Bir Gezinin Notları
15 Nisan 2001 - Edirne
 
Önsöz
Hayatım hep sürprizlerle dolu.
 
    Bir gezinin hikayesi bu, kalemin bana bahşettiği bir düşün yine kaleme geri verilmesi.
 
    Yazmanın yararlarını ilk kez anladığım lise yıllarında yaptığım üç günlük akla uzun, kalbe kısa bir gezide olanları anlattım size. İstanbul Felsefe Günleri'ne yazdığım bir sunu ile - beklediğimin aksine - katılabilmem neticesinde olanları, bazı itirafları ve geziden tatları paylaştım.
 
    Kelimelerin hediyesi kelimeler, arkadaşlıklar, anlar, anılar ve üç farklı gün.
1. Gün - Fındık Kabuğunun İçinde Bir Turist Sıkışmış
Saat 4:45, Edirne Ticaret Borsası'nın önüne doğru gecenin görmeye alışık olmadığı kararlılıkta adımlar, caddelere duyulması zor sesler yayıyor. İnsanların yollarında insan olarak iz bırakmaksa ne mümkün; katılaşmışlığın üstünde kim iz bırakabilir ki?
 
    Borsanın önüne geldiğimde karşımda bir araba duruyor. Hemen yanlarına gittiğimde, Burcu'nun anne, babası ve Burcu'yu görüyorum. Arabaya binip terminale doğru yola çıkıyoruz. Yolun yarısını yakın, Burcu'nun babasından, bir büyükten - öğretmenim olmayan ve beni tanımayan bir büyükten - hiç beklemediğim bir şey duyuyorum. Bana kompozisyonum olan Sol & Luna'yı okuduğunu ve çok beğendiğini söylüyor. Şaşkınlık içinde kendisine bir şey de diyemiyor, "hadi ya" diyen gözlerle Burcu'dan bir şeyler demesini bekliyorum. Sonra o çantasından çıkardığı bir broşürü bana uzatıyor. Üstünde "ROBERT LİSESİ" yazan broşürün bir sayfasında bana İstanbul Felsefe Günleri etkinliği dahilindeki sunumu yapacağım salonu gösteriyor.
 
    5:15'te otobüse biniyoruz. O saate kadar felsefe ve matematik öğretmenlerimiz de bize katılmış oluyor. İlk kez mutlu bir el sallayışa tanık oluyorum. "Garip!" diyorum içimden "ayrılıklar bu kadar basit mi?"
 
    İstanbul'a gitmeyeniniz yoktur herhalde bir otobüsle. Bilirsiniz, o yollar, o boşluk yanınızda kimse yokken bazen çekilmez bir hal alır. Meğer o boş yol kenarları benim için boş bırakılmış. Burcu ile tüm yol boyunca konuşurken o kenarlara kelimeleri serpiştirdim. Sonraki geçişimde toplayacağım ve her geçişim - kim bilir - belki en kısa gelen otobüs yolculuğumdan en uzun hatırda kalan anları yeniden yaşayışım olacak.
 
    İstanbul'a geliyoruz, programlara yetişebilmek için hemen kalacağımız hotele gidiyoruz. Bir Edirne Lisesi mezununun işlettiği hotelde, geçmişimiz geleceğimize merhaba diyor. Bir çayın içinde yarım asırdan fazlasını erittikten sonra, aynılığın sıcaklığını yudumluyoruz.
 
    İlk günkü programların düzenlendiği okula vardığımızda, kapıda bizi Vedat karşılıyor, Saint Benoit Lisesi'nin Edirne'den gelen katılımcılara - ki onlar biziz - yardımcı olması için görevlendirdiği öğrenci. Ondan bana kalan, "Nasıl sıcak davranılır?" sorusuna canlı bir cevap oluyor.
 
