoruz. İlk gün Saint Benoit Lisesi'nde
gösterilen tiyatronun fon müziklerini aramak için bir kasetçiye giriyoruz.
Okul için Epitaph adlı grubun aynı adlı albümünü alıyoruz. Burcu da
bana Vivaldi'nin Mevsimler albümünü öneriyor. Oradan
çıktıktan sonra, kısa çarşı turumuza Burcu bir de şapka sığdırmayı
başarıyor.
Dönüşe
geçiyoruz en sonunda. Otobüsle bir yerden bir yere giderken bir yerden bir
yere gitmeyenleri düşünüyoruz. Masallara inananları anlatıyoruz tüm yol
boyunca. Ve Edirne'ye vardığımda aklımda yine Burcu'dan duyduğum "Dünya'ya
geldim. Kefen aldım. Gittim" sözü ve sanatın olmayanı da var edebileceği kesin
sonucu kalıyor... ah bir de ben bunları sabahın 06:01'inde yazarken hayatın
cami avlusuna bıraktığı kaç gülüşü güvercinlerin yediği
sorusu.
Döndükten Sonrası
İstanbul'dan dönerken, en çok
korktuğum şey orada bulduklarımı Edirne'de bulamayabileceğimdi.
Oysa ki, hiç bir şey benim
sandığım gibi uzaklarda değilmiş. İngilizce öğretmenim Okyar Ulusoy'dan
duydum ilk olarak; cennet, onu hissettiğin yerdeymiş.
Son
yedi günüm geziden öncekilerle aynı geçti. Farklı olan tek şey, benim daha iyi
gören gözlerle etrafı incelemem oldu. Korkumun ne kadar
yersiz olduğunu anladım. Burada daha fazlasını, burada öğretmenlerimi,
arkadaşlarımı, düşünceleri ve dop dolu insanları buldum.
Lisemizin tarihi binasının
onarım çalışmaları bittiğinde, tarihimize bir dönüş yapacağız. Bugünkü
haliyle bile, sosyal açıdan Edirne'nin en aktif lisesi olan Edirne
Lisesi, yeni binasına geçmenin getireceği olanaklarla tarihine yakışır
bir okul olarak Felsefe dahil bir çok alanda, üreten öğrenciler
yetişterecektir.
Sonsöz
Bu gezi, her anıyla, "Bu ülkede bir şeyler oluyor."
diyebilmeme olanak sağladı.
Bu yazıyı
- başlarda sadece Burcu ile paylaşmak için yazmıştım
- Edirne Lisesi'nden Yetişenler Derneği'nin yayınladığı dergi
için yeniden düzenleme fırsatı buldum. Döndükten sonra şehrimle aramda
geçenleri de ekleyebildim.
Bu satırları, genç bir mürekkep
sarhoşu kalemden çıkma olarak bilin. Sadece paylaşmak için yazılmış üç güzel
günün hikayesi olarak kalsın aklınızda...
Yazan,
Çetin
Sert