    İlk salona giriyoruz. Harran Üniversitesi'nden konuk öğretmen Zuhal Hanım henüz konuk öğretmenler adına yaptığı açılış konuşmasında. Ben ise, öğrencileri merakla bekliyorum. Sonra konuk öğrencileri selamlayan bir konuşmayla İzmir Amerikan Lisesi'nden Elis'e ve nihayet 2000 yılı Felsefe Olimpiyatları'nda derece alan öğrenciler ve derece aldıkları yazılarına sıra geliyor. Oturduğum yerden pür dikkat onları dinliyorum. Başka bir dil konuşuyorlarmış gibi geliyor. Pentium III komutları alan bir 486 çaresizliğinde, her konuşmanın böyle olmayabileceğini düşünüyorum - zaten birinin olmayacağı kesin.
 
    Program dahilinde olan tiyatro ve yine program dahilinde olan dans gösterisi bana insanlar önünde insan olurken heyecanlanmanın gereksiz olduğunu hatırlatıyor. O gün estetik ana başlığı altında, siyasetten sanata bir çok farklı sunu dinliyorum.
 
    Son oturumda, Ümit ile tanışıyorum. Ümit Feyzioğlu, İzmir Suphi Koyuncuoğlu Lisesi'nden ilerde sosyal bilimlerde başarılı olacağını sandığım bir öğrenci. Kendisi aynı zamanda ertesi günkü sunumun da bir bakıma mimarı oluyor. Onda Burcu'nun tespit ettiği seyirciye saygı unsuru bulunuyor ve ben de bunu kendi sunuma mümkün olduğu ölçüde taşıyacağıma karar veriyorum.
 
    Tüm oturumlar bittiğinde, sorumlu öğretmenler bizleri bir güzel sanatlar lisesinde film izlemeye ve oradan da yemeğe götürmek istediklerini söylüyor. Kısa bir beklemeden sonra - yine de yorgunken insana uzun gelebiliyor - filmin izlenileceği okula gidip, salonuna giriyoruz. İlgimi çeken, orada da her işi öğrencilerin yapması oluyor. Filmi Saint Benoit'dan öğrenciler öneriyor ve yine onlar izlemeye hazır hale getirip, başlatıyor. Öğrenci merkezli öğretim modelinin ilk kez canlı ve daha da önemlisi oturmuş bir uygulamasını görüyorum. Wall adlı filmin bitmesine yakın, salonu başka okuldan öğrenciler kullanacağı için terketmemiz gerekiyor.
 
    Anatolia'da yemek için artık her şey hazır ve biz yola koyuluyoruz. İstanbul'un sokaklarında bir akşam gezintisi bizi Anatolia'ya ulaştırıyor. Şu anda hangi semtte olduğunu hatırlamadığım lokantada etkinliğe katılan öğrencilerin çoğu ve sorumlu öğretmenlerle birlikte hafif şeylerle yemeğe başlıyoruz. Sonra bir ara dışarı çıkmak istiyoruz, bizim için gece bitmeye yakın artık.
 
    Dışarı çıktığımızda Burcu ile ilk yapmayı düşündüğümüz şey bir yere oturmak oluyor. Sonra oturmayıp belki biraz dolaşmanın daha iyi bir fikir olduğunda anlaşıyoruz. Soğuk, gecenin insanlara nasıl direneceğini bilemez bir halde, çaresiz izliyor insanları kendi karanlığından. Sonra bir kuruyemişçinin önündeki fındıklara takılıyor Burcu'nun gözü, sonra benimki de. "Burcu!" diyorum "Turistmiş gibi davranıp, İngilizce 'Tatmamız mümkün mü?' diye sorsak ya." Sonra dükkana girdiğimde adamın İngilizcesi beni şaşırtıyor, bana "Hangisinden?" diye sorduğunda verebildiğim tek cevap "şu dışardakilerden işte" oluyor - neden kimse İngilizce kuruyemiş isimleri diye bir ders koymaz ki! Adam, "No problem" diye cevapladıktan sonra Burcu'yla birer fındık alıyoruz.
 
    Kırdığımda kabuğunun içinde sıkışmış bir ruh görüyorum - şehrine aşık bir sakin, sanan bir bilmesi gereken, bir turist turlardan yıllarca uzak kalmış.
2. Gün - Sonra Kabuğun İçinden Gördüklerrini Anlatmış
İkinci gün başlıyor birinci gün yapmayı istediklerim daha bitmeden. Elimde hazır bir konuşma metni dahi yok henüz.
 
    Oysa ki, olmalıydı; yazdıklarımı okumak dinleyenler için sıkıcı olmaktan başka bir işe yaramazdı. Ben daha dün Burcu'nun gözlemlerinin ne kadar doğru olduğunu görmüş ve neyi nasıl yapmam gerektiği konusundaki fikirlerimi değiştirmiştim. Değiştirmiştim ama zaman, uyku olup girmişti kalemimle aklım arasına ve ben hazır değildim daha.
 
    İlk günün az da olsa kazandırdığı tecrübeyle ikinci günkü konuşmaları daha dikkatle ve daha iyi anlayarak dinleyebiliyorum. Anlattıkları konular hakkında nasıl bu kadar fazla bilgi derleyebildiklerini merak ediyorum. Nasıl oluyor da bu kadar bilgiye sahip olabiliyorlar?
 
    Ara veriliyor, aralarda hep bir önceki oturumdan kendi konuşmama neler katabileceğimi ya da ondan neler çıkarmam gerektiğini düşünüyorum. Saat 11:30 civarı bir müzik dinletisi başlıyor. Aslında benim beklediğim türden bir dinleti de olmuyor. Daha çok bir tiyatro oyunundan kısa sahneler gibi geçiyor. İzlerken öğrencilerin rollerini gerçekleştirmedeki ciddiyetleri çok ilgimi çekiyor. Bunun nasıl sağlandığını merak ediyorum. Ve sonra öğle yemeği başlıyor. Artık elimde oturumlar esnasında hazırlamaya çalıştığım bir metin daha doğrusu hakkında konuşacağım ana konuların başlıklarından oluşan bir liste duruyor. Yemekten hemen sonra oturumun yapılacağı salona geçiyoruz Burcu'yla. O zamana kadar okulumuzun müdürü de aramıza katılmış oluyor ve bu psikolojik açıdan büyük bir destek anlamına geliyor.
 
    Birkaç dakika kala sunumu yapacağım kürsüye çıkıyor, benimle aynı oturumu paylaşacak diğer sunuculara adlarını ve konularını soruyorum. Hepsi - okullarında benzeri çalışmaların düzenli olarak yapılabildiğinden olsa gerek - çok rahat bir tavırda. Bir kaç dakika içinde Ankara Bilim Lisesi'nden Suna Atabek - oturum başkanı - geliyor ve oturuma bir öğrenci eksik de olsa zaman sınırı dolayısıyla başlamamızın gerektiğini salona duyurduktan sonra sözü ilk öğrenciye veriyor. Doğrusu, kendi sunuma son halini vermek için uğraşırken arkadaşlarımı pek de dinleyemiyorum. Bir ara yanımda oturan ve benden bir önceki sunucu olan Nazlı'ya, öğretmenlerin bildirilileri önceden okuyup okumadıklarını soruyorum. Kâğıt üstüne yazdığım soruya cevap yine kağıt üstüne yazılıyor. Sonra sıra bize gelene kadar kâğıt-chat yapmaya devam ediyoruz.
 
    Bu sırada bana yazısı içinden 'antinomi' kelimesinin anlamını sordu. Ben bilmediğimi söyledim. Sonra kelimeyi ekine köküne falan ayırdı ve sonuçta 'ters isimlendirme' gibi bir anlama sahip olduğunu çıkardı. Gerçi 'antonim' idi o kelime ve bulduğu anlam yanlıştı ama bunu denemesi bile bizim okulda gördüğümüzden ne kadar farklı bir eğitim aldıklarını görmeme yardımcı oldu. Konuşmama yarım saat kala bu hiç de iyi bir etki bırakmadı bende. Doğrusu aklım iyice dağılmıştı.
 
    Son konuşmacı olarak, Nazlı'nın masanın üstüne bıraktığı saate bakıyorum... 13:40, 13:50, 14:00, 14:05 ve nihayet konuşma sırası bana geliyor. Nazlı'ya uzunca okumasını bana bir kaç dakika ayırarak bitirdiği için içimden teşekkür ediyor ve konuşmama başlıkla ilgili bir eleştiriyle başlıyorum. Yazımın başlığının Sol & Luna olduğunu, onların eklediği - ki sadece benim yazımda böyle bir eklenti söz konusu olmuş - "Güzel Nedir?" ibaresi hakkında yoğunlaşmayacağımı, yazının güzelin ne olduğu değil daha çok nasıl paylaşılması gerektiği ile ilgili olduğunu anlatıyorum. Teknolojiyle birlikte ortaya çıkmakta olan yeni sanat dallarına önyargısız yaklaşılması gerektiği ve yaptığı işte güzellik bulan insanın halk nasıl bulur kaygısı taşımaksızın eserini yaratmasının önemini ve ancak bundan sonra bir kaygı taşımasının gerekli olduğunu; onun da yaptığı işi neden ve nasıl güzel bulduğunu diğer insanlarla paylaşarak onların estetik anlayışına katkıda bulunma kaygısı olduğunu anlattığımda Nomad Soul kavramını ilk kez bir konuşmada kullanmış ve daha da önemlisi sunumu noktalamış oluyorum.
 
    Öğretmenlerin yanıma gelip konuşmamdan ötürü tebrik etmeleri bir yana, beni asıl sevindiren Burcu'nun ve oradan arkadaşların çok iyiydin demeleri oluyor. Dışarı çıktığımda ise bir sürpriz beni bekliyor. Burcu ile ara esnasında Robert Lisesi'ndeki forumun etrafında konuşurken İstanbul Erkek Lisesi'nden bir öğrenci olan Özkan bana Nomad Soul'u soruyor ve ben anlatmaya uğraşırken başka bir arkadaş da Burcu'dan konuşma metninin bir kopyasını alarak okuyor. İlginç olan, okuduktan sonra bir yorum yapmaksızın Burcu'ya geri veriyor ve bu bende "Ya, konuşmayla metin birbirinden çok mu bağımsız oldu acaba?" sorusunu uyandırıyor.
 
    Saat 14:30'da 15 dakikalık aranın hemen ardından bu defa Harran'da çekilen ve Harran Felsefe Günleri'ni anlatan Buluşma adlı filmi izliyoruz. Film, Burcu'yu bilmiyorum ama bana düşünmenin zor mu olduğunu sordurtuyor. Bunun da nedeni filmde de gösterilen ve Harran Felsefe Günleri'ne sanıyorum İstanbul'dan giden Saygın adlı bir öğrencinin felsefenin düşünme olarak algıladığı eylemleri, umutsuzluk ve şeytanla iş birliği olarak algılaması oluyor. Filmde 2000 yılı Felsefe Olimpiyatları'nda derece alan Edirne Lisesi'nden bir arkadaşı da görüyoruz. Gösterimin ardından, oraya giden öğretmenler ve öğrencilerden üçü film hakkında konuşuyor. Harran'da yaşadıkları arasından verdikleri öyle örnekler var ki, insanın onlarla benzer şeyler hissetmemesi mümkün olmuyor.
 
    16:15'te ikinci günün son oturumları arasından Tiyatro ve Estetik başlığı altında, Brecht'te Estetik konulu sunumları dinliyoruz. Üç öğrencinin yaptığı konuşmada, insanların bir konuda nasıl böylesi harika hazırlanabildiklerini soruyorum kendi kendime. Yapılması gerekenin onların yaptığı olduğunu anlıyor ve kendimin henüz o seviyeye gelmek için önümde uzun bir yola sahip olduğunu düşünüyorum.
 
    O günkü oturumlarda bittiğinde programda olduğu gibi, bir tekne turu yapmak üzere lise binasından sahile kadar yürüyoruz. Yolda Burcu ve ben İzmir Amerikan Lisesi'nden bir öğretmenle konuşmaya devam ediyoruz ve tekneye binmeye yakın, pek çok kişinin olduğu gibi onun da e-mail adresini alıyoruz.
 
    Sonra? Sonra tekne turu başlıyor. Hakkında pek fazla şey anlatabileceğim bir tur değil. Kelimeler yeter elbet anlatmaya ama benim kelimelerim yeter mi emin değilim. Gündüz başlayan tur, gece devam ederken kendimi içtiğim içkiden dolayı sarhoş hissediyorum. Ama deyin bana! Kim rüzgarın sunduğu, teknenin yardığı denizden çıkan köpüklerin havaya karışmasıyla oluşan o görünmez içkiden sarhoş olmaz? Kim sarhoşluğu ciğerlerinde hisseder de ay ışığı altında, hissetmez kendini sarhoş? O geziden iki hatıra kalacak elimde; biri Burcu ve İstanbul'dan Ayşe adında bir kız sırt sırta vermiş otururlarken çektiğim Arkadaş isimli fotoğraf, diğeri de Burcu'nun çektiği ay fotoğrafı. Bir de belki mavi bir sarhoşluk...
 
    Tekne turu da, çeşitli yemek ve içecek faslından sonra bitiyor. Sıra bizim programımızda olan Edirne Lisesi'nden Yetişenler Derneği'nin İstanbul'daki yemeğine katılmakta. Bir taksiye binip, yemeğin olduğu hotele gidiyoruz.
 
    Burada değinmeden geçemeyeceğim, İstanbul'da taksiyle gittiğimiz kadar yolu Edirne'de gitsek, değil 2.750.000 Lira 27.500.000 Lira'ya bile zor çıkardık.
 
    Yemekte liseden mezun bir matematik yüksek profesörü ve Compaq Türkiye'de üst düzey göreve sahip bir beyle tanışıyoruz. İlk kez 'Edirne Lisesi' kelimelerinin anlamını hissettiğim yemekte insanların bakışları çok sıcak geliyor. Sanki "Siz bizdensiniz." diyorlar gözleriyle. Bir bütünün parçası olduğum hissine kapılıyorum. Yorgunluktan ve belki de başka sebeplerden Burcu'ya o gece özellikle oyunlarda eşlik edemiyorum - gerçi etmem de söz konusu değil; biraz fazla iyi biliyor o bana göre.
 
    Gece bitiyor ve hotele döndüğümüzde günü kısaca anlattıktan sonra benim aklım hala sunumumdan sonra Burcu'dan metni isteyip, okuyan çocuğun ne düşündüğünde kalıyor.
3. Gün - Ve Ona Göçmen Ruh Demişler
Üçüncü ve son günde olanları doğrusu kendime saklamak istiyorum. Sizlerle sadece bazılarını paylaşsam olmaz mı?
 
    İstanbul Erkek Lisesi'ne gidiyoruz. Oradaki kahvaltıdan sonra günün tek oturumları başlıyor ve biz 'Düşünürler ve Estetik' adlı oturuma katılmayı tercih ediyoruz. Oturum esnasında, bir fark artık gözümüze iyice çarpıyor. Onların sunumlarında derlenmiş bilgi var, bizimkinde ise düşünce vardı. Onlar düşünürler kelimesinden yıllar önce yaşamış insanları anlıyor, biz bugün yaşayanaları. Onlar birikimlerini güzelce derleyip aktarıyor, bizse olanı kullanarak olması gerekeni yaratıyoruz ve içinde mutlaka bizden bir parça oluyor. Bunu gün sonundaki genel değerlendirmede dile getirip getirmeme konusunda düşünürken konuşmalar bitiyor.
 
    Arada artık bir sona doğru geldiğimizi hissediyorum. Sonra 'deli' bir ressamın - Van Gogh'un - hayat hikayesi eşliğindeki slayt gösterisi ve İstanbul Eseyan Lisesi Oda Orkestrası'ndan sonra genel değerlendirme oturumu başlıyor. Eleştirilerden bence en ilginci "Servis işlerini başkaları yapsın, biz öğrenciler düşünelim" diyen kızınki oluyor. Bir diğer arkadaşsa - ki bu yazımı ikinci gün Burcu'dan alıp okuduktan sonra hakkında bir şey söylemeden geri veren çocuk - "Katılmıyorum!" diyor "Biz hem iş yapar, hem de düşünürüz." Benimse eleştirim sunumlarda geçmişten çok fazla alıntı olduğuna dair oluyor. Eleştirimle aslında ne demek istediğimi Burcu'nun "Bir dahaki Felsefe Günleri'nde bize metinler ya da konular verilsin, biz onlar hakkında felsefe yapalım, bilgi aktarmayalım, düşünelim." deyişi onlara daha da iyi açıklıyor. Vakit geldiğinde değerlendirmeler de bitiyor ve herkes birbirine tekrar görüşmek ümidiyle son kez el, son kez yanak uzatıyor. İşte tam bu sırada, ikinci gün Burcu'dan metni alıp okuduktan sonra hakkında bir yorum yapmayan arkadaş bana uzun uzadıya beğendiğini ve neden beğendiğini anlatıyor. Oradan içimde bir eksik soruyla dönmemi sağlıyor.
 
    Onların aklında Nomad Soul kavramıyla Nomad Soul olarak kaldım.
 
    Taksim'de Burcu'yla şehri dolaşıyoruz. İlk gün Saint Benoit Lisesi'nde gösterilen tiyatronun fon müziklerini aramak için bir kasetçiye giriyoruz. Okul için Epitaph adlı grubun aynı adlı albümünü alıyoruz. Burcu da bana Vivaldi'nin Mevsimler albümünü öneriyor. Oradan çıktıktan sonra, kısa çarşı turumuza Burcu bir de şapka sığdırmayı başarıyor.
 
    Dönüşe geçiyoruz en sonunda. Otobüsle bir yerden bir yere giderken bir yerden bir yere gitmeyenleri düşünüyoruz. Masallara inananları anlatıyoruz tüm yol boyunca. Ve Edirne'ye vardığımda aklımda yine Burcu'dan duyduğum "Dünya'ya geldim. Kefen aldım. Gittim" sözü ve sanatın olmayanı da var edebileceği kesin sonucu kalıyor... ah bir de ben bunları sabahın 06:01'inde yazarken hayatın cami avlusuna bıraktığı kaç gülüşü güvercinlerin yediği sorusu.
Döndükten Sonrası
    İstanbul'dan dönerken, en çok korktuğum şey orada bulduklarımı Edirne'de bulamayabileceğimdi.
 
    Oysa ki, hiç bir şey benim sandığım gibi uzaklarda değilmiş. İngilizce öğretmenim Okyar Ulusoy'dan duydum ilk olarak; cennet, onu hissettiğin yerdeymiş.
 
    Son yedi günüm geziden öncekilerle aynı geçti. Farklı olan tek şey, benim daha iyi gören gözlerle etrafı incelemem oldu. Korkumun ne kadar yersiz olduğunu anladım. Burada daha fazlasını, burada öğretmenlerimi, arkadaşlarımı, düşünceleri ve dop dolu insanları buldum.
 
    Lisemizin tarihi binasının onarım çalışmaları bittiğinde, tarihimize bir dönüş yapacağız. Bugünkü haliyle bile, sosyal açıdan Edirne'nin en aktif lisesi olan Edirne Lisesi, yeni binasına geçmenin getireceği olanaklarla tarihine yakışır bir okul olarak Felsefe dahil bir çok alanda, üreten öğrenciler yetişterecektir.
Sonsöz
Bu gezi, her anıyla, "Bu ülkede bir şeyler oluyor." diyebilmeme olanak sağladı.
 
    Bu yazıyı - başlarda sadece Burcu ile paylaşmak için yazmıştım - Edirne Lisesi'nden Yetişenler Derneği'nin yayınladığı dergi için yeniden düzenleme fırsatı buldum. Döndükten sonra şehrimle aramda geçenleri de ekleyebildim.
 
    Bu satırları, genç bir mürekkep sarhoşu kalemden çıkma olarak bilin. Sadece paylaşmak için yazılmış üç güzel günün hikayesi olarak kalsın aklınızda...
Yazan,
 
 
Çetin Sert
Hosted by www.Geocities.ws

